Kuran'a göre miras hukuku

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • galipyetkin
    Uzman Üye
    • Sep 2011
    • 1389

    #16
    Saygın Kuman

    Bir şey sorma isteği uyandı içimde; Acaba imtihanı için mutlaka bir mülk mü gerekiyor?
    diye sormuşsun.

    Bakalım şu yazdıklarım seni tatmin edecek mi?

    Her şeyden evvel "insan" Bakara 30 ve devamında (cesedin yaratılıp ruhun üfürülmesinin) anlatıldığı gibi Allah'ın projesidir.

    Biz bu proje, insan hakkında şurada:
    http://hanifler.com/showthread.php?t=2616
    "Zıtlıklar arasındaki insan"
    başlığı altında şöyle yazmıştık.

    Hatırlatmak istedim. Belki faydası olur.

    Şöyle ki:
    "RUH VE BEDENİN ZIT TARAFLARA ÇEKİMİ ARASINDA SIKIŞIP KALAN İNSAN
    Bölüm-1

    Bir başka deyişle cesetler ve kavramlar dünyası arasındaki insan diyebiliriz. Cesedi ile dünyaya gelen insan, kavramlarla insanlaşır. Ruh denilen şey de bir kavramdır. Ceset gelip geçici şeylerden, yani oluşum ve bozuşuma tabi elemanlardan oluştuğu için, kendisi gibi olan maddi dünyaya muhtaçtır. Kendisinden eksileni oradan toplar. Hatta eksilme ve eksik kalma ve sonuçta cesedin tehlikeye girmesi endişesi onu yakın ihtiyacı olmadıklarını da toplayıp yığma yoluna iter. Zayıf ruhlara da bunu ihtiyaç gibi takdim edip amacına hizmet ettirir.

    Oysa eksiklik duygusu cesedin ihtiyaç veya ihtiyaç üzeri doymazlığının gereksinimidir. Ruh bunun peşine yanılgısıyla sürüklenir. Kavramlar eksilip çoğalmazlar, bunun için eksilenleri yoktur ki, madde dünyasından tamamlasınlar; kavramlarla olgunlaşırlar veya dejenere olurlar. Kavramlar ancak kendi cinsleri ile adeta bir armoni oluşturmayı, mizanı severler, bunun için de, uyum oluşturmak için benzerlerini ararlar. Ahenkten zevk (Sevinç) alırlar. Tanımlanmaları da benzerleri ile açıklanır. Zıtları ise, ne olmadıklarını anlamak için adeta sınır belirleyicilik işlevini görürler.

    Ruhlaşmış kavram, benzerleri ve zıtları ayırmada uzmandır. İnsana fıtraten ilham edilen de zaten budur. Parazit yapan sesleri iyi tanır. Bir anlamda paradokslar uzmanıdır. Bu kendisine yeti olarak sunulmuştur. Bu yeti körelebilir de, mükemmelleşebilir de. Körelip yozlaşması ceset tarafından hissedilen doymazlık ve açgözlülüğe kulak vermesi ile oluşur. Beden eksilme panik sinyalleri vermekte kendi fıtratı gereği haklıdır. Ama eksilme tükenme imkân ve ihtimali olmayan ruhlaşmış kavramın bedenle birlikde özdeşleşmesine hiç gerek yoktur. Onun kendi harmonisini oluşturması gerekir.

    Kavramları, benzerlerini, zıtlarını, en iyi tanıyan ''Yaratıcı Ruh''tur. ''Yaratıcı Ruh'', insan ruhuna bu yetiyi aktardığı ve Resul’ler yolu ile de ikazda bulunduğu halde, bedenden gelen sinyallere haddinden fazla önem veren seçici ve ayırt edici ruh, paradokslarla dolu bir anlak oluşturmuştur.

    İşte bu ruh, yönünü maddeye çevirmiş ruh olup, bedenin tatminini kendine görev edinmiştir. Bu gerçek bir “Madde bağımlılığıdır”. Rutin madde bağımlılığı(Uyuşturucu v.s) bunun yanında hafif kalır. Kavramları bozan, içlerini boşaltan, vahyiler üzerinde, gerek kalem oynatan, gerek anlamlarını bozan, gerek suya sabuna dokunmayan çok da ilgili olmayan en uzak anlamlarını verenler de bunlardır. Bunun için, sözlük anlamları da tam güvenilir değildir. Bunun mutlaka vahiy satırlarının teselsül(peşi sıra olan, birbirini takip) eden mantığı içinde denetlenmesi gerekir. Yani Kur'an’ı kavramlarla anlamaya çalışmak, ama kavramları da Kur'an’a denetletmek şeklindeki karşılıklı etkileşim bir güvencedir.

    Bunda isabet, yine, bakış sahibinin “madde bağımlısı”(materyalist) olmaması, ruhlar arası armoniye önem vermesi gerekir. İşte böyle bir kemâle yönelmiş erdemli insanın ''hah işte bu mana tam oturdu” sözünü iç rahatlığı ile söyleyebildiği anlam, gerçeğe en yakın anlamdır. Zaten Resulullah rivayetlerinde, kalbin içine sindirerek kabul ettiği şeyin doğruya en yakın olduğunu bize bildirmiştir(Benden size gelen haberleri birde kalbinize sorun…). Çünkü madde bağımlılığından kendisini soyutlamış ruh, mükemmeli arar ve erdemin kendisi olan ''Yüce Ruh'‘a hayrandır. Ondan gelene kulağı kiriştedir. Maddi dünyadan olan cesedin doymazlığını bilir, evrensel uyum için, onun zırlamasına kulaklarını tıkamıştır. Bu asla bedeni ihmal etmek veya insanlık düşmanları karşısında maddi güç hazırlamamak anlamına gelmez(Enfal-60). Çok üretmek, ama bunu kendi cesedinin emrine değil, zorunlu ihtiyacı olan başka cesetlerin ihtiyaçlarını nazara alarak, kendine tahsis etmemektir. Bunun da en değerli yolu, Nuh nebiden bu yana hak olan yol ''Beyt-ül mal'' olarak ortaklık (Harim) adına tahsis etmektir.

    Böylece, bedenin taleplerini ”ihtiyacı kadar” ile sınırlayıp, onun çığırtkanlığına kulak tıkayarak, evrensel armoni ve uyumu tercih etmek gereklidir. Yeryüzünde saadet içinde yaşamanın ilimsel formülü de budur. Buna hak din literatüründe ''Kavam veya itidâl'' denilir. Dinin gerçek ekonomi politiği budur. Bunu terk edip, hususi teşebbüse toplumun geleceğinin ihâle edilmesi, önceki kitap ehlinin, hem maddi tahrifatlarla, hem de anlam çarpıtmaları ile bozdukları din anlayışını din edinmektir. Yani milletleşmesi ideal olmayan bir toplum vardır ortada. Hak din dışına çıkmaktır.

    Sonraki ümmetlerden büyük bir kısmı İsrail oğullarının yolunu izleyerek, eşitlik ve İnsanların amaç, araç birliğine dayanan dini anlayışını terk ederek, takva dininde havlu atarak, fetva ve ruhsat ve hile-i şer’iyye yoluna gitmişlerdir. Böylece cesedin doymazlığına kulakları tetikte hazır köleler olduklarından, evrensel uyum ritminden(melekûttan) uzak kalmışlardır. Hepsi olmasa da, kahır ekseriyeti öyle yapmıştır. Önceki kitap ehli gibi bunu kalem oynatarak ve kelimelere yer değiştirterek değil, ama bazen karışık kıraatle, bazen ulama yapılacak yerde tertil, tertil yapılacak yerde ulama ve ''valslerle'' bunu becermiş, bazen de kavramlara ahenge aykırı en uzak anlamları vererek, yorumlarla paradokslar oluşturup kafa karıştırarak bunu becermişlerdir.

    Bu sapmaların orijininde hep kendinden bir şey eksilmesi mümkün olmayan ve madde ile eksileni tamamlama diye bir sorunu bulunmayan ruhun, cesedin doymazlığı çekimiyle kendini özdeşleştirme yanılgısından ileri gelmektedir. Maddeye hiç de ihtiyacı olmayan ruh, bedenle aynı frekansa girdiğinde, ''mülk şehveti''nin güdümüne girmiştir. İnsanın bedeninin bilincinde olması başka şey, bedensel taleplerin güdümüne girmesi başka şeydir. İnsanın kavramlar dünyası ile ilişki içinde olması bile, bilip yaşadığımız hayatta, bir beden (ceset) sahibi olmasına bağlıdır. Yani ruhun(kavramları kavrayan kavramın ve canlık belirtisinin-tam anlamıyla can'ın-) kendi benzerleri ile ilişkide olması için zaman denilen şeye ihtiyacı vardır. Zamanı ise, bedenin hayatiyeti ile kullanır. Öyle ise, bir bedeni olduğunun bilincinde ve yine, onun ihtiyaçlarına kulak vermek zorundadır. Şu kadar ki haddi kadar gerçeğini bilip sınırlamak şartıyla.

    Nasıl beden ruhsal ilişkilerin tesisi için bir araçsa, bedenin ihtiyaçları da araç düzeyinde kalmalı, hayatın amacı ruhun yücelmesi tek ve öncelikli amacı olmamalıdır. Çünkü devamlı azalan ve üzerine konulması gereken bir şey olan ceset nedeni ile önceleri eksik tamamlamak, giderek devamlı zimmetinde bulundurmak ve giderek madde yığıp çoğaltmak öncelikli değer haline gelir ki, en güçlü olmak ve bunu artarak sürdürmek herkes için öncelikli amaç haline gelince, dünya yaşanmaz hale gelir.

    Onun için, ruhun tatminini ki bu erdemdir, bunu önemsemeyen, bedenin tatminini ön plana alan materyalistler (Madde bağımlıları), cesedin egoizmini amaç yaptıklarından, daha çok şeyin zimmette bulundurmayı hayatın gayesi edindiklerinden, paylaşma ve eşitlik yerine, gücün tahakkümünü maksadın temeline yerleştirmişler, doğal mücadeleyi kutsamış teşvik etmişlerdir. Bunun için de, maddi terakkiyi sağlasalar da, medeniyeti yok etmiş, vahşeti yeryüzüne yaymışlardır. Önceleri mevzii ve bölgesel başarılarını, şimdilerde iki ucu birleştirip kenetleme anlamına gelecek şekilde globalleştirmek, yani iki ucu birbirine bağlayarak adeta kuyruğunu ısıran ve böylece halka olan yılan figürünü oluşturmuşlardır. İşte buna karşı koyacak ve zinciri kıracak olan tek şey, adaleti gücün karşısına çıkartan, kollektif dayanışma taraftarı evrensel adalet savunucusu olmaktır....

    Ceset ve midesi için yaşayanların, çevrelerini kendi ihtiyaçlarını rahat ve kolayca sağlama pahasına baskı altında bulundurup, zulmü ve zülüm yapmaya mahsus gücün tahakkümünü ayakta tutup devam ettirirler. İdealizm taraftarları ise, mevcut zulüm düzenine baş kaldırmak ve değerlerin değişimi için çalışmak, zulmün ve kaba gücün tahakkümü yerine, evrensel değerleri adalet ve merhameti hâkim kılma mücadelelerinde ruhen benzer olanların birlikteliğini anlatan ve öneren kavramlara yönelirler......"

    diye üç başlık altında devam eder ki Sitedeki "YARATILIŞ/MÜLK" Bölümünde yayımlanan yazı dizisinin bir bölümünü oluşturuyor.

    Saygılarımla.
    Galip Yetkin.
    Last edited by galipyetkin; 16. September 2017, 08:58 PM.

    Comment

    • kuman
      Uzman Üye
      • Mar 2013
      • 583

      #17
      sayın yolcu

      Bu sayfa da 12 nolu cevaba bakarak 15 cevabı çok uzun yazmışsınız.
      Evet Mülk belirler deseydiniz yeterli idi.

      Mülksüz sınav olur mu ?
      Sınav sadece Mülk ile mi olur ?

      Sorumlarım da ise 15 de söylediğniz sözler yeterli gelmiyor.
      Son sözünüz ile de '' Doğrusunu Rabbim bilir'' diyerek ne kastettiğiniz tam anlamadım
      Anladığım kadarıyla siz doğru ya ulaşamazsınız ulaşsanız bile onun doğru olup olmadığı hakkında şüpheleriniz olur şüphe varsa doğru değildir.

      İkinci bi soru
      Doğruyu rabbimiz bilirse biz bu sınavı nasıl geçeriz ?

      Not : Genelde bu şekilde sorular sorduğum için insanlar bana ateist yada deist demelerine alışığım o yüzden gereksiz yere bunları söylemeyin zaman kaybı olmasın.
      Last edited by kuman; 16. September 2017, 09:53 PM.

      Comment

      • kuman
        Uzman Üye
        • Mar 2013
        • 583

        #18
        sayın yetkin,

        Teşekürler güzel bir cevaptı tatmin olmadım ancak söylediğiniz diğer yerlere göz gezdirerek belki içimi tatmin edebilirim
        ANcak şu an sınav dediğimiz olgu sadece Mülk ile ilgili gözüküyor hala benim açımdan

        Comment

        • yolcu42
          Uzman Üye
          • Oct 2016
          • 183

          #19
          Sayın kuman,

          Tarih boyunca ve şimdi çok kişi kuranı yorumlar.
          Bu yorumu yaparken,içinde yaşadığı büyüdüğü toplumun gerçekleri,kişinin önyargıları,tutkuları,korkuları yorumun ister istemez şeklini değiştirir.


          Örneğin,emevi,abbasi devletinin çok güçlü olduğu ve toprağına toprak katmak istediği bir dönemde devletin bir makamına gelmiş bir islam aliminin savaş ayetlerini yorumlaması,devletin ideolojisiyle ters düşseydi,
          Örneğin savaş ancak bizimle savaşanlara ve ülkede karışıklık çıkaranlara karşıdır.islam kılıçla değil,kuranla,ilimle yayılır" diyebilir miydi .veya mümtehine8-9 ve bakara190 nı tam olarak doğru yorumlayabilir miydi acaba.
          (abbasi veya emevi devletini örnek olarak verdim,devletin amacının dini yaymak mı yoksa güçlü olmak mı veya arap milliyetçiliğini yaymak mı olduğunu tam olarak bilemem,tarih araştıranların yorumuna bırakırım.
          Bilmediğim ve araştırmadığım bir devlete çamur atamam,sadece örnek olsun diye verdim)
          (bakara141)"Onlar gelip geçti." Derim.

          Kanaatimce "Kuran okuduğun zaman kovulmuş şeytandan allaha sığınmamızın bir nedeni de"bu etkenlerden olabildiğince etkilenmeyelim diyedir.

          Kişi yorum yaptığı zaman,bunun sadece kendi zannı(kanaati,teorisi) olduğunu bilmelidir.çünkü önyargıları,korkuları,tutkuları,bilgi yetersizliği, allahın tam olarak kasdettiği gerçeği görmesini engelleyebilir.
          Yani yaptığı açıklamanın gerçek değil kendi teorisi olduğunu bilirse ve söylerse;

          1.kişilere"bu benim zannımdır,zannıma tabii olmayın, kuran ve akıl süzgecinden geçirin" mesajı verir.

          2.fikirlerini tükenmez kalemle değil kurşun kalemle yazdığı için,fikirleri kafasında putlaşmaz,gerektiğinde silebilir.

          3.kibre kapılıp"bu kuranı ben çözdüm,en doğrusu budur" demez.
          En doğrusunu rabbim bilir der.

          4.müteşabih ayetlerin te'vilinin peşine düşmez,herşey allah katındadır.der(ali imran7)

          Zaten bilimin gelişmesini sağlayan olgu,
          Bilim adamlarının bulduğu sonuçları,gerçk değil teori kabul etmeleridir.
          (big bang teorisi,sicim teorisi,izafiyet teorisi) gibi.
          Eğer yeni gelen bilim adamları tarafından bulunan sonuçlar teori değil gerçek kabul edilseydi;
          Atomu üzümlü kek modeli olarak kabul eder yeni araştırmalar yapmazlardı.
          Veya,"biz albert einstein'den daha mı iyi bilecez deyip izafiyet kuramı incelenmezdi.
          Last edited by yolcu42; 17. September 2017, 11:53 AM.

          Comment

          • galipyetkin
            Uzman Üye
            • Sep 2011
            • 1389

            #20
            Saygın Kuman.

            Bir de şu "sınav" deyişine dokunmak istiyorum.

            Bu "sınav" olgusunu Haluk Bey-Gümüştabak- pek sık kullanmakta.
            Ahrette toplanma ve sonrasını anlatan ayetler okunduğunda, bu işlem eğitim alanların ders notunu belirleme gibi bir sınama olmadığı anlaşılıyor.

            Allah yarattığının ne biçim bir şey olduğunu ve o yaratılanın kendisinin verdiği karar ve edimleri ile cennete veya cehenneme gideceğini bilmez olur mu?
            Tabii ki bilir. Bundan normal bir şey olamaz.
            Fakat İnsanoğlu bu hayatı yaşamadan diyelim ki Allah'ın bilgisi ile cehenneme kondu. Patavatsız insan Allah'a sebepsiz oraya gönderilmiş olduğundan bahisle karşı çıkar, itiraz ederdi.

            Bu sebeple Allah insana bu yaşamı yaşatmaktadır ki yaşadıkları ile kendisi kendisine şahitlik yapsın, ve kendisi kendisinin ne biçim bir şey olduğunu anlasın.

            Yoksa Allah ne olduklarını bildiği kullarını tek tek karşına alıp" söyle bakiiim" diye sormaz her halde.

            Kitaptan anladığıma göre, ahrette kişi objektif ve yaşamında ilan edilmiş(mesela Tevrat) veya bilmesi gereken (doğuştan verilmiş) kriterlerin veya her ikisinin karşısına geçip hayatında yaptığı ve hafızasında depolanmış edimleri karşılaştırılıp uygun hareket edip etmediğine kendi şahit olacak ve gerek kendisinin, gerek başkasının hiç bir itiraz olanağı olmadan tıpış tıpış ya cehennemin ya da cennetin yolunu tutacak.

            Saygılarımla.
            Galip Yetkin.
            Last edited by galipyetkin; 17. September 2017, 05:27 AM.

            Comment

            • yolcu42
              Uzman Üye
              • Oct 2016
              • 183

              #21
              Katılıyorum,Demek istediğim zaten;

              Kişinin ne yapacağını allah biliyor,bunu kişiye gösteriyor

              Eğer,devlet kişinin tasarruflarını yönetirse,bu kişi aslında cimri,yardım yapmakistemeyen,gösteriş meraklısı olsa bile bu düşüncelerini hayata geçiremeyecek ve içinde sakladığı açığa çıkmayacaktır.

              Ayrıca bir düzeltme yapmak istiyorum;

              Karunlaşmak diye ifade ettiğim terim,tam olarak kişinin mal varlığının miktarı değil,bu mal varlığını kullanım yöntemidir.
              Karun kıssasında karunu uyaran kişiler, " niye bu kadar malın var" diye değil
              "sana verilenle allahın rızasını ara,dünyadan da nasibini unutma" diye uyarıyor.

              Kişi elinde olan mal ile yetinmeli,elinde olmayana tamah edip hırsa kapılmamalı(karun olmaya çalışmamalı),kazandığından ihtiyacı olana vermeli,gösteriş,lüks,israf peşinde koşmamalı diye düşünüyorum.

              Bunun dışında allahın,dilediği kulları için ayarladığı rızık farklıdır.(dilerse fazla verir,dilerse az verir)

              karun da olsan harun da olsan elindekiyle allahın rızasını arayıp,dünyadan da nasibini unutmamak doğru olandır kanaatindeyim.

              Kişiyi mutlu eden,
              Elindekinin çokluğu değil,
              Elde etmek istediklerinin azlığıdır
              (alıntı)
              Last edited by yolcu42; 17. September 2017, 03:00 PM.

              Comment

              • bartsimpson
                Super Moderator
                • Mar 2012
                • 692

                #22
                galipyetkin Nickli Üyeden Alıntı
                Saygın Kuman.

                Bir de şu "sınav" deyişine dokunmak istiyorum.

                Bu "sınav" olgusunu Haluk Bey-Gümüştabak- pek sık kullanmakta.
                Ahrette toplanma ve sonrasını anlatan ayetler okunduğunda, bu işlem eğitim alanların ders notunu belirleme gibi bir sınama olmadığı anlaşılıyor.

                Allah yarattığının ne biçim bir şey olduğunu ve o yaratılanın kendisinin verdiği karar ve edimleri ile cennete veya cehenneme gideceğini bilmez olur mu?
                Tabii ki bilir. Bundan normal bir şey olamaz.
                Fakat İnsanoğlu bu hayatı yaşamadan diyelim ki Allah'ın bilgisi ile cehenneme kondu. Patavatsız insan Allah'a sebepsiz oraya gönderilmiş olduğundan bahisle karşı çıkar, itiraz ederdi.

                Bu sebeple Allah insana bu yaşamı yaşatmaktadır ki yaşadıkları ile kendisi kendisine şahitlik yapsın, ve kendisi kendisinin ne biçim bir şey olduğunu anlasın.

                Yoksa Allah ne olduklarını bildiği kullarını tek tek karşına alıp" söyle bakiiim" diye sormaz her halde.

                Kitaptan anladığıma göre, ahrette kişi objektif ve yaşamında ilan edilmiş(mesela Tevrat) veya bilmesi gereken (doğuştan verilmiş) kriterlerin veya her ikisinin karşısına geçip hayatında yaptığı ve hafızasında depolanmış edimleri karşılaştırılıp uygun hareket edip etmediğine kendi şahit olacak ve gerek kendisinin, gerek başkasının hiç bir itiraz olanağı olmadan tıpış tıpış ya cehennemin ya da cennetin yolunu tutacak.

                Saygılarımla.
                Galip Yetkin.
                neden sınava tabi tutuluyoruz? sınav sonunda cennet yada cehenneme gidince ne olacak? yaşamaktaki tek amaç cennet yada cehenneme gitmek mi?
                "Hayat bugündür. Emin olduğun tek hayat. Onu en iyi şekilde yaşa."

                Comment

                • kuman
                  Uzman Üye
                  • Mar 2013
                  • 583

                  #23
                  sayın galip bey, sayın yolcu,

                  Anladığım kadarıyla sizin yazdıklarınızdan, hiç bir din evrensel değildir. (?)
                  Dinler zamana, olaylara, içinde bulunulan topluma, kişinin bilgisine, kişinin ruhsal durumuna, o anki sosyal politika ve hedeflere göre değişebilir.
                  Vahiy ile tanışmış olsa dahi imtihan da bunu tam olarak bilebilme imkanı olmadığından dolayı o vahiyden alabildiği kadarının uygulamasına mı bakılaacak ?
                  O zaman bu imtihan dünyası tamamen herkes için farklı sabit bir şey değil değişebilir ?

                  Yada bartsimpson un dediği gibi ' Neden yaşıyoruz cennet yada cehenneme gitmek için mi ? Aslında bir imtihan yok mu ? Bunu biz yanlış mı algılıyoruz ?
                  Aslında cennet cehennem yokta ayetleri biz bu şekilde yorumluyoruz sebebi de bizim bu topraklarda yetişmemiz mi ?

                  Comment

                  • galipyetkin
                    Uzman Üye
                    • Sep 2011
                    • 1389

                    #24
                    Dostum Bart.

                    Bak aşağıda bir yazı var.... Hatırlayacaksın. http://hanifler.com/showthread.php?p=21190#post21190
                    Yazı senin.
                    Bu yazıyı da dayanak olarak yazacağım "sınav" değil de "kazanımların açıklanması" diye niteleyeceğim "evrimleşme" yazısına bir başlangıç olsun istedim. Zannederim o yazıda Sevgili Kuman'a da bir şeyler yazacağım.
                    (Daha evvel burada 16/09/2017 günlü yazımda konuya değinmiştim.)
                    **************
                    İşte yazı:

                    Bakara Suresi

                    29 O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için oluşturandır. Sonra da O, semaya egemenlik kurdu, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi en iyi bilendir.

                    30 Ve bir zaman Rabbin, doğadaki güçlere, “Şüphesiz Ben, yeryüzünde bir halîfe getiren Zatım” demişti. Doğadaki güçler, “Orada bozgunculuk yapan, kan döken birisini mi yapacaksın?
                    Oysa biz, Senin övgünle birlikte tüm noksanlıklardan arındırıyoruz ve Senin tertemiz; her türlü kötülük ve eksiklikten uzak olduğunu haykırıyoruz” demişlerdi. Senin Rabbin, “Ben sizin bilmediğiniz şeyleri çok iyi bilirim” demişti.

                    31 Ve senin Rabbin, Âdem'e o isimlerin tümünü öğretti. Sonra hepsini doğadaki güçlere sundu ve “Hadi, haber verin Bana şunların isimlerini, eğer doğru kimseler iseniz” dedi.

                    32 Doğadaki güçler, dediler ki: “Sen her türlü noksanlıktan arınıksın! Senin, bize öğretmiş olduğunun dışında bizim için bilgi diye bir şey yoktur. Şüphesiz Sen, en iyi bilenin, en iyi yasa koyanın ta kendisisin.”

                    33 Senin Rabbin dedi ki: “Ey Âdem! Haber ver onlara, onların adlarını.” Sonra da Âdem onlara, onların adlarını haber verince, senin Rabbin, “Dememiş miydim Ben size! Şüphesiz Ben, göklerin ve yerin görülmeyenini, duyulmayanını, sezilmeyenini, geçmişi, geleceği bilirim. Ve Ben, sizin açığa vurduklarınızı ve sakladıklarınızı bilirim” dedi.

                    34 Ve hani Biz, doğadaki güçlere, “Âdem'e boyun eğip teslimiyet gösterin” demiştik de İblis/düşünce yetisi dışında doğadaki güçler hemen boyun eğip teslimiyet göstermişti. İblis yan çizdi, büyüklendi. Ve o, her şeyi bilerek reddedenlerden idi.

                    35 Ve Biz, “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskân ediniz/burayı yurt tutunuz, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol nasiplenin ve şu girift şeye yaklaşmayın; mal/altın-gümüş tutkunu olmayın, yoksa kendi benliğine haksızlık edenlerden olursunuz” dedik.

                    36 Bunun üzerine şeytân; İblis/düşünce yetisi onları oradan kaydırdı, içinde bulundukları ortamdan çıkardı. Ve Biz, “Birbirinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir yararlanma vardır” dedik.

                    Ben bu ayetlerden şunu anlıyorum.

                    29 Yeryüzünde bir insan uygarlığı daha önce vardı ve yaşıyordu. Bunlar sonra uzaya açıldılar ve orada yedili düzende bir yönetim yada egemenlik oluşturdular.

                    30 İlk yaratılan Adem değil. Yeryüzünde daha önce yaşayan ve Halife sıfatına sahip bir yaratılmış var. Bunlar muhtemelen bir önceki ayette bahsedilenler. Önceki nesil yada yaratılanlar verilen imkanları ve yaratılış amaçlarını doğru kullanamadılar. Buna şahitlik edenler var. Ama bunun altında yatan bilgiye ve sebebe vakıf değiller.

                    31 Bu nedenle Adem prototipi öncekilere benzemiyen bir şekilde full donanımlı olarak yeniden yaratıldı. O tekamülün en son basamağı idi. Hatta mükemmel idi. Rabbin yarattığı Adem ile ne kadar gurur duyduğunu burada görüyoruz.

                    32 Zamana ve olaylara şahitlik edenler. Adem prototipinin mükemmelliğini görüp tasdik ettiler.

                    33 Adem donanımı gereği Rabbinin yarattıklarını en mükemmel şekli ile müşahade edebilen idi. Bunları görebiliyor, yorumlayabiliyor ve sonuçlar çıkarabiliyordu. Bu kabiliyeti yapılan demo sonrasında Rabb tarafından da tasdik edilip onaylatıldı.

                    34 Zamana ve olaylara şahitlik edenlerde, Adem'e verilen bilginin üstünlüğünü kabul ettiler. Saf bilgiden ve bilinçten oluşan Adem yaratılışı gereği sorgulama yeteneğine de sahipti. Bunu bilen ve gören İblis, yaratılışı gereği bunu bir eksiklik ve kusur olarak algılayıp sorun yaratacağını görerek itiraz etti.

                    35 Adem çift kutuplu yaratılmıştı. Tüm özellikler ve bilgi tek bir forumda değil ikili bir forumda Adem'de mevcuttu. (tıpkı bilgisayarlardaki "binary" ikili kodlar gibi) Bu özellikeri kullanacağı ve verimli olacağı bir alana ihtiyacı vardı. Belki de evren fabrikasında Rabbi adına çok önemli bir rol üstlenmişti. Belirlenen alan içinde serbestçe hareket etme özgürlüğü vardı. Ama "girift" olan bir alanı (Birbirinin içine girip karışmış, girişik, çapraşık) yani onun yaratılış amacına uymayan bir bilginin ve bilincin olduğu alanı müşahade etmeye ve anlamlandırmaya çalışması engellenmişti. Yoksa tıpkı yazılımında "bug" (hata) olan bir program gibi istenen sonucu vermekte sıkıntı yaşayacak ve kendi içinde karmaşaya neden olacaktı. Bu bilgi ve alan da "Nefs" dediğimiz olgu idi. Adem bunun ismini bildiği halde müşahade etmemişti.

                    36 İblis, Adem'in yaratılış amacına müdahalede bulunandır. (Bir bilgisayar yazılımına virüs bulaştıran gibi) Ademdeki bu durum ve karmaşa bulunduğu ortamda çözülebilecek bir sorun değildi. Bu yüzden ana alandan/levfi mafuzdan (main frame) ayırılıp yeryüzüne indirildi (download). Bu hatayı belirli bir zamana kadar çözmesi ve eski haline dönmesi için Adem'e zaman tanındı.

                    Bizler de Adem olgusunun yansımaları olarak asıl varoluş/yaratılış amacımızı bulmaya ve bu hatayı gidermeye çalışıyoruz. Neticede Bakara 28'de dediği şekli ile verilen süre içinde bunu başarırsak "Ona döndürüleceğiz", yani geri gideceğiz. Ama bunu yaparken o grift alan olgusu da (Nefs) bizimle beraber (yazılımdaki bir hata gibi) geldi ve onun da düzeltilmesi gerekiyor. Adem olgusunun yansıması olan insanlık, "Nesf" kavramını hala anlamlandırabilmiş değildir. Öyleki yaratılış amacını zaman zaman unutup sadece bu kavrama odaklanıyor ve görevi bilinçsiz olarak sabote ediyor.

                    Bu sebeple zaman zaman yaratılış amacının farkında olan bilinçler ve akıllar gerçekleri görmemizi sağlamak için bizleri uyarıyor.

                    Bu uyarıdaki en önemli etken olan Salat (eğitim) ve Dua (bilinci ve bilgiyi download edebilme) insan için, nefs kavramına karşı bir kalkan (Antivirüs) olarak dizayn edilmiş silahlar.

                    Eğer bunları toplum olarak yapılabilir ve başarılabilirsek işte o zaman görev tamamlanmış olacak ve "O'na döndüğümüzde" yaratılış amacımızı gerçekleştirmiş olacağız.

                    "Sıratel müstakim" yani dosdoğru yolda budur.

                    Tahammül edip okuyanlara teşekkür ederim.

                    Saygılarımla.
                    __________________
                    "Hayat bugündür. Emin olduğun tek hayat. Onu en iyi şekilde yaşa."
                    *************

                    Evet.
                    Saygılarımla.
                    Galip Yetkin.
                    Last edited by galipyetkin; 22. September 2017, 08:15 PM.

                    Comment

                    • galipyetkin
                      Uzman Üye
                      • Sep 2011
                      • 1389

                      #25
                      Arkadaş bart.

                      Miras olan konu birden değişiverdi. İstersen başka bir yer bul, oraya taşıyalım bu yeni konuyu ve oraya yazayım.

                      Saygılarımla.
                      Galip Yetkin.

                      Comment

                      • galipyetkin
                        Uzman Üye
                        • Sep 2011
                        • 1389

                        #26
                        Suskun kalındığına göre buradan devam edelim.

                        Yukarıda demiştik ki insan Bakara-30 ve devamı ayetlerde anlatıldığı gibi Allah'ın bir projesi.
                        Fakat bu proje bir bütünün bir parçası olduğu anlaşılıyor. Çünkü ona bir vaad var: cennet.
                        İşte insanın cennete gidebilmesi için belirli bir seviyeye gelmesi, gelişmesi gerekiyor. Çünkü değersiz dünya nimetlerine bağlı ve maddeden oluşmuş vücut iradeyi de kendisine esir ediyor ve insan olması gerektiği seviyeye ulaşamıyor, aç gözlülük ve tamahından başkalarının haklarına tecavüz meydana geliyor.
                        İşte Allah insanların bu madde bağımlılığından kurtularak iradeye güç verilmesini ve tutarlı, güvenilir insanlar istiyor. Bunun için de insanlara doğuştan bazı melekeler verdiği gibi, peygamberler ve ayetler gönderiyor; madde bağımlılığından kurtulma inisyatifini de insanın kendi iradesine bağlıyor. Bunlara bağlı eylemler de cennete ulaşabilme için yapılan yükselme egzersizleridir.
                        Buradan da anlaşılıyor ki cennet madde bağımlıları alemi değil, fedakar insanların yurdu orası. Madde bağımlıları orada düzen bozarlar, o nedenle de onlar bozuk düzen cehennemde yaşayacaklardır.
                        Hırsız ademin torunları kendilerini beden ve irade olarak Allah'ın istediği insan seviyesine yükselip, edindikleri seviyede yeni hayatlarını yaşayacaklar.
                        Bu nedenle seçim sınav filan yok. Kişinin kendi eylemleri ile gelecek hayatta kendilerini konumlamaları, konumlarını kendi kendilerine tayin etmeleri var.

                        O nedenle bu dünyada mülk ve insanın tutkuları gelecek tayininde baş rol oynamaktadırlar.

                        Dinler zamana ve ortama göre değişir görüşüne gelirsek, Allah'ın adet ve sünnetinde dolayısı ile din diye insanlara yaptığı bildiride hiçbir değişiklik bulamazsın. Anlayışlara/kişinin kendi anlayışına göre dinine/yani menfaatlerine, kendi anlayışına göre yön verilir ki bunun için "senin dinin sana benim dinim bana"dır.
                        Ve "aklını çalıştıran" doğru yolu bulur. Tıpkı Musa Peygamber firavuna gittiğinde büyük vaadler alan vezirlerin bu vaadlere reğmen Allah'a inanıp cennete gitmeleri, Firavunun eşi "Asiye'nin Allah'a inanması gibi

                        Amazon'da balta girmemiş orman içlerinde yaşayıp kendi komşu kabilelerinden başka insan ve din ile peygamber görmemiş olan yerliler
                        bunlar cennete girmeyecekler mi?
                        Maoriler?
                        Eskimolar?
                        Kızılderililer?

                        Cennete veya cehenneme gitmek için illaki insanın din mi görmesi gerekiyor?
                        Fıtrat ve vicdan bazı yerlerde yeterli olabilir mi Sayın Kuman?
                        Ne dersin?

                        Saygılarımla.
                        Galip Yetkin.
                        Last edited by galipyetkin; 21. September 2017, 07:43 PM.

                        Comment

                        • yolcu42
                          Uzman Üye
                          • Oct 2016
                          • 183

                          #27
                          Galip bey fikirlerimizin ortak olduğu noktalar da varmış.


                          Aslında şu soruya cevap pek verilmediği için insanın kafası karışıyor.
                          Allah dünya nimetini güzelliklerini yarattı ve bunlara hırsla bağlanmaman ve ahireri arzu etmen gerekiyor.(sana verilenle yetin,elinde olmayanı tamah edip hırslarının kölesi olma?)
                          Niye böyle bir sınav var.bizim bağımlılıktan kurtulmamız niçin önemli?
                          (ve dahası,insan ahirete inandığı,bu dünyanın geçici olduğunu bildiği halde niye daha çok parayı tamah eder?niye hırsla daha çok kazanmak ister?)

                          Veya, ayette diyor ki,"bazı insanlar allahı sever gibi başkalarını sever"
                          Allah kendi yarattığı Maddeyi veya kişiyi allahı sever gibi sevmemizi niye istemiyor.
                          İstese onu yok eder ve sorun da kalmaz.
                          Aracı koşmamız niye yasak?(ve daha önemlisi,aracı koşmak yasak olmasına rağmen,niye her dinde aracılık var)

                          Sadece allaha dua etmek dururken insan niye"yetiş ya muhammet" veya "yüce isa yardım et" deme gereği hisseder

                          Anladığım kadarıyla bir cevap yazayım.

                          Şöyle düşünün,
                          Bir demet para ve bir oda var.
                          Ve şu denilir.
                          Oda da hazine var. Odaya olan inancın yüksekse para senin için basit kalır.Odada hazine olduğuna şüphe ediyorsan o ölçüde paraya olan bağımlılığın artar.
                          Ve hırsla daha fazlasına sahip olup,dünyada cenneti yaşamaya çalışırsın.

                          İnsan gördüğüne inanır.görmediği(gayb)e ise ancak akılla inanabilir.
                          O odada hazinenin olduğuna olan ihtimali arttıkça parayı seçmekten o kadar vazgeçer.
                          Eğer birisi ona"odada hazine olduğuna inandım de yeter derse,inandım der ve paraya hırsla bağlanmaya devam eder.
                          (geleneksel görüşe göre kelime i şahadet getirdiğin zaman,kısa süreliğine yansan da cennettesin,inandım demen yeterli.)

                          İnsan gördüğüne inanır,görülmeyene sadece aklıyla,mantığıyla,(kalbiyle) inanır demiştik.
                          Türbeye dua eden insan tatmin olur.çünkü karşısında gözle görülen bir madde vardır.
                          Sadece allaha dua eden insan ise şu soruyu sormaya başlar.
                          Acaba sesim bir yere gidiyor mu.
                          Sonra aklıyla allahı arar.Ve tatmin olur.
                          Fark şudur, birisi allaha inanıyorum zaten der.ve allahı aramaz.
                          Birisi aklını kullanarak allaha inanır.
                          Sebe20,21

                          Aslında şu soru kaçınılmaz oluyor.
                          cennete gitmek için akıllı olmak lazımsa nasadaki bilim adamlarının hepsi cennetlik mi?)

                          Gerçek akıl,bu dünyanın bir yaratıcısı olduğunu,kitabın allah katından olduğu,
                          Dünyada hiçbir şeye hırsla bağlanmaya değmez olduğunu,saatin yakın olduğunu...vb görebilmektir bence.
                          Bunları görebilmek içinde allahın sevgisini kazanmak gerekli diye düşünüyorum. (allah kimi dilerse hidayet erdirir yazımda ayetleri vermiştim.acizane yazıma vaktinizi ayırırsınız umarım)

                          Bu benim zannımdır
                          Doğrusunu rabbim bilir.
                          Last edited by yolcu42; 19. September 2017, 07:56 PM.

                          Comment

                          • yolcu42
                            Uzman Üye
                            • Oct 2016
                            • 183

                            #28
                            Galip bey aslında şöyle bir tez olabilir mi

                            İki seçenek sunulur
                            Dünya ve ahiret

                            Ahirete inandım diyen kişiye
                            " eğer inanıyorsan dünya hırslarından kurtul."
                            Çünkü dünyaya hırsla bağlanmak insanın ahiret hakkında şüphelerinin olduğunu gösteriyor olabilir mi."

                            Düşünün bir kere,
                            Sonsuz mutluluğa inanan birisi için kısa süreli bir menfaatin ne kadar önemi olabilir ki?

                            Yani hırslardan tutkulardan kırtulmak inancının ispatı için olabilir mi.
                            Last edited by yolcu42; 21. September 2017, 08:50 AM.

                            Comment

                            • yolcu42
                              Uzman Üye
                              • Oct 2016
                              • 183

                              #29
                              Galip bey,"Kitapın olmadığı yerde fıtrat ve vicdan yetebilir mi" düşüncesi şu açıdan mantıklı gelemeyebilir.
                              Kuranda peygamberimizin "üstün ahlak üzere"olduğu yazılı
                              Başka bir yerde de "seni şaşırmış bulup doğru yola iletmedi mi" diyor.

                              Bence insanın fıtratı allahın dinine uygun yaratılmıştır,tamam.
                              Fakat rehber olmayınca insan içgüdülerinin sağlamasını yapamaz.
                              Üzerinde yaşadığı din ona itici gelir sadece.doğru dinin fıtratına uygun din olduğunu rehber kitabı okuyunca farkeder sanırım.

                              Rasul için müjdeci denmesinin nedeni,kişinin fıtratına uygun bir yolu bulup sağlamasını yapmasıdır sanırım.

                              En doğrusunu rabbimiz bilir

                              Comment

                              • bartsimpson
                                Super Moderator
                                • Mar 2012
                                • 692

                                #30
                                vay be ne yazı yazmışım zamanında. tez olur tez valla.

                                galip ağabey konular biraz birbirine bağlı gibi.

                                sonunda ortak bir fikir çıkacaksa bağlanacağı yere kadar gidilmesinde sakınca yoktur.
                                "Hayat bugündür. Emin olduğun tek hayat. Onu en iyi şekilde yaşa."

                                Comment

                                Working...