Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • dost1
    Site Yöneticisi
    • Sep 2008
    • 1905

    #46
    Râbıta Bir İbâdet midir ?



    Ne ilginçtir ki, Nakşibendîler bu konuda büyük bir tereddüt içindedirler.

    Nakşi rûhânîlerinden hemen hiç biri, râbıtanın bir ibâdet biçimi oldu*ğuna ilişkin tek kelime bile söylememiştir. Oysa râbıta, tamamen rûhânî an*lamda ve bir ibâdet havası içinde icra edilmektedir.

    Bir tek istisnâ olarak Mustafa Fevzi adında bir kişi, râbıtayı: «Elli dört farzdan biridir»[1] diye nitelemiş, (yani onu açıkça ibâdet saymış) ise de, herhalde diğer Nakşibendîler bundan pek haberdar olamamışlardır; Ya da bilinçli olarak böyle davranmak istemiş, bilmezlikten gelmişlerdir. Çünkü Mustafa Fevzi, 1924 yılında ölen sıradan bir Nakşibendî’dir. Olabilir ki bu tarîkatın kurucusundan yüzyıllar sonra icad edilen râbıtanın İslâm'a ait olup olmadığı bile tartışılırken bu şahsın çıkıp üstelik râbıtanın ibâdet oldu*ğunu ileri sürmesinden dolayı çağdaş Nakşibendî ekâbirleri bu kişiye fazla itibar etmemiş, ya da O'nun bu sözlerini, ortalığı daha da karıştırabilir diye gündeme getirmek istememişlerdir.

    Râbıtaya bir ibâdet şekli denip denemeyeceği konusunda Nakşibendîle*rin belirsiz tutumunu aslında önemsemek gerekir. Çünkü onlar da «İbâdet» kelimesinin ifade ettiği anlam konusunda İslâm'ın ne kadar sağ*lam ölçüler koyduğunu biliyorlar. Nitekim Yıldırım Sultan Bayezit zama*nında yazılan, ancak O'ndan 150 yıl sonra Üçüncü Murad döneminde ca*miye sokulan mevlidin de bir ibadet şekli olup olmadığı konusunda bir şey söylemeye şimdiye kadar cesaret edememişlerdir!



    Evet ibâdet ne demektir :



    İbâdet sözcüğü: Arapça’da «Abede-Ya'budu» fiilinin masdarıdır. Türevleri, Kur'ân-ı Kerîm'de serpili olarak çok sayıda geçmektedir ve Türk*çe'de tap*mak, tapınmak ya da kulluk etmek anlamına gelmektedir. Önemle be*lirt*mek gerekir ki, tapmak veya kulluk etmek, tamamen rûhânî bir olay*dır; Temelde hiç bir seküler ve dünyevî anlamı yoktur. (Dünyevî faydaları olsa bile...)

    Dolayısıyla ibâdet: Sırf bir kul-Allah ilişkisidir veya daha genel bir ta*nımla, tapanın, tapılanı hoşnut etmek için düşünerek, tasarlayarak, ürpe*rerek, yalvararak ve boyun eğerek özel ve içsel niyetlerle belli hareket ve davranışlarda bulunmasıdır. İslâm’da, namaz kılmak, itikâf'a girmek, oruç tutmak, kurban kesmek ya da şirk dinlerinde heykele, türbeye, mezara, ölüye saygı duruşunda bulunmak gibi...

    Öyle ise şimdi bu tanıma dayanarak râbıtanın bir ibâdet biçimi olup ol*madığına bakalım. Tabiatıyla bu konuda kesin bir kanâate varabilmek için öncelikle şu sorunun cevabını bulmak şarttır:

    Râbıta: “Mürîdin, şeyhini zihninde canlandırması ve O'nun rûhâniye*tinden istimdâd etmesi“ demek olduğuna göre Nakşibendîler, hayallerinde şeyhlerinin şeklini canlandırmakla ve onun rûhâniyetinden yardım dile*mekle acaba gerçek anlamda neyi amaçlamaktadırlar?

    1. Allah'a ibâdet etmeyi mi,

    2. Sırf Şeyhe ibâdet etmeyi mi,

    3. Allah'ın vekîlidir diye O'nun adına Şeyhe ibâdet etmeyi mi,

    4. İbâdet niyeti dışında Allah'a ya da şeyhe sade bir saygı gösterisinde bu*lunmak mı, yoksa başka bir şey mi istiyorlar? Bunun anlaşılır bir şekilde açıklanması gereklidir.

    Evet bu soruların çok açık cevabını bulmadıkça râbıtanın bir ibâdet bi*çimi olup olmadığını bir hükme bağlamak elbette ki mümkün değildir.

    İşte Nakşibendîler de zaten bu karmaşanın, bu belirsizliğin farkında ol*dukları için, (yani râbıtanın, ibâdet mi, değil mi noktasında son derece ka*rarsız oldukları için) sıkıntılı ve tedirgindirler. Bu duyarlı noktaya dokun*mayı hiç göze alamamaktadırlar.

    Aynı zamanda râbıtaya şer'î bir hüküm bulabilmek; yani ne olursa ol*sun, onu İslâm'ın bir yerine uyduruvermek için gayretler sarf eden ve âdetâ sancılar içerisinde kıvranan Nakşibendîler, «Acaba râbıtayı "ef'âl-i mükelle*fîn"'den hangisine yakıştırmalı?» diye mutlaka çok bocalamış olmalıdırlar ki 1994 yılında dört adet Nakşibendî, Urfalı bir müftü emeklisine başvur*muş, ama yine de umduklarını bulamamışlardır. Çünkü bu zat onlara ay*nen şu cevabı vermiştir:

    «Zaten bu bir ibâdet değildir.»

    Peki râbıta ibâdet değilse nedir? Yoksa bir zihin sporu mudur? Anlaşılan Müftü Efendi, fetvâ almaya gelen adamları tamamen eli boş gön*dermeyi de uygun bulmamışa benzemekte, dolayısıyla şu lafları sarf etmekten kendini alamamış gibi görünmektedir:

    «Bununla beraber râbıta ictihadî bir meseledir. Bazı büyük zatların icti*hadı neticesinde ortaya çıkmıştır. Onu kabul edip uygulayan kimseyi şirk ile itham etmek büyük bir vebâl olduğu gibi, herhangi bir kimse de onu kabul etmediğinde o kimsenin küfürle itham edilmesi doğru değildir.»

    Görüldüğü üzere müftü, râbıtayı ne kadar evirip çevirmişse de ona “ibâdettir“ demeye bir türlü dili varmamıştır! Buna rağmen Nakşibendî müsteftîler, belki bir işe yarar diye bu sözleri yine de alıp notları arasına sı*kıştırmayı ihmal etmemişlerdir (!)

    Anlaşılan Nakşibendîlerin bu konudaki sıkıntıları çok büyüktür. Çünkü bir grup Nakşibendî, büyük ihtimalle bu yüzden kendilerine yöneltilmiş kü*für ve şirk suçlamalarına karşı cevap olmak üzere bakınız ne diyorlar:

    «Zikreden kişiye, Allah'ın zatı hakkında bir düşünce geldiğinde bu dü*şünceyi ALLAH'IN VEKİLİ ve halîfesi olan kişilere çevirmekle kendini teh*likeden kurtarmış olur ki bu da râbıtanın faydalarındandır.»[2]

    Özürleri kabahatlerinden büyük! Şirkle suçlanma belasını başlarından böyle defetmeye çalışırlarken şeyhi (haşa !) “Allah'ın vekîli“ diye niteleme cür'etini gösterince daha neler duyacakla*rını herhalde tahmin ettikleri için bakınız aynı kişiler bu kez de neler söy*lüyor:

    «Amma Allah'ı bırakıpta onlara tapınmak niyetiyle yapılan bir tefekkür ve tahayyül (düşünme ve hayale getirme) öyle bir iştir ki bunu ehli kitabın kâfirleri bile yapmaz.»[3]

    Nakşibendîler de çok iyi biliyorlar ki insan Allah'ın zatını düşünmek is*tediği zaman mutlaka zihninde boyutsal bazı şekiller canlanır. Sözde bun*dan kaçındıklarını kanıtlamak için şeyhin şeklini hayâlde canlandırmayı mürîde önermektedirler. Ancak yukarıdaki sözlerinden anlaşıldığı üzere şeyhi «ALLAH'IN VEKİLݻ olarak nitelemelerine acaba ne demek gerekir?!

    Görüldüğü üzere, râbıtaya bir türlü ibâdet diyememenin sıkıntısı içinde işte böyle bocalıyor ve ne diyeceklerini şaşırmış bulunuyorlar. Çünkü eğer râbıtaya ibâdet diyecek olurlarsa bunun şeyhe, doğru*dan doğruya tapmak anlamına geldiğini artık gizleyememiş olacaklardır.

    Râbıtayı bir ibâdet biçimi saymak ya da saymamak Nakşibendîlerin soru*nudur. Fakat madem ki onu Tevbe Sûresi'nin 119'uncu ve Mâide Sûresi'nin 35'inci Âyet-i kerîmelerine dayandırmakta ısrar ediyorlar, şu halde onun, farz mı, vacip mi, sünnet mi, müstehab mı, yoksa mubah mı olduğunu Müslümanlar karşısında kanıtlamak zorundadırlar ; Ancak unutmamalıdırlar ki Türkiye'nin dışında da milyonlarca Müslüman ya*şamaktadır. Öncelikle de bunun için gidip dünya beşerî coğrafyasını okuya*rak bu gerçeği öğrenmelidirler. Aksi halde ümmetin cumhuru karşısında Kadyanîler'in ve Bahâîler'in durumuna düşebilirler!!!





    --------------------------------------------------------------------------------



    [1]. Bk. BÖLÜM - I/5 (Tarîkat Rûhânîlerine Göre Râbıtanın Kaçınılmaz Lüzûmu.)

    [2]. Ruhu'l-Furkan S. 74

    [3]. Age. S. 77
    Halil Ay

    Comment

    • dost1
      Site Yöneticisi
      • Sep 2008
      • 1905

      #47
      Râbıta ve Psikolojik Yönlendirme



      Daha önce de işaret edildiği gibi Nakşibendî Tarîkatı'na özgü iki zikir şekli vardır. Bunlardan biri “wird“, diğeri ise “râbıta“ dır. Her ikisi de psiko*lojik olarak insanı şartlandırıcı ve yönlendiricidir.

      Kuşkusuz hemen her şeyin, insan psikolojisi üzerinde etkisi olabilir. Bu nedenle Nakşibendî Tarîkatı'na ya da râbıtaya bu şekilde sorumluluk yük*lemek, olası bir eleştiri konusudur. Ancak belirtmek gere*kir ki burada önemli olan nokta, râbıtanın yalnızca iki kişi arasında cereyan etmekle sı*nırlı kalan özel, gizli ve amaçlı bir hadiseden ibaret olmasıdır. Onun için bu özelliği ile râbıta, İslâm'ın genel ve evrensel nitelik taşıyan bütün kuralla*rından, emir ve yasaklarından tamamıyla ayrılmakta, temelde bir kişinin, diğer birinin duygularını spekülatif yollarla sömürme amacına dayanmak*tadır.

      Çünkü râbıta, şeyhin emriyle mürîd tarafından yapılan, rûhânî bir ima*jinasyondur. Yani seküler anlamı olmayan, -tam tersine- moral ve transandantal bir kutsamadır. Râbıtadan beklenen sonuç, onu yaptırana ve yapana göre çok değişik olabilir! Bu nokta son derece önemlidir. Sebebine gelince, râbıtayı yaptıran şeyhtir ve ne ilginçtir ki biraz önce de belirtildiği gibi Nakşibendîle*rin, râbıtayı bir ibâdet biçimi olarak tanımladıkları hiç bir ifadeye rastlan*mamıştır![1] Dolayısıyla -Nakşilerce kabul edilmese bile- râbıta, esasen mürîdi psiko*lojik olarak istenen doğrultuda yönlendirmek için kullanılan özel bir araçtır, denebilir. Çünkü mür*îdi transa geçiren şeyh, onun üzerinde bü*tün maharetini kulla*nabilir!

      Burada önemle belirtmek gerekir ki şeyh bu yönlendirmede çok bilinçli*dir. Eğer şartlandırmanın belli periyotlarında şeyh, tarîkatın amaçlarını aşa*rak mürîdi, süresiz hipnotik transa benzeyen bir ruh halinde tutabilirse bu*nun ne korkunç sonuçlara sebep olabileceğini tahmin etmek güç değildir. Ancak her şeyhin bu uygulama ile özel amaçlarına sistematik biçimde ulaşmak is*tediğini söylemek de mübalağa olur. Çünkü mürîd üzerinde za*man zaman râbıta ile sağlanan hipnotik trans halinin bir perispri-beden ilişkisi oldu*ğunu anlayabilecek kültür ve bilgiye sahip hemen hemen hiç bir Nakşi*bendî şeyhi yoktur. Yani bu olay onlarda sade bir taklitten ibarettir. Çünkü râbıta halin*deki mürîdlerin çoğunda görülen histerik belirtilerin eğer bilim*sel açıdan nedenleri Nakşibendî şeyhleri tarafından bilinseydi za*ten râbıta*nın içyü*zünü de kendiliklerinden kavrayacaklardı.

      Bu arada hemen belirtmek gerekir ki bu ibret verici yönlendirme siste*minin İslâm'dan alındığını hiç kimse kanıtlayamaz. Dolayısıyla hiç kimse İslâm'ı râbıta ile suçlayabilecek imkana sahip değildir.

      Ayrıca şeyhin yaşadığı psikolojik durumla ilgili olarak bilinmesi gere*ken şu noktalar da son derece önemlidir.

      Şeyhlik postuna oturan insan, ne kadar bilgili, kültürlü ve ne kadar ce*sur ve doyumlu olursa olsun, binlerce insana hitap eden bir lider olarak da*ima derin endişeler taşır. Bunların başında ise, (tıpkı sanatçılarda olduğu gibi) hayranlarının, bir gün kendisinden soğuduklarını görmek ve bu su*retle muhitini kaybetmek gibi kaygılar gelir. Ne ilginçtir ki (genellikle se*zilmemesine rağmen) hemen bütün Nakşibendî «beşik» şeyhlerinde ve ge*niş entelektüaliteye sahip «Seccâdenişîn»'lerde bu endişeler nevrotik bir özellik olarak vardır. Nitekim şeyhlere ait yazılı metinlerde zaman zaman rastla*nan, hayâlî kişilere yönelik saldırgan üslûplar bu gerçeği kanıtlamak*tadır. Rakiplerine karşı çok şedid ve tavizsizdirler. Nitekim Küfrevîler'le Arvâsîler arasındaki asırlık savaş bu gerçeği kanıtlamaktadır.

      Nakşi şeyhlerindeki bu içsel sıkıntının rahatlatılmasında kullanılan en önemli araç, yine râbıtadır. Şeyhin bizzat üzerinde bu olumlu sonucu veren râbıta, aynı zamanda mürîdi onun emrinde kayıtsız şartsız hareket eden otomatik bir aygıt haline getirmektedir.

      Mürîdin ruhsal durumuna gelince onun, bu işlemi ciddi, bilinçli ve çok sık aralıklarla yapıp yapmamasına bağlı olarak farklı sonuçlar ortaya çıkabi*lir. Tabiatıyla râbıta seanslarının, ne kadar zaman aralıklarla ve şartlarına ne kadar bağlı kalınarak tekrar edildiği ya da ettirildiği, şeyhin tâlimatına, hatta onun, tarîkat inceliklerini çok iyi bilip bilmediğine bağlıdır.

      Bazı şeyhlerin, mürîdleri üzerinde çok etkili olduğu, bazısının ise tam tersine zayıf kaldığı, büyük ölçüde bu noktadan kaynaklanmaktadır. Çünkü mürîdi yönlendirmede, şeyhin tarîkat konusundaki teorik bilgileri kadar onun psikolojik durumu da elbette ki çok önemlidir. Nitekim şeyhin, kendi cemaati üzerinde sevecen bir imaj bırakması yanında, onun, aynı zamanda otoriter bir kişilik de yansıtması için tarîkatta bu konuya ilişkin köklü kural*lar konmuştur.[2] Şeyh, tabiat itibariyle ne kadar hâlim selim bir tip olursa olsun, bunları ödünsüz bir şekilde uygulamaya çalışmakla yüküm*lüdür. Başarısı da buna bağlıdır. Çünkü zamanla, hakkında bir kerâmetler danteli*nin örülebilmesi, ancak onun psikolojik alanda sergileyeceği per*formansla mümkündür ve çünkü mürîd, bu güçlü psikolojiyle, heybetli ve koruyucu bir kişilik yansıtan şeyhin karşısında ancak umulan kıvama gelebilir. Yani şeyh-mürîd ilişkisi büyük ölçüde psikolojiktir.

      Unutulmamalıdır ki râbıta, mürîd üzerinde son derece şartlandırıcı et*kiler bıraktığı için onun, yerine göre örtülü eğilimlerini harekete geçirerek kişiliğini çeşitli tepkilerle deşifre edebilir, ya da duygularını baskı altına ala*bilir.

      Burada belirtilmesi elzem olan bir nokta da şudur:

      İslâm öncesi cahiliyeden zaten hiç bir zaman arınamamış, bununla bir*likte ırkçılık, putçuluk, sağcılık, solculuk, Osmanlıcılık, sentezcilik laiklik ve batı hayranlığı gibi çeşitli sorunların içinde bocalayan kimlik arayışı içindeki Türkiye'de insan psikolojisine yönelik büyük tehlikeler mevcuttur. Bunlardan biri de kör taklide dayalı olarak kişiyi belli odaklara bağlamak için kullanılan şartlandırıcı ve spekülatif telkinlerdir. İşte râbıta da bunlar*dan biridir.

      Dolayısıyla denebilir ki Türkiye'de yaşanan kaosun temelinde birçok se*bep varsa bunlardan biri de hiç kuşkusuz Nakşibendî râbıtasıdır. İnsanlar üzerinde âdetâ hipnoz etkisi yapan bu mistik telkin sistemi, Türkiye'de milyonlarca kişiyi doğrudan veya dolaylı olarak tesiri altına almıştır. Yani bu ülkede toplum âdetâ Nakşibendîleşmiş ya da Nakşibendîleştirilmiştir. Evet belki bu insanların kendileri bile farkında değildir, ama Nakşibendî Tarîkat'ı, râbıta sayesinde İslâm'ın bir alternatifi olarak ruhların derinlikle*rine kadar işlemiştir. Nitekim Nakşibendîlikle hiç bir ilişkisi bulunmayan nice kimseler, bu tarîkatın havasına göre dinsel tercihlerini yapmaktadırlar. Bu psikolojik yönlenmenin arkasında ise râbıta ile şartlandırılmış binlerce tarîkat propagandacısının «gizli eller» tarafından görevlendirildiğini tah*min etmek güç değildir!

      Bunun temel nedeni de şudur:

      Toplum derin bir bunalım içine girmiştir. Kendini bir boşluk içinde gö*ren Türkiye'li insan, (yetiştiği ortama göre) genellikle iki yoldan birini seç*mekle kurtuluşa erebileceğini sanmakta veya bu şekilde teselli olabilmekte*dir.

      İşte bu âfâkî mutluluk arayışının yollarından biri tarîkattır. Eğer kişi, mitolojik bir din anlayışına sahip aile ve çevrelerden geliyorsa, İslâm'ın gerçekçi emir ve yasaklarını katı ve soğuk bulmakta, bu nedenle ruhunu okşayabilecek, daha hayâlî ve mistik bir din ortamının arayışı içine girmek*tedir. Çünkü sürekli bir suçluluk duygusu içinde yaşayan günümüzün bu*nalımlı insanı, kendisini yargılayan ve hesap soran ciddi, emredici, yasaklayıcı, adil ve koruyucu bir ilâhî düzeni, bir iman ve amel kurumunu değil, aksine, bütün günahlarını bağışlayan, sırf hoşgörüden ibaret bir hayâlî din aramaktadır.

      Örneğin bunlardan alkol, sigara ve uyuşturucu kullananlar ya da sosyal ekonomik ve ailevî sorunlar içinde bunalanlar, bir teselli ve kurtuluş kapı*sının arayışı içinde bulunmalarına rağmen, İslâm âlimlerinden birine da*nışmayı akıllarının ucundan bile geçirmezlerken râbıtacıların propaganda*larına çabucak kanmakta ve hemen bir Nakşibendî şeyhinin tekkesine ka*pağı atmaktadırlar.

      İslâm terbiyesinden uzak ortamlarda yetişen bunalımlı insanlar ise putçu rejimin propagandistleri tarafından yine telkin yoluyla avlanmakta*dırlar. Bunlar da sürüklendikleri ortamda şartlanarak laik, materyalist ve seküler bir yol seçmek*tedirler.

      Dolayısıyla rahatça söylenebilir ki, Nakşibendîliğin, Türkiye'de (bilhassa büyük kentlerde) râbıta ile elde ettiği kazanımlar, kam*plar arasında kızışmış olan psikolojik savaşın önemli sonuçlarından sa*yılır. Çünkü bu kentlerde insanlar daha çok bunalmıştır. Gürültünün, ahlâksızlığın, pahalılığın, sefa*letin, adaletsizliğin, sosyal sınıflar arasındaki de*rin uçurumların ve siyasi kamplar arasındaki çatışmaların oluşturduğu anarşik ortam, çevre olum*suzlukları ile de birleşerek insanları derin bir hu*zursuzluk içine itmiştir. Bu yüzden mutsuzlaşan insanlar, özellikle kalaba*lık şehirlerde, sözü edilen iki marjinal yoldan birine itilmeye (daha çok psi*kolojik olarak) zorlamaktadır*lar. Çünkü her ikisi de ortak payda olarak put*çuluğu özendirici telkin sis*temine dayanmaktadır.

      Ayrıca, kitlelere yönelik telkin sistemlerinin arka planında çeşitli siyasi amaçların bulunduğuna daima ihtimal vermek gerekir. Özellikle 1930'lara kadar tarîkatlara karşı sert bir tavır gösteren rejimin, bu tarihten sonra Müslümanlara bir an bile göz açtırmazken, mis*tik hareketleri desteklercesine izlediği tutum bu ihtimali çok güçlendirmek*tedir.

      Dış güçlerin güdümündeki politika, Amerikancı bir Müslümanlık mo*delinin Türkiye'de yerleşmesi için tarîkatları ve büyük ölçüde Nakşibendîliği kullanmaktadır. Yüzyıllar önce (gerçek anlamda) uygulama*dan kaldırıl*mış olan İslâm'ı, teorik planda da Kur'ân ve Sünnet çizgisinden saptırmak ve toplumun inancını iyice dejenere etmek için -yasaların sertli*ğine rağ*men- devlet, mistik hareketlere «gizli eller» aracılığıyla çok büyük destek vermektedir. Nitekim Nakşibendîliğin Menzilcilik Koluna mürîd kazan*dırmak için büyük kentlerde faaliyet gösteren şahısların şimdiye kadar de*şifre olmuş kimlik ve rütbeleri bu gerçeği kanıtlamaktadır. Bunların hepsi de kitleyi psikolojik etkileme sistemiyle yönlendirmeye çalışmışlardır.

      Nakşibendîlikte râbıta sayesinde mürîdde yerleşen sıkı bağlılık ve fe*da*karlık ruhunun avantajını keşfeden statükocu odaklar, rejimin temsilci*leri ve uygulayıcıları olarak elbirliği içinde bundan yararlanmaya son yıl*larda çok büyük önem vermişlerdir.

      Belirtmek gerekir ki vaktiyle Nakşibendîleri sindirmek için Ankara'da, en tepedeki siyasiler tarafından gizlice hazırlanan iki senaryodan, 1926 da sahnelenen Şeyh Said İsyanı[3] ile 1930'da uygulamaya konan Menemen Olayı'ından sonra kurulan İstiklal Mahkemelerinde, tarîkatçılarla siyasiler çok iyi tanıştılar! Kısa zamanda aralarındaki buzlar eridi. Çünkü siyasilerde bu konuya ilişkin bilgi eksikliği vardı. İlginçtir ki bu zoraki tanışmanın so*nucu olarak rejimin temsilcileri, iki noktayı çok iyi keşfettiler. Bunlardan biri İslâm'la Nakşibendîlik arasındaki kesin ve kalın çizgidir, ikincisi ise râbıtanın, psikolojik yönlendirmede ne büyük bir silah olduğudur!

      Laik-putçu zihniyetin fanatik temsilcileriyle Nakşibendîler arasındaki organik ilişkiler, işte aslında bu iki önemli noktanın keşfedilmesiyle başla*mış ve gittikçe güçlenip pekişmiştir.

      Şuna da kesin surette inanmak gerekir ki rejimin, vaktiyle komünizme karşı, şimdilerde ise bir yandan Müslümanlara, diğer yandan Kürt gerilla hareketine karşı en büyük teminatlarından biri, Nakşibendî Tarîkatı ve bu Tarîkatın râbıta sayesinde sahip bulunduğu kitle yönlendirme sistemidir!

      Türk Toplumu'nun, birtakım mistik etmenler altında psikolo*jik olarak yönlenmeye zaten öteden beri eğilimi vardır. Dolayısıyla tasavvufun yüz*yıllar boyu toplumun kültür ve anlayışı üzerinde meydana getirdiği derin izler, Türk insanının rûhuna âdetâ kalıtsal şekilde kazınmıştır. Telkin ve pro*paganda yağmuru altında bulunan halk, doğru ya da yanlış ol*sun her fırsatta ina*nacak bir şeyler aramaktadır.

      Onun için efsânelerin, hurâfelerin, efsunların, tılsımların, büyülerin, muskaların, üfürüklerin ve bin bir çeşit bâtıl inanışların bu ülkede yaşamı bir ahtapot gibi sarmış olmasını, büyük ölçüde bu hasta ruh yapısının psikolojik sömürüye müsait bulunmasında ara*mak gerekir. Bu yüzdendir ki toplumun bir kesimi, vicdânını tarîkat şeyhlerine, bir kesimi, medyumlara ve büyücülere, bir kesimi de heykellere teslim etmiştir.

      Maneviyat alanındaki bu iflası hazırlayan temel neden ise, genelde tarîkatlar, özellikle Nakşibendîlik ve onun râbıtasıdır.

      Râbıtanın, dolaylı yollarla da olsa kitle psikolojisini derinden etkiledi*ğini söylemek bir mübalağa sayılmamalıdır. Evet sıradan insanlar bir yana, yüz binlerce okumuşun bile, ne anlama geldiğini bilmedikleri bu sihirli ke*lime, tehlikeli bir beyin yıkama mekanizmasının elinde korkunç bir silah olarak kullanılmaktadır!

      Yer küre üzerinde, tanrılaştırılmış insanların buyruklarıyla yönetilen, belki de bir tek toplum vardır, o da hiç şüphesiz Türkiye halkıdır. Bu top*lumun, içinde yaşadığı dar ve karanlık dünyayı acaba gerçek anlamda kim*ler, nasıl yönetmektedir? Bunu merak edenler, eğer Nakşibendî şeyhlerinin, belli gruplara telkinde bulunduğu çok özel oturumlara katılmayı göze alabi*lir ve bunu başarırlarsa, yukarıda anlatılanların ne kesin gerçekler oldu*ğunu ibretle öğreneceklerdir! Ama bunu başarmak hiç de kolay değildir.

      Râbıta telkinlerinde işlenen tema, fâninin ebedîleştirilmesidir. Evet râ*bıtanın eksenini oluşturan fikir budur. Ancak bu meselede iki nokta pek önemlidir. Bunlardan biri, etkili telkindir, diğeri ise sürekliliktir. İşte bu sa*yede şeyh ve onu çağrıştıran hemen her nesne, mürîdin, zihninde, rûh ve vicdânında, aynen madene işlenmiş yazı gibi bir kalıcılık kazanır. Bu etkiy*ledir ki mürîd, zaman zaman eski alışkanlıklarından birine kapılarak râbı*tanın çizdiği doğrultudan geçici olarak sapma gösterse bile, bilincinin altına işlenmiş olan imajların, bazen beklenmedik şekilde uyarılmasıyla dehşetli refleksler gösterebilir.

      Nakşibendîlikte fânînin ebedîleştirilmesine olağanüstü bir önem veri*lir. Belli şahıslar ve onlara ait mezarlar, türbe ve eşyalar, tarîkat bağlılarınca o kadar yücedir ki bu yüceliğin yanında kutsallık çok hafif kalır. Bu türbe ve mezarlar özel kurallara uyularak ancak ziyaret edilebilir.



      Nitekim râbıta türlerinden biri de «Mezarlara Râbıta»'dır.

      Abdulhakîm Arvâsî'nin “Râbıta-i Şerîfe“ adlı kitapçığında bu râbıta şekli aynen şöyle açıklanmaktadır:

      «Mezar ziyaretçisi mürîd, nefsini her türlü dış alâkalardan boşaltır. Kalbini ilimler ve nakışlardan ve hadiselere bağlı duygulardan çekip çıkarır. Ziyaret ettiği mevtânın ruhâniyetini hissi keyfiyetlerden mücerret bir nur farzeder. O, kabir sahibinin feyizlerinden bir feyiz ve hallerinden bir hal zu*hur edinceye kadar o nuru kalbinde tutar.

      Kamil velîlerin ruhâniyetleri Feyiz kaynağıdır. Kaynağı kalbine akıtan, elbette Feyzine nail olur.

      Feyiz isteklisi ziyaretçi, Feyiz vericinin kabrine yaklaşıp evvelâ selam ve*rir. Mezarın ayak ucuna yakın sol tarafında durur. Ona karşı hayattaki tav*rını muhafaza eder. »[4]

      Bu terâne, böylece bir miktar daha devam etmektedir. Tabiatıyla bun*dan, birinci derecedeki amaç, faniyi ebe*d*îleştirmektir. Çünkü şeyh mürîdin nazarında tanrılaştıktan sonra onun istenen yönde güdülmesi artık kolay*dır. Fakat râbıta, çok tehlikeli bir yöne giden başka bir kapı daha aralamakta*dır ki bu da “fenâfillâh“ kapısıdır.





      --------------------------------------------------------------------------------



      [1]. Bk. BÖLÜM - II/ 9 (Râbıta Bir ibâdet midir?)

      [2]. Bk. Muhammed b. Abdillâh el-Khânî, el-Bahja’tus-Seniyye s. 28-35; Muhammed Emîn el-Kurdî el-Erbilî, Tenwîr'ul-Qulûb s. 524, 527

      [3]. Şeyh Said'in, bu senaryodan habersiz olduğuna burada özellikle işaret etmek gere*kir. Ancak devleti ele geçirmiş bulunan Selanik Yahudileriyle işbirliği içindeki bacanağınının entrikalarından bile habersiz olması, Şeyh Said'in tipik bir Nakşibendî şeyhi olduğunu açıkça ortaya sermektedir. Nitekim Selanikliler rejimi ile giriştiği savaşın en kritik bir saatinde Binbaşı Kasım, bacanağı Şeyh Said'in bütün sırlarını düşmanlarına ispiyon etmiş, O'nun esir edilmesini son derece kolaylaştırmıştır.

      Bu konu ile ilgili olan dehşet verici gerçeklerden biri de «Doğu»’lu Nakşî şeyhlerinin, Şeyh Said hakkındaki tutumlarıdır. Bu şahıs, planladığı savaşa girişmeden önce bütün meslektaşlarına çağrıda bulunmuş, ancak Nakşibendî şeyhlerinin hemen tamamı kendisine yardım için söz vermiş olmalarına rağmen, zor saatlerin gelip çattığını görünce Selaniklilerin yanında yerlerini alarak O'na en büyük hiyhanette bulunmuşlardır! Bu da Nakşibendî şeyhlerinin ahlâk anlayışını ortaya sermek bakımından ibret vericidir!

      [4]. Abdulhakîm Arvâsî, Râbıta-i Şerîfe. Beyazıt Devlet Kütüphânesi No. 243435 istanbul-1923
      Halil Ay

      Comment

      • dost1
        Site Yöneticisi
        • Sep 2008
        • 1905

        #48
        Râbıta “Fenâfillâh“ ve “Nirvana“



        FENÂFİLLÂH: Allah'da fânî olmak, Yani (haşa!) Allah'da erimek, O'nunla birleşip kaynaşmak, bütünleşip ölümsüzleşmek ve sonsuzlaşmak demektir.

        “Vahdet-i vücûd“'la ilintili olan bu kavram, tasavvufun eksenini oluş*turur ; tarîkatın da temel amacı budur.

        Bu idealin, tasavvuf literatüründeki açıklaması ise son derece dolambaç*lıdır. Onun için “Vahdet-i vücûd“ düşüncesine dayalı konular işlenirken çok kapalı üslûplar kullanılır. Bunu, elbette ki zorunlu kılan sebepler var*dır. Bunların en önemlisi, kültür düzeyi çok farklı iki sınıf insanın, tarîkat çatısı altında genelde yüz yüze gelmesidir. Söz konusu iki sınıftan biri rûhânîlerdir. Yani şeyhler ve onların emrindeki mollalar ve halîfelerdir. İkinci sınıf ise cahil mürîd takımıdır. Mürîd ke*simi, Allah Teâlâ hakkındaki bilgilerini ge*nelde aile içinde ve camide kaza*nır. Bu bilgiler, "Amentü" nün şartlarıyla basit olarak sınırlıdır. Bu nedenle onların Allah'ı tanıma şekli şeyhlerin*kinden çok daha farklı ve hatta büyük ölçüde Kur'ânîdir.

        Onun için bir şeyhe bağlanan eğitimsiz mürîd, tasavvufun uzun ve karmaşık yorumlarına, "vahdet-i vücûd“, “vahdet-i şuhûd“, “mükâşefe“, “istiğrâk“, “fenâ“ ve “bakâ“ gibi çeşitli mistik-felsefî kavramlara ilk başlarda çok yabancıdır ve ge*nelde ömürlerinin sonuna kadar onlara bu konularda en ufak bir sır sızdı*rılmaz!

        Tasavvuf kitaplarına gelince Hallâc-ı Mansûr, Ferîduddîn-i Attâr, Muhiddîn-i Arabî ve Abdulkerîm El-Ciylî gibi ancak parmakla sayılabilecek kadar çok az kimse eserlerinde cesaretle ve açık yüreklilikle kanâatlerini açıklamış, diğerlerinin hemen tamamı, özellikle "vahdet-i vücûd“ konu*sunda amaçlarını son derece kapalı anlatımlarla geçiştirmişlerdir. Onların -herhalde- doğabilecek büyük tepkilere karşı bu yolu izledikleri anlaşılmak*tadır. Ancak ne ilginçtir ki bazı tasavvufçular bu konudaki görüşlerini bü*yük bir cesaretle ve gâyet açık ifa*delerle ortaya koymuş olmalarına rağmen onlardan sonra gelen birtakım ta*savvufçu mollalar, ya da duygusal entelektüeller bunların bütün sözlerini ısrarla farklı yorumlamaya ve onların Kur'ânî anlayışa uygunluğunu hara*retle savunmaya çalışmışlardır ki örne*ğin Ömer Ferîd Kam bunlardan biri*dir.

        Peki öyle ise tarih boyunca tasavvufçularla İslâm âlimleri arasındaki bitmez tükenmez kavganın esas konusu olan "vahdet-i vücûd“ düşüncesi*nin ve bu düşüncenin bir parçası olan “fenâfillâh“ kavramının içyüzü nedir?

        Önce şunu belirtmek gerekir: Eskiden beri bu mesele etrafında o kadar uzun tartışmalar yapılmıştır ki onları burada özetlemek bile imkansızdır, aynı zamanda konumuzun dışındadır. Fakat şu kısa açıklamayı yapmakta yarar vardır:

        “Vahdet-i vücûd“ düşüncesi, tasavvufçular tarafından «varlığın birliği» ola*rak ifade edilir. Onlara göre tüm varlıklar esas itibariyle birdir. Ancak bu bir*liğin bir dış yüzü, bir de iç yüzü vardır. İç yüzü bir nurdur ve bu nur, bü*tün kâinâtın, bütün eşya ve olayların ruhudur. Kainatta ne var ne yok hepsi bu ruhtan fışkırmış ve ortaya çıkmıştır. Bu ruh, zâtî bir olgunluğa ve aşkın bir bilince sahiptir.

        Tasavvufçular, -büyük ihtimalle- Kurân-ı Kerîm'in el-Hadîd Sûresi'*nin üçüncü âyetini yorumlayarak bu kanâate varmışlardır. Dolayısıyla onlara göre «vücûd birdir» ve «Âlemde Allah'ın vücudundan başka vücûd yok*tur.» Bunu «Lâ mevcûde illellah» diye ifade ederler.

        Fakat bu görüş, Kur'ânî anlayışla birçok yönden çelişmektedir. Örneğin Kur'ân'a göre, Allah Teâlâ hiç bir şeye benzememektedir. Halbuki "vahdet-i vücûd“'un arka planına dikkat edilirse oradaki izaha göre: "Heme O'st", yani "her şey O'dur." Şu halde (her şey, Allah ile birlikte bir bütünlük oluş*tur*duğuna göre) O'nun bu kez her şeye benzemesi söz konusu olmaktadır. Nitekim: «(Allah Teâlâ'nın Zatı da dahil) kâinatta ne varsa hepsi bir vücû*dun parçalarıdır.» şeklinde özetlenebilen "vahdet-i vücûd“ inancının üze*rin*deki kapalılığı büsbütün kaldıran bazı tasavvufçular, «Köpek ve domuz da ilahımızdır.»[1] diyecek kadar daha da ileri gitmek sûretiyle bu dü*şün*cenin üzerindeki maskeyi tamamen kaldırmış ve onu bütün çıplaklı*ğıyla ortaya koymuşlardır.

        Bu ise tam anlamıyla panteist bir görüştür ve "vahdet-i vücûd“çuların, bu iki anlayış arasında büyük farklar bulunduğuna ilişkin yaptıkları itiraz*lara rağmen hiç bir fark gözükmemektedir.



        Panteizmin en kısa özeti ise şöyledir:



        «Allah ile tabiat iki bağımsız varlık olmayıp, iki şekilde beliren tek vü*cuttan ibarettir.»[2]

        "Vahdet-i vücûd“un da (bizzat sûfîlerden naklen) özeti şöyledir:

        «Mevcûd olan bir mümkinin vücûdu kendi vücûdu olmayıp belki başka bir mevcûdun o mümkinde ortaya çıkan vücûdudur.» [3]

        Görüldüğü üzere bu iki açıklama arasında içerik bakımından hemen hiç bir fark yoktur. Ancak ne korkunç bir çelişkidir ki, bu her iki açıklama da (“Vahdet-i vücud“ düşün*cesi ile Panteizmin, birbirinden çok farklı şeyler olduğunu ileri süren ve bu yüzden onları karşılaştırmaya çalışarak -sözde- "Vahdet-i vücud"'un Kur'ânî bir hakikat olduğunu savunmaya çalışan) Ömer Ferit KAM'a aittir!

        “Fenâfillâh“'a gelince bu ideal, esasen "vahdet-i vücûd“ düşüncesinden doğmaktadır. Bu düşünceye göre insan da -tüm varlıklar gibi- kâinâtın rûhu olarak nitelenen Allah'dan peydahlanmış ve sonunda da O'na dönecek ve O'nunla bütünleşecektir. Bu nedenle insanın, Allah'ı yakından tanıması ve O'na aşık olması (?) gerekmektedir.

        İnsanın Allah'ı tanımasına, tasavvuf dilinde «marifetullah», O'na aşık olmaya da «Aşk-ı İlâhî» denir.

        İşte tasavvufun önerdiği mistik hayat ve bu hayatın, -tüm çileleriyle ve kurallarıyla- insan için amaçladığı şeyler özetle şöyle sıralanabilir:

        1. Önce bir mürşide, (yani bir şeyhe ) bağlanmak;

        2. Şeyhin emir ve denetimi altında mistik egzersizler yapmak ve Allah'a aşık olmayı öğrenmek;

        3. Yine şeyhin denetiminde çilelerle, zikirlerle, çeşitli âyin ve râbıtalarla «marifetullah»'a ermek, (yani Allah'ı keşfedip tanımak);

        4. Önce şeyhde, sonra peygamberde, ondan sonra da Allah'da eriyip gitmek, O'nunla yeniden birleşip bütünleşmek ve sonuç olarak ölümsüz*leşmek.

        İşte “fenâfillâh“ budur ve tabii Nakşibendîlik -sözde- mürîdi bu merte*beye ulaştırmak istemektedir. Bunun da yolu «riyâzet» ve «çile» adı altın*daki mistik eğitim sisteminin en önemli halkası olan râbıtadan geçer. Dolayısıyla tekrar râbıtaya dönmek gerekir. Çünkü râbıta-yoga karşılaştırma*sında şöyle bir sonuç elde edilmektedir: Yogadan nirvanaya giden yol ne ise, râbıtadan fenafillâha giden yol da odur. Onun için ne teorik ne de uygulama bakımından aralarında hiç bir fark yoktur. Yoga ne ise râbıta da odur; Nirvana ne ise fenâfillâh da odur. Tek fark, bu kavramlara verilen değişik kültürlere ait ayrı isimlerdir.

        Bir kez daha belirtmekte yarar vardır ki gerek yoga, gerekse râbıta, ikisi de kişiyi sistemli olarak şartlandırmak ve hayâl edilebilecek en yüceltilmiş ideallere onu inandırmak için kendisine uygulanan birer alıştırma şeklidir. Öyle ise temel bakımdan ikisi de birer araçtırlar. Hatta belli bir eğitim sisteminin sa*dece birer aşamasıdır*lar. Nasıl ki yoga egzersizleri ile yoginin “nirvana“ ya hazırlanması amaçla*nıyorsa, aynen öylece mürîdin de “fenâfillâh“ mertebe*sine ulaşabilmesi için ona ilk başlarda râbıta yaptırılır. Tarîkat metinlerinde, râbıtanın tek başına, mürîdi amaca ulaştırabileceği açıkça ifade edilmiştir.[4]

        Yine tarîkatın doktrinine göre mürîdin amaca ulaşabilmesi için önünde üç aşama vardır. Bunlar, (yukarıda özetle işaret edildiği gibi) sırayla:

        1. "Fenâ fi'ş-şeyh": Şeyhte eriyerek onunla bütünleşmek;

        2. "Fenâ fi'r-Rasûl": Peygamberde eriyerek onunla bütünleş*mek;

        3. "Fenâfillâh": (haşa !) Allah'ta eriyerek onunla bütünleşmek.

        Dikkat edilirse bu sıralama, tarîkatın, mürîdi İslâm’ın evrensel atmosfe*rinden alıp onu çok özel bir çizgiye yerleştirme konusunda oldukça sistema*tik bir rûhânî süreç belirlediğini göstermektedir! Bu özellik aynen yogada da vardır.[5]

        Dolayısıyla yoganın amaçladığı "nirvana" ne ise, râbıtanın da amaçladığı "fenâfillâh“ odur.





        --------------------------------------------------------------------------------

        [1]. Bk. Abdurrahman Abdulkhâlıq, El-Fikr'us-Sûfiy'yu Fi Daw'il-Kitab'i Wa's-Sunnah, Üçüncü Baskı, s. 153. Tarihsiz-Kuveyt

        [2]. Ömer Ferit Kam, "vahdet-i vücûd“, s. 18. Ankara-1994

        [3]. Age. S. 86



        [4]. Bk. Abdulhakîm Arvâsî, Râbıta-i Şerîfe s.. 10 Beyazıt Devlet Kütüphânesi No. 243435 istanbul-1923

        [5]. Bk. BÖLÜM - II/9 (Râbıta, Meditasyon ve Yoga; El Yoga, J. Tandrio ve B. Ral, s. 11 Mektebe'tul-Maarif, Beyrut-Lübnan 1988.


        Değerli Kardeşlerim!

        Umarım tarikat,tasavvuf,rabıta vb konularla ilgili müzakerelerinizde -Allah yazandan razı olsun- yazılan bu eser yararlı olur.


        Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
        Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
        Sevgi,saygı ve muhabbetle.
        Allah'a emanet olunuz.
        Halil Ay

        Comment

        • Miralay
          Uzman Üye
          • May 2010
          • 372

          #49
          Konunun güncel kalması açısından bunu yazdım . Çok önemlidir.
          ebu Maruf kardeşimize de açıkça delil olabilecek örneklerdir. Özellikle okumalarını tavsiye ediyorum. Konu biraz uzun ama siz araştırmayı seversiniz. Okudukça daha neler öğreneceğiz kimbilir.

          Selametle

          Comment

          • ebu Maruf
            Uzman Üye
            • Dec 2010
            • 111

            #50
            Benim şahsım adına rabıtanın manası insanın evliyaullah olduğuna kanaat ettiği kişiyi sevgisinin artması adına sürekli onu düşünmesidir.
            Aynen Mecnunun Leylayı düşündüğü misal.
            Buda ALLAH ın sevgili kullarını sevmenin RABBİMİN rahmetini celbetmesi için bir vasile öyle olmasada zaten mümin mümin sevmelidir.
            Hele birde ALLAH a yakın olduğunu sandığın kişiyi sevmek daha önemlidir.Zira ALLAH c.c onu sevmişse bizimde sevmemiz gereklidir.

            Comment

            • Miralay
              Uzman Üye
              • May 2010
              • 372

              #51
              Selam ebu Maruf kardeş.

              Dost1 kardeşimizin bu kadar uğraşarak verdiği delillere nazaran; sizin de derin ilminizden istifade etmekten mutluluk duyardım.

              Bu konuda sizin de Kur'andan ayetlerle bizi aydınlatmanızı bekleriz. Zaten ayetin kelime anlamı yanlış hatırlamıyorsam delildir. Veya anlamlarından bir tanesi.

              Selametle

              Comment

              • Anonymous
                Uzman Üye
                • Dec 2010
                • 179

                #52
                Hidayette olan birini bulsam da ben de takip etsem. Ama bu imkansız. Hidayette olan birini yalnızca Allah bilir. Kara kaşına kara gözüne bakıp anlamak mümkün değildir.


                Yeryüzündeki insanların çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Sadece sanıya (Tahmine/Zan'a) uyarlar onlar ve sadece saçmalarlar. Kendi yolundan kimin saptığını en iyi senin Rabbin bilir. Hidayete ermiş olanları en iyi bilen de O'dur. (Enam 116-117)

                Comment

                • FEDAKARADAM
                  Uzman Üye
                  • Dec 2010
                  • 418

                  #53
                  Yönetici Notu:Form kurallarına uyulacağı üye olunurken sorulmuş ve onay alınmıştır. Form kurallarına uygun olmayan yazılar silinecektir.


                  Kurallar
                  Forum Kuralları ve Politikası
                  Sitemiz "Kur'an Odaklı Dindarlık" anlayışını benimseyen müslümanların fikirlerini paylaştığı bir platformdur.

                  Tüm üyelerimizin aşağıda belirtilen kurallara uymaları durumunda Hanifler forumlarında rahat, sağlıklı ve verimli bir tartışma ortamı oluşacağına inanıyoruz. Anlayışınız için teşekkür ederiz.

                  1. Hanifler sitesi forumlarına yazılan yazılardan tamamen yazıyı yazan üye sorumludur. Üyelerin yazdıkları yazılar nedeniyle hanifler sitesi ve yönetimi hiçbir sorumluluk kabul etmez.

                  2. Topluluklar hakkında, tahrik edici ve küçük düşürücü yazılar yazılamaz (Örneğin: Türk, Kürt, Ermeni, Yahudi, Çerkez, Zenci, Hint, Arap, Çingene, Roman, Rus, Göçmen gibi.)

                  3. Forumu Türkiye Cumhuriyeti yasaları karşısında sıkıntıya sokacak ifadelerden sakınılmalıdır. Eleştiri ile hakaret birbirine karıştırılmamalıdır.

                  4. İnsan onurunu küçük düşüren, İslami ve insani değerleri hafife alan isimlerle üye olunamaz.

                  5. Ateizm, Deizm propagandası yapılamaz.

                  6. Yorum amacı taşımayan, salt propaganda içerikli parti ve siyaset yazıları, reklam amaçlı yazılar,ahlak ve adaba aykırı mesajlar gönderilemez.

                  7. Mezhep, cemaat, tarikat propagandası ve efendi, şeyh, hazret reklamı içeren alıntılar yapılamaz. Alıntılarla müzakereler kilitlenemez.

                  8. İslam dininin rituel’lerini reddeden, namaz yoktur, oruç yoktur, hac yoktur,kabe put’tur gibi tezleri içeren yazılar yazılamaz.

                  9. Üyeleri tehdit edici, aşağılayıcı, taciz edici ve küfür, hakaret, karalama içerikli mesajlar göndermek yasaktır.

                  10. Forumlara konuyla ilgili olmayan yazılar, forumu provoke edici, forumu karıştırmaya yönelik, kışkırtıcı, mükerrer yazılar göndermek yasaktır.

                  11. Bir konuda forum açılmadan önce o konuda bir forum olup olmadığı araştırılmalıdır. Uygunsa o başlık altında devam edilmelidir.

                  12. Gereksiz şekilde, çok sayıda başlık açarak tartışma ortamını sabote etmek ve/veya aynı mesajı farklı metinle de olsa değişik forumlarda tekrar etmek yasaktır.

                  13. Forumlara kaynağı belirtilmeden başka internet sitelerinden alıntı yapılamaz.

                  14. Forumlarda bağırmak anlamına geldiğinden, vurgulama amacını aşar tarzda aşırı büyük fontlar kullanmak veya büyük harflerle yazı yazmak tavsiye edilmemektedir.

                  15. Forumlara bir önceki yazıya katkı yapmadan, sadece bende demek amacına yönelik mesaj gönderilmesi forumların takibinde güçlük getirdiğinden tavsiye edilmemektedir. Ancak bir soru sorulduğunda cevap verilirse, teşekkür etmek amacıyla cevap vermek nezaket gereği kabul edilebilir bir davranıştır.

                  16. Kişisel konuları forumda tartışmak yasaktır. Bu amaçla Özel Mesaj özelliği kullanılabilir.

                  17. Özel Mesaj özelliği üyeleri taciz etmek amacıyla kullanılamaz.

                  18. Forum yöneticileri kuralları açık veya dolaylı olarak ihlal eden, uygun olmayan mesajları silme, düzeltme , editleme, taşıma ve kilitleme yetkisine sahiptir.

                  19. Forum Kurallarına uymayan üyelerin üyelikleri, forum yönetimince belirli bir süre veya tamamen engellenebilir. Bu işlem ihtar verilmeden de yapılabilir.

                  20. Yöneticiler her yazılan mesajı göremeyebilirler. Yöneticilerden önce uygunsuz bir Mesajla karşılaştığınızda lütfen yöneticilere bildiriniz.

                  21. Site ve Forumun işleyiş ve kuralları konusunda katılımcıları bilgilendirmek Adminlerin veya Moderatörlerin görevi değildir. Katılımcılar bu kuralları okuyup uymak zorundadır.
                  www.hanifler.com
                  Ya İslam'la yükselir, Ya inkarla çürürsün.. Bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün!...(NECİP FAZIL KISAKÜREK)

                  Comment

                  • Miralay
                    Uzman Üye
                    • May 2010
                    • 372

                    #54
                    Selam fedakaradam kardeşim
                    Buradaki konuyu bir baştan sona sabırla okumanızı tavsiye ederim.
                    Dost1 kardeşimiz bilimsel olarak önümüze güzel deliller sunmuş.
                    Bari emekleri boşa gitmesin

                    Selametle

                    Comment

                    • ebu Maruf
                      Uzman Üye
                      • Dec 2010
                      • 111

                      #55
                      Miralay Nickli Üyeden Alıntı
                      Selam ebu Maruf kardeş.

                      Dost1 kardeşimizin bu kadar uğraşarak verdiği delillere nazaran; sizin de derin ilminizden istifade etmekten mutluluk duyardım.

                      Bu konuda sizin de Kur'andan ayetlerle bizi aydınlatmanızı bekleriz. Zaten ayetin kelime anlamı yanlış hatırlamıyorsam delildir. Veya anlamlarından bir tanesi.

                      Selametle
                      ve Aleykemüs-Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu Miralay kardeşim.
                      Bir ara bununla ilgili bir risale hazırlamıştım.Lakin externde kaldı.Oda Almanyada fakat vakit bulursam bu konu ile ilgili bahsettiğiniz tarzda bir çalışma yapıyım inşaALLAH.

                      Comment

                      • Miralay
                        Uzman Üye
                        • May 2010
                        • 372

                        #56
                        Allah razı olsun ebu Maruf kardeşim. Merakla bekliyorum. İlminizden istifade etme dileklerimle.

                        Allah'a emanet olunuz. Selametle inşaAllah

                        Comment

                        • hiiic
                          Uzman Üye
                          • Mar 2010
                          • 1980

                          #57
                          Yönetici Notu: Form kurallarına uyulacağı üye olmadan önce sorulmuş ve onay alınmıştır. Form kurallarına uymayan yazılar silinecektir.


                          Kurallar
                          Forum Kuralları ve Politikası
                          Sitemiz "Kur'an Odaklı Dindarlık" anlayışını benimseyen müslümanların fikirlerini paylaştığı bir platformdur.

                          Tüm üyelerimizin aşağıda belirtilen kurallara uymaları durumunda Hanifler forumlarında rahat, sağlıklı ve verimli bir tartışma ortamı oluşacağına inanıyoruz. Anlayışınız için teşekkür ederiz.

                          1. Hanifler sitesi forumlarına yazılan yazılardan tamamen yazıyı yazan üye sorumludur. Üyelerin yazdıkları yazılar nedeniyle hanifler sitesi ve yönetimi hiçbir sorumluluk kabul etmez.

                          2. Topluluklar hakkında, tahrik edici ve küçük düşürücü yazılar yazılamaz (Örneğin: Türk, Kürt, Ermeni, Yahudi, Çerkez, Zenci, Hint, Arap, Çingene, Roman, Rus, Göçmen gibi.)

                          3. Forumu Türkiye Cumhuriyeti yasaları karşısında sıkıntıya sokacak ifadelerden sakınılmalıdır. Eleştiri ile hakaret birbirine karıştırılmamalıdır.

                          4. İnsan onurunu küçük düşüren, İslami ve insani değerleri hafife alan isimlerle üye olunamaz.

                          5. Ateizm, Deizm propagandası yapılamaz.

                          6. Yorum amacı taşımayan, salt propaganda içerikli parti ve siyaset yazıları, reklam amaçlı yazılar,ahlak ve adaba aykırı mesajlar gönderilemez.

                          7. Mezhep, cemaat, tarikat propagandası ve efendi, şeyh, hazret reklamı içeren alıntılar yapılamaz. Alıntılarla müzakereler kilitlenemez.

                          8. İslam dininin rituel’lerini reddeden, namaz yoktur, oruç yoktur, hac yoktur,kabe put’tur gibi tezleri içeren yazılar yazılamaz.

                          9. Üyeleri tehdit edici, aşağılayıcı, taciz edici ve küfür, hakaret, karalama içerikli mesajlar göndermek yasaktır.

                          10. Forumlara konuyla ilgili olmayan yazılar, forumu provoke edici, forumu karıştırmaya yönelik, kışkırtıcı, mükerrer yazılar göndermek yasaktır.

                          11. Bir konuda forum açılmadan önce o konuda bir forum olup olmadığı araştırılmalıdır. Uygunsa o başlık altında devam edilmelidir.

                          12. Gereksiz şekilde, çok sayıda başlık açarak tartışma ortamını sabote etmek ve/veya aynı mesajı farklı metinle de olsa değişik forumlarda tekrar etmek yasaktır.

                          13. Forumlara kaynağı belirtilmeden başka internet sitelerinden alıntı yapılamaz.

                          14. Forumlarda bağırmak anlamına geldiğinden, vurgulama amacını aşar tarzda aşırı büyük fontlar kullanmak veya büyük harflerle yazı yazmak tavsiye edilmemektedir.

                          15. Forumlara bir önceki yazıya katkı yapmadan, sadece bende demek amacına yönelik mesaj gönderilmesi forumların takibinde güçlük getirdiğinden tavsiye edilmemektedir. Ancak bir soru sorulduğunda cevap verilirse, teşekkür etmek amacıyla cevap vermek nezaket gereği kabul edilebilir bir davranıştır.

                          16. Kişisel konuları forumda tartışmak yasaktır. Bu amaçla Özel Mesaj özelliği kullanılabilir.

                          17. Özel Mesaj özelliği üyeleri taciz etmek amacıyla kullanılamaz.

                          18. Forum yöneticileri kuralları açık veya dolaylı olarak ihlal eden, uygun olmayan mesajları silme, düzeltme , editleme, taşıma ve kilitleme yetkisine sahiptir.

                          19. Forum Kurallarına uymayan üyelerin üyelikleri, forum yönetimince belirli bir süre veya tamamen engellenebilir. Bu işlem ihtar verilmeden de yapılabilir.

                          20. Yöneticiler her yazılan mesajı göremeyebilirler. Yöneticilerden önce uygunsuz bir Mesajla karşılaştığınızda lütfen yöneticilere bildiriniz.

                          21. Site ve Forumun işleyiş ve kuralları konusunda katılımcıları bilgilendirmek Adminlerin veya Moderatörlerin görevi değildir. Katılımcılar bu kuralları okuyup uymak zorundadır.
                          www.hanifler.com
                          Last edited by hiiic; 3. January 2011, 06:11 PM.

                          Comment

                          • FEDAKARADAM
                            Uzman Üye
                            • Dec 2010
                            • 418

                            #58
                            Bizim mesajlarımız silinmiş, yerine site uyarı ve forum kuralları konulmuş.Bu izni kim kimden aldı da yazdılar bunu?.Bizde biliyorduk bunları...Başka bir yerde duyurular bölümünde yayınlansa olmaz mıydı?
                            Ya İslam'la yükselir, Ya inkarla çürürsün.. Bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün!...(NECİP FAZIL KISAKÜREK)

                            Comment

                            • ebu Maruf
                              Uzman Üye
                              • Dec 2010
                              • 111

                              #59
                              Mâide 56
                              Kim Allah'ı, Resulünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah'ın tarafını tutanlardır.

                              Bu Ayeti Kerimede ALLAHU TEALA h.z leri c.c Kullarına ALLAH ı Rasulunu ve müminleri dost edinmesini bildiriyor.
                              İnsan dostu ile beraber olur
                              Tevbe 119
                              Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun.
                              Nisâ 146
                              Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler, Allah'a sımsıkı sarılıp dinlerini (ibadetlerini) yalnız onun için yapanlar başkadır. İşte bunlar (gerçekte) müminlerle beraberdirler ve Allah müminlere yakında büyük mükafat verecektir.

                              Dostunu sever fakat bu sevginin manasını iyi bilmelidir.
                              Bakara 165
                              İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.

                              ALLAH dan başkasının sevgisinin RABBİsinin sevgisinden üstün tutulmaması gerek.
                              İşte Rabıta konusunda algılanan farklılık buradan kaynaklanıyor sanırım.
                              Hiç kimse bir yaratılmışın düşünülmesini zaten şirk olarak göremez zira herkes sevdiğini annesini,babasını yada evladını düşünür.
                              Hatta ALLAHU TEALA kullarına düşünmeyi bildirmiş.
                              Âl-i İmrân 191
                              Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabındankoru !

                              Bu ayeti Kerimede olduğu gibi yaratrılmışlar düşünülür.
                              Şimdi Rabıtanın Şirk olmama durumunu algıladıysak.
                              Rabıtanın bize kazandırdığı şeyleri algılamaya çalışalım.
                              İnsanın sevgisinin artması hayalinin artmasına vesile olur zira onu sürekli düşünmek muhabbet ve sevgiden kaynaklanır.
                              Peki neden bir Şeyhi rabıta etmek gerekli zira kişi beat etmeden evvel kendisine ögretmen arar.Amacı KURANI dolayısıyla islami bilimleri daha iyi öğrenip yaşayabilmek adına ALLAH a yakın olduğunu ve ögretebilecek sandığı kişiyi arar.
                              Bu durumda bulduğu zaman onunda ALLAH a yakın olduğuna kanaat ettikten sonra onun muhabbetinin artmasını sağlamak için rabıta yapar.Zira ALLAH dostlarını ALLAH seviyorsa ALLAH ın sevdiğini sevmek gerekli.
                              Bu ayetleri detaylı olarak açıklayan ve tearuz etmeyen bir çok hadis rivayeti vardır.
                              Âlimin yüzüne bakmak ibadettir.) [Ebu Davud]
                              (Âlim ile oturmak, yüzüne bakmak ibadettir.) [Hâkim]
                              (Şu beş şey ibadettendir: Az yiyip içmek, camide oturmak, Beytullaha bakmak, Mushaf’ı açıp okumadan bakmak ve salih âlimin yüzüne bakmak.) [Deylemi]
                              Hz Ebû Zerr (radiyallâhu anh) anlatiyor: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için bugzetmektir (sevmemektir)"

                              (Kütüb-i Sitte, 10 cilt, s140; Ebû Dâvud, Sünnet 3, 4599)


                              gibi daha bir çok hadisde Alimlerin sevilmesinin gerekliliği belirtilir.

                              Nasılki Selam müminler arasındaki muhabbeti arttırır Müminlerin arasındaki muhabbetin artması rahmettir.
                              Alimleri sevmek de rahmeti ilahinin artmasını sağlar.
                              Tabiki burda dikkat edilmesi gereken şudurki Şeyh ne cennet verebilir nede cehennemden azl edebilir.
                              O yüzden Rabıta anında Sadece Rabbinden istenilecek şeylerin Şeyhden istenmesi insanı şirke götürür.
                              Bu ve benzeri akaidi detaylara vakıf olarak yapılacak rabıta insanın Rabbisine yaklaşması için vesile olur.
                              Zira ALLAH ın sevdiğini sevmek Rabbinin sevgisine vesile olur.
                              Bu konuda çok fazlaca ayetler ve kaynaklar verilebilir fakat konuyu mümkün mertebe kısa tutmaya çalışarak okunabilir olarak kalmasını sağlamaya çalıştım.


                              selametle.
                              Last edited by ebu Maruf; 4. January 2011, 12:22 PM.

                              Comment

                              • snobyx
                                Katılımcı Üye
                                • Sep 2008
                                • 62

                                #60
                                Selamlar,

                                Zümer 3.Haberin olsun; halis din yalnızca Allah'ındır. O'ndan başka evliya(dostlar) edinenler "Biz, bunlara bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz."(derler) Elbette Allah, kendi aralarında hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kafir olan kimseyi hidayete erdirmez.

                                Kaf 16.Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız.
                                Yusuf 76:Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.

                                Comment

                                Working...