Mezhepçi hanım ve beylere gündelik hayat tavsiyeleri :))

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • FEDAKARADAM
    Uzman Üye
    • Dec 2010
    • 418

    #106
    yeşil Nickli Üyeden Alıntı
    Konuyu nereye çektiniz tebrikler.. Sanki itikatta mezheb hakmış gibi (kesin ayetlere rağmen- hakla batılı ayıran kitab geldi bölünmeyin, parçalanmayın diyen ayetlere rağmen ve daha ilgili birçok ayete rağmen, peygamberin kafadan hüküm veremeyeceğini bildiren ayetlere rağmen, Allah'ın hükmünden Peygamberlerin dışarı çıkamayacaklarını, Allah adına kafadan hüküm veremeyeceklerini aksi halde Hakka Suresi 42,43,44. ayetlerdeki tehdidin işleyeceğini apaçık görmemize rağmen daha birçok apaçık kesin hüküm bildiren ayete rağmen hala mezhebler hakmışmış vay be..) bir de ilgili ilim adamlarına iftira atmakta üstünüze yok! Yok masonmuş yok ajanmış yok bilmem neciymiş başka bir şeyle suçlayamazlardı zaten! Sen de şunu bir oku:

    Bu Kadar İftira Neden Veya Mehmet Akif Yalancı mı ?

    Hepimiz biliyoruz. Çoğu zaman bazı insanlar hakkında “mason, yahudi, mürted” gibi iftiralar üretilir. Bazıları bunu samimiyetle yapar. Ama bir kısım ikiyüzlüler var ki, onlar bu kirli ve çirkin kampanyaları çıkar doğrultusunda yürütürler. Ne yazık ki, bu karanlık ruhlu insanların “Türkiye” kolu var. Bunlar, iki yüzlülükleri, dolandırıcılıkları ve Müslümanları kandırmalarıyle şöhret bulmuşlardır. Allah-u Alem kalplerinde “İhlas” namına bir şey kalmamış olacak ki, bu kadar biperva davranıyorlar.





    Uzun zamandır kendilerinin nerede durduğuna, battıkları çirkefe bakmadan sözde yazdıkları kitaplarda, İslam’ın en güzide ilim, fikir ve aksiyon erbabına ağza alınmayacak hakaretler ediyorlar. Bu insanlar, kurdukları finans kurumuyla Müslümanların paralarını alıp, şarkıcı, dansöz ve mankenlerin peşinde çarçur ettiklerine bakmadan , Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Seyyid Kutub, Muhammed İkbal gibi hayatını Din-i İslam’a adamış insanlara ağıza alınmayacak hakaretler ediyorlar. Aslında, Bediuzzaman ve Mehmed Akif’den de nefret ederler. Bu düşünceleriyle Müslümanları kandıramayacaklarını bildikleri için. Akif ve Bediüzzamanı sever görünürler. Bu davranışları bile tam bir iki yüzülük örneğidir. Şimdi sever göründükleri Merhum Akif’in, Merhum Cemaleddin Afgani hakkında yazdığı bir makaleyi sadeleştirerek aşağıya alıyorum. Cemaleddin masondu iftiralarına bir cevaptır.



    Cemaleddin Afgani



    Doğunun yetiştirdiği fıtratların en yükseği olmasa bile en yükseklerinden biri olduğu şüphe götürmeyen merhum Cemaleddin Afgani hakkında birkaç söz söylemek istiyorum. İçimizde merhumu görmeyen çoksa da zannederim bilmeyen duymayan yoktur. Büyük ihtimalle sevgili okuyucularımız bu satırlarda Cemaleddin’in özel hayatına, ilmi hayatına veya siyasi hayaına ait bilgi göreceklerini zannediyorlar. Hayır, öyle etrafli bir hayat hikayesini inşallah ileride yazarız. Benim bu gün yapmak istediğim bir şey varsa o da Hazret’in temiz hatırasına sürülmek istenilen lekeyi, iğrenç iftirayı göstermek, onun özelliklerini, nereden geldiğini incelemektir.



    Cemaleddin’in basılmış ve basılmamış birçok yazıları, makaleleri, konuşmaları varsa da merhumun en büyük, en ölümsüz eseri merhum Şeyh Muhammed Abduh’tur. Evet, Şinasi milletine en mükemmel hizmetini Namık Kemal’i yetiştirerek yerine getirdiği gibi, Cemaleddin de İslam alemine en kıymetli bir hatıra olarak merhum Müftüyü bırakmıştır.

    İnsanın ruhuna güzellik üfleyen sihirli ve etkileyici sözleri, o feyzi hangi kaynaktan alıyordu?



    Cemaleddin’in İstanbul’a birinci gelişi Ali Paşa’nın vezirliğine rastlamıştı. Merhum, Afganlılara özel o meşhur kiyafet içinde paşanın meclisine girer, kimsenin kolay elde edemeyceği, en yüksek iltifat ve hürmeti görürdü.. bu arada Cemaleddin'i takdir eden sadece Ali Paşa değildi. İstanbul’un bütün amirleri, yetkilileri, nazik davranışları, güzel giyimi, düzgün konuşması ve derin ilmi insanları kendisine hayran bırakıyordu.



    Aradan altı ay kadar bir zaman geçince Cemaleddin, Eğitim meclisi üyeliğine tayin edildi. Bu memuriyeti sırasında Eğitim için düşüdüğü şeyleri hiçbir şeyden çekinmeden ortaya koymuş fakat arkadaşları bu düşüncelere katılmıyordu. Zamanın Şeyhül İslam’ı olan zat, Cemaleddin’in bu düşüncelerini kendi menfaatine aykırı bulduğu için çok kızıyor ve zavallıyı gözden düşürmek için bahaneler arıyordu.

    1287 yılının ramazanındaydı ki, Üniversitenin idarecesi Tahsin Efendi (Mösyö Tahsin) Merhum Cemaleddin’den üniversite ve sanaiye teşvik etmek için bir konuşma istemişti. Cemaleddin, kuvvetli bir Türkçeye sahip olmadığını ileri sürerek, özür beyan ettiyse de Tahsin Bey’in ısrarı üzerine mecbur kalarak geniş kapsamlı bir konuşma hazırlamış ve zaman-zemine uygun olup olmadığını anlamak için ilimlerine güvendiği, bu konularda bilgi sahibi insanlara göstermişti.



    Üniversitenin açılacağı gün, Cemaleddin’in konuşmasını dinlemek için İstanbul’un önemli şahsiyetleri, alimler, amirler toplanmıştı. Şeyhül İslam’da gelenler arasındaydı. Cemaleddin konuşmak için kürsüye çıkıp konuşmaya başlayınca Şeyhül İslam’da bütün dikkatini komuşmanın içinde kötüye yorumlayacağı bir iki cümleyi bulmaya vermişti.



    Cemaleddin konuşmasında diyor ki; “İnsan hayatı, bir bedenin uzuvlarına benzer. Sanayinin her biri, hayat için önemli olan bedenin bir uzvu gibidir, bu ölçüdedir. Mesela; yönetici, tedbirin ve iradenin merkezi olan beynin aynıdır.



    Demircilik kol,çiftçilik ciğer,gemicilik ayak gibidir…’’Cemaleddin bu gibi basit benzetmelerle bütün organları saydıktan sonra şu sonucu veriyordu: “İnsanlığın mutluluğu gözle görülür bir şekilde, cismen meydana gelir. Cismin hayatının ruh ile olabileceği yani ruhla ayakta durabileceği, hayat bulacağı göz önüne alınırsa, bu cismin, yani insanlığın mutluluğunun ruhu, nübüvvet veya hikmettir. Fakat bunlar başka başka şeylerdir.

    Nübüvvet Allah’ın bir lütfudur. Çalışmakla elde edilemez. Cenab-ı Hakk yarattıklarının arasından kimi isterse bu şerefe eriştirir. Hikmete gelince, fikir üreterek, çalışarak ve bilgi elde ederek kazanılabilir. Sonra, nebi hatanadan masumdur. Halbuki hakim, hikmet elde eden kişi hataya düşebilir. Bir de nübüvvete ait hükümler, ilahi kattan indirilmiştir. Dolayısyıla batılın bütün hücumlarından kendini korur. Buna inanmak imanın olmazsa olmazlarındandır. Hikmet sahibine gelince, ona uymanın bir farzı veya mecburiyeti yoktur. Allah kelamına muhalif, aykırı olmaması şartıyla akla uygun gelen fikirleri kabuledilebilir.

    İşte Cemaleddin, nubuvvetle alakalı söylediği sözler bundan ibaretti.Zaten İslam alimlerinin de bu konudaki görüşleri aynıdır. Şeyhül İslam, Merhumdan intimak almak, onu küçük düşürmek için Cemaleddin “Nübüvvet bir çeşit sanattır” diyor yalanını yaydı. Şeyhül İslam, bu iftirasını desteklemek için de; “Nübüvveti, sanayiyle iligi yaptığı konuşmada dile getirdi” dedi.



    Daha sonra camilerdeki vaizlere, hatiplere Şeyh’in aleyhinde konuşmalarını emretti.Zavallı Cemaleddin aleyhindeki sözlerin kuru iftiradan ibaret olduğunu, gerçeğin anlaşılması için Şeyhül İslamla muhakeme edilmesi gerektiğini söylediyse de kimse onu dinlemedi. Olay gazetecilerin ağzına düştü. Gazetelerin bir kısmı Şeyhül İslamı bir kısmı da Cemaleddin’in leyhinde yazdılar, çizdiler…



    Nihayet sevenleri Üstad Cemaleddin’e sukünet tavsiye ettiler. “Zaman bu gibi haksız iftira ve şaibeleri siler ve gerçeği meydana çıkarır” dediler. Fakat dini gayreti kadar ilmi de üst seviyede olan Cemaleddin duramadı. Şeyhül İslamla ısrarla mahkeme olunmasını istedi. Sonuç olarak bu olaylar suküta erinceye kadar İstanbul’u terketmesi gerektiği ona tebliğ edildi. Sonra isterse yine gelebileceği söylendi. Cemaleddin her yönüyle zulme uğramış bir halde İstanbul’u terk edip Mısır’a gitmeye mecbur kaldı.

    İşte merhumdan ne zaman söz edilse; “ilimine, irfanına, fazlına ve siyasetine söz söylenemezse de ne yazık ki, dinden dönmüş ve Peygamberlik müessesine inanmazdı” derler. Anlamadan, dinlemeden söylenen şu sözlerin nereden çkıtığı görülüyor;

    İki hasiyyet eder batıl ü hakkı temyiz!

    Biri tedkik-i haberdir,biri ta’miki nazar.

    .İşte Milli şair, Kamil insan Akif, Afgani ve Abduh hakkında böyle söylüyor. Peki onlara bu iftiraları atanlar kimler, milletin parasını dini alet ederek çalanlar. Haram parayla basıp dağıttıkları ve isimlerine Tam İmihal, faideli bilgiler vs. gibi isim koydukları kitaplarını almayalım. Çünkü onlar asla samimi değiller.

    Fiemanillah

    Yazar : A.Nusret ÇAVUŞOĞLU

    Mezhepsiz adamın yazısıyla mezhepsiz adamları savunuyorsunuz ama müctehidleri yerden yere vuruyorsunuz.Siz bu kadarsınız işte!.Dini parçalayan asıl sizsiniz.Mezhepsizlerin kitabını alınca bu millet tam müslüman mı oluyor mu beyefendi?Hani nerde ehli sünnet itikadı ve fıkhı?Sünneti seniyyeyi nasıl yaşayacaklar?."Kur'an bize yeter" diyenler Kur'an'ı yaşamayanlardır.Bunlar uyurgezer takımlarının figuranlarıdır.Bu millet mezhepsizlerin aklıyla mı yaşayacak?.Gidin işinize din anlayışınız kalıplaşmış ve de dar pencereden bakıyorsunuz.Merak etmeyin ictihad kapısı henüz kapanmış değildir.Ateistlerin sayısı arttıkça sizlerin hanesine kıyamete kadar günah yazılacaktır.İslam'da haram ve helal meselesini mezhepsizlerin çözdüğü görülmüş müdür?Neye göre amel ediyorlar?.Kur'an'da tam olarak belli olmayan hükümlerde neye göre fetva veriyorlar?.

    Tartışmalar bitmeyeceğe benziyor.Yıllar geçtikçe ictihada ihtiyaç duyuluyor.Mezhepsizlerin verdiği karar batıldır sapıklığa yol göstermektedir.Samimi Allah korkusundan soyutlamaktır.Uyuşuk, korkak ve miskin müslüman tipi yaratmaktır.Yolunu şaşıran, önünü göremeyen zavallı insanların önünde takoz olmaktır, mezhepsizlik.

    Merhum mehmed Akif'in mezhepsiz olduğuna dair rivayetler vardırŞimdi kısa bir şiiriyle onu sana havale ediyorum.Hakkında ileri geri konuşmayacağım.

    ASIM isimli çok uzun bir şiirinin son kısmında diyor ki:

    Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh,
    Konuşurken neye dairse Cemaleddinle,
    Der ki Tilmizine Afganlı,
    Muhammed dinle,
    İnkılab istiyorum hem çabucak,
    Öne bizler düşüp İslam’ı da kaldırmazsak,
    Nazariye ile bir şeyler olur zannetme,
    O berahini de artık yetişir dinletme.
    İnkılab istiyorum ben de, fakat Abduh gibi.


    Berahin, burhan = hüccet, delil kelimesinin çoğuludur. Teselsülün butlanı demek, her şey bir sebebe bağlıdır yani her şeyi bir yaratan vardır, yaratanın da yaratanı vardır şeklindeki silsile bâtıldır. Bunları reddeden delilleri bana söyleme diyor. Yani inkılap (reform) isteyen bu reformcu, dine aykırı konuşuyor.

    İslam’ı kaldırmak tabiri de hoş değildir. Yere düşmüş olan Müslümanlardır. İslam yücedir, yerde değildir. Yerdeki Müslümanlar da, İslam’a yapışıp yükselebilirler.


    EY MUHTEREM KARDEŞİM.BU MEZHEPLİ -MEZHEPSİZ TARTIŞMALARI BURADA NOKTALAYACAĞIM.FAYDASI OLMAYAN BİR TARTIŞMA BEYHUDE EMEKTİR.SEN ALLAHIN YOLUNDAN GİT! HARAMLARA HELALLERE DİKKAT ET İTİKADINDA DOĞRU VE DÜRÜST OLSUN GERİSİNİ DÜŞÜNME .SİZLERİ ALLAH'A EMANET BIRAKIYORUM.BEN ÇEKİLİYORUM.

    ESSELAMÜ ALEYKÜM...
    Last edited by FEDAKARADAM; 23. November 2011, 08:34 PM.
    Ya İslam'la yükselir, Ya inkarla çürürsün.. Bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün!...(NECİP FAZIL KISAKÜREK)

    Comment

    • yeşil
      Uzman Üye
      • Oct 2011
      • 105

      #107
      Komik olmayın arkadaş! Mezhebli birinin yazısını mı aktarmamı bekliyordunuz o zaman siz de zıddını yapın bakalım Ya hu bu kadar olur işte artık mezhebler arasındaki kavgalarınız bitti sırada mezhebsizlere ağzınıza ne gelirse söylemekte üzerinize yok! yok Kur'an'ı yaşamıyormuşuz siz çok yaşıyorsunuz ya bak ne demişsin Allah'ın o muzazzam kelamına karşı kınıyorum sizi!

      (Kur'an'da tam olarak belli olmayan hükümlerde neye göre fetva veriyorlar?.)-FEDAKARADAM

      Bunu ahirette Allah'a karşı da söylersiniz, yazıklar olsun ki Allah'ın kelamına bu iftirayı atıyorsunuz! Allah'ın hükümleri eksik sizinkiler tamamlayacak peki neyle? Çoğunluğu uydurma/batıl rivayetlerle onlar da yetişmeyince sizinkiler tamamlayacak ictihad bahanesiyle! Oysaki Allah helali haramı bildirdiğini belirtiyor kelamında ve hakkında serbest bıraktıklarına da araştırmayın diyor.. Kim Allah hükmü üzerine hüküm verebilir? Al sana rivayet:


      Ey insanlar ateş tutuşturuldu ve karanlık gecenin parçaları gibi fitneler yakınlaştı. Allah’a yemin ederim ki aleyhimde tutunacak bir şeyiniz yoktur; Kuran’ın helal kıldıkları dışında bir şeyi helal kılmadım. Kuran’ın haram kıldıkları dışındakileri de haram kılmadım.
      İbni Hişam Siret 4 sayfa 332

      Allah bazı farizalar vazetmiştir, onları aşmayın. Bazı hadler koymuştur, onlara yaklaşmayın. Bazı şeyleri haram kılmıştır, onları yapmayın. Bazı şeyleri de unutmaksızın size rahmet olması için hatırlatmamıştır, onları da araştırmayın.
      Mahmud Ebu Reyye,
      Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması, sayfa 403


      Allah’ın kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır. Hakkında sustuğu ise serbesttir. Allah’ın serbest bıraktıklarını kabul edin ve bilin ki Allah hiçbir şeyi unutucu değildir.
      Ebu Davud K. Etime 39/Tırmizi K. Libas 6
      İbni Mace K. Etime 60/El-Müracaat sayfa 20


      Ben ancak bir insanım. Sizler aranızdaki davaları bana getiriyorsunuz, umulur ki bazılarınız delillerini diğerlerinden daha iyi dile getirirler de ben duyduğum üzere onlar lehinde bir hükme varırım. Kime (haksız yere) kardeşinin hakkından hüküm verirsem, o kardeşinin hakkı olan bu şeyi kesinlikle almasın. Haksız yere alan için ancak ateşten bir parça ayırırım.
      El Kadı Iyaz, Eş Şifa, c.2 sf.179


      -Selman el-Farisî ve İbnu Abbas anlatıyorlar: “Resulullah buyurdular ki:”Helal, Allah Teala hazretlerinin kitabında helal kıldığı şeydir. Haram da Allah Teala hazretlerinin kitabında haram kıldığı şeydir. Hakkında sükut ettiği şey ise affedilmiştir. Onun hakkında sual külfetine girmeyiniz.” Rezin tahric etmiştir. [Tirmizî, Libas 6, (1726); İbnu Mace, Et'ime 60, (3367).]

      Hz. Peygamber:” Allah’a yemin ederim ki, aleyhimde söyleyebileceğiniz hiçbir şey kalmadı. Kur’an’ın helal kıldığı hiçbir şeyi de haram kılmadım. O’nun haram kıldığı hiçbir şeyi de helal kılmadım.” İbn Hişam-Es-Sireh c.4 s.332

      Hz. Aişe’ye, Hz. Peygamberin ahlakı hakkında sormuştu, Hz. Aişe validemiz şöyle dedi: “Sen, hiç Kur’an okumuyor musun?” Sahabi: “Evet, okuyorum.” deyince, Hz. Ayşe şöyle devam etti: “İşte, Allah’ ın elçisinin ahlakı, Kur’an idi.” Muslim, Musafirin, 139; İbn Hanbel-Musned c.6/188

      “Bana isnad edilen hadisler çoğalacaktır. Size benden gelip de Kur’an’a uygun olanlar bana aittir. Benden gelip de Kur’an’a aykırı olanlarsa bana ait değildir.” Buhari-İsti’zan/13 Müslim-Edeb/32-37 İbn Mace-Edeb/17

      ...

      İşte rivayetler, hele ki en sonuncusu ne kadar da güzel özetliyor durumu..

      Kur'an'da her emsal var her konuda bunun aksi ise sizlerin/sizinkilerin uydurması.. Her detay mevcut, ister amelde ister öğütte..(Hele ki objektif tahlilde ne kadar ayrıntı olduğu da mevcut) Ne varsa hepsi akla uygun ve huzur verici.. Lakin sizinkiler insanları bu devirde bile bu kelamın apaçıklığından uzak tutuyor, her kalktığım gün lanet okuyorum üzerlerine. Allah'ın kelamına her yaklaştığım gün huzur buluyorum oysa ve orada Rabbin anlattıkları asla sizin din diye yaşadığınız hurafelere kıyıdan köşeden yaklaşmıyor.. İnsan anlıyor dinin ne kadar yozlaştığını 14 asırdır.. Allah da üzerlerine pislik yağdırmakta(Yunus Suresi 100) dinden çıkar edinen kimler varsa ve bu pislik içerisinde gidecekler bu dünyadan.. Dini hafife almak, dinden rant sağlayarak, dine dayalı finansman kurumları işleterek halkı parmağında oynatanlar kendi açtıkları çukurda boğulacaklar, tıpkı eski kavimler gibi..
      Last edited by yeşil; 23. November 2011, 08:56 PM.

      Comment

      • hiiic
        Uzman Üye
        • Mar 2010
        • 1980

        #108
        OO yeşil, hadis yazmışsın.
        Ama bu fedakar işine gelen hadisleri gerçek diye muhataba alıyor
        buraya astıklarından ibret alır mı sence... sanmam... daha öncede astık ama o konuyu değiştirip farklı alanlara çıkış bulup bir şekilde seni KAFİR kendisini ise ÖZ MÜSLÜMAN hatta ŞEFAATE NAYİL OLACAK MÜMİN sıfatına sokacaktır.

        Hamdolsun ki insanların ne olduğunu belirleyen zanları değil, amelleri gereği Allahın vereceği hükümdür. Mahşer günü mehmet şevket eygi (ki samimiyetsizliği çok bariz sırtarıyor) ve onun müridi fedakaradam gibilerin nasıl hesap vereceğini gerçekten merak ediyorum. Ayette, size yemin ettikleri gibi Allaha da yemin edecekler diyor. Gerçekten o hesap verişlerini izlemek isterdim. Çünkü mşe gibilerin amacı din iman değil, dini kullanarak insanları kışkırtmak ve samimi müslümanları üzmek onları karalamak onlara çirkin iftiralar ve yakışıksız sözler sarfetmek...

        Artık inanmadıkları ama hep kullandıkları mahşer günü gelecek elbet...
        Last edited by hiiic; 23. November 2011, 11:28 PM.

        Comment

        • Anonymous
          Uzman Üye
          • Dec 2010
          • 179

          #109
          Sevgili FEDAKARADAM;

          Kardeşim diyemiyorum çünkü son yazdıklarınla hiç değişmemiş olduğunu, foruma ilk geldiğin sorgulamayan FEDAKARADAM'la aynı olduğunu göstermişsin. Sen değişmediğin, sorgulamaya başlamadığın sürece seni muhatap almam yalnızca "SELAM" der geçerim. Sizin yaptıklarınız size bizim yaptıklarımız bize...

          Boş lakırdıyı duyduklarında, ondan yüz çevirir şöyle derler: "Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size. Selam olsun hepinize. Biz cahilleri önemsemeyiz." Kasas 15

          Konuyu okuyan diğer arkadaşlara ise biraz bilgi vermek istiyorum.

          Cübbeli ve hocaları, müşriklerin önde gideni/piridirler. "TV'de Cübbeli müşriğinin karşısına kimsenin çıkamadığı" PALAVRASI ile ilgili olarak söyleyeceğim onun kimsenin karşısına çıkmaya cesaretinin olmadığıdır. Onu İMSAK tartışmasına çağırmışlardı hem TV ye hem gözleme ama hiç birisine gitmedi çünkü giderse palavraları uydurdukları ortaya çıkar.

          Burada insanlar Cübbeli müşriği veya onun kaynakları gibi bir tarafından atıp tutmuyor Kuran ayetleri ile konuşuyorlar.

          Milyonlarca hurafeyi, binlerce uydurma hadisi ezberlemek ve binlerce alim kılıklı cahilin kitabını okumakla İLİM SAHİBİ Olunmuyor. Kafalarını çöple doldurup Kuranı arkalarına atan böylelerine Allah "kitap yüklü eşekler" der.

          Aşağıdaki videoda GERÇEK ilim nasıl yapılır belki fikir edinebilirsiniz.
          YouTube Video
          ERROR: If you can see this, then YouTube is down or you don't have Flash installed.







          İtaat konusuna gelirsek itaat çok açık bir kelimedir. Canlı olmayan birisine itaat etmeniz mümkün değildir. İtaat edilen Allahın elçisidir Muhammed'in kendisi değildir. Ona itaatin sebebi Allahın elçisi olmasıdır. Müslümanlar Allahın elçisine itaat etmek zorundalardı çünkü o Muhammed değil Allahın elçisiydi.

          İtaat ayetlerinin ana fikri "Allahın sözünü söyleyenlere" yani "Allahın sözüne" itaat etmelisinizdir. Ölüye değil yaşayan kişiye itaat edilir.




          Şefaat konusu ise aslında zihin cimnastiği ile çözülebilecek bir meseledir. Peygamberimizin Allaha dua ederek bizi affettirmesi mümkün olacak olsaydı bile Peygamberden ŞEFAAT istemek sağlıklı bir akla ve mantığa aykırıdır. Allah "şefaatin tümü Allaha aittir" demişken Allahtan peygamber şefaati istemek saçmalığın daniskasıdır. Bu Allahtan araba dilemek yerine peygamberin duası daha makbuldur diye düşünerek "Allahım bana araba bağışlaman için peygamberimizin sana benim için dua etmesini sağla" demek kadar saçmadır. Doğrudan peygambere yönelerek "Şefaat ya resulullah" demek ise apaçık şirktir.




          Mezhepler de tıpkı tarikatler gibi ümmetin yüzkarasıdırlar. "Dinlerini bölüp parça parça olanlar gibi olmayın" ayeti nedeniyle Allahın APAÇIK emrine karşı gelmektir.



          Ayrıca unutmayın ki melekler gibi insanlar da put edinilebilir. Bir insanı tartışma ve sorgulama üstü görüyorsanız bu peygamber bile olsa bunu yaptığınızda putperest olmuş olursunuz. Put'un latincesi/ingilizcesi/Fransızcası İDOL'dür. Eğer peygamberin hırkası gelse onu kutsal sayıp öperseniz siz de putperest olmuş olursunuz. Mesele hırka değil hırkanın temsil ettiği peygambere biçtiğiniz rol'dür. Bu müşriklerin dinidir. Peygamberlerin hiç biri Allaha kulluktan gocunmamış, yalnız Allaha kulluk etmiş insanlardır. Selam olsun hepsine. Eğer mümin isek bize kullara "kul" olmak onları Rab edinmek yakışmaz. Peygamberleri ve alimleri Rab edinmememiz için Allah Kuran'da uyarmıştır ve bu "bilmeden yaptık, uyarılmadık" diyemeyiz doğrudan cehenneme gideriz demektir.



          Rahman ve Rahim olan Allah, karanlıklardan aydınlılara çıkaran nuru olan Kuran'ı rehber edinen bizleri nimet verdiği salih kullarının dosdoğru yoluna iletsin.
          Last edited by Anonymous; 29. November 2011, 11:41 PM.

          Comment

          • FEDAKARADAM
            Uzman Üye
            • Dec 2010
            • 418

            #110
            Mezepsizlerle uğraşmak ateistlerle uğraşmaktan daha zormuş da bilememişiz.Yahu tasavvuf erbabı olan bütün eliyaların hepsi bir kamil-i mürşit bulup hidayete ermişlerdir.Bakın bütün evliyaların, İslam büyüklerinin hayatına, hepsinde tasavvuf vardır.İmam-ı Azam efendimiz bile "2 senem olmasaydı Numan helak olmuştu" demiştir.Bu 2 sene dediği tasavvufa girmesidir.Size ne oluyor ki tasavvufu yalanlıyorsunuz?

            Cübbeli hocaya ve diğer hocalara böyle pislik atmanız sizi bir yere götürmez.O herkesi davet ediyor kimse gelmiyor.Onun davet ettiği yere o mezhepsiz sözde alim geçinen kimseler neden madem cesaretleri varsa bu davetine icabet etmemişlerdir?..

            Mezhepsizlikte fıkıh ilmi ile meşgul olmak yoktur.Fıkıh ilmini bilmeyen zındıktır yolca sapık ve gafil olmaya davet çıkarmaktadır..Mezhepsizler Kur'an'ı kendi kafalarına göre te'vil edip konuşurlar.Tutturularsa ne ala, tutturamazlarsa yanında kâr kalır.Hangi bir mezhepsiz sözde alim kişi veya kişiler bir ateistle mücadele etmişlerdir?.Mezhepsizler hep ehli sünnet yolunda gidenlerle mücadele etmeye devam ederler.Bunların mücadelesi havanda su dövmek gibidir.Ehli sünnet uleması delilsiz bir fetva vermez.Oysa mezhepsizler kafalarına göre fetva vermeye cesaretli olurlar.Fetva vermek herkesin işi değildir.Onu,derin fıkıh ilminde kaim olanlar ancak verebilirler.İmam-Azam demek ki size göre çok halt etmiştir.

            Yahu mezhepsizlerden hacca gidenleri var mı?Varsa neye göre, ve nasıl hac farizatını yerine getiriyorlar?.Hacta bazı durumlar hariç hep hanefi fıkhına göre tüm müslümanlar ibadet ederler.Bunların hepsi de mi müşriktir.

            Be hey gafil mezhepsizler!Yolunuz kendi yolunuzdur, Kur'an yolu değildir.Sünneti ihya etmeyenler yarın hesap gününde Allah resulünün yüzüne nasıl bakacaklar?. "Benim bir sünnetimi kasden terkeden benden değildir,şefaatim ona haramdır." hadisin hükmünce sizler ümmet-i Muhammed olamıyorsunuz.Siz sadece kendi başına çölde kalmış kimseler gibisiniz.Bilmediğiniz çöl yollarında saplantıda kalıyorsunuz.Ehli sünnet ulemesına hiçbir zaman dil uzatmanıza hakkınız yoktur.Mezhepsizler çıkmaz sokaktan geri dönmeye yanaşmadıkları için hesaba çekileceklerdir.Ve onlara şu soru sorulacaktır."SİZLER BENİM KUR'AN'IMI DEYE DAYANARAK TE'VİL ETİNİZ HESABINI HEMEN ŞİMDİ VERİN!" denilecektir.Vay o mezhepsizlerin haline ki artık onlar kendi kafalarından uydurdukları fetvalarla başbaşa kalacaklardır.Bir ictihad Kur'an'a ve sünnete uymuyorsa o kabul edilmez.İşte biz bu yoldayız, vesselam...
            Ya İslam'la yükselir, Ya inkarla çürürsün.. Bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün!...(NECİP FAZIL KISAKÜREK)

            Comment

            • yeşil
              Uzman Üye
              • Oct 2011
              • 105

              #111
              Bu FEDAKARADAM gelenekçisi abimiz yine döktürmüş.. Tasavvuf erbabı demiş misal bakalım önüne tasavuf erbabından en ünlü isimlerin ünlü şiirlerini sunucam ne diyecek:

              “ Müslümanımsı mistiklerce evliyâ denilen bu insanlar hakkındaki inanışlardan bazıları şunlardır.
              1- Bunlar masum, günahsız, yüce ve yanılmaz şahsiyetlerdir; kutsal birer kişiliğe sahiptirler.
              2- Gizliyi ve özellikle gönüllerden geçenleri bilirler.
              3- Duaları makbûldür; ne dilerlerse Allah o dileği yerine getirir.
              4- Aynı anda birkaç yerde bulunabilirler.
              5- İslam ordularının ön saflarında düşmana karşı çarpışır ve zafer sağlarlar.
              6- En uzak mesafeleri en kısa bir zamanda kat ederler.” V.b. (Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik, Yazan Ferid Aydın, Ekin Yayınları, kasım 1996 baskısı, sayfa 286- 287 ).

              İnsan-ı kâmil yani şeyhin bu alemde istediği gibi tasarrufta bulunabileceğini söylemeleri.

              “İnsan-ı kâmil de bu âlemde İlâhi isimler aracılığıyla dilediğince tasarrufta bulunur.” (Muhyiddin İbn el-arabi, Nakş El-Füsus Şerhi, İsmail Ankaravi, Ribat Yayınları, hazırlayan İlhan Kutluer 1981 Ocak baskısı, sayfa 14).


              Şeyh Abdulkâdir Geylani’nin bazı söylevlerinden seçmeler :

              Şeyh Muhyiddin Abdulkâdir Geylani’ye ait olduğu kabul edilen Füyûzât-ı Rabbâniyye adlı eser, Kadirilerden Seyyid Muhammed Said’in oğlu Seyyid İsmail tarafından kaleme alınmış olup, müellif, “Gavs-i A’zam’a ait zikir, fikir, vird ve manzumelere, duâ ve niyazlara olan ehl-i tarikatın ihtiyacını ve bu hususta kendisine birçok defalar baş vurulduğunu, böyle bir eserin hazırlanması için kendisini teşvik edenlerin istek ve ısrarlarının kesilmediğini söyler ve buna bilhassa dikkati çekmek ister.” ( Füyûzât-ı Rabbâniyye, Şeyh Abdulkâdir Geylâni, Çeviren Celâl Yıldırım, önsözden, Bedir Yayınevi 1975 ).

              Bu eser Kadiri tarikatinde kabul görmüş olması dolayısıyla, pirleri konusunda tarikat zihniyetini belirtmesi açısından önemlidir. Eserde şu ifadeler yer almaktadır;

              “Benim emrim, Allah’ın emridir; eğer ol! dersem oluverir.”
              “Hepsi de Allah’ın emriyledir, ama sen benim kudretime hükmet!”
              “Benim kabrim Beytullah’dır, gelen onu ziyaret eder.”
              “Ona seğirtir de izzet ve Rıfat ile yüce makama erişir.”
              “Benim ocağımı tavaf et yedi defa, emânıma sığın!
              Her yıl beni ziyâret için meşguliyetten sıyrıl!”
              “Bana doğru haccedip gelin, evim kurulu bir kâbe.
              Beytin sâhibi yanımdadır, koruluğu haremimdir.”
              “Her KUTUB tavaf eder Beytullah’ı yedi defa.
              Ben ise Beyt’in kendisiyim çadırımı tavaf ediciyim.”
              (Alıntılar, Füyûzât-ı Rabbâniyye, Şeyh Abdülkadir Geylâni, Çeviren Celâl Yıldırım, sayfalar, 57-67-68-69. Bedir Yayınevi 1975 ).

              Yukarda ki iddialarda, Allah gibi “Ol” emrine sahip olduğu söylenmekte. Kâbe’nin tavaf edilmesine alternatif olarak, evinin tavaf edilmesi istenmekte. Namaz kılmaması konusunda da şöyle denmektedir.
              “Bana dediler ki: “Ey filan! Namazı terk ettin.”
              Bilmezler ki ben Mekke’de namaz kılarım...”
              ( Füyûzât-ı Rabbâniyye, sayfa 73. )


              Peygamberlerden üstün olduğunun söylenmesi:

              “Mûsa Rabbine münacaat ederken beraberinde idim,
              Mûsâ’nın ASA’sı benim asamdan medet gördü.”
              “Yakub’un gözü kapanıp kör olduğunda onunla beraberdim,
              Yakub’un gözleri ancak benim nefesimle iyileşip şifa buldu.”
              ( Füyûzât-ı Rabbâniyye, sayfa 74. )

              Ve bunun gibi birçok sözleri var veya ona mal edilmektedir.


              VAHDET-İ VÜCÛD İDDİALARI VE BUNA İLİŞKİN SÖZLERİ :
              Daha öncede belirtildiği gibi, Vahdet-i Vücûd anlayışında olanlar için kainatla, Allah bir bütün ve aynı şeydir. İslam’a göre kainatla, Allah ayrı ve tamamen farklıdır, bir birlerine benzerlikleri yoktur, ve bütün kainat Allah tarafından yoktan var edilmiş olup, İlâh’lıktan pay almamıştır, yani kainattaki hiç bir şeyde İlâh olma özelliği yoktur. İlâh olarak yalnız Allah vardır. Bunun aksini iddia etmek İslâm’a göre şirk koşmak demektir. Kainatı yok saymakta, Allah’ın Kuran’da yaratmayla ilgili bildirdiği bütün ayetleri inkardır bu da küfrün ta kendisidir. Allah’ın kainatı yaratmış olması gerçek bir olay olup, bu durum Allah’ın tek İlâh olmasına aykırı değildir.
              “Örneğin: Nakşibendilerin kendisinden saygı ve övgü ile söz ettikleri, Abdülkerim el-Ciyli, El-insan’ul - Kâmil, adlı kitabında aynen şunları kaydetmektedir:
              “Kâfirlere gelince, onlar bizzat Allah’a kulluk etmişlerdir. Çünkü, Cenab-ı Hak bütün varlıkların gerçeği (yani özü ve ta kendisi) olduğuna göre-ki kâfirler de varlıkların bir bölümüdürler - öyleyse Cenâb-ı Hak onların da gerçeğidir. (Yani onların da ta kendisidir.) Tabiatıyla O’nun ayrıca bir tanrısı yoktur. Mutlak rab (yani kesin genel anlamdaki ) ilâh O’dur. Dolayısıyla kâfirler, Allah’ın bizzat kendisi oldukları için varlıklarının kaçınılmaz gereği olarak O’na tapmış oldular.”

              “Bu sözleri biraz daha açmak gerekirse Abdulkerim el Ciyli aslında daha ilk cümlede şunu demek istiyor:”
              “Kafirler, (yani Kur’an’a göre Allah’ı inkâr edenler, ya da O’na ortak koşanlar), Allah’ın (Haşa!) ta kendisi oldukları için öz varlıklarını inkâr edemeyeceklerinden, (sonuç olarak) O’nu da dolaylı şekilde tanımış sayılırlar.”
              (Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, ekin yayınları 1996 Yazan Ferit Aydın, sayfa 107).

              Görüldüğü gibi, Sofulara göre kafirler bile (Haşa!) bizzat Allah’ın kendisidirler. Ve bu sözleri bir dil sürçmesi veya eleştirilere karşı kendilerini savunma ihtiyacı hissettiklerinde söyledikleri gibi sarhoşlukla ortaya atılmış iddialar olmayıp, kabul etmiş oldukları Vahdet-i Vücûd inancının gereğidir. Ve bunu örneklendirmek suretiyle sıklıkla açık açık söylemekten de çekinmezler., örneğin :
              “(Allah Teâlâ’nın Zatı da dahil) kâinatta ne varsa hepsi bir Vücûdun parçalarıdır, şeklinde özetlenebilen “Vahdet-i Vücûd” inancının üzerindeki kapalılığı büsbütün kaldıran bazı tasavvufçular. “Köpek ve domuz da ilâhımızdır.” diyecek kadar daha da ileri gitmek sûretiyle bu bu düşüncenin üzerindeki maskeyi tamamen kaldırmış ve onu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuşlardır.” (Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, ekin yayınları 1996 Yazan Ferit Aydın, sayfa 352).
              Abdülkadir Geylâni’den :

              “Hakla hak (Allah’la, Allah ) olmak makamına eresin ki, buna mahfiyat ve fena hâli derler, büyük bir mertebedir. Allah hepimize nasip etsin...”
              “Sen artık eşsiz bir cevher hâline gelmişsin..
              Tekle tek, birle bir olmuşsun... Gizlinin gizlisi, sırrın sırrı oldun; yetmez mi ?..” (Fütûh’ül - Gayb. Bahar Yayınları 1983, Yedinci Baskı, çeviren, Abdulkadir Akçiçek, sayfa 17 - 37 den alıntılar.)



              Abdulkadir Geylaniye ait olduğu kabul edilmiş bazı sözler:
              “İbrahim ateşe atılınca onunla beraber idim.
              Ateş ancak benim duam ile soğuyup yakmaz oldu.

              İsmâil’e bedel getirilen koç ile beraber idim.
              Koçlar ancak benim gönül cömertliğimle indi.

              Yakub’un gözü kapanıp kör olduğunda anunla beraber dim.
              Yakub’un gözleri ancak benim nefesimle iyileşip şifâ buldu !

              Yüceye çıkarken İdris ile beraber idim,
              Onu Firdevs’e en güzel CENNETİME oturttum !

              Musâ Rabbine munacaat ederken beraberinde idim,
              Musâ’nın asa’sı benim asamdan meded gördü !”

              ( Füyûzât-ı Rabbâniyye, Şeyh Abdülkadir Geylâni, Çeviren Celâl Yıldırım, sayfa 74. Bedir Yayınevi 1975 ).
              Ve bunun gibi daha başka sözler.
              Sofuların Muridlerine vermiş oldukları bir takım İslâm dışı güvence örnekleri :

              “Ben hakikaten varlığın kutuplarının kutbuyum.
              Diğer bütün kutuplar üzerinde izzet ve saygıdeğerliğim vardır.
              Bütün tehlike ve korkunç hallerde bize tevessül et,
              Varlık ve eşya içinde himmetimle senin imdadına koşarım.
              Ben müridim için korktuğu şeylere karşı koruyucuyum,
              Onu her türlü şer ve fitneden muhafaza ederim.
              Muridim ister doğuda, ister batıda olsun,
              Hangi beldede bulunursa bulunsun onun yardımına uzanırım.
              (Füyûzât-ı Rabbaniye, Bedir Yayınevi 1995 baskısı, sayfa 59 , Abdulkadir Geylani )


              İslam dininde, dua ancak Allah’a yapılır. Allah dışında dua yoluyla bir kimseden bir şey istenmesi, o kimseyi ilâh kabul etmek demektir. Hele bir insanın, ölüp gitmiş bir insandan dua yoluyla bir şey istemesi aynı zamanda boş bir rezalettir. Kuran’dan mealen :
              - (Rabbımız!) Ancak sana ibadet eder ve ancak senden medet isteriz. 1/4

              Kafirlerin, Allah dışında bir takım kimselere duâ edip yalvarmaları muhakkak boşunadır. Bu konuda Kuran’dan mealen :

              - Hak olan duâ, yalnız O’na (Allah’a) yapılır. O’ndan başkasına duâ edenlere (yalvarıp yakaranlara), onlar hiçbir şekilde cevap veremezler. Bu, ağzına gelmesi için suya avuç açan kimse gibidir ki, su, ona aslâ gitmez. İşte kâfirlerin duâsı da, böyle boşunadır. 13/14

              - De ki : “Allah’tan başka yalvardığınız ortaklarınızdan haber verin; yer yüzünden neyi yaratıklarını bana gösterin”. Yoksa onların, göklerin yaratılışında ortaklıkları mı var? Yoksa onlara bir kitap verdik de, o kitaptan bir delilleri mi var? Hayır, o zâlimler, birbirlerini aldatmaktan başka bir va’dde bulunmuyorlar. 35/40

              Bu konuda en çok vaadte bulunanların başında sofular gelir, Neler Va’d etmiyorlar ki, örneğin :

              “Ey müridim aramızda ahdi koruyucu ol!
              Olayların meydana döküleceği gün ben de terazi başında hazır olayım!..
              Eğer terazi cimrilik yapacak olsa, Allah’a and olsun ki o,
              İnayetimin ta kendisiyle, hakikat lütfuyla (cömertliğe) nail olacak!

              (Füyûzât-ı Rabbaniye, Bedir Yayınevi 1995 baskısı, sayfa 74 - 75 , Abdulkadir Geylani )

              Bur da, Ahiretteki hesap terazisinden bahsederek, terazinin kendi hakimiyetinde olduğunu ileri sürüyor, ve bu güvenceyle, Ahirette hesaba çekileceğine ihtimal veren ve aynı zamanda Kuran konusunda cahil kimseleri avlamaya çalışıyor.


              Oysa terazinin yanilması yani cimrilik yapması mümkünmü ? Allahü teaala buyurur:

              - Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz (herkese) yeteriz. (Enbiya47)

              - O gün, her ümmet içinden ayetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplarız da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevkedilirler. (Neml 83)

              - Nihayet, (hesap yerine) geldikleri zaman Allah buyurur: Siz benim ayetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız neydi? (Neml 84)



              Bir müridi ölmekten mi korkuyor, bu konuda ona güvence vermek sofu için sıradan işlerdendir. Örneğin :
              “(Veli diye tanımladığı kimseler konusunda) Yer onların hürmetine durur.. Sema onların duasıyla açılır... Ölüm, onların kararıyla olur... Bu salahiyeti onlara Mevlâ vermiştir.” Fütûh’ül - Gayb, Bahar Yayınları, Abdülkadir Geylani S.46).
              Hal bu ki ecel konusunda Kuran’da şöyle denmiştir, mealen :
              - Allah, süresi geldiği zaman hiçbir canı ertelemez. Allah, yaptıklarınızı haber alandır. 63/11

              Görüldüğü gibi bu iddia Kuran’a aykırıdır ve sofistlerin bu gibi daha birçok boş vaatleri vardır. Abdülkadir Geylani şöyle demektedir :
              “ŞEYTANLA BİR KONUŞMA”
              “Rüya gördüm.. Büyük bir topluluk içindeydim.. Şeytan da orada idi.. Onu öldürmek istedim, bana şöyle söyledi :
              - << Beni neden öldürmek istiyorsun?.. Benim ne günahım var?.. Eğer bir şey şer olacaksa, onu hayra çeviremem.. Yine bir şey hayır olarak kalacaksa onu da şer yapmağa gücüm yetmez.. Benim elimde ne var? >> .” (Abdülkadir Geylani, Fütûh’ül - Gayb, Bahar Yayınları 1983 sayfa 63. )


              Görüldüğü gibi, onlara göre iyilik ve kötülük mukadderatın eseri olup, iyi ve kötü, suç ve suçlu yoktur, aslında bu iddia sofizmin temel mantığına da uygundur, zira onlara göre hakikat diye bir şey yoktur, her şey birdir.
              Hal bu ki, İslâm dininde, iyi ve kötünün varlığı, sabit bir gerçeğin ifadesidir. Bu konuda Kuran’dan mealen :


              - Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve yaşamlarında kendilerini, İman edip iyi amaller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar! 45/21

              - De ki : “İyi ve temiz olan şeyle, kötü ve pis olan şey, tuhafına git sade (bu böyledir). Bu itibarla, ey akıl sahipleri, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz. 5/100

              - Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. 16/90

              - Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter. 4/79

              - Onlar bir kötülük yaptıkları zaman : “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler. De ki : Allah kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? 7/28


              (Devamı diğer yorumda)
              Last edited by yeşil; 30. November 2011, 04:56 PM.

              Comment

              • FEDAKARADAM
                Uzman Üye
                • Dec 2010
                • 418

                #112
                Bu mesajım artık son mesajımdır.Daha da bir şey yazmayacağım.Herşey anlaşılmıştır.

                Tasavvufta bazı sözler vardı ki onu ancak onun gibi olanlar anlar.Zahiri alimler ancak yüzeysel sözleri yorumlaybilirler.Hallac-ı Mansur'un "ENEL HAK" demesi gibi.Bu sözünden dolayı o devirde yanlış anlayan alimler katledilmesine fetva vermişlerdir.Bir de Muhyiddin-i Arabi hz.leri bir hutbe okunduğu sıralarda Şam' da bir camiinde "Sizin taptığınız Allah (haşa)benim ayaklarımın altındadır" demiştir.Oysa bu olaydan 30 sene sonra Kanuni Sultan Süleyman Suriye'yi feth edince bu olayı araştırmış ve gerçek olarak, o hutbenin altında bir hazinenin var olduğunu cemaatin onu ele geçirmek için camiiden çıkmadığını anlamış ve söylemiştir.Buna benzer nice tasavvuf alimleri zahiri anlamda küfre götürecek sözler söylemişse de aslında o sözlerin mecazi anlamları çok derin olduğu için zahiri alimler ve avvam-ı nas, anlamadan bielemeden hakkında idam fetvası vererek ölmelerine sebep olmuşlardır.

                Sizler bu gibi şeyleri anlamaktan aciz olduğunuz için burada bir takım kendinizi haklı çıkarmak için bütün tasavvuf erbabını eleştirmiş oldunuz.Şu ayete dikkat edin bu ayet sizin gibileri aynen uyarıyor ve sizin ne kadar cahil olduğunuza işaret ediyor.İşte ayet;


                İSRA SURESİ-36. "BİLMEDİĞİN BİR ŞEYİN ARDINA DÜŞME!.ZİRA BUNDAN, KULAK, GÖZ VE KALP MES'ULDÜR.

                Kur'an'ın yüzeysel anlamıyla mana anlamı aynı değildir.Sizler yüzeysel anlayanlardansınız.Bunu ben sizin aklınıza yerleştirmek çok zordur.Anlamayan konuşmasın tasavvufla ilgili şeyleri.Daha sizin bilmediğiniz çok şeyler vardır.Allah adamları kendilrini Allah'a adamış ve evliyaullah olmuştur.Sizler bu evliyaları bilmezsiniz.

                Ben asla geleneksel İslam'a tabi değilim.Taassup ehi de değilim.Ancaak, Kur'an ve sünnete aykırı olan ne varsa ona karşı gelmek ve doğruları söylemek hakkımdır.Dileyen kendine bir yol edinir.

                Allah'ın şeriatına sımsıkı sarılın!.Peygamberimizin o mübarek sözlerine de itaat edin, sünnnetlere yapışın!.

                Yarın hesap gününde beraber olacağız.Bakalım o zaman ne diyeceksiniz.Biz mi dosdoğru yolda, yoksa siz mi; onu Allah hükmedecektir.Bu siteyi tamamen terk ediyorum artık başka bir şey yazmayacağım.Siz kendi kendinize yazın.Allah dostlarına, eviyalara ve müctehid imamlara dil uzattığınız için sizi Allah'a havale ediyorum.


                Herkes bildiği ve söylediği ile mes'ul olunacaktır.Burası mezhepsizler sitesi olmuş.Hadi bana eyvallah bir daha görüşmemek üzere Allah'a emanet olun.
                Last edited by FEDAKARADAM; 30. November 2011, 05:32 PM.
                Ya İslam'la yükselir, Ya inkarla çürürsün.. Bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün!...(NECİP FAZIL KISAKÜREK)

                Comment

                • yeşil
                  Uzman Üye
                  • Oct 2011
                  • 105

                  #113
                  BEYAZİDİ BİSTAMİ VE YUNUS EMREYE ATFEDİLEN ESERLERDEKİ TEVHİD İNANCINA AYKIRI BÖLÜMLER

                  (AÇIKLAMA: Değerli Kardeşlerim, bu bölümü hazırlarken ben çok üzüldüm, çok zorlandım. Çünkü biz Türkiyeli müslümanlar Yunus Emrenin şiirleriyle, ilahileriyle büyüdük. Yunusu, Mevlanayı hep iyi insanlar bildik. İnşallah öyledirde. Fakat onlara atfedilen eserlerde ve beyitlerde İslama uymayan görüşler oldukça fazla. İnşallah bunları onlar yazmamışlardır. Çünkü Şeytan ve dostları insanları yoldan çıkarmak için devamlı bir uğraş içindedir. Biz Yunusa, Mevalanaya hüsn-ü zan beslemekle beraber, günümüzde onlara atfedilen Eserlerin yanlışlarla dolu olduğuna inanıyoruz. Bu yüzden bu bölümü hazırladık. Niyetimiz yanlış anlaşılmasın inşallah)
                  Bayazidi Bestami’nin bazı söylevlerinden seçmeler :

                  “Allah’a andolsun ki benim bayrağım Muhammed (S.A.V)’in bayrağından daha büyüktür! Benim bayrağım nurdur. Altında bütün insanlar ve cinler ve peygamberlerden olanlar bulunuyor.”

                  ( Bayazidi Bestami ve İslam Tasavvufunun özü, Celal Yıldırım, Demir Kitabevi, Aralık 1978 baskısı, sayfa 263 ).



                  “Benim bir benzerim ne gökte bulunur; ne de benim sıfatlarımın bir benzeri yeryüzünde bilinir!” (Yukarıda adı geçen kitap, sayfa,sayfa 265 ).

                  “Musa Peygamber, Allah’ı görmek istedi. Ben ise Allah’ı görmeyi değil, Allah beni görmeyi irade buyurdu!” (Yukarıda adı geçen kitap, sayfa 320 ).



                  VÜCÛD İDDİALARI VE BUNA İLİŞKİN SÖZLERİ

                  Daha öncede belirttiğim gibi, Vahdet-i Vücûd anlayışında olanlar için kainatla, Allah bir bütün ve aynı şeydir. İslam’a göre kainatla, Allah ayrı ve tamamen farklıdır, bir birlerine benzerlikleri yoktur, ve bütün kainat Allah tarafından yoktan var edilmiş olup, İlâh’lıktan pay almamıştır, yani kainattaki hiç bir şeyde İlâh olma özelliği yoktur. İlâh olarak yalnız Allah vardır. Bunun aksini iddia etmek İslâm’a göre şirk koşmak demektir. Kainatı yok saymakta, Allah’ın Kuran’da yaratmayla ilgili bildirdiği bütün ayetleri inkardır bu da küfrün ta kendisidir. Allah’ın kainatı yaratmış olması gerçek bir olay olup, bu durum Allah’ın tek İlâh olmasına aykırı değildir.
                  “Örneğin: Nakşibendilerin kendisinden saygı ve övgü ile söz ettikleri, Abdülkerim el-Ciyli, El-insan’ul - Kâmil, adlı kitabında aynen şunları kaydetmektedir:
                  “Kâfirlere gelince, onlar bizzat Allah’a kulluk etmişlerdir. Çünkü, Cenab-ı Hak bütün varlıkların gerçeği (yani özü ve ta kendisi) olduğuna göre-ki kâfirler de varlıkların bir bölümüdürler - öyleyse Cenâb-ı Hak onların da gerçeğidir. (Yani onların da ta kendisidir.) Tabiatıyla O’nun ayrıca bir tanrısı yoktur. Mutlak rab (yani kesin genel anlamdaki ) ilâh O’dur. Dolayısıyla kâfirler, Allah’ın bizzat kendisi oldukları için varlıklarının kaçınılmaz gereği olarak O’na tapmış oldular.”


                  “Bu sözleri biraz daha açmak gerekirse Abdulkerim el Ciyli aslında daha ilk cümlede şunu demek istiyor:”
                  “Kafirler, (yani Kur’an’a göre Allah’ı inkâr edenler, ya da O’na ortak koşanlar), Allah’ın (Haşa!) ta kendisi oldukları için öz varlıklarını inkâr edemeyeceklerinden, (sonuç olarak) O’nu da dolaylı şekilde tanımış sayılırlar.”
                  (Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, ekin yayınları 1996 Yazan Ferit Aydın, sayfa 107).

                  Görüldüğü gibi, Sofulara göre kafirler bile (Haşa!) bizzat Allah’ın kendisidirler. Ve bu sözleri bir dil sürçmesi veya eleştirilere karşı kendilerini savunma ihtiyacı hissettiklerinde söyledikleri gibi sarhoşlukla ortaya atılmış iddialar olmayıp, kabul etmiş oldukları Vahdet-i Vücûd inancının gereğidir. Ve bunu örneklendirmek suretiyle sıklıkla açık açık söylemekten de çekinmezler., örneğin :

                  “(Allah Teâlâ’nın Zatı da dahil) kâinatta ne varsa hepsi bir Vücûdun parçalarıdır, şeklinde özetlenebilen “Vahdet-i Vücûd” inancının üzerindeki kapalılığı büsbütün kaldıran bazı tasavvufçular. “Köpek ve domuz da ilâhımızdır.” diyecek kadar daha da ileri gitmek sûretiyle bu bu düşüncenin üzerindeki maskeyi tamamen kaldırmış ve onu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuşlardır.” (Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, ekin yayınları 1996 Yazan Ferit Aydın, sayfa 352).

                  Bayezid-i Bestami’nün Sözlerinden :

                  “Kendimi (noksanlıklardan) tenzih ederim, şanım ne de yücedir !”
                  “Eşyanın ta kendisi olduğu halde eşyayı izhâr eden Allah’ı tenzih ve tesbih ederim.”
                  “Doğrusu sonradan meydana gelen mahlûkatın vücudu, Yaradanın vücudunun aynıdır.”
                  “Kul Rab’dir; Rab de kuldur. Keşke bilseydim mükellef olan kimdir ?”
                  “Bayezid-i Bestemi (K.S.) Hazretlerine sorulmuş :
                  - Hakk’ı bilmenin manası nedir ?
                  Cevap vermiş :
                  << Hiçbir Hak yok, mutlaka ben oyum! >> “
                  ( Bayazidi Bestami ve İslam Tasavvufunun özü, Celal Yıldırım, Demir Kitabevi, Aralık 1978 baskısı, sayfa 18- 239 dan, alıntılar ).



                  Yunus Emre vahdeti vucut düsüncesi:

                  “Dutulmadı Yûnus canı geçdi tamudan uçmağı
                  Yola düşüp dosta gider ol aslına uyukmağa”
                  (Yunus Emre Divânı, Kültür Bakanlığı Yayınları Seri.380 - B. 1989, Hazırlayan Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, sayfa 1.)


                  Yunus Emre bu sözleriyle Cennet ve Cehennemle ilgilenmediğini, aslı olduğuna inandığı Allah’ta batmak yani fenafillah olduğunu söylüyor. Zira ona göre hem kendisinin hem de herkesin aslı Allah’tır. Allah olduğuna inanan bir kimsenin cennet ve cehennem umurunda olmaz, onda böylece diğer sofistler gibi bu inancını dile getirmiş oluyor. Bir kimse Kuran’a dolayısıyla İslam Dinine inanmaya bilir, kendisine ait inançları da olabilir, fakat bunları İslami değerleri küçümsemek suretiyle dile getirmesi hiç hoş değildir.
                  Kendisinin ve herkesin İlah olduğu konusunda şöyle diyor.

                  “Yûsus’dur eşkere nihan Hak toludur iki cihan
                  Gelsün berü dosta giden hûr u kusûr burak nedür”

                  “Ol bi - nişandur cihandan ne diyelim dölümüz andan
                  Ol âlem-i deyyân zat her zât içinde zât olur.”
                  (Yunus Emre Divânı, Kültür Bakanlığı Yayınları Seri.380 - B. 1989, Hazırlayan Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, sayfa 25-35 den.)

                  Bu sözleriyle, dünya ve ahiretin Allah’la dolu olduğunu yani Allah’tan ibaret olduğunu, bu yapı içerisinde, cennetteki hûriler, köşkler ve burakların anlamsız birer hiç olduğunu söylüyor.

                  Bu sözlerinin Kuran’a göre yanlış olduğunu söylemek isteyenlere, İlim diye söylenen sözlerle Kuran’ın manasız bir gözbağı olduğunu, asıl kitabın Aşk kitabı olduğunu, dolayısıyla Kuran’ın onu ilgilendirmediğini ifade ediyor.
                  Şöyle ki :
                  “İlim hod göz hicâbıdur dünya ahret hisâbıdur
                  Kitab hod ışk kitabıdur bu okunan varak nedür.”
                  (Yunus Emre Divânı, sayfa 25. )

                  Bu gibi sözleriyle ne demek istediğini anlamak için kendisinden nişan (işaret) isteyenlerin. Hallâc-ı Mansur zihniyetini ölçü almalarını şu beyitleriyle söylüyor:

                  “Bunda beli diyen kişi andâ tamâm olur işi.
                  Bizden nişân isteyene ol Hallâc-ı Mansûr nedür.”
                  (Yunus Emre Divânı, sayfa 37. )

                  “Sen seni bırak dost yüzine sensüz bak
                  Mansur’layın “ene’l - Hak” dahı sebükbar gerek.”
                  (Yunus Emre Divânı, sayfa 73. )

                  “Bin yıl toprakda yatursam ben komayam “ene’l - Hakk’ı”
                  Ne vakt gerek olurısa ışk nefesin urıgelem”
                  (Yunus Emre Divânı, sayfa 101. )

                  “Yunus’a kadeh sunan “ene’l - Hak” demin uran
                  Bir cur’a sundu bana içdüm ayılamazam”.
                  (Yunus Emre Divânı, sayfa 103. )

                  “Bizim meclis mestlerinin demleri “ene’l - Hak” olur
                  Bin Hallâc-ı Mansur gibi en kemine divanesi.”
                  (Yunus Emre Divânı, sayfa 226. )

                  Diyor ki : “Bizim meclislerimizin her an konusu Allah olduğumuzu söylemektir, bizim zayıfımız bu konuda bin Hallâc-ı Mansur gibidir.”
                  Hani, Mevlânâ bütün kainatta meydana gelen olayların aslında, Allah’ın kendi kendisiyle huzur tavlası oynamasından ibaret olduğunu söylemişti. İş böyle olunca, emr edende emr edilende, iman edenle, iman etmeyen, iyi ile kötü hepsi bir olmuş olurlar. Sofizmin bu zihniyetine inanan ve kendisini Allah sanan Yunus Emre bu inancını şu sözlerle anlatmaya çalışıyor.
                  “Tangrı kadim kul kadim ayrulmadum bir adım
                  Gör kul kim Tangrı kimdür anla iy sâhip-Kabûl
                  “Bize birlik sarâyın toğru beşâret ayın
                  Geç ikilik fikrinden kağıl benliği yâ kul.”
                  (Yunus Emre Divânı, sayfa 81. )

                  “Nemrûd adın İbrahim’e ben bağ u bostan eyledim
                  Küfür yüzinden toğuban gine odu yakan benem.”
                  “Ol Hallâc-ı Mansur’ıla söyleridüm “ene’l-Hakk’ı”
                  Benem gine onun boynuna dar uryanın dakan benem.”
                  (Yunus Emre Divânı, sayfa 102. )

                  “Cercis olup basıldum Mansur oldum asıldum.
                  Hallâc panbuğu gibi bunda atılup geldüm.”
                  “Zekeryâ oldum kaçdum irdüm ağaca geçdüm.
                  Kanum dört yana saçıp depem deldirüp geldim”
                  “Yolumuz Sübhânıdı peygamberler cânıdı
                  Yûnus hod pinhânıdı Sûret değşirüp geldüm.”
                  (Yunus Emre Divânı, sayfa 107. )

                  “Gah hâlis gâh muhlis olam us Fûrkan’ıla
                  Gâh Rahmânu’r-rahim yâ Hayyu yâ Mennan olam.”
                  (Yunus Emre Divânı, sayfa 113. )

                  Anlattığı şeyler, İlâh’lıkta halden hale geçerek tam bir huzur tavlası oynamak, iddiasındadır.

                  Sofistlerin en ısrarlı söyledikleri şeylerden bir tanesi birer Hallac-ı Mansur örneği olduklarını söylemeleridir. Onlarca “Enel Hak” yani ben Allah’ım diyen Hallac-ı Mansur vazgeçilmez bir semboldür.
                  Hallac-ı Mansur mantığıyla sözler söylediler, yazılar yazdılar; şiirler söyleyip onlara kafiyeler dizdiler. Bütün bunlara biri çıkıp ta samimi olarak dil sürçmesidir sarhoşluktur diyemez, zira söylenen bu sözler böyle bir müdafaa kalıbına sığmaz, binlerce küfür söz iddia ettikleri gibi olsaydı kitaplara geçirilip belgelenmezdi. Onları bu şekilde müdafaa edenler; kendileri de ya sofist’tir, yada sofistlere zihnen av olmuş meczup mürittir. Zira bütün bunlar sofizim sisteminden başka bir şey değildir. Bilerek ve isteyerek kaleme alınmışlardır.

                  Yunusun, Allah’lık iddiasıyla kaleme alınmış aşağıdaki menzum sözlerine aklı başında olup ta, kim kasıtsız ve amaçsızdır diyebilir

                  “Ol kadir-i kün feyekûn lutf idici Rahman benem
                  Kısmedin rızkını viren cümlelere sultân benem

                  Nutfeden âdem yaratan yumurtadan kuş düreden
                  Kudret dilüni söyleyen zikr eyleyen sübyan benem

                  Kimini zâhid eyleyen kimini fâsık eyleyen
                  Ayıblarını örtüci ol delil ü bürhân benem

                  Bir kulına atlar virüs avrat u mal çiftler virüs
                  Hem yok birinün bir pulı Rahim ü Rahmân benem

                  Benem ebed benem beka ol Kadir-i Hay-mutlak’a
                  Hızır olan yarın sakka anı kılan gurân benem

                  Dört dürlü nesneden hâsıl bilün benemüşde delil
                  Odıla su toprag u yil; bünyad kılan Yezdân benem

                  Ete deri sünük çatan ten perdelerini dutan
                  Kudret işim çokdur benüm hem zâhir ü ayân benem

                  Hem bâtınam hem zahirem hem evvelem hem âhıram
                  Hem ben ol’am hem ol ben’em hem ol kerim ü han benem

                  Yoktur arada tercümân andacı iş bana ayân
                  Oldur bana viren lizân ol denize ummân benem

                  Bu yiri gök’ yaradan bu arş,u kursi; durduran
                  Bin bir adı vardur Yûnus ol sâhib-i Kur’an, benem.”




                  (Başlangıçtan Günümüze Tasavvuf, Timaş Yayınları-1996, Doç Dr.Ahmet Kırkkılıç, sayfa 184-185 ).

                  Comment

                  • yeşil
                    Uzman Üye
                    • Oct 2011
                    • 105

                    #114
                    İSLAM DİNİNE UYMAYAN SÖZLERİNE ÖRNEKLER

                    Sofistlerin kullandıkları metotlarından biride, kendi yollarını yürütebilmek ve insanları doğru yolda gidenlerin yollarından alıkoymak ve dolayısıyla kendilerine bağlamak için Peygamberleri ve Müminleri kötülemektir. Böylece kendilerinin ve gittikleri yolun iyi olduğunu insanlara yutturmayı amaçlamaktadırlar. Ayrıca bu tuzaklarını tuttura bilmek için kullandıkları diğer bir metotta “Sağlam akla ve Sağlam duyularla bunların açık ve net olarak yaptıkları öğrenme ve tespitlere karşı çıkmaktır.” Bundan dolayı “Batıniliği” şiddetle savunurlar. Onların batın anlayışına göre örneğin; minare dense, muhakkak bunu kuyu olarak anlamak lazımdır. Birisine bunu yutturdular mı artık ona kabul ettiremeyecekleri hiçbir şey kalmaz. Öyle ki, İslam Dininde Allah bir mi deniyor, sofist buna karşılık her şeyin Allah olduğunu kabul ettirmeye çalışır ve etiket olarak kendisinin Allah olduğunu hemen iddiasının üzerine yapıştırır. İslam dinide Cennet güzelliğiyle mi övülüyor, sofist bunun iyi bir şey olmadığını, ahmakları kandırmak için kurulmuş bir tuzak olduğunu kabul ettirmeye çalışır. İslam dininde cehennem kötü bir yer olarak mı bildiriliyor, sofist onun iyi bir şey olduğunu içindekilerin ondan çıkmak istemediklerini kabul ettirmeye çalışır. Şöyle ki :

                    Yunus Emre’nin cennet için söylediklerinden :

                    “Âşık mı direm ben ona Tanrının uçmağın seve
                    Uçmak hod bir tuzak durur eblehler canın tutmağa”
                    (Yunus Emre Divânı, Kültür Bakanlığı Yayınları Seri.380 - B. 1989, Hazırlayan Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, sayfa 1.)

                    KELİMELER :
                    Uçmağı, uçmak: Cennet
                    Hod : Esasen, zâti; bizzat.
                    Ebleh : Pek akılsız, ahmak, bön.

                    Böylece Yunus Emre, şöyle demektedir.
                    “Allah’ın Cennetini sevenler aşık değildirler.
                    Cennet, özellikle ahmakların canını tutmak için kurulmuş bir tuzaktır.”

                    Ona göre doğrusu şöyle olmalıdır.
                    “Dutulmadı Yûnus canı geçti tamudan uçmağı
                    Yola düşüp dosta gider ol aslına uyakmağa.”
                    (Yunus Emre Divânı, sayfa 1.)

                    KELİMELER :
                    Uyakmak : Gurup etmek, batmak
                    Tamu :Cehennem.

                    Yani şöyle demektedir.
                    “Yunusun canı tutulmadı, cehennemden, cennetten geçti.
                    Yola düşüp dostu ve aslı olan Allah’la birleşmeğe gider.”
                    Bir kimsenin, cenneti red edip kendisini Allah’ın bir parçası olarak görmesi ve aslının Allah olduğunu söylemesi. İslâm’a göre minarenin kuyu olarak tarif edilmesinden çok daha ters bir durumdur. Ve Yunus Emre bu iddialarında ısrarlıdır. Şöyle ki :

                    “Yûnus’dur eşkere nihan Hak toludur iki cihan,
                    Gelsün berü dosta giden hûr u kusur burak nedür.”
                    (Yunus Emre Divânı, sayfa 25.)

                    Yani diyor ki; Dünya ve Ahiret, Allah doludur. Allah’la birleşmek isteyenler beri gelsin, cennet hurileri, cenet köşkleri ve buraklar ehemmiyetsiz şeylerdir.

                    Onun bu görüşünde yanlış olduğuna dair Kur’an’dan delil mi getirmek istiyorsun, sofistin buna cevabı hazırdır. Şöyle der :

                    “İlim hod göz hicâbıdur dünya ahret hisâbıdur.
                    Kitab hod ışk kitabıdur bu okunan varak nedür.”
                    (Yunus Emre Divânı, sayfa 25.)

                    Yani diyor ki: İlim gerçek bir göz perdesidir, hakikatleri görmeyi engeller, dünya ahret hesabıdır. Gerçek kitap aşk kitabıdır. Senin okuduğun bu sayfalar, yani Kuran sayfaları da neyin nesi oluyor. Her ne kadar, söz olarak cennet, cehennem söz ediyor ise de, söz etmesi bunların varlığını kabul ettiğinden değildir; sadece İslami değerleri eleştirmek içindir, yoksa sofiler böyle şeyleri var olarak kabul etmezler.



                    Yunus Emre’nin bazı sözlerinden örnekler :

                    “Adem yaratılmadın can kalıba girmedin
                    Şeytan la’net almadın arşıdı seyran bana”
                    (Yunus Emre Divânı, sayfa 7.)

                    Bu sözlerle, Allah olduğunu vurgulamak istiyor, bu sözünün Kuran’a aykırı olduğunun söylenmesine karşın, Şöyle demektedir :

                    “Şeriat ehli ırak iremez bu menzile,
                    Ben kuş dilin bil üren Süleyman söyler bana”
                    (Yunus Emre Divânı, sayfa 7.)

                    “Dost yüznü görecek şirk yağmalandı
                    Anunçün kapuda kaldı şeriat”
                    (Yunus Emre Divânı, sayfa 11.)

                    Bu sözleriyle, Kuran’a ihtiyacı olmadığını, şeriatın dışlanması gereken bir öğreti olduğunu, buna karşılık şirk’in yağma edercesine kapış, kapış alınması gereken bir meta olduğunu söylemektedir.

                    Kendisinin İslam dışında hakikati bulduğunu, onun için İslam şeriatını kabul etmediğini ve buna ihtiyacı olmadığını şu sözlerle söylüyor :

                    “Şeriat oğlanları nice yol ide bize
                    Hakikat deryâsında bahrı oldum yüzerem”
                    (Yunus Emre Divânı, sayfa 93.)

                    Farzlar ve ibadetler konusunda ise şöyle diyor :

                    “Oruç namaz gusl hac hicabdur aşıklara
                    Âşık ondan münezzeh hâlis heves içinde”
                    (Yunus Emre Divânı, sayfa 164.)

                    “Oruç namâz zekât hac cürüm’ü cinayet durur
                    Fakir bundan azadur hâss-ı havâs içinde”
                    (Yunus Emre Divânı, sayfa 94.)
                    (Yunus Emre Divânı, sayfa 165.)

                    Dediğine göre, Oruç, namaz, gûsl, hac, zekat, gittiği yolda onu cürüm ve cinayet derecesinde engelleyecek bir perdeymiş, hal bu ki kendisi, hasların hası içinde bundan kurtulmuş, azad olmuştur inancındadır.

                    Sofistlerin bu şekilde düşünmelerinin nedeni, hakikat diye bir şey kabul etmemeleri, iyi ile kötünün ak ile karanın, doğru ile yanlışın onların gözünde aynı ve bir olmasından dolayıdır. Örneğin : Mevlana, kendisinin hakikatler ve dinler konusundaki görüşünü anlatırken, kendisinin böyle şeylere bağlı olmadığını, mızrağın kalkanı deldiği gibi, böyle şeylerden kurtulup uzaklaştığını anlatmaktadır. Ona göre, geceyle gündüz birdir, dolayısıyla aydınlıkla karanlık da birdir ve kesin hakikat diye bir şey yoktur. Kesin hakikat kabul etmemekle de, bütün dinler ve bütün şeriatların aynı olduğunu yani herhangi bir gerçeği temsil etmediklerini söylemektedir. Daha öncede belirttiğim gibi, bu düşünce Sofizmin temel inancını temsil etmektedir.

                    Yunus Emre’nin Kuran karşıtı sözlerinden bazı örnekler:


                    “İlim hod göz hicâbıdur dünya ahret hisâbıdur.
                    Kitab hod ışk kitabıdur bu okunan varak nedür.”
                    (Yunus Emre Divânı, sayfa 25.)

                    Yani diyor ki: İlim gerçek bir göz perdesidir, hakikatleri görmeyi engeller, dünya ahret hesabıdır. Gerçek kitap aşk kitabıdır. Senin okuduğun bu sayfalar, yani Kuran sayfaları da neyin nesi oluyor. O ancak göze perdedir diyor.
                    Ve diyor ki :
                    “Ben bir kitâb okudum kalem anı yazmadı
                    Mürekkeb eylerisem yetmeye yedi deniz.”

                    Onun okuduğu kitab, güya kalem onu yazmamış ve yazmaya kalkarsa yedi deniz kadar mürekkeb ona yetmezmiş.
                    Ayrıca :
                    “Işkıla çalındı kalem ışka yesirdurur âlem
                    Âşıklar arasında Cebrail dahi hicabdurur.”

                    “Medreseler müderrisi okumadılar bu dersi
                    Şöyle kaldılar âciz bilmediler ne babdurur.”

                    İddia ettiği aşk kitabını, medrese müderrislerinin anlamaktan aciz kaldığını, bu kitabı anlamaya Cebrail’in perde yani mania olduğunu, Cebrail’den kastı ise Cebrail’in getirdiği Kuran’dır. Böylece Kuran’ı zararlı sayarak öğretisine karşı çıkıyor.
                    Kendisi için en büyük rakip olarak “Şeriati” yani Kuran’ı görmektedir.
                    “Işk erinin gönli tolı padişahdan nevâledür
                    Işksuz âdem nice_ anlasun çün şeriat havaledür”
                    Bur da da şeriati, doğru anlamaya perde yane engel olarak tanımlıyor.
                    Ve Sofizmin ana zihniyetini tanımlayan şu sözleri söylüyor :
                    “Yitmişiki millete suçum budur hak didüm
                    Korku hiyânetedür ya ben niçin kızarım.”
                    Şeriat oğlanları nice yol ide bize
                    Hakikat deryasında bahrı oldum yüzerim.”
                    Bütün milletlerin inançlarının ne olursa olsun bir olduğunu iddia ederek, şeriatın yol gösterici olamayacağını, zira kendisinin hakikat deryasında yüzdüğünü söylüyor.

                    Kuran yerine, iddia ettiği aşk kıtabını önermesinin neticesinde :
                    “Zühd ü tâat usûl-i din ışk haddinden taşra durur
                    Nisbet değil durur bana secde vü rükû’u kıyam.”
                    Dediğine göre, Zahitlik, ibadet, din usulu aşk sınırından, dışta durur, secde ve ruku ona din ölçüsü veya gereği değilmiş.

                    Namaz ve oruç yerine ise :
                    “Ben oruç namâziçün seci içdüm esridim
                    Tesbih u seccâdeyçün dinledim çeşte kopuz.”

                    Oruç ve namaz yerine şarap içip sarhoş olmuş, tesbih ve seccade yerine, tanburla kopuz dinlemiş.
                    Ve eğer bu sözleri anladınsa; diyerek;

                    “Yunus’un bu sözünden sen mani anlarısan
                    Konya minâresini göresin bir çuvaldız.”
                    Konya minaresi artık sana bir çuvaldız, yani batmasıyla rahatsız eden bir şiş gibi gelir diyor.
                    (Yunus Emre Divânı, sayfa 25, 31, 38, 57, 93, 118.)

                    “Sûfilere göre, kul, Kur’an’ın her harfine bin mânâ verse, Allah’ın o harf de bulunan ilminin sonuna varmış olamaz.” Tefsir Tarihi Cilt 2 Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, sayfa 21. )
                    “Ne elif okudum ne cim ne varlıktandır gelicim.
                    Okumaz yüz bin müneccim tâli’im yıldızdan gelür’ diyen Yûnus’un Divânında bu hurûf meselesine dair bâzı mühim işaretler vardır. Şu parçalarda olduğu gibi :”


                    “Yigirmisekiz hece okursun ucdan uca
                    Sen elif dersin hoca mânası ne demektir”

                    “Dört kitâb’ın manası tamamdır bir elifte
                    Bâ dedirmeniz bana ben bu yoldan azarım”

                    “Yedi Mushaf mânasın okudum tamam kıldım
                    Ya ne için karayı ak üstünde yazarım”
                    (Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını 1991 baskısı, Ord. Prof. Dr. Fuat Köprülü, sayfa 328.)
                    Kuran’ın bir harften ibaret olduğunu, okunup öğrenilmesinin gereksiz olduğunu iddia eden bu gibi sözler, Kuran’a yapılabilecek en büyük saldırılardandır
                    .

                    Comment

                    • hiiic
                      Uzman Üye
                      • Mar 2010
                      • 1980

                      #115
                      Peygamberin şefaatle affettirmesinin Kurandan delili; Artık şeyhlerin şefaatini siz düşünün

                      Tevbe 80
                      (Ey Muhammed!) Onlar için ister af dile, ister dileme; onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek. Bu, onların Allah ve Resulünü inkar etmelerinden ötürüdür. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.


                      Yetmedi mi? İşte Allahtan başka şefaatçilerin sığınılacak yerlerin Kurandan delili;

                      Şûrâ 47
                      Allah'tan, geri çevrilmesi imkansız bir gün gelmezden önce, Rabbinize uyun. Çünkü o gün, hiçbiriniz sığınacak yer bulamazsınız, itiraz da edemezsiniz.


                      Bunlarda mı yetmedi?
                      Hani fedakaradam ne dedi? bir çok insal şeyhler sayesinde doğru yolu (!) bulmuş. tıpkı hristiyanların papazlar ve azizler sayesinde babayı bulması gibi (12. mezmur)

                      İşte peygamberin hidayete erdirmesi ve doğru yolu erdiren o nurun Kurandan delili;

                      Bakara 272
                      (Ya Muhammed!) Onları doğru yola iletmek sana ait değildir. Lakin Allah dilediğini doğru yola iletir. Hayır olarak harcadıklarınız kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırları ancak Allah'ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. Hayır olarak verdiğiniz ne varsa; karşılığı size tam olarak verilir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.


                      Bunlar yeter sanırım
                      Birde Allahın izniyle bir şeyi daha açıklamak istiyorum. fedakaradamın size karşı yaptığı şey, yani Kuranın çok ötesinde birkaç sapığı Allaha ortak koşma yarışını ayetten biliyorum. İşte karşılığı budur;

                      Nisâ 51
                      Kendilerine Kitap'tan nasip verilenleri görmedin mi? Batıla (tanrılara) iman ediyorlar, sonra da kafirler için: "Bunlar, Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar!


                      ***

                      araya aracı sokma sevdasındaki bu yoldan çıkmışlar Allahı ne ZANnediyorlar? Oysa Allah bizzat kendi elleri bizzat kendi iradesi bizzat kendi dilemesiyle hayata müdahale eder. Cübbeli gibi Allahı baraja benzeten onu aciz kılan bu inancın kaynağı kesinlikle Kuran değil. Artık sizin dininiz size bizimki bize.

                      Mâide 16
                      Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir.



                      KISACA fedakaradam. ya sen yalancısın ya da Kuran. Bence nefsinin belini kır inadı bırak ve Allahın vahyi karşısında tevbe et. Aynı yoldan pekçoğumuz geçtik ve biz hatalı olduğumuzu kabul ettik. Çünkü Kuranla çelişkide kalmaktansa, bütün bilgimi ve inancımızı yerle bir edip boyun bükerek, şu melet egoyu (nefsi) yere vurarak, dosdoğru yola Allahın belirttiğine emrettiğine dönmeliyiz.

                      Lütfen dikkat edelim, çok dikkatli okuyalım... Bu bilgi maddeyi yaratan Allahın bildirisi. Mubarek sözü, bu manaya varalım lütfen.

                      Mâide 68
                      "Ey Kitap ehli! Siz, Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni hakkıyle uygulamadıkça, (doğru) bir şey (yol) üzerinde değilsinizdir" de. Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette artıracaktır. Kafirler topluluğuna üzülme.

                      Comment

                      • yeşil
                        Uzman Üye
                        • Oct 2011
                        • 105

                        #116
                        Ya hu bu mu kendini Allah'a adamak? Bunlar olsa olsa bu zatlara ya bir iftira olur(eğer arkalarından onlara isnad edilerek yazıldıysa) ya da tasavvuf yoluyla şirk. Ayrıca tasavvuf ve islam ne alaka desem? Tasavvuf başlı başına İslam'dan kopuk sofizm mantığıyla kurulu bir düzendir. Tabi bunu bir bizim insanımız yutuyor ne de olsa ataları ya mübarek oluyor bu insanlar yani kutsal kabul ediyorlar aman dokunmayın şeyhime! Onlar Allah dostudur evliya onlar evliya Halbuki Rabbimiz kelamında esas evliyanın kimler olduğunu bildirmekte, özelliklerini bildirmekte ama nedense bu özellikler arasında tasavvufu ve sofizmi göremiyoruz

                        Allah aracılık(şirk) batağından hepimizi uzak tutmaya çalışıyor, ben sizlere şah damarınızdan daha yakınım diyor ne istiyorsanız benden isteyin vereyim diyor kelamında, doğrudan kendisine dua yoluyla yaklaşmamızı istiyor, ara yok ki aracı olsun ama araya girenler her zaman oldu ve olacak tabi koyu taraftarları da(fanatikleri).

                        Bilmediğinin peşinden(efsaneler, atalarının eserleri ve birçok beşeri uydurmalar) giden biz değiliz, bizler Kur'an yolcusuyuz kendimizi Kur'an'a ve sadece Allah'a adayanız, yalnız Allah'ı dost bildik ve yalnız O'ndan yardım dileriz, sapmışlardan(kim olur olsun) değil. Peygamberimizi ve tüm diğer peygamberleri de aynen bu gibi iğrençliklerden(Onlara atfedilmiş -hadis vs yoluyla- sözlerden) arındırmak ve diğer kavimler gibi Peygamberleri putlaştırmamaktır, putlaştıranlara da karşı olmaktır amacımız. Peygamberlerin hiçbirini birbirinden ayırmaz, birini diğerine üstün tutmayız diğer kavimlerin yaptığı gibi(Onların hepsini eşit sever ve kabul ederiz- Rabbimizin kelamında bizlerde istediği de budur). Atalarının peşinden koşanlardır asıl bilmediğinin peşinden gidenler!
                        Last edited by yeşil; 30. November 2011, 05:46 PM.

                        Comment

                        • hiiic
                          Uzman Üye
                          • Mar 2010
                          • 1980

                          #117
                          Müminler müminlerin dostu ve yardımcısı olup birbirlerine Kuranın ışığında yol gösterirler.
                          Birileri kendisi ve taraftarlarının daha mümin olduğunu idda ediyorsa diyecek birşey yok. Allahın hesabını beklemekteyiz. Ama o zamana kadar birbirimize yol göstermeye devam edeceğiz. Allah haniflerden ve hanif inanca sahip şirksiz ibrahimin dinine yönelen ve onun öğretilerini payaşanlardan razı olsun.

                          Comment

                          • yeşil
                            Uzman Üye
                            • Oct 2011
                            • 105

                            #118
                            FEDAKARADAM abimiz demiş ki: ''Tasavvufta bazı sözler vardı ki onu ancak onun gibi olanlar anlar.''

                            Abimize şu yazıyı armağan ediyorum:

                            TASAVVUF EHLİNİN "ANLAŞILAMAZLIK" MİT'İ [1]

                            Tasavvuf erbabı, kendilerine yöneltilen bütün ciddi eleştirilere, "bizi anlamazsınız" zırhına bürünerek karşı koymuşlardır. Bizi, tasavvufçu olmayanlar anlamaz demek, iyi bir savunma mekanizmasıdır.

                            Füsusül Hikem mütercimi M. Nursi GENCOSMAN, İbnül Arabi'yi red ve inkar edenlerin "rüsum uleması, fıkıh bilginleri" olduğunu, oysa bunların Ibnül Arabi'yi anlayamayacaklarını ileri sürer. Zira onların farklı ıstılahları, ayrı lisanları varmış. Tasavvuf terminolojisini bilmeyenlerin tasavvuf bahsinde söz ve salahiyet sahibi olmalarına imkan yokmuş! [2]
                            A. Avni KONUK ise savunmasında aynı üslubu kullanır: "Bu ulûm ve hikemi anlamayanlar kendi istidatlarına kusur bulmalıdır." [3]
                            Ona göre "akıllı adamlar" (erbabı ukûl) Ibnül Arabi'yi anlayamazlar. [4]

                            Celaleddin Rumî, "biz Kur'an'ın özünü, ruhunu, içini ve cevherini aldık, postunu kufuryoklerin önüne attık" derken [5] "bizi herkes anlamaz" psikozu ile savunma geliştirmiş oluyordu.

                            Said Nursi'ye göre de Risaie-i Nur'a itiraz edilemez [6] çünkü onlar Tanrısaldır. Hatta risalelere "Kutb-u Azam"dan itiraz gelse yine de dikkate alınmaz! [7]
                            Çünkü Kutb-u Azam{!) yanılabilir. (Kutb-u Azam meğer pek de cahilmiş!)

                            Şüphesiz C. Rumî de, İbnül Arabî de, S. Nursî de, tasavvuf epistemolojisi bağlamında gayet haklıdırlar. Bu iddialar tasavvufun temel âmentülerine gayet uygundur. Birileri, yazdığı şiirlerinin, risalelerinin, tevillerinin ALLAH tarafından kendisine vahyedildiğine, doğrudan Allah'dan geldiğine inanmışsa, kendileri bu işde yalnızca mütercim rolünde iseler, bunlara itiraz edilemez olması doğal bir sonuçtur. Mütercimin bu işde bir kabahati olmayacağına göre, anlayamayanlar kendilerini kontrolden geçirmeleri gerekecektir!

                            Tasavvuf erbabının, "bunu ancak yaşayanlar anlar" tezleri tamamen bir manipülasyondur. Zira, eğer ki, bir sözü anlamak için mutlaka o sözün ait olduğu yaşam tarzını tecrübe etmek gerekli olsaydı, hiç bir müşrikin müslüman olmazdan evvel vahy'i anlamamış ve de anlayamaz olması gerekirdi! Örneğin, Nemrud'un, İbrahim'i hiç anlamadan öldüğünü kabul etmemiz mantıken zorunlu olurdu; çünkü müslüman olmamıştı! Böyle kalın kafalı bir adamın nasıl kral olduğu; ama aynı zamanda bu kalın anlayışının, İbrahim (a.s.)ı ateşe attırmayı düşünecek kadar da nasıl inceldiği, makul bir izahı gerektiren paradoks olurdu. Halbuki bir müşrik, anladığı için müslüman olur, yahut da yine anladığı için müslüman olmaz!

                            En azından vahiy, ilkesel olarak "anlaşılır" özelliktedir. Ve anlaşılsın diye vahiy inzal edilir. Eğer vahiy anlaşılabiliyor da, İbnül Arabi'nin, S. Nursi'nin v.s. felsefeleri anlaşılmıyorsa bu durum, anlamayanlarla ilgili bir sorun olmaktan ziyade, ilgili felsefelerin doğasıyla alakalıdır. Kısacası, bu felsefeler bir çelişkiler yumağı, hurafeler bütünü ve herhangi bir realiteye dayanmayan, havaî söylemler olduğu için anlaşılmazdırlar.

                            Tasavvuf felsefesi, şeyhin lâyuhtî, lâ-yüs'el mutlak otoritesine mutlak teslim olmayı merkeze alan mutlak kabul esasına, yani kula kulluk esasına dayandığı için, bu felsefeyi kabul edenler, anlıyor değiller, sadece körü körüne teslim oluyorlar. Yani, "

                            Bu bağlamda, "erbab-ı ukûl"ün, tasavvufu "anlamamaları" kadar normal bir şey olamaz. Ve dahi "anla-mamalıdırlar"...

                            Kendilerinden başka bütün insanları panteist felsefelerini anlamamakla suçlamak, tasavvuf ehlinin, sadece kendilerini akıllı, alemi kör sanmak gibi bir megalomani belirtisidir.

                            Kendilerini İslam'a nisbet eden insanlar sadece Allah'ın vahyi olan Kur'an'dan sorumludurlar. O'nu anlamak ve O'na göre yaşamak zorundadırlar. Kendilerini Allah'a değil de, İbnul Arabi'ye, C. Rumi'ye veya S. Nursi'ye nisbet edenler ise Allah'ı veli olarak bulamayacaklardır. Hesap gününde hesabı görecek olan, bu şahıslardan biri değil, Allah'ın kendisidir.

                            DEĞERLENDİRME

                            Görüldüğü üzere, tasavvufta bilgilenmenin kaynağını rüya, keşif İlham, doğrudan Allah'dan vahiy alma gibi temalar oluşturuyor. Söz konusu kavramların her biri geniş çaplı inceleme-araştırma alanları olup, bu makale sınırlarına sığmayacak çaptadırlar.

                            Bu incelemeyle şunu gördük ki, tasavvufta bilgiler, doğrudan gayb aleminden alınmaktadır. Bu da sonuçta Allah tarafından (vahy ile) bilgilendirilme anlamına gelmektedir. Ve mistik filozof ve şairler, gaibten aldıklarını iddia ettikleri bu bilgilerini doğrulayabilme, akli ölçütlerle izah etme, nedenini-niçinini açıklama gibi bir kaygıyı asla taşımıyorlar. Kendilerinin sadece mütercim olduklarını, bu bilgilerin onlara Allah tarafından verildiğini öne sürüyorlar.

                            Ortaya konan ürünler ise din adına sunulmakta ve bu ürünler dinin kaynağı olan Kur'an'la, onun pratiği olan sünnetle uyuşmamakta, hatta çatışmaktadır. Adeta, Kur'an'a alternatif yeni Kur'an'lar; dîne alternatif yeni dinler ve peygambere alternatif yeni peygamberler ortaya çıkmaktadır. Bunun İslâmî literatürdeki adı şirk'ten başka bir şey değildir.

                            Tek tek insanların müşrik olanını, mü'min olanını belirlemek gibi bir görevimiz yok. Fakat, şirk olan bütün düşünce, ideoloji ve zihniyetleri tanımak görevimizdir. Biz şu ilkeden asla taviz vermemek azmindeyiz: Hz. Muhammed'(a.s.)den sonra günümüze kadar ölmüş olan hiçbir İnsan Kur'an'ın fevkinde olamaz Müslümanların anlayışı Hz. Muhammedin (a.s.) tebliğ ettiği din anlayışından farklı olamaz. Her kim olursa olsun, ortaya koyduğu din anlayışı Kur'an'a uygun olmak zorundadır. Uygun değilse İslam çerçevesinde değerlendirilemez.
                            Rüyalarla, mitoslarla, "gaybdan geldi" gibi uyduruk referanslarla din anlayışı olamaz. Aksi takdirde, rüya gören sadece İbnül Arabî, C. Rumi, S. Nursî v.b. olmadığı için, yüzbinlerce hatta milyonlarca din ortaya çıkar. Dolayısıyla din adına söz söyleyen, iş yapan herkes, sözünü ve işini Kur'an'ın tanıdığı meşruiyyet zemini üzerinde söylemek ve yapmak zorundadır.
                            Tamamen idare-i maslahatcı bir anlayışla tasavvuf ehlinin hep hayra yorulduğu, en olmadık tevillerle aklandığı, onların da İslam'ın bir başka boyutunu oluşturduğu şeklindeki yorumların kesinlikle ciddiye alınır bir tarafı yoktur. Zira, İslam'ın bütün akidelerine tamamen ters akideler geliştiren bir öğretinin, "bir başka boyutla" v.s. alakası yoktur. Belki "bir başka dinle alakası vardır. Herkes hangi dinden olduğuna da iyice dikkat etmelidir.

                            bunları tasavvufcu olmayanlar anlamazlar" tezi, dayatmacılığın, mutlak mûtî "kullar" edinmenin bir biçimidir. Bu "anlaşılmazlık" dayatmasını yutanlar, perdelerini indirip, dışa kapanıyorlar, akıl ve iz'an dışı söylemlerle akıllarını ipotek ettirip ruhsal dengelerini sarsıyorlar. Dolayısıyla tasavvuf akideleri anlamakla değil, dogmatik olarak teslim olmakla alakalıdırlar.


                            [1] Mehmet Durmuş
                            [2] (Gencosman, X.). Muhyiddin-I Arabi, Füsusül Hikem, Tere. M. Nuri GENCOSMAN, 5. bşk. İst-1981.
                            [3] (A. Konuk, 95). Ahmed Avni KONUK, Füsusül Hikem Tercüme ve Şerhi, Dergah Y. lst-1987.
                            [4] (A. Konuk, 1). z
                            [5] (Uludağ, 141), Süleyman ULUDAĞ, islam Düşüncesinin Yapısı, Dergah Y. lst-1979.
                            [6] (Sikke, 56) Said NURSl, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, Sinan Matbaası-1960.
                            [7] (Kastamonu L. 145). Said NURSl, Kastamonu Lahikası, Sözler Y. lst-1993.



                            (Daha geniş bilgi için http://www.hanifler.com/showthread.php?t=2625 )
                            Last edited by yeşil; 30. November 2011, 07:39 PM.

                            Comment

                            • Anonymous
                              Uzman Üye
                              • Dec 2010
                              • 179

                              #119
                              İçlerinde sana kulak verenler de vardır. Peki, sağırlara sen mi işittireceksin? Hele bir de akıllarını kullanmıyorlarsa!

                              Ve içlerinde sana bakanlar var; ama, eğer göremiyorlarsa, sen hiç körlere doğru yolu gösterebilir misin?

                              Yunus 42-43

                              Comment

                              • hiiic
                                Uzman Üye
                                • Mar 2010
                                • 1980

                                #120
                                Şu’arâ 213
                                O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun!

                                Comment

                                Working...