Soru: Lokmân 28

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • ozkanates
    Uzman Üye
    • May 2014
    • 291

    #91
    dost1 Nickli Üyeden Alıntı
    Selamun aleyküm, değerli kardeşim,

    Ne yazık ki, kavramlarla çok oynanıyor bunlar:

    ErRicalu kavvamune alen nisai Bi ma faddalAllahu ba'dahüm alâ ba’din ve Bi ma enfeku min emvalihim* fessalihatü kanitatün hafizatün lil ğaybi Bi ma hafızAllah* vellatiy tehafune nüşüzehünne feızuhünne vehcüruhünne filmedaciı vadribuhünne, fein eta'neküm fela tebğu aleyhinne sebiyla* innAllahe kâne Aliyyen Kebiyra;

    koyulaştırılan sözcüklerdir.

    Kavvam sözcüğü koruma ,kollama ve gözetme anlamındadır.
    Fadl sözcüğü üstün demek değil fazlalıklı demektir. üstünlük kerim ile belirtilir.
    Nüşuz, vadinin dibindeki kişinin kendisini vadinin tepesinde görmesidir. Kısaca kendini dev aynasında görmesidir ki bazı ayetlerde Alllah nüşuzu emreder.
    Salih, sözcüğü sulh sözcüğünden türemiştir ki bozulmaları bozuk işleri düzeltmek anlamındadır. Toplumsal yaşamın huzur ve mutluluğunu gölgeleyen adlî, idarî, siyasî, iktisadî ve kültürel her türlü bozukluğun düzeltilmesi için gösterilecek çabaları sergileyen kadınlara saliha kadın denilir.

    Vehcuruhunne, hicret anlamındadır. ayetteki birleştiği sözcük ile birlikte yatak ayırma değil yan gelip yatılan yerden hicret ettirme anlamındadır.
    vadribuhunne ise daha önceki iletimde bu kökten türemiş sözcüklerin geçtiği ayetleri bile verdim. Yan gelip yattığı yerden uzaklaştırılan kadınlar üzerinde unutulmayacak,iz bırakacak eylemlerin sergilenmesidir.

    Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
    Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
    Sevgi,saygı ve muhabbetle.
    Allah'a emanet olunuz.
    __________________

    Halil kardeşim,

    "Yan gelip yattığı yerden uzaklaştırılan kadınlar üzerinde unutulmayacak,iz bırakacak eylemlerin sergilenmesidir"i... "önce evden gönder sonra gittiği yerde bulup döv" anlamında demiyorsun sanırım.

    Evinden, toplumundan, hayatından, çocuklarından geri dönüşsüz şekilde sökülmek, kişinin benliğinde unutulmayacak iz bırakacak bir eylemdir dersek,
    İkinci maddeyi yatak ayırma değil, evden gönderme olarak alırsak,
    Unutulmayacak, iz bırakacak eylem de boşanma olur,
    Ve benim yoruma dönmüş oluruz. Yani,

    - İspatsız suça ceza verilemediğinden (Nisa 8),
    - İspatlı suçun cezası da belirtili olduğundan (80 sopa),
    - Bunlar dışında cezai hüküme girecek hiç bir şey yapılamaz.
    - Kadın bedeninde iz kalacak şekilde dövülemez, kolu kırılamaz ve benzerleri.
    - Dolayısıyla 3.3 maddesi ya boşanma ya da boşanma ile meydana gelecek sonuçlar.
    - Her ikisi de ceza hükmünde değil çünkü boşanma, her zaman için geçerli hukuki bir hak.


    .
    Last edited by ozkanates; 6. July 2015, 02:52 PM.

    Comment

    • dost1
      Site Yöneticisi
      • Sep 2008
      • 1905

      #92
      Selamun aleyküm, değerli kardeşim,

      ozkanates Nickli Üyeden Alıntı
      Halil kardeşim,

      "Yan gelip yattığı yerden uzaklaştırılan kadınlar üzerinde unutulmayacak,iz bırakacak eylemlerin sergilenmesidir"i... "önce evden gönder sonra gittiği yerde bulup döv" anlamında demiyorsun sanırım.

      Evinden, toplumundan, hayatından, çocuklarından geri dönüşsüz şekilde sökülmek, kişinin benliğinde unutulmayacak iz bırakacak bir eylemdir dersek,
      İkinci maddeyi yatak ayırma değil, evden gönderme olarak alırsak,
      Unutulmayacak, iz bırakacak eylem de boşanma olur,
      Ve benim yoruma dönmüş oluruz. Yani,

      - İspatsız suça ceza verilemediğinden (Nisa 8),
      - İspatlı suçun cezası da belirtili olduğundan (80 sopa),
      - Bunlar dışında cezai hüküme girecek hiç bir şey yapılamaz.
      - Kadın bedeninde iz kalacak şekilde dövülemez, kolu kırılamaz ve benzerleri.
      - Dolayısıyla 3.3 maddesi ya boşanma ya da boşanma ile meydana gelecek sonuçlar.
      - Her ikisi de ceza hükmünde değil çünkü boşanma, her zaman için geçerli hukuki bir hak.


      .
      Dikkatten kaçırılmaması gereken şey feızuhünne vehcüruhünne filmedaciı vadribuhünne, öğüt verme, yan gelip yattığı yerden uzaklaştırma ve üzerinde iz bırakacak bir eylemin gerçekleştirilmesinin/fiziki şiddet uygulamak değil bir anda gerçekleştirilmesidir.

      Yoksa, önce öğüt ver, sonra yangelip yattığı yerden uzaklaştır sonra da iz bırakacak bir eylemde bulun şeklinde anlaşılmamalı. Ayette üçünün de aynı anda gerçekleştirilmesi sözkonusudur.

      Unutulmaması gereken bir gerçek de, "nüşuz" sözcüğünün fahişe ya da zina sözcüğü ile uzaktan yakından bir ilgisinin olmadığıdır.

      Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
      Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
      Sevgi,saygı ve muhabbetle.
      Allah'a emanet olunuz.
      Halil Ay

      Comment

      • ozkanates
        Uzman Üye
        • May 2014
        • 291

        #93
        dost1 Nickli Üyeden Alıntı
        Unutulmaması gereken bir gerçek de, "nüşuz" sözcüğünün fahişe ya da zina sözcüğü ile uzaktan yakından bir ilgisinin olmadığıdır.
        34. Allah'ın, bazı şeyleri bazısına fazla kılması ve erkeklerin mallarından harcamaları nedeniyle erkekler kadınlar üzerine kavvamdırlar [iyi koruyup, iyi gözeticidirler]. Hâl böyle olunca, sâlih kadınlar, Allah'a itaat edicidirler, Allah'ın koruduğu şey nedeniyle ğayb için koruyucudurlar. Nüşûzundan [dikkafalılık yaparak kendisini taciz ve tecavüz riskine atmasından] korktuğunuz kadınlara da öğüt verin ve yataklarında yalnız bırakın ve de baskı yapın/sürgün edin/dövün. Bunun üzerine size saygılı davranırlarsa artık onlar aleyhine başka bir yol aramayın. Allah çok yücedir, çok büyüktür.

        "Sâlih kadınlar, Allah'ın koruduğu şey nedeniyle ğayb için koruyucudurlar" cümlesi "gizli olan için koruyucudurlar" yani mahrem olanı = cinsel organı = evlilikteki sadakat bağını şeklinde anlaşılabilir mi?

        Comment

        • ozkanates
          Uzman Üye
          • May 2014
          • 291

          #94
          Taha 41:

          1. vastana'tu-ke (ve astana'tu-ke) (sanaa) (astanaa) : ve ben seni (seçip) yetiştirdim : (yetiştirdi) : (seçip ayırıp yetiştirdi)
          2. li nefsî : kendim için

          "Kendim için" kelimesi Arapça'da "li nefsî" midir yoksa, Arapça'daki "nefsim için" kelimesinden yorumla mı Türkçe'deki "kendim için" kelimesine geçiliyor?

          Comment

          • dost1
            Site Yöneticisi
            • Sep 2008
            • 1905

            #95
            Selamun aleyküm, kardeşim,

            ozkanates Nickli Üyeden Alıntı
            Taha 41:

            1. vastana'tu-ke (ve astana'tu-ke) (sanaa) (astanaa) : ve ben seni (seçip) yetiştirdim : (yetiştirdi) : (seçip ayırıp yetiştirdi)
            2. li nefsî : kendim için

            "Kendim için" kelimesi Arapça'da "li nefsî" midir yoksa, Arapça'daki "nefsim için" kelimesinden yorumla mı Türkçe'deki "kendim için" kelimesine geçiliyor?
            “Nefs” sözcüğü, bir şeyin iç ve dış yapısıyla ve özellikleriyle tamamını, yani öz yapısını, şahsına özgülüğünü ifade etmek üzere kullanılan bir zamirdir. (Lisan ül Arab; c:5, s:647–652)
            Buna göre “nefs” sözcüğünün zamir olarak anlamı; “kendi, zatı” demektir. Nitekim sözcüğün, Kadim Arapçada ediplerce bu anlamda kullanılmış olduğunun klâsik metinlerde yüzlerce örneği mevcuttur.
            “Nefs” denilince her şeyden önce “insan” hatıra gelirse de, Allah’ın yarattığı her canlı varlık bir “nefs”tir. Yani her canlının bir “kendisi, zatı; kimliği” vardır ve buna “nefs” denir.

            Lisan ül Arab’ta genişçe açıklandığına göre, belirli alâkalardan dolayı bu sözcük mecaz olarak; “ruh (can)”, “nefes”, “kan”, “benlik (ego)”, “kalp (zihin)”, “iç”, “büyüklük”, “yücelik” anlamlarında kullanılmaktadır. Meselâ, “can”, “kan” ve “nefes (teneffüs edilen hava)”in de “nfs” sözcüğüyle ifade edilmesinin sebebi Lazımıyet alâkasından dolayıdır.
            Çoğulu “nüfus” ve “enfüs” kalıplarıyla ifade edilen “nefs” sözcüğü, Kur’an’da tekil ve çoğul formlarıyla 295 yerde geçmiş ve hem Allah için hem de diğer canlılar için kullanılmıştır.
            “Nefs” sözcüğü Allah için kullanıldığında da, sözcüğün yukarıda verdiğimiz tanımının kapsadığı özelliklerin hepsini içerir. Yani Allah’ın zatî ve subutî sıfatlarının tamamını ifade etmiş olur.


            Nisa 34 ile ilgili sorduğunuz :

            Âyette geçen qavvam sözcüğü, fa‘al vezninde mübalağa ifade eden bir kelime olup, “bir şey üzerinde özenle durmak, onu iyice gözetmek, bütün gayreti ile onu korumak, ona nezaret etmek” anlamındadır.
            Bu âyette, erkek, hanımı üzerine değil, toplumun erkekleri, toplumun kadınları [ana, bacı, kız, eş, gelin, hala, teyze, komşu kadını vs.] üzerine “qavvam” tayin edilmiştir. Bu da, kadınların yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli tüm ihtiyaçların erkekler tarafından karşılanması gerektiğini ifade eder. Hanımın geçimi kocasının; kızın geçimi babasının, babası yoksa erkek kardeşlerinin üzerinedir.
            Durumun böyle olması gerektiğine gerekçe olarak da, Allah'ın, bazı şeyleri bazısına fazla kılması gösterilmiştir.
            • Erkekler, kadınları en iyi şekilde koruyup kollamalı ve gözetmelidirler.
            • Sâlih kadınlar, Allah'ın bu ilkesine uymalıdırlar. (Çünkü bu ilke, kadınların korunmasına yönelik olarak konmuştur.)

            Daha önceki iletimde bozulan kavramlardan fazl/fadl dan sözetmiştim.
            Âyetin bu bölümü, –genellikle– “Allah, erkekleri kadınlara üstün kılmıştır” diye açıklanmaktadır, ki bu kesinlikle yanlıştır. Burada konu edilen üstünlük, kadın ve erkek arasındaki üstünlük değil, kadın ve erkeğin özellikleridir. Meselâ, erkekteki güç, cesaret, soğukkanlılık ve metanet, kadındakinden üstündür; kimse bunun aksini iddia edemez. Diğer yönden, yani hayâ, merhamet, şefkat, eğiticilik gibi özellikler açısından ise kadın erkekten üstündür; kimse bunun aksini iddia edemez. İşte âyette söz konusu edilen üstünlük, bu özellikler açısındandır; yoksa cinslerin birbirinden üstünlüğü değildir. İnsanların birbirinden üstünlüğünün tek ölçüsü, takva'dır.
            Öyleyse, daha güçlü, daha cesur ve daha dayanıklı olmaları hasebiyle erkekler, kadınların koruyucusu ve gözeticisi olmalıdırlar. Bu, kamuya verilen bir görevdir.
            Âyetin devamında da, Hâl böyle olunca, sâlih kadınlar, Allah'a itaat edicidirler, Allah'ın koruduğu şey nedeniyle ğayb için koruyucudurlar buyurularak, kadınların bu kuralı kabullenmeleri gerektiği bildirilmiştir. Çünkü Allah, onların onurlarını, ırz ve namuslarını koruma altına almış; onlara mehir verilmesini emretmekle, onların geçimlerini erkekler üzerine yüklemekle kadınları güvenceye almıştır. İyi kadınlar, başlarına gelebilecek taciz, tecavüz vs. muhtemel felaketlere karşı tedbirlerini alıp kendilerini korur, bu açıdan korunmayı da seve seve kabul eder, Allah'ın koyduğu bu kurala boyun eğer, kibir ve komplekse kapılıp erkeklerle yarışa girerek dışarıda zor ve riskli işler yapmaya kalkışmazlar.

            Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
            Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
            Sevgi,saygı ve muhabbetle.
            Allah'a emanet olunuz.
            Halil Ay

            Comment

            • ozkanates
              Uzman Üye
              • May 2014
              • 291

              #96
              1. fentalekâ hattâ izâ : böylece ikisi yola çıktılar
              2. eteyâ : ikisi geldiler
              3. ehle : şehir halkı
              4. karyetin : bir karye, bir kasaba, bir ülke
              5. istat'amâ : yemek istediler
              6. ehle hâ : şehir halkı
              7. fe ebev : fakat çekindiler
              8. en yudayyifû humâ : ikisini misafir etmek
              9. fe : fakat, böylece
              10. vecedâ : (ikisi) buldular
              11. fî hâ : orada
              12. cidâren : bir duvar
              13. yurîdu : istiyor
              14. en yenkadda : yıkılmak üzere
              15. fe ekâme-hu : o zaman onu ikâme etti, düzeltti
              16. kâle : dedi
              17. lev : eğer
              18. şi'te : sen diledin
              19. lettehazte (le ittehaze) : elbette buna karşılık
              20. aleyhi : ona
              21. ecren : ecir, ücret, bedel


              "Böylece yola koyuldular. Bir kente geldiler. Kent halkından yemek istediler, ama onlar bu ikisini konuk etmekten çekindiler. Derken orada yıkılmayı bekleyen bir duvar buldular; onu düzeltti, "isteseydin buna karşılık bir ücret elbette alırdın" dedi."

              3'ü hariç tüm tercümelerde kırmızı ile işaretlediğim cümlede, ilim sahibi kişi ve Musa olarak özne belirtilmiş.
              Tercümenin yukarıdaki gibi olmasında bir sorun var mıdır?

              Comment

              • dost1
                Site Yöneticisi
                • Sep 2008
                • 1905

                #97
                Selamun aleyküm, değerli ozkanates kardeşim,

                ozkanates Nickli Üyeden Alıntı
                1. fentalekâ hattâ izâ : böylece ikisi yola çıktılar
                2. eteyâ : ikisi geldiler
                3. ehle : şehir halkı
                4. karyetin : bir karye, bir kasaba, bir ülke
                5. istat'amâ : yemek istediler
                6. ehle hâ : şehir halkı
                7. fe ebev : fakat çekindiler
                8. en yudayyifû humâ : ikisini misafir etmek
                9. fe : fakat, böylece
                10. vecedâ : (ikisi) buldular
                11. fî hâ : orada
                12. cidâren : bir duvar
                13. yurîdu : istiyor
                14. en yenkadda : yıkılmak üzere
                15. fe ekâme-hu : o zaman onu ikâme etti, düzeltti
                16. kâle : dedi
                17. lev : eğer
                18. şi'te : sen diledin
                19. lettehazte (le ittehaze) : elbette buna karşılık
                20. aleyhi : ona
                21. ecren : ecir, ücret, bedel


                "Böylece yola koyuldular. Bir kente geldiler. Kent halkından yemek istediler, ama onlar bu ikisini konuk etmekten çekindiler. Derken orada yıkılmayı bekleyen bir duvar buldular; onu düzeltti, "isteseydin buna karşılık bir ücret elbette alırdın" dedi."

                3'ü hariç tüm tercümelerde kırmızı ile işaretlediğim cümlede, ilim sahibi kişi ve Musa olarak özne belirtilmiş.
                Tercümenin yukarıdaki gibi olmasında bir sorun var mıdır?
                "Fentaleka* hatta iza eteya ehle karyetinistat'ama ehleha feebev en yudayyifuhüma feveceda fiyha cidaren yüriydü en yenkadda feekameh* kale lev şi'te lettehazte aleyhi ecra"

                ayetinde Musa ile yolculuk eden ve duvarı ikame eden ve zamir kullanılarak belirtilen sözkonusu kişi kehf 65 de:

                "Feveceda abden min ıbadiNA ateynahu rahmeten min ındiNA ve allemnahu min ledünNA ılma"
                "Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, Biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir bilgi öğretmiştik."

                şeklinde belirtilmiştir.

                Bunun sağlamasını 82.ayetten:"Ve emmel cidaru fekâne li ğulameyni yetiymeyni fiyl mediyneti ve kâne tahtehu kenzün lehüma ve kâne ebuhüma saliha* feerade Rabbüke en yeblüğa eşüddehüma ve yestahrica kenzehüma* rahmeten min Rabbik* ve ma fealtühu an emriy* zâlike te'vilü ma lem testı' aleyhi sabra"

                "Bu durum Ve gelelim duvara; o, şehirde iki yetim oğlanındı, altında onlar için bir definevardı ve babaları iyi bir zat idi. Onun için Rabbin onların erginlik çağına ermelerini, definelerini çıkarmalarını diledi. Bu, Rabbinden bir rahmet olmak üzeredir ve ben onu (duvar doğrultma işini) kendi görüşümle yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin açıklaması!” dedi."

                de anlayabiliriz.

                "Böylece yola koyuldular. Bir kente geldiler. Kent halkından yemek istediler, ama onlar bu ikisini konuk etmekten çekindiler. Derken orada yıkılmayı bekleyen bir duvar buldular; onu düzeltti, "isteseydin buna karşılık bir ücret elbette alırdın" dedi." şeklindeki çeviride sorun yoktur ancak,konuyu anlatan tüm ayetleri birarada vermez de sadece bu ayeti kullanırsak duvarı düzelten kişinin 65. ayetteki belirtilen ve 82.ayette pekiştirilen kişinin olduğunu aşağıdaki örnekte olduğu gibi belirtmekte yarar vardır.

                "Bunun üzerine yine gittiler. Sonunda bir köy halkına varınca onlardan yemek istediler. Bunun üzerine onlar da, kendilerini misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Âlim ve rahmete mazhar kul, onu doğrultuverdi. Mûsâ: “İsteseydin bunun karşılığında kesinlikle bir ücret alırdın” dedi."

                Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
                Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
                Sevgi,saygı ve muhabbetle.
                Allah'a emanet olunuz.
                Halil Ay

                Comment

                • ozkanates
                  Uzman Üye
                  • May 2014
                  • 291

                  #98
                  Cevabın için teşekkür ederim Halil kardeşim. Söylediklerine aynen katılıyorum.

                  Benim sorguladığım nokta, "isteseydin buna karşılık bir ücret elbette alırdın" cümlesini söyleyenin Musa olup olmadığı. Çünkü özne değişmiyor, yine "o". O halde duvarı düzeltenle, cümleyi söyleyen aynı olmalı:

                  - Musa "sen bu duvarı neden düzelttin?" demedi ki ilim sahibi kişi duvarı neden düzelttiğini açıklasın!

                  - Resul olma aşamasına gelmiş birinin, ilim dersi alırken duvar işçiliğinden para kazanmanın derdine düşmesi makul değil.

                  Bu durumda şu çıkar ki... Kehf 77 eksik değil, bilakis tam olması gerektiği gibi. Duvarı doğrultan, sonra bununla alakasız bir cümle söyleyen ve sonra alakasız başka bir yorum yapan kişi ilim sahibi kişidir.

                  Tercümelerdeki değiştirmeye sebep olan yanılgı, ilim sahibi kişileri yanlışsız gören önyargı. Oysa resuller bile yanlışsız değiller, Kuran resulü bile Kuran'da yanlışsız değil ve tüm Musa kıssası bize bunu hatırlatmak için.

                  Comment

                  • ozkanates
                    Uzman Üye
                    • May 2014
                    • 291

                    #99
                    Kehf 63
                    1. kâle : dedi
                    2. e raeyte : gördün mü
                    3. iz eveynâ : sığındığımız zaman, orada bulunduğumuz zaman
                    4. ilas sahrati (ilâ es sahrati) : kayaya
                    5. fe in-nî : o zaman gerçekten ben
                    6. nesîtu : unuttum
                    7. el hûte : balığı
                    8. ve mâ ensâ-nî-hu : ve onu bana unutturmadı
                    9. illeş şeytânu (illâ eş şeytânu) : şeytandan başkası
                    10. en ezkure-hu : onu hatırlamayı
                    11. vettehaze (ve ittehaze) : ve edindi (tuttu)
                    12. sebîle-hu : kendi yolunu
                    13. fî el bahri : denizde (denizin içinde)
                    14. aceben : acayip, şaşılacak şekilde

                    Kehf 64
                    1. kâle : dedi
                    2. zâlike : bu
                    3. mâ kunnâ : bizim olduğumuz şey
                    4. nebgı : talep ediyoruz, arıyoruz, ibtiga ediyoruz
                    5. ferteddâ : o zaman döndüler
                    6. alâ âsâri-himâ : (ikisinin) izleri üzerinde
                    7. kasasan : takip ederek

                    Tercümelerin büyük çoğunluğu Kehf 64'e Musa kelimesini eklemiş. Öznenin "o" olmasında, yani "aradığımız şey bu" diyenin Musa değil arkadaşı olmasında bir zorluk var mı?

                    Bence burada da yukarıdaki yanılgı sözkonusu. Musa'nın arkadaşı ondan genç olunca, Musa'yı onun arkadaşı değil mürşidi yapmak önyargısı. Oysa böyle bir ifade yok, bilakis iki denizin birleştiği yere ikisi birlikte vardılar.

                    .
                    Last edited by ozkanates; 15. September 2015, 12:55 PM.

                    Comment

                    • dost1
                      Site Yöneticisi
                      • Sep 2008
                      • 1905

                      #100
                      Selamun aleyküm, değerli ozkanates kardeşim,

                      Zamirin kime gittiğini görmek için paragrafın başına gitmek gerekir. Böyle yaptığımızda sorunuzdaki öznenin Musa olduğu arkadaşı olmadığı açıkça görülür.

                      60Ve iz kale Musa li fetahu la ebrahu hatta eblüğa mecmeal bahreyni ev emdıye hukuba//Ve bir vakit Mûsâ, delikanlısına: “Ben iki bilgin kişinin toplandığı yere varıncaya kadar durmayacağım yahut senelerce gideceğim” demişti.

                      61Felemma beleğa mecmea beynihima nesiya hutehüma fettehaze sebiylehu fiyl bahri sereba/Bunun üzerine “iki bilgin kişinin toplandığı yer”e vardıklarında ikisi de bunalımlarını/sıkıntılarını terk etti. O zaman bunalım/sıkıntı, bilgin kimse yardımıyla yok olup gitti.

                      62Felemma caveza kale lifetahu atina ğadaena* lekad lekıyna min seferina hazâ nesaba/Bu şekilde geçtikleri zaman Mûsâ, delikanlısına: “Getir kuşluk yemeğimizi, gerçekten biz bu yolculuğumuzda yorulduk” dedi.

                      63Kale eraeyte iz eveyna ilesSahreti feinniy nesiytül hut* ve ma ensaniyhu illeşşeytanu en ezküreh* vettehaze sebiylehu fiylbahri aceba;/Delikanlı: “Gördün mü/ hiç düşündün mü? O Kaya'ya sığındığımız vakit doğrusu ben bunalımdan/ sıkıntıdan kurtuldum, onu söylememi de kesinlikle bencilliğim engelledi. Bunalım/ sıkıntı, şaşılacak bir şekilde bilgin insanda kaybolup gitti” dedi.

                      64Kale zâlike ma künna nebğı, fertedda alâ asarihima kasasa/Mûsâ, “İşte bu, aradığımızdı!” dedi. Hemen izlerini takip ederek gerisin geri döndüler.

                      Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
                      Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
                      Sevgi,saygı ve muhabbetle.
                      Allah'a emanet olunuz.
                      Halil Ay

                      Comment

                      • ozkanates
                        Uzman Üye
                        • May 2014
                        • 291

                        #101
                        Halil kardeşim,

                        39 tercümenin hepsinin... "deniz" dediğine "bilgin kişi"; "balık" dediğine "bunalım/sıkıntı" demenin sebebini paylaşır mısın?
                        "İki bilgin kişinin toplandığı yer" tabiri neyi anlatıyor?

                        Tercümeleri belirttiğin şekilde yaptığımızda "işte bu, aradığımızdı!" diyenin delikanlı olmasına engel nedir?

                        Comment

                        • ozkanates
                          Uzman Üye
                          • May 2014
                          • 291

                          #102
                          Bendeki "deniz" tanımı Fatır 12 ve Rahman 19-24 'den geliyor ve Hanifler.com da bunlarda "deniz" demiş. Denize ait varlıklar, özellikle de gemiler kelimeyi deniz anlamına bağlıyor:

                          Fatır 12: İki deniz de eşit olmuyor; şu tatlıdır, hararet keser ve içerken kayar; şu da tuzludur, yakar kavurur. Her birinden de taze bir et yersiniz ve giyeceğiniz bir süs çıkarırsınız. O'nun armağanlarından hakkınız olanı arayasınız ve kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödersiniz diye onda suyu yara yara giden gemileri de görürsün.

                          Rahman 19-24: İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi. Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar... İkisinden inci ve mercan çıkar... Denizde koca dağlar gibi yükseltilen gemiler de O'nundur.

                          Comment

                          • dost1
                            Site Yöneticisi
                            • Sep 2008
                            • 1905

                            #103
                            Selamun aleyküm, değerli ozkanates kardeşim,

                            “فتى Fetâ”, “sağlam genç, yiğit delikanlı” demektir. Sözcüğün çoğulu “fityetün”dür. Sözcüğün çoğul hali yine bu surenin baş kısmında [Kehf/10, 13’te] Ashab-ı Kehf için kullanılmıştır. “Fetâ” sözcüğü “filan kişinin fetası / filancanın genç yiğidi” şeklinde herhangi bir şahsa izafe edilerek kullanıldığında, genellikle o şahsın hür veya köle hizmetçilerini ifade eder. Arap dili buna uygundur.
                            Gencin kimliği ile ilgili Kur’ân’da bilgi verilmemiştir. Ancak Musa’nın Medyen’den ehli/ailesi/yakınları ile birlikte ayrıldığı [Kasas/29] bilinmektedir. Bu genç yiğit Musa’nın (as) ehlinden birisidir; ama oğlu, ama kardeşi, ama uşağıdır. Kur’an’dan anladığımıza göre, Musa (as) Medyen’den zengin birisi olarak ayrılmıştır.
                            Bu genç ile ilgili birçok rivayet ortaya atılmıştır. Gencin isminin şu veya bu olmasının önemi yoktur. Konunun bize verdiği mesajlar onun ismi ve kimliği üzerine kurulu değildir. Ayrıca kimliğini ön plana çıkaracak şekilde delikanlıya muteber bir isim bulmak da anlamsız ve Kur’ân terbiyesine aykırıdır.
                            Literatürdeki seyahatnamelere, özellikle de feodal dönem seyahatnamelerine bakıldığında, Marco Polo, Evliyâ Çelebi, Robinson Crusoe, Strabon, Piri Reis, İbn Batuta, Mark Twain, Henry Miller ve Paul Bowles gibi seyyahların/gezginlerin birer hizmetçilerinin/yardımcılarının olduğu görülür.

                            İKİ DENİZİN TOPLANDIĞI YER

                            Bu güne kadar ayetlerin Mekkî oluşu ve müteşâbihliği göz ardı edilip olay coğrafi olarak ele alınmıştır. Bu yaklaşım nedeniyle de yeryüzünün her tarafında “iki denizin toplandığı yer” nitelemesine uygun mekânlar aranmıştır. Kimi Karadeniz ve Hazar Denizi arasını, kimi Ermenistan’da Kur ve Res [Aras] nehirleri arasını, kimi Akdeniz ile Kızıldeniz arasını, kimisi de Ürdün ile Kuzum nehirleri arasını bu niteliğe uygun bulmuştur. Söz konusu coğrafî mekânın Antakya, Eyle, Atlas Okyanusu kıyısındaki bir Endülüs şehri, Afrika’da Tanca, Amerika kıtasında Panama olduğunu ileri sürenler olduğu gibi, İstanbul Boğazının Karadeniz’e çıkışı olan Anadolukavağı veya Çanakkale Boğazının çıkışındaki Gelibolu Yarımadası olduğu görüşünü dile getirenler de olmuştur.
                            Paragrafa göre, Musa’nın gideceği, arayacağı şey “ صخرة sahra [kaya]”dır. Hutlarını orada [iki denizin toplandığı yerde veya iki denizi toplayan şeyde] unutmuşlardır. Genç adam, 63. ayette geçen ikrarına göre, Hut’u Sahra’da [Kaya’da] unutmuştur, terk etmiştir, bir bakıma ondan kurtulmuştur. Bu durumda, Sahra [Kaya] ile Mecmeu’l-Bahreyn [İki Denizin Toplandığı Yer] aynı yer veya aynı şeydir.

                            صخرة SAHRA

                            “Sahra” “Büyük kaya” demektir. Ayette geçen [صخرة ] Sahra/ Büyük Kaya, bugün Kudüs’teki Kubbetü’s-Sahra’nın [Mescid-i Aksa’nın] yakınında bulunan ve “Sahratullah” olarak bilinen Kaya’dır. Yahudiler de orayı “Ağlama Duvarı” olarak anmaktadırlar. Bundan da anlaşılmaktadır ki, Davud ve Süleyman peygamberler, ataları Musa peygamberden bu yana bir ilim merkezi olması sebebiyle Beytü’l-Makdis’i orada inşa etmişlerdir. Söz konusu Kaya’nın kutsal kabul edilmesine de bu olaylar neden olmuş olsa gerektir.
                            Sahra/Kaya sözcüğü, başına özel isim yapma eki olan “El” takısı alarak “ الصّخرة Es-Sahra” olmuş ve böylece özel bir isim haline getirilmiştir. Sözcüğü “Sahratullah” olarak da özel isim haline getirmek mümkündür. Lokman/16’da ise sözcük nekra [belirsiz] olarak yer almıştır.

                            BAHR [DENİZ]

                            “ البحرBahr” sözcüğü “genişlik ve açık yüzlülük” demektir. Denize “bahr” denmesi genişliğinden, enginliğinden dolayıdır. “Bahr” sözcüğü aynı zamanda “çok bilgili kişi” demektir. Mecaz olarak ise “çok bilgili, saygın kişi” demektir. Bilindiği gibi, Türkçemizde de çok bilgili insanlar için “derya gibi adam” deyimi kullanılmaktadır.
                            Buradan hareketle, ayette geçen “mecmau’l-bahreyn [iki bahrin toplandığı yer]” ifadesinin coğrafi olarak “iki denizin toplandığı, birleştiği yer” demek olmayıp “iki bilgin kişinin toplandığı yer” anlamında olduğunu söyleyebiliriz.
                            Pasajdan açıkça anlaşıldığına göre, Musa bu “iki denizin buluştuğu yer”e gitmek niyetiyle yola çıkmıştır. “Ben iki denizin toplandığı [iki bilgin kişinin toplandığı] yere varıncaya kadar durmayacağım yahut senelerce gideceğim” demesi, bu konudaki kararlılığını göstermektedir. Genç hizmetçisine yaptığı açıklamadan, bilgi toplamak için yıllarını harcamayı göze aldığı anlaşılmaktadır. Daha sonraki ayetlerden de anlaşılacaktır ki, Musa’nın bu seyahatteki amacı ticaret değil, bilgi sahibi olmaktır; zihnindeki problemlerini çözmek, karamsarlıktan ve bunalımdan kurtulmaktır. Zira Musa elçilik görevine hazırlanmadan evvel birçok badirelerden geçirilmiştir, eğitilmiştir.

                            37Ve andolsun Biz, sana diğer bir defa daha iyilik yapmıştık: “38Hani bir vakit vahyolunan şeyleri annene vahyetmiştik, ‘39Mûsâ'yı sandık içine koy da bol suya/nehre bırak, sonra da bol su/nehir o'nu sahile atsın. Onu Bana düşman olan ve o'na düşman olan birisi alsın.’ Ve Ben tarafımdan senin üzerine bir muhabbet bıraktım ve Benim gözetimim altında yetiştirilmen için, 40hani kız kardeşin yürüyordu da ‘Sizi o'nun bakımını üstlenecek birine götüreyim mi?' diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve kederlenmesin diye seni annene geri döndürdük. Ve sen, bir can öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve Biz seni potada eritip saflaştırdıkça saflaştırdık/seni olgunlaştırdık. Bir de yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra bir kader üzerine geldin, ey Mûsâ!
                            41Ve Ben, seni Kendim için yetiştirdim.
                            (Ta Ha/37- 41)

                            Musa ve delikanlının Kehf suresinde anlatılan yolculukları ve Musa’nın bu yolculuktan öğrendikleri de onu peygamberliğe hazırlama işlemlerindendir.
                            Pasajda üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da genellikle “balık” diye çevrilen “hut” sözcüğüdür. Sözcükle ilgili olarak daha önce A’raf suresinde yaptığımız açıklamayı, öneminden dolayı kısaca tekrarlamayı yararlı görüyoruz:

                            HUT

                            “ حوت Hut” sözcüğü, dilbilimcilerinin bir kısmına göre “balık”, bir kısmına göre de “büyük balık” demektir. Bu anlamıyla sözcük, tatlı ve tuzlu sularda yaşayan soğukkanlı omurgalıların genel adıdır. Ayrıca eski çağlardan beri burçlar kuşağındaki bir takımyıldızın adı olarak da kullanılmaktadır.
                            Ancak Kur’an’ı doğru anlamak için sözcüklerin teamüldeki kullanımını değil, gerçek anlamlarını bilmek gerekmektedir.
                            Sözcüğün kökü olan “حوت hvt”, Arap dilinde “hut” ve “havt” olmak üzere iki türlü okunur. Bu okunuşlardan ilki olan “Hut”, Bedeviler arasında “ağır ağır da yutsa, çabuk çabuk da yutsa kendisine kâfi gelmeyen [doymayan, doyma duygusu olmayan]” anlamında kullanılmıştır.
                            “Havt” ise “kuşun suyun çevresinde veya vahşî hayvanın bir şeyin çevresinde dönüp durması, oradan ayrılmaması” anlamındadır. Bu anlamlardan anlaşılacağı üzere, “hut” sözcüğü aslında doyma hissi olmadığı ve doyduğunu bilmediği için balıklara yakıştırılmış bir sıfattır, balık demek değildir. Nitekim herkesin bildiği gibi, sularda yaşayan balığın esas adı “semek”tir. Balıklarda doyma hissinin olmaması, yemeye ara verme nedenlerinin doymaları değil de tıkanmaları olması, bugün artık bilimsel bir bilgidir. Balıkların bu özelliklerini bilmeyen amatör akvaryumcuların, günlük ihtiyacın üzerinde yemleme yaptıkları takdirde çatlayarak ölen balıklarla karşılaştıkları bilinen bir durumdur. Balık oburluğunun balık cinsleri itibariyle gösterdiği özellikler ise Su Ürünleri Fakültelerinin araştırma raporlarına da girmiş durumdadır.
                            Buna göre, “hut” ve “havt” sözcüklerinin anlamlarını “hırs, doyumsuzluk” olarak ifade etmek mümkündür.
                            “Hut” sözcüğünün Kur’an’da yer aldığı pasajlardaki anlatım dikkate alındığında, sözcüğün daima “sebebiyet mecaz-ı mürseli” şeklinde kullanıldığı görülmektedir. Yani, sebep olan “hırs ve doyumsuzluk” zikredilmekte fakat hırsın insanda sebep olduğu “bunalım ve karamsarlık” kastedilmektedir. Musa’nın bunalımının nedenini yukarıda açıklamıştık.

                            Şimdi pasajı tahlile devam edelim:


                            “Bu şekilde geçtikleri zaman o [Musa], delikanlısına: ‘Getir kuşluk yemeğimizi; gerçekten biz bu yolculuğumuzda yorulduk’ dedi” ayetinin metnine dikkatle bakıldığında, Musa’nın genç arkadaşından kuşluk yiyeceklerini istediği fakat “hutu getir de yiyelim” demediği görülmektedir. Ancak genç adam yemeği getirdi mi, getirmedi mi; yemeklerini yediler mi, yemediler mi; bize bildirilmemektedir. Musa kuşluk yemeği istediği bir anda, genç adam “Gördün mü? O Kaya’ya sığındığımız vakit doğrusu ben hutu unuttum/ terk ettim; ve onu anmamı muhakkak şeytan unutturdu/ terk ettirdi. O [Hut], şaşılacak bir şekilde denizde yolunu edindi” demektedir. 61. ayetteki ifadeye göre ise sadece genç adam unutmamış, Musa da hutunu unutmuştur/terk etmiştir; yani dertten kurtulmuş, rahatlamıştır.

                            HUT’UN BAHRDE [BİLGİN KİŞİDE] KAYBOLMASI:

                            Musa ve yardımcısının sıkıntıları, karamsarlıkları, bunalımları Büyük Kaya’da bilginler arasında yaşadıkları şeyler vasıtasıyla ortadan kalkmıştır. Sanki denizde bir balığın derin bir deliğe dalıp kaybolup gidişi gibi olmuştur.
                            Olay deniz ve balık sembolleri ile anlatıldığından, ifadeler dağdağalıdır.
                            64. ayetteki “O [Musa], ‘İşte bu, aradığımızdı!’ dedi. Hemen izlerini takip ederek gerisin geri döndüler” şeklindeki genel ifadeye göre, Musa’nın aslında aradığı yeri bulduğu fakat aradığı yerin orası olduğunu anlayamadığı anlaşılmaktadır.
                            Büyük Kaya’nın orada yaşadıkları olaylara - orada deniz gibi bilgiye sahip kimselerle karşılaşıp sıkıntıdan, bunalımdan kurtulmalarına- bakılırsa, Musa’nın varmak istediği yer; iki denizin birleştiği [bilginlerin toplanıp bilgi alışverişi yaptığı, bilgisizleri bilgilendirdikleri, zihinsel problemleri çözdükleri] yer orası olmalıydı. Oraya dönüp bir şeyler daha öğrenmeliydi. Bu nedenle hemen gerisin geri o Büyük Kaya’ya döndüler.

                            65Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, Biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir bilgi öğretmiştik.

                            Musa ile delikanlı geri döndüklerinde, iki bilginin buluştuğu o yerde [Kaya’da] bir kişi ile buluşurlar. Bu kişi, Allah’ın kendisine ilim ve rahmet vermiş olduğu bir kuldur.
                            Kanaatimize göre, Musa ile yardımcısının Sahra’da buldukları bu kul bir peygamberdir. Çünkü ayette “Biz ona katımızdan bir rahmet vermiştik” denmiştir. Aşağıdaki Kur’an ayetleri, Yüce Rabbimizin bu ifadeyi peygamberlik nimeti için kullandığını göstermektedir:

                            31Yine onlar: “Bu Kur’ân, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler.
                            32Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit dünya hayatında, onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz, onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.
                            (Zühruf/31, 32)

                            86Ve sen Kitab'ın sana vahyedileceğini/indirileceğini ummuyordun. O, ancak Rabbinden bir rahmet olarak verildi. Öyleyse sakın kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere arka çıkma/ yardımcı olma.
                            (Kasas/86)

                            Bilgin Kul’un bir peygamber oluşunun diğer delili ise surenin 82. ayetinde duvar doğrultma işini kendi iradesi ile yapmadığını beyan ediyor olmasıdır. Bu demektir ki, duvar altında duran iki yetime ait gömünün varlığı ve bu gömünün belli bir süre daha bulunduğu yerde korunması gereği ve dolayısıyla bunun icabı olan duvarın doğrultma işi Bilgin Kul’a [peygambere] vahiy ile telkin edilmiştir.
                            Yukarıdaki delillere dayanarak peygamber olduğunu söylediğimiz “bilgin kul” hakkında Kur’an’da başkaca bilgi verilmemiştir. Bu durumda, onun da Nisa/164 ve Mü’min/78’de peygamberimize adlarının ve kıssalarının haber verilmediği bildirilen peygamberlerden olduğu anlaşılmaktadır.

                            66Mûsâ ona: “Doğru yol konusundaki sana öğretilenden bana da öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?” dedi.

                            Musa “Bilgin Kul” ile tanışmış ve onun bilgin birisi olduğunu, doğru yolu bulma konusunda kendisine çok bilgi verilmiş olduğunu anlamıştır. Ondan “doğru yolu bulma konusunda ona öğretilenlerden öğrenmek için” öğrencisi olmayı istemektedir.
                            Olayın devamını ayetlerden biliyorsunuzdur.

                            Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
                            Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
                            Sevgi,saygı ve muhabbetle.
                            Allaha emanet olunuz.
                            Halil Ay

                            Comment

                            • ozkanates
                              Uzman Üye
                              • May 2014
                              • 291

                              #104
                              Fussilet 9:

                              1. kul : de, söyle
                              2. e : mi
                              3. inne-kum : muhakkak ki siz, gerçekten siz
                              4. le : elbette, mutlaka, gerçekten
                              5. tekfurûne : inkâr ediyorsunuz
                              6. bi ellezî : onu
                              7. halaka : yarattı
                              8. el arda : arz, yeryüzü
                              9. fî : de, içinde
                              10. yevmeyni : iki gün
                              11. ve tec'alûne : ve kılıyorsunuz
                              12. lehu : onun için, ona
                              13. endâden : eşler, denk olanlar
                              14. zâlike : işte o
                              15. rabbu : Rab
                              16. el âlemîne : âlemler

                              Ayette geçen "el arda" 'nın temel/kendi anlamı yerküre mi yoksa yeryüzü mü? Bu ikisi Türkçe'de birbiri yerine kullanılıyor ama ilki atmosfer hariç tüm dünya, öbürü sadece yerkabuğunun üst yüzeyi.

                              Comment

                              • dost1
                                Site Yöneticisi
                                • Sep 2008
                                • 1905

                                #105
                                Selamun aleyküm, değerli ozkanates kardeşim,
                                "Arz" sözcüğünün bir Elif'le başlayanı bir de ayın harfi ile başlayanı vardır ikisi de birbirinden farklıdır. Elif'le başlayan arz sözcüğü için Lisanül Arab cilt 1, s: 126 da :
                                - Üzerinde insanların bulunduğu yer.
                                - Her aşağı olan, aşağıda bulunan şey.
                                - Devenin ayakları.
                                - Yere yakın yaratıklar.
                                - Hayvanların ayaklarının yere yakın kısımları.
                                - İnsanın topuğundan aşağıdaki kısmı.
                                - Ayakkabının tabanı.
                                - Kuru ağaç yiyen böcek.
                                - İlk bahar günleri ortaya çıkan karıncaya benzer beyaz kurtçuk.
                                - Kum içinde yaşayan solucan, keme cinsinden yaratıklar.
                                tanımı yapılmaktadır.

                                Dikkat edilirse yukarıdaki anlamların ortak noktası, hepsinin de "aşağı oluşu, sefilliği, yere yakınlığı" ifade etmeleridir. Zaten Dünya`ya "arz" denilmesinin sebebi de, herkesin ayakları altında olmasından dolayıdır.

                                Ayın harfi ile yazılan arz sözcüğü uzunluğun karşıtı olup "en" demektir.
                                Bu sözcüğün fiil olarak anlamı, "enleştirme; yayma, yaygınlaştırmadır.

                                Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
                                Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
                                Sevgi,saygı ve muhabbetle.
                                Allah'a emanet olunuz.
                                Halil Ay

                                Comment

                                Working...