Hadislerin Kur'ana arzı ve.....

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • pramid
    Uzman Üye
    • Sep 2010
    • 984

    #16
    Yanlış İddia 10

    Kuran’ı anlamak için “esbab-ı nüzul”u (ayetin iniş sebebini) bilmeliyiz. Çünkü bir ayetin neden ve nasıl bir tarihsel arka plan ile vahiy edildiği konusunda bilgilenmeden Kuran’ı anlayamayız.

    Düzeltme 10

    Kuran, uyarıları ve emirleri sadece belli bir zaman ve mekâna hitap eden bir kitap değildir. Kuran her dönemde uygulanması gereken değişmez prensipler verir. Kuran’ın açıklanması için belli bir dönemle ilgili tarihsel rivayetlere ihtiyaç olduğunu iddia etmek, Kuran’ı belli bir döneme hapsetmek ve onu varsayımlara bağlamaktır. Oysa Allah, Kuran’ı “herkes için bir öğüt” (81:27) ve “insanlara kılavuz” (2:185) olarak niteleyerek bu görüşe karşı çıkmaktadır. Kuran, ayetlerin de gösterdiği gibi tüm insanlar için, her yerde ve zamanda toplumun inşası veya yeniden inşası için gerekli kutsal prensipleri sunar. İnsanlığın olduğu her yerde, Kuran’ın kutsal değerleri geçerlidir. Bu değerler kalıcı, sürekli ve değişmezdir. Zamanın ve mekânın şartlarına göre değişiklik göstermez. Kuran’ın bu değişmez hükümleri geçmişte ne kadar uygulanabilirse şimdi de o kadar uygulanabilir. Kuran’da anlatılanlar, hatta geçmiş kavimler ve elçiler hakkında anlatılanlar bile, tarihi hikâyeler olarak sunulmamaktadır. Bu tarihsel anlatılar bize bazı prensipleri öğretir. Bize düşen görev tüm Kuran’ı bir rehber ve içinde yaşadığımız zaman için bir ışık olarak düşünmek, günümüz sorunlarının çözümlerini bu kutsal uyarı ve emirlerde aramaktır. Geçmişte yaşandığı iddia edilen tarihsel rivayetleri araştırmaya çalışıp, Allah’ın Kitap’ını bu rivayetlere tabi kılmak büyük bir hatadır.
    Yusuf Suresi’nde bu konu hakkında bir hatırlatma yapılmaktadır:

    “Yemin olsun ki, onların hikâyelerinde, aklını ve gönlünü çalıştıranlar için bir ibret vardır. Bu Kuran, uydurulacak bir hadis (söz) değildir; aksine o, kendisinden öncekileri tasdikleyici, her şeyi ayrıntılı kılıcıdır. İnanan bir topluluk için de bir kılavuz ve bir rahmettir.” (12:111)
    Hud Suresi’nde de benzer bir hatırlatma vardır:

    “Elçilerin haberlerinden, kendisiyle kalbini destekleyip sağlamlaştıracağımız her şeyi sana anlatıyoruz. Bunun içinde sana gerçek gelmiştir. Bunda, inananlar için bir öğüt ve hatırlatma da vardır.” (11:120)

    Görüldüğü gibi, Kuran’da geçmiş nesiller ve elçiler hakkında verilen tüm örnekler, tarihsel hikâye oldukları için değil, insanlara kutsal rehber oldukları ve ahlaki dersler verdikleri için indirilmiştir. Allah, bir yandan Kitap’ının tüm zamanlar için bir rehber olduğunu ve her dönemde uygulanabilir olduğunu belirtirken, bir yandan da bazı insanların Kuran’ı belli bir zamanla kısıtlı göreceklerini ve onun günümüzde anlaşılamayacağını iddia edeceklerini söylemektedir:

    “Hiç kuşkusuz Allah, onların sakladıklarını da açığa vurduklarını da biliyor. Hiç kuşkusuz, O, büyüklük taslayanları sevmiyor. Onlara, ‘Rabbiniz ne indirdi’ dendiğinde şöyle dediler: ‘Öncekilerin masallarını.’” (16:23-24)

    Bir diğer ayette de Allah şöyle buyuruyor:

    “Şunların hiçbirine itâat etme: yemin edip duran, aşağılık, kötüleyen, söz götürüp getiren. Hayrı engelleyen, saldırgan, günahkâr. Kaba ve kötülükle damgalı. Mal ve oğullar sahibi olmuş diye… Ayetlerimiz ona okunduğunda şöyle der: ‘Daha öncekilerin masalları!’” (68:10-15)

    Yukarıdaki ayette açıkça görmekteyiz ki Allah’ın Kitap’ını belli bir dönemle kısıtlamak inanmayanların yaptığı bir eylemdir. Dahası, esbab-ı nüzul -yani vahyin iniş nedeni ve ayetlerin indirilmesiyle ilişkilendirilen tarihsel arka plan- bilinmeden Kuran’ın anlaşılamayacağını iddia edenler, bizi şu konuda bilgilendirmelidirler: Allah’ın Kitap’ını bağımlı kıldıkları külliyat, Kuran’ın her ayeti hakkında tarihsel koşulları içeriyor mu? Bu konuda tek bir tutarlı bilgi seti mevcut mu? İslam dünyası bu konuda hatasız, çelişkisiz bir kaynağa mı sahip yoksa her mezhebin kendine ait bir esbab-ı nüzul’u mu var? Kuşkusuz, Allah’ın tutarsızlıklardan uzak, anlamı açık olan, her dönem uygulanabilen Kitap’ını; eksik, kendi içinde ve bilimin verileriyle çelişkili, bir kısmının belli mezheplerce reddedilip, bir kısmının kabul edildiği, Kuran’ın vahyi sürerken doğmamış insanlar tarafından zanna dayanarak ve sapkınca toplanmış bir kaynağa bağımlı kılamayız. Kuran, yorumlanması için birbirleriyle çelişen ve mantığa aykırı olan bu rivayetlere ihtiyaç duymamaktadır. Kuran’ın dediği gibi, “zan” hiçbir zaman “kesin gerçek”e eşit olamaz:

    “Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak yalan söylerler.” (6:116)

    Comment

    • pramid
      Uzman Üye
      • Sep 2010
      • 984

      #17
      Yanlış İddia 11

      Kuran, bazı ayetlerinde elçinin, Kitap’ın ve “hikmet”in (yani bilgeliğin) bilgisini vermekle görevli olduğunu belirtir. Kitap ile Kuran kastedilirken, hikmet ile Kuran dışında, okunmayan, peygambere verilmiş ve gelenek kitaplarında bulunan gizli bir vahiy kastedilir.

      Düzeltme 11

      Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kuran bir kavram verdiği zaman onu havada bırakmaz, açıklar. Bazı Kuran ayetlerinde Allah’ın elçisinin, Kitap’ın ve hikmetin bilgisini vermekle görevli olduğu söylenir. İşte bu noktada, Kuran bizlere Kitap’ın ve hikmetin ne olduğunu açıklamaktadır:

      “‘Rabbimiz! İçlerinden onlara, senin ayetlerini okuyacak, kendilerine Kitap'ı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyip arındıracak bir elçi gönder. Sen, evet sen, Yücesin, Bilgesin.’” (2:129)

      “Yemin olsun ki, Allah müminlere lütufta bulunup onları minnettar bırakmıştır: Kendi içlerinde onlara öyle bir elçi gönderdi ki, onlara Allah’ın ayetlerini okuyor, onları temizleyip arındırıyor, onlara Kitap'ı ve hikmeti öğretiyor. Oysaki onlar, bundan önce açık bir sapıklığın tam içindeydiler.” (3:164)

      Yukarıdaki ayetlerde ve birçok benzerlerinde elçinin Kitap’ı ve bilgeliği vermekle görevli olduğu söyleniyor. Kitap ile kastedilenin Kuran olduğunu aşağıdaki ayetler göstermektedir:
      “Elif. Lâm. Mîm. İşte sana o Kitap! Kuşku yok onda. Bir kılavuzdur o, sakınanlar için.” (2:1-2)

      “Rabbinin Kitapı'ndan sana vahiy edileni oku. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O'ndan başka bir sığınak da bulamazsın.” (18:27)

      Ancak gelenekselciler, hikmet yani bilgelik ile kastedilenin Kitap dışında bir kaynak olduğunu ve bu kaynağın elçiye indirilen başka tür bir vahiy olduğunu iddia etmektedirler. Onlara göre hikmet olarak tanımlanan, okunmayan, bu gizli vahiy Kuran’da yer almaz. Bu kişilerin iddiasına göre hikmet olarak tanımlanan vahiy ancak onların mezhepleri tarafından onaylanmış geleneksel kaynaklarda yer alır.

      Ne var ki geleneksel kaynakları hikmet yani bilgelik olarak tanımlamak çok hatalıdır. Zira, aşağıda da şahit olacağımız gibi Kuran kendisinden hikmet olarak bahsetmektedir. Kuran’daki kutsal değerleri sıraladıktan sonra Allah şöyle buyurmaktadır:

      “İşte bunlar, Rabbinin sana vahiy ettiği hikmetlerdir. Allah ile birlikte başka ilah edinme; sonra kınanmış ve uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın.” (17:39)

      Bu ayet Kuran’ın kendisinin hikmet olduğunu göstermektedir. Hikmet, yani bilgelik, Allah’ın Kitap’ının niteliklerinden birisidir. Kamer Suresi’nde bu gerçek tekrar edilmiştir:

      “Andolsun onlara, kötülüklerini engelleyecek nice önemli haberler gelmiştir. Bu, büyük bir hikmettir. Fakat uyarılar yarar sağlamıyor.” (54:4-5)

      Son olarak, hikmetin Kuran dışında, okunmayan bir vahye karşılık geldiğini iddia edenlerin yanıldıklarını aşağıdaki ayet de göstermektedir. Ayet, hikmetin okunan bir vahiy olduğunu anlatıyor. Ayette peygamberin eşlerine şu hatırlatma yapılıyor:

      “Evlerinizde Allah’ın ayetlerinden ve hikmetten okunanları hatırlayın. Kuşkusuz, Allah Latîf'tir, Haberdar’dır.” (33:34)

      Yukarıdaki ayet açıkça ortaya koymaktadır ki, hikmet de okunmaktadır, dolayısı ile bu ayet hikmetin okunmayan bir vahiy türü olduğu iddiasını geçersiz kılmaktadır.

      Daha önce gördüğümüz gibi Kuran, hikmetin Kuran dışında bir vahiy olmadığını, ancak Kuran’ın niteliklerinden birisi olduğunu ortaya koymaktadır. Allah tüm elçilerine “Kitap”ı, yani toplum için gerekli olan yasa ve emirleri, vermiştir. Bunun yanında Allah insanlara o yasaların ardındaki bilgeliği ve gerekçeyi de vermiştir. Böylece bizi, o kutsal yasayı toplumumuzda uygulamakla elde edeceğimiz faydaları düşünmeye çağırmıştır.
      Bu konuda bir örnek verelim. Örneğin, Kuran bir ayetinde inanan kadınlara iffetli giyinmelerini öğütledikten sonra bu yasanın arkasındaki bilgeliği -yani hikmeti- şöyle açıklıyor:

      “Bu (giyim tarzı), onların tanınmaları ve incitilmemeleri için çok daha uygun bir yoldur. Allah Bağışlayan’dır, Esirgeyen’dir.” (33:59)

      Birçok ayet Kuran’dan bilgeliklerle -hikmetlerle- dolu kitap olarak bahseder. Aşağıdaki iki ayet gibi:

      “Yâ. Sîn. Yemin olsun o hikmetlerle (bilgeliklerle) dolu Kuran'a ki, hiç kuşkusuz, sen, gönderilen elçilerdensin.” (36:1-3)

      “Elif. Lâm. Mîm. İşte sana, o hikmetlerle (bilgeliklerle) dolu Kitap'ın ayetleri. İyilik ve güzellik sergileyenlere bir merhamet ve bir kılavuz olarak.” (31:1-3)

      Ayetlerin de gösterdiği gibi, hikmet Kuran’ın dışında, okunmayan bir vahiy türü değildir.

      Tersine hikmet, Allah’ın Kitap’ının bir ismidir ve kutsal yasaların arkasındaki akıl ve mantığa karşılık gelir. Hikmet kavramı ile kastedilenin mezheplerin geleneksel kitapları olduğunu iddia edenlere şu sorulmalıdır: Allah, Kuran boyunca Davut Peygamber’e (2:215), İsa Peygamber’e (3:48), İbrahim Peygamber’in takipçilerine (4:54) ve Lokman Peygamber’e de (31:12) hikmet verdiğini söylemektedir. Eğer Allah gerçekten de hikmet ile geleneksel mezhep kitaplarını kastediyorsa, bu peygamberlere de geleneksel mezhep kitapları mı verilmiştir?

      Comment

      • pramid
        Uzman Üye
        • Sep 2010
        • 984

        #18
        Yanlış İddia 12

        Din ile ilgili konularda “akıl”a yer yoktur. Kutsal mesajı ya da atalarımızın yorumlarını akıl ile anlama teşebbüsünde bulunmamalıyız. Bize düşen onların bizi yönlendirdikleri şeye mütevazı bir şekilde boyun eğmektir. Aklın, Kuran ile ilgili konuları anlamakta kullanılması yasaklanmıştır. Bu yasağa uyarak, atalarımızın bize dinen doğru olarak sunduklarını takip etmeli ve aklımızı devreye sokmamalıyız.

        Düzeltme 12

        Allah’ın mesajını kavramada, aklın önemsiz olduğunu iddia etmek büyük bir hatadır. Kuran birçok ayetinde insan aklına atıfta bulunmuştur. Kuran’da, kutsal mesajı anlamak için düşünme yeteneklerini kullanmayan insanlar kınanırlar:

        “Çünkü hareket eden varlıkların (yaratıkların) Allah katında en kötüsü, akıllarını işletmeyen sağır-dilsizlerdir.” (8:22)

        Bu durum insanın aklını kullanmadığı zaman düşeceği durumu açıkça betimlemektedir. Böyle bir insan, Kuran’a göre, sadece bu dünyada değersiz ve bayağı bir hayat yaşamakla kalmaz, ahiretini de mahveder:

        “Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehenneme mahkûm ettik. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (7:179)

        Furkan Suresi ise Kuran’ın mesajına karşı aldırışsız kalanları şu şekilde nitelendirmiştir:
        “Yoksa sen bunların çoğunun işittiklerini, akıl ettiklerini mi sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, hatta yolca, hayvanlardan da şaşkındırlar.” (25:44)

        Kutsal mesajın, akılcı bir şekilde analiz edilmesinin önemi aşağıdaki ayettekinden daha net vurgulanamazdı. Ayette cehennem halkı, dünyada iken “akıl”a sahip olduklarını ama onu hayırlı bir amaç için kullanmadıklarını, bu yüzden şimdi cehennemde bulunduklarını itiraf ediyorlar:

        “Ve: ‘Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık!’ diye ilave ederler.” (67:10)

        Yasin Suresi’nde, yine bu kişilere akıllarını kullanma görevlerini yerine getirmedikleri hatırlatılır:

        “Yemin olsun, şeytan, içinizden birçok nesli saptırmıştı. Aklınızı hiç işletmiyor muydunuz? Alın size, tehdit edildiğiniz cehennem!” (36:62-63)

        O halde, ayetlerin de gösterdiği gibi Kuran akla düşman değildir ve onu insanların ruhsal gelişiminde bir engel olarak görmez. Tersine, Allah, insanları akıllarını kullanarak Kuran üzerine derin derin düşünmeye teşvik etmiştir. Nitekim, Kuran akla dikkat çeken ayetlerle doludur. Örneğin:

        “Kuran'ı, iyice okuyup düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başka birinin katından gelseydi, elbette ki onun içinde birçok çelişki bulacaklardı.” (4:82)

        “Onlar bu sözü hiç düşünmediler mi?” (23:68)

        “Sana bu mübarek Kitap'ı, ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” (38:29)

        “Yine de düşünmeyecek misiniz?” (6:50)

        “Derin derin düşünen bir topluluk için ayetleri böyle ayrıntılı olarak veriyoruz.” (10:24)

        “Yemin olsun, size bir Kitap gönderdik ki, öğüt ve uyarınız ondadır. Hâlâ aklınızı çalıştırmayacak mısınız?” (21:10)

        “Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” (3:118)

        “İşte bunlardır, Allah’ın kendilerine lanet edip kulaklarını sağır, gözlerini de kör ettiği kimseler... Peki bunlar, Kuran'ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?” (47:23-24)

        Kuran, defalarca kez akıl ve anlayışa atıfta bulunur. Birçok ayet göstermektedir ki Kuran insan hayatında akla önemli bir yer verir. Allah’ın elçisi de insanlardan kendisine körü körüne itaat etmelerini istememiştir. Onun yerine onları düşünmeye ve kafa yormaya çağırmıştır.

        Aşağıdaki ayetler ve diğer birçok ayet Kuran’ın düşünmeyi teşvik ettiğini gösteriyor:

        “Size bir tek öğüt vereceğim: Allah için ikişer ikişer ve teker teker ayağa kalkın, sonra da düşünün!” (34:46)

        Allah insanlardan düşünmelerini ve anlama yeteneklerini kullanmalarını bekliyor. Eğer insan bunu yaparsa doğru yolu bulacaktır. Dosdoğru yol ancak aklın ve Allah’ın Kitap’ındaki vahyin ortak yardımı ile keşfedilir ve takip edilir. Bu rehberlik kaynakları birbirinin tamamlayıcısıdır. Eğer olması gereken yerlerinde tutulurlarsa aralarında bir çelişki olmaz. Bu yüzden Allah’ın elçisine Kuran’da şu söylettirilmiştir:

        “De ki, ‘Benim yolum şudur: Basiret (akıl) ile kavranabilen açık bir delille Allah’a çağırırım, aynı şekilde beni izleyenler de... Allah Yücedir, ben ortak koşan birisi değilim.’” (12:108)
        Kuran bir yandan aklın ve kavrama yeteneğinin önemini vurgularken, bir yandan da insanların dinî konularda bir kutsal rehbere sahip olmamaları durumunda atalarını körü körüne takip edeceklerini belirtiyor. İnsanlar genellikle ebeveynlerinden ve atalarından aldıkları bilgilere inanmayı sürdürüyorlar. Bu bilgileri akıllarını kullanarak analiz etmiyorlar, eleştirel bir değerlendirmeden geçirmiyorlar. Birçok insan “Nasıl olur da büyüklerimiz ve sevdiklerimiz hatalı olabilir?” diye düşünerek atalarının inançlarını tamamen doğru kabul etmektedir. Yine bu kişiler, ebeveynleri ve sözü geçen kişiler tarafından dinî inanç ile ilgili soru sormamaya teşvik edilmiştir. Ebeveynler ve sözü geçen kişiler kendilerinin inandıkları ancak hiçbir kanıta dayanmayan öğretileri körü körüne takip etmeleri konusunda yeni nesillere telkinde bulunmaktadırlar. Miras alınan bu inançlar, çoğu zaman Allah’ın mesajını kabul etmenin önünde bir engeldir, çünkü ataların inançları çoğunlukla Allah’ın mesajı ile çelişmektedir. Allah’ın doğru ve gerçek olarak sunduğu kendilerine açıklanınca insanların verdikleri tepki şu şekilde olmaktadır: İnsanlar atalarının, Allah’ın doğru ve gerçek olarak sunduğundan başka bir şeye inandıklarını görürler ancak çoğu zaman atalarının inançlarına tutunmayı sürdürürler. Bu insanlara Kuran’ı takip etmeleri söylendiğinde mazeretleri aynı olmaktadır. Geleneğin gücü onları doğruyu aramaktan alıkoyar. Onlar doğdukları anda üyesi oldukları mezheplerini ya da tarikatlarını körü körüne takip etmeyi, rehberlik için Kuran’a danışmaya tercih ederler. Oysa Kuran’ın bu konudaki tavrı son derece nettir. “Geleneksel olmak” çoğu zaman beraberinde “doğru olma”yı getirmez.

        “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ dendiğinde, ‘Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.’ derler. Peki, ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!” (2:170)

        Ataların inançlarının, çoğu zaman Allah’ın mesajını kavramakta bir engel oluşturduğunu söylemiştik. Nitekim, insanların Allah’ın elçilerine yönelttikleri itirazlar bunu kanıtlamaktadır:

        Nuh Peygamber’e verilen cevap şöyledir:

        “Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.” (23:24)

        Hud Peygamber’e verilen cevap ise şudur:

        “Sen bize tek Allah’a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin?” (7:70)

        Salih Peygamber’e verilen cevap şöyledir:

        “Atalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun?” (11:62)

        Şuayb Peygamber’e verilen cevap şu şekilde olmuştur:

        “Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor?” (11:87)

        İbrahim Peygamber’in sorusuna verilen cevap şöyledir:

        “Biz atalarımızı böyle yaparlarken bulduk.” (26:74)

        Yusuf Peygamber’in kavmine uyarısı ise şöyledir:

        “O'nun yanında nelere kulluk ediyorsunuz? Sadece birtakım isimlere ki, adlarını siz ve atalarınız koymuştur.” (12:40)

        Musa Peygamber’e ve Harun Peygamber’e ise şu karşılık verilmiştir:

        “Biz geçmiş atalarımızdan bunu işitmemiştik.” (28:36)

        Muhammed Peygamber de şu tepki ile karşı karşıya kalmıştır:

        “Bu, sizi atalarınızın taptıklarından alıkoymak isteyen bir adamdan başkası değildir.” (34:43)
        Kuran, ebeveynlerin ve ataların inançlarının körü körüne takip edilmesine şiddetle karşı çıkar. Kuran insanları doğruyu ararken akıl ve mantıklarını kullanmaya teşvik eder. Kuran, iddialarını delillerle desteklemekle kalmaz (Bakınız 4:174, 6:104), kendisine karşı çıkanlara da gerekli kanıtları sorar (Bakınız 21:24, 27:64, 2:111, 37:157).

        Oysa ataların körü körüne taklit edilmesi onların görüşlerinin sorgulanmadan, kanıt aranmadan kabul edilmesi anlamına gelir. Şeytan, insanları ataların inançlarına körü körüne uymaya teşvik eder; çünkü onun asıl amacı, insanları Kuran’dan uzaklaştırmaktır:
        “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Ya şeytan; onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse!” (31:21)

        Ne yazık ki birçok insan, kutsal rehberlikle ilgili her konuda Allah’ın Kitap’ına yönelmek yerine atalarını takip etmekte ısrar eder:

        “Yoksa onlara bundan önce bir kitap verdik de ona mı dayanıyorlar? Hayır! Sadece, ‘Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz’ derler. İşte böyle! Senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek oranın servetle şımarmış kodamanları mutlaka şöyle demişlerdir: ‘Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk; onların eserlerine uyarak yol alacağız.’” (43:21-23)

        Oysa bizlere düşen, aklın gereklerine ve Kuran’a bakarak atalarımızın inancını bir değerlendirmeden geçirmektir. Bize miras kalan bu inançlar Kuran’ın öğretilerini destekliyor mu yoksa Kuran ile çelişiyor mu? Eğer Kuran’ın rehberliğini gerçek anlamda hayatlarımıza taşımazsak ve atalarımızın inançlarını körü körüne, sorgulamadan takip edersek sonumuzun ne olacağını yine Kuran ayetleri söylemektedir:

        “Sonra kesinlikle onların dönüşü, çılgın ateşe olacaktır. Çünkü onlar, atalarını sapık kimseler olarak bulmuşlardı. Şimdi de kendileri onların peşlerinden koşturuyorlar.” (37:68-70)

        Allah o son günde şunu soracaktır:

        “Ateş yüzlerini yakar; orada suratları çirkin ve gülünç bir halde bulunurlar. ‘Ayetlerim size okunmadı mı? Ve siz onları yalanlamıyor muydunuz?’ Derler ki: ‘Rabbimiz! Azgınlığımız bizi alt etti; biz, bir sapıklar topluluğu idik.’” (23:104-106)

        Bu kişiler o gün bir itirafta bulunacaklardır:

        “Ve ‘Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık!’ diye ilave ederler.” (67:10)

        Bizler kendi yaptıklarımızdan ve inançlarımızdan sorumlu tutulacağız, atalarımızın yaptıklarından ya da inançlarından değil:

        “Onlar bir toplumdu; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.” (2:141)

        Kuran bizim kendi yaptıklarımızdan sorumlu tutulacağımızı, atalarımızın yaptıklarından ve inançlarından sorumlu tutulmayacağımızı açıkça ifade ediyor. Bu yüzden atalarımızın dindarlıklarıyla ilgili tartışmalara girmek anlamsızdır. Genellikle mezheplerinin vefat etmiş büyüklerinin doğru yola kılavuzlanmış olduğunu ve örnek alınması gerektiğini iddia edenler bu insanların kişilikleri hakkında tahmine ve söylentilere dayalı rivayetler ortaya koyarlar. Öte yandan, onların karşıtları bu iddiaları başka bazı rivayetlere dayanarak reddedip bu kişiler hakkında farklı bir resim çizerler. Tüm bu mezhepçi, hizipçi iddialar bizimle beraber olmayan ve kendilerinden sorumlu tutulmayacağımız atalarımız ile ilgilidir. Bu yüzden onlarla alakalı tartışmaya girmek anlamsızdır. Eğer atalarımız kutsal değerlere uygun bir hayat sürdülerse ödüllerini alacaklardır. Ancak bizler, haklarında kesin bilgiye sahip olmadığımız ve yaptıklarından sorumlu tutulmayacağımız kişilerin taraftarı olmamalıyız. Hakkında bilgiye sahip olmadığımız konularda tartışmak bizi bir yere götürmeyecektir. Kuran bizden bu tür faydasız tartışmalara girmememizi ister:

        “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (17:36)

        Kuran doğru bilginin önemini vurgular ve bizlerden onu kabul edip ona uygun şekilde davranmamızı ister. Doğru bilginin dışında kalan ve güvenilir bir rehber olmaktan uzak olan sanılar ise reddedilir. Kuran’ın bir ayetinde dediği gibi:

        “Sanı gerçeğin yerini tutamaz.” (53:28)

        Varsayımlarla yetinmek bize verilen aklı reddetmek anlamına gelir. Bir insan Kuran’a yeni düşüncelere açık bir zihin ile yaklaşmalı, bunu gerçekleştirirken de yerleşmiş fikirleri ve önyargıları bir kenara bırakmalıdır. Doğruyu araştırırken duygusal eğilimler yerine aklın yeteneklerinden faydalanılmalıdır. Bunlar, Kuran’a göre, kutsal rehberi anlamanın temel gereklilikleridir. Kuran’a bu şekilde yaklaşmayanlar için Kuran mühürlü bir kitap olarak kalacaktır.

        Sonuç olarak, Allah’ın vahyi olan Kuran ile akıl arasında bir çatışma yoktur. Tersine ikisi birbirini tamamlamaktadır. Kuran bizden mesajını kavramamız için aklımızı kullanmamızı isterken bize atalarımızı körü körüne taklit etmememiz konusunda uyarıda bulunur. Bizler doğruya ulaşmak için sanıya ve miras aldığımız geleneğe güvenmek yerine doğrudan Kuran’a gitmeli, dini tek gerçek kaynağından öğrenmeliyiz.

        Comment

        • pramid
          Uzman Üye
          • Sep 2010
          • 984

          #19
          Yanlış İddia 13
          Din adamları (imamlar, mollalar ve benzerleri) dinin muhafızlarıdır. Kutsal mesajın yorumlanmasında onları yegâne otorite olarak görmeli ve alçakgönüllü bir tavırla bize verdikleri bilgileri almalıyız. Din adamlarının doğruladığı hiçbir şeye karşı gelmemeliyiz çünkü onlar Allah’ın elçilerinin soylarından gelmektedirler.

          Düzeltme 13

          Dünyadaki inançların hemen hepsi din adamlarını dinin muhafızları olarak görürken Kuran bu yaygın görüşü reddeder, din adamlarının aslında Allah’ın indirdiği dinin gerçek düşmanları olabileceğini belirtir ve din adamlarının dine zarar verebileceğine dikkatlerimizi çeker. Tevbe Suresi’nde Allah şöyle buyurmaktadır:

          “Ey iman edenler, gerçek şu ki, Yahudi ve Hristiyan din adamlarının çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azabı müjdele.” (9:34)

          Allah, Yahudi ve Hristiyan din adamlarının hatalarından bahsederek Müslümanlar’ı aynı yanlışlara düşmemeleri konusunda uyarmıştır. Tüm bu uyarılara rağmen birçok Müslüman din adamı kurallar icat edip bu kuralları Allah’a dayandırarak insanları Allah’ın Kitap’ında tarif ettiği doğru yolundan alıkoyar. Ayrıca bu kişiler takipçilerine kendilerine ne öğretilirse sorgulamadan kabul etmeleri konusunda eğitim verirler. Böylece takipçilerin akıl etme yetenekleri körelecek, bu kişiler din adamları tarafından uydurulmuş öğretilerin kutsal doğru olduğuna inandırılacaklardır. Kuran bu konudaki rahatsızlığı şöyle dile getirmektedir:

          “Kendi elleriyle bir kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için ‘Bu Allah katındandır’ diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların!” (2:79)

          Şura Suresi’nde şeriat yasaları uydurup bunları Allah’a ve elçisine isnat edenlerden bahsedilmektedir:

          “Yoksa onların, dinden, Allah’ın izin vermediği şeyi kendileri için yasalaştıran ortakları mı var? Kesin ayrıma ilişkin söz olmasaydı, aralarında hüküm mutlaka verilirdi. O zalimler var ya, onlar için acıklı bir azap öngörülmüştür.” (42:21)

          Allah’ın bizlere verdiği en mükemmel armağanlardan birisi düşünme yeteneğidir. Bu yeteneği akıllıca kullanmalıyız. Kuran bizi, bir şeyi, onun doğruluğu ile ilgili akılcı kanıtlar bulmadan kabul etmememiz konusunda uyarmaktadır. Kaynağı ne kadar “dindar” olursa olsun:
          “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (17:36)

          Yukarıdaki ayet açıkça şu uyarıda bulunmaktadır ki hiçbir bilgiyi Allah’ın bize verdiği akıl ve duyuların süzgecinden geçirmeden kabul etmemeliyiz. Herhangi bir fikri veya fikir sahibini körü körüne, kutsal kaynağa bakıp doğruluğunu kontrol etmeden takip etmek trajik sonuçlara gebedir. Kuran bu konuda şunu söylemektedir:

          “Hepsi toplu halde, Allah’ın huzuruna çıkmış olacaklar. Ezilip horlananlar, büyüklük taslayanlara diyecekler ki: ‘Biz sizin izleyicileriniz idik. Şimdi siz Allah’ın azabından bir kısmını bizden uzaklaştırabilir misiniz?’ Cevap verecekler: ‘Allah bize kılavuzluk etseydi elbette biz de size kılavuzluk ederdik. Şimdi inleyip feryat etsek de sabretsek de bir. Sığınacak hiçbir yerimiz yok.’” (14:21)

          Körü körüne takip edenler ile liderleri, yargılama gününde birbirlerini reddedeceklerdir:
          “O zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden uzaklaşıp gitmişlerdir. Azabı gördüler artık, aralarındaki bağlar parçalanıp koptu. İzleyenler şöyle demiştir: ‘Ne olurdu bir kez daha imkân verilse de şunların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak.’ Böylece Allah, yapıp ettiklerini pişmanlığa dönüştürür. Artık ateşten çıkamazlar.” (2:166-167)
          Dini liderlerimizin ve kutsal saydığımız kişilerin öğretilerini Kuran’dan onay almadan takip edersek hesap gününde ne diyeceğimiz yine Kuran’da açıklanmaktadır:
          “Ve derler ki: ‘Rabbimiz! Biz, efendilerimize, büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz, onlara iki kat azap ver; onları büyük bir lanetle lanetle!’” (33:67-68)

          Hesap günü Allah bizleri sadece Kuran’dan sorumlu tutacağı için ahiretle ilgili hazırlığımızı bu kritere göre yapmalıyız (Bakınız 23:66-67, 23:104, 25:30, 45:31). Düşünme ve akıl etme yetenekleri çok özel armağanlardır. Bizlere düşen; hiçbir bireyin ya da grubun, Allah vergisi armağanları elimizden almasına izin vermemektir. Aksi takdirde Kuran’da anlatılan sonuçlarla karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır.

          Unutmayalım ki dünyada binlerce din bilgini vardır ve bu kişilerin öğretileri birbirinden çok farklıdır. Bu durumda bu kişilerin hepsi Allah’ın dinini öğretiyor denebilir mi? Elbette hayır. Allah bu konuda şunu söylemektedir:

          “O, bir grubu doğru yola iletti, bir grup da sapıklığı hak etti. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edindiler. Böyle iken kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.” (7:30)

          Bir insanın Müslüman olabilmesi için Allah’ın isteklerini bilmesi gerekir. Eğer Allah’ın Kuran’da açıkladığı isteklerini bilmezsek neyin doğru, neyin yanlış olduğuna nasıl karar verebiliriz? Kuşkusuz yukarıdaki ayetlerde gördüğümüz gibi, insanlar akıllarını ve duyularını Kuran’ın mesajını anlamakta kullanmazlarsa, Allah’ın değil, başkalarının arzu ve isteklerini yerine getireceklerdir.

          İşte bu yüzden Kuran, dinde ruhban sınıfının olmadığını ve Allah’ın mesajı ile insanlar arasında bir aracının yer almaması gerektiğini belirtmiştir. Kutsal mesaj üzerine düşünme emri sadece belli bir grup insana verilmemiştir. Allah hepimizden Kitap’ı üzerine düşünmemizi ve rehberliği onda aramamızı istemiştir (Bakınız 2:185, 4:82, 38:29 ve 47:24).

          Comment

          • hiiic
            Uzman Üye
            • Mar 2010
            • 1980

            #20
            Allah razı olsun.

            Hepsini okuyamadım, zaman buldukça okuyacağım.
            Teşekkürler.

            Comment

            • bartsimpson
              Super Moderator
              • Mar 2012
              • 692

              #21
              Yaşar Nuri öztürk'ün bu konudaki bir tespiti çok hoşuma gitmiştir.

              "Sünneti adet, sünneti ibadet olduğu andan itibaren hadisler kuran ayetleri yerine geçmiştir."
              "Hayat bugündür. Emin olduğun tek hayat. Onu en iyi şekilde yaşa."

              Comment

              • aorskaya
                Uzman Üye
                • Aug 2009
                • 932

                #22
                pramid Nickli Üyeden Alıntı
                Nebiye ait sözlere AYET denir ve Muhammed hevasından konuşmaz.
                Selamun aleyküm,

                Sevgili kardeşim,
                Peygamberler tabiki hevasından konuşmazlar. ANcak, peygamberin bir elçi yönü, birde insan yönü vardır. Peygamber, elçiliği gereği dini anlatırken, ayetleri olduğu gibi ifade etmek yanında, onların açıklamasını, pratiklerininde nasıl olacaklarını anlatmıştır. İşte, bu anlatım olayına müslümanlar hadis demektedir. Diğer bir anlatımla, peygamberin dini sözlerine hadis demektedirler. Yine, sözlerin dayandığı ayetlere de "rabimizin hadisleri" denmektedir.

                Peygamberin insan vasfına dayanarak söylediği sözlerin ise din ile ilgisi olmadığından, onların hadis olarak değil, kendi yapabileceği şeylere örnek olarak alınması yeterli olacaktır.

                pramid Nickli Üyeden Alıntı
                İddia edilene rivayet diyebilirsiniz ki Din adına Allah bunun hakkında bir delil inzal etmemiştir ardına düşme. kalp göz kulak sorumludur. Zanın bir çoğu da kötüdür uzak dur.
                Bu cümlede "...ardına düşme" dediğin kimsenin, "kuran ayetleri dışında, yazılarında bir tane bile başka kaynağı delil olarak kullanmadığını" bilirmisin peki kardeşim? Bunu bile bilmeden zanla hareket ettiğinizi siz görün lütfen...

                Rivayetlerin olumlu olumsuz delil olma özelliği daima şüpheli iken, kuranın değişmez, kolay anlaşılır hükümleri, rabbimizin kelamı olarak başka kaynağa gerek bırakmadan her konuda yeterli bilgiyi verir. Bu nedenle, kuran dışında başka bir dayanağa ihtiyaç duymamaktayım. Biraz düşünen herkes aynı noktaya gelebilir...

                pramid Nickli Üyeden Alıntı
                Meydana gelen olaylara hadise, bu olayların dilden dile anlatılmasına hadis denir. Kuranda kendinin en güzel hadis olduğunu anlatarak sizin yolunuzu kapatmaktadır. En güzeli dururken; çürüklere girmek müslümana yakışmaz. Nebini yolunda şeytanlar olduğunu Kurandan okuya okuya inada da devam edilmez.
                Meydana gelen olaylara hadise denirse de hadis bunların dilden dile anlatımı değildir. Aksi halde, kuranda rabbimizin bizzat kendi sözleri için hadis denmesi yanlış olurdu.

                Ayrıca, meydana gelen gerçek olayların insanı ilgilendirenlerinin anlatılmasına kıssa denilmesi de bize detaylı anlayış kapıları açmaktadır.


                Kuranda kendinin en güzel hadis olduğunu anlatarak sizin yolunuzu kapatmaktadır. demişsiniz.

                Sevgili kardeşim, sizin derken kimleri kastettiğinle tam ilgilenmesemde, beni dahil ettiğin zümreye ait olduğumu nerden çıkardın? Bu zanla konuşmak değilmidir? İnsanları neden fikirlerini konuşmadan kategorize etme yanlışına düşersinki!

                Sayende, şu açıklamayı bir kere daha yapma gereği duyuyorum:

                "Benim yolum kuran yoludur ve inşallah ölene dek de bu yolda olmak arzum" değişmeyecektir. Bundan böyle, inşallah bu unutulmadan yazışmalara gayret edersiniz.

                pramid Nickli Üyeden Alıntı
                Tekrarlıyorum; İddia sözlere(kavil) zan denir. Nebinin gerçek sözleri ayettir ve bir çoğu "deki" ile başlar ve Allahda haber verir ki bu sözlere iletene haberci(nebi) denmektedir.
                Dinin bir emri hakkında yapılması gereken pratiği açıklayan peygamber sözüne neden ayet densinki? Sadece ayetten denebilir, çünkü dayanağı ayettendir. Ancak, pratğin anlatılmasının kendisi ayet olmaz.

                Ayrıca "deki" ile başlayan ayetler, hem peygamberlerimizin demesi ve hem de bizlerin demesi gereken sözler olduğundan ayetlerdir. "Deki" denen sözler peygamber sözleri değildir. "Deki" emri gereği söylenen sözler de hadis değildir.

                Bunun ayrımına daha iyi düşünürsek kolayca varabiliriz.

                pramid Nickli Üyeden Alıntı
                Tedebbür nedir bilir misin?
                Sevgili kardeşim,
                Bu tarz hitaplar, fikir paylaşımı yerine, üstünlük karmaşısına yol açtığından buna cevp vermeyeceğim. Sadece, yazdıklarıma itirazı olan kardeşlerimin, benim hep yaptığım gibi yazılarımdan alıntı yaparak yanlış buldukları kısımlara itirazlarını ve kendilerine göre doğrularını yazmalarını bekliyorum.


                pramid Nickli Üyeden Alıntı
                Bu söylenenler rahatsız etmesi, sorunun göstergesidir. Ayetler ile konuşmayanların iddialarını söyledikleri laf nedir? Bu neyin göstergesidir.
                Ayetler dışında delil kullanmadan fikirlerini ortaya koyan birisi olarak, bu sözünüzün muhatabı olmayacağımı düşünüyor ve buna cevap vermiyorum.

                İnşallah, bundan sonra kişileri kategorize etmeden, fikirlerini beyan edenlerin fikirlerine eleştiri getirip, doğrusunu yazabilir ve kişilerin şahsına yönelik yazılardan kendimizi kurtarabiliriz.

                Saygılarımla...
                aorskaya
                Last edited by aorskaya; 7. October 2012, 01:32 AM.

                Comment

                • pramid
                  Uzman Üye
                  • Sep 2010
                  • 984

                  #23
                  tabiki hevasından konuşmazlar.
                  Yani?

                  "rabimizin hadisleri"
                  O hadiseler insanların hadiseleri. İnsanlar anlatırken yanlış anlattığı için Doğru anlatımın Kuran olduğunu söylemektedir.

                  sizin derken kimleri kastettiğinle tam ilgilenmesem
                  Senden ve sahip olduğunuz zihin yapısından bahsediyorum.

                  "Benim yolum kuran yoludur ve inşallah ölene dek de bu yolda olmak arzum
                  Ayetler dışında delil kullanmadan fikirlerini ortaya koyan birisi olarak
                  Hepimiz için rabbimiz şirk koşmadan ölmeyi ve salihler ile beraber haşr olmayı nasip etsin.

                  pratiği açıklayan peygamber
                  Bu sizin zannınız. Nebilerin böyle bir görevi yok. Allahın verdiği görev ile yetinin lütfen.

                  "kuran ayetleri dışında, yazılarında bir tane bile başka kaynağı delil olarak kullanmadığını"
                  Bu sözünün ardında duracaksan sorun yok. O zaman bu neyin tartışması ! Neyi tartıştığının farkında mısın sen kardeşim?

                  peygamber sözüne neden ayet densinki?
                  Nebilerin görevi mesajı insanlara iletmektir. Din adına sadece ayetler ile konuşurlar. O zaman için ve bu zaman için.

                  Kuranın tedebbürü gerekir, sağda solda kuranı iletmekle görevli beşerin kendisini bağlayan hareketlerini araştırmak değil. Bu nebilerin erbab edinilmesidir ve açık bir şekilde Kuranın yalanlanmasıdır.

                  Bu din Allahın dinidir. Muhammedin değil.

                  Muhammede uyanlar muhammedi,
                  İsaya uyanlar isevi,
                  Musaya uyanlar musevidir.

                  Bu üç topluluğa da ehli kitap denir. Niye ? Çünkü rasuller arası ayrım yapmaktadırlar ve kendilerine gelen ile böbürlenmektedirler.

                  Kurana uyanlar ise Müslümandır ve nede azdırlar.

                  Comment

                  • aorskaya
                    Uzman Üye
                    • Aug 2009
                    • 932

                    #24
                    pramid Nickli Üyeden Alıntı
                    aorskaya Nickli Üyeden Alıntı
                    pratiği açıklayan peygamber
                    Bu sizin zannınız. Nebilerin böyle bir görevi yok. Allahın verdiği görev ile yetinin lütfen.
                    Selamlar,

                    Peygamberin dini pratize etmesi, uygulamanın nasıl olacağını göstermesi, açıklaması görevi yokmudur?

                    Sadece Allah'ın gönderdiği ayetleri, başkalarına tebliğ edip kenara çekilmesi gereken birimidir?

                    Peygamber, islama davet ettiği kimselere; "bakın, Allah'tan bana şu sözler geldi, bunları size duyuruyorum, bu sözlere rabbimizin sözü olarak itaat edin, onlarda ne isteniyorsa yapın..." deyip başkaca şeyler yapmıyormuydu?

                    Yoksa, dinin yaşanmasına örnek olarak yaşamasının yanısıra,problemlerin dine göre nasıl çömzülmesi gerektiğini; gerekirse hakemlik yaparak gösteriyor, müslümanların lideri olarak toplumsal yaşam normlarını da belirlemiyormuydu?

                    Sözleri alıp ileten ve başkaca bir şey yapma görevi olmayana elçi denilmezki, ona "ulak", yada belkide "özel ulak" denebilir.

                    Halbuki, peygambere kuran, onu açıklamak üzere de arapça indirilmiştir, değilmi?

                    O halde peygamber, ayetleri hem uygulamak, hem de soruları çözmek ve açıklamak görevi olan biridir.

                    Abese suresini hatırlarsak, hem de kimlere bile açıklamak zorunda olan biri olduğunu da daha iyi kavrarız.

                    Ancak, bu durumu hiç bir şekilde kuran dışında, kendi hükümleri olarak anlatan, açıklayan, hüküm koyan biri olarak anlamak son derece yanlış ve tehlikelidir.

                    Peygamber kurandan, kurana göre yaşamıştır ve kurana göre yaşanması için çaba harcamıştır. Aksini düşünmek, hem dini bilmemek, hem de başta rabbimize ve sonra peygamberimize iftiradır.

                    saygılarımla...
                    aorskaya

                    Comment

                    • aorskaya
                      Uzman Üye
                      • Aug 2009
                      • 932

                      #25
                      pramid Nickli Üyeden Alıntı
                      Nebilerin görevi mesajı insanlara iletmektir. Din adına sadece ayetler ile konuşurlar. O zaman için ve bu zaman için.

                      Kuranın tedebbürü gerekir, 1- sağda solda kuranı iletmekle görevli beşerin kendisini bağlayan hareketlerini araştırmak değil. Bu nebilerin erbab edinilmesidir ve açık bir şekilde Kuranın yalanlanmasıdır.

                      2- Bu din Allahın dinidir. Muhammedin değil.

                      Muhammede uyanlar muhammedi,
                      İsaya uyanlar isevi,
                      Musaya uyanlar musevidir.

                      Bu üç topluluğa da ehli kitap denir. Niye ? Çünkü rasuller arası ayrım yapmaktadırlar ve kendilerine gelen ile böbürlenmektedirler.

                      Kurana uyanlar ise Müslümandır ve nede azdırlar.
                      1- sağda solda kuranı iletmekle görevli beşerin kendisini bağlayan hareketlerini araştırmak değil.

                      Burada beşer diye kastettiğiniz kimseyi asker arkadaşınız gibi bile dillendiremediğinizi, ona gereken saygın sözü edemediğinizi görebiliyormusunuz?

                      Bu, beşer bizim kendi canımızdan çok sevmemiz gereken ve rabbin elçilik görevi verdiği bir kimsedir.

                      Dolayısıyla, bu kimse rabbimizin elçisi olan özel bir kimsedir ve bu nedenle de hareketleri sizin iddia ettiğiniz gibi sadece kendisini bağlamaz.

                      Onun hareketlerinden; insan vasfı gereği, şahsi ihtiyaçlarını karşılayacak hareketleri dışında kalanları, islama mal edilecek hareketlerdir. Bu nedenle, dinle ilgili uygulamalarını bilmek, öğrenmek onun zamanında yaşamış olsaydık bir zorunluluk olmalıydı...

                      Ancak, şimdi ne yazıkki onun hareketlerini araştırmanın anlamı yoktur. Çünkü, bulunacak her sonuç sadece bir ihtimalden öteye gitmeyecek, bu ihtimale göre yapılacak davranışda spekülasyondan öteye geçmeyecektir.

                      Kaldıki, elçinin kuranı nyaşadığı, kurandan yaşadığı bilinince, davranışlarını araştırmak için özel zaman ayırmaya gerek kalmaz. Çünkü, kuranla yaşayan, kurandan yaşadığı müddetçe elçinin davranışlarına göre de yaşamış olduğunu bilmelidir.

                      2- Bu din Allahın dinidir. Muhammedin değil.

                      Din tabiki peygamberlerin değildir. Onların her biri ayrı bir din getirmemiş sadece, insanlar yaratıldığından beri insanlar için belirlenmiş tek hak din olan islamın şeriatını getirmişlerdir.

                      Muhammede, İsa'ya yada Musa'ya uyanlar, bunların kendi kitaplarından ve kendi kitaplarının kabul ettiklerinden başkalarına uymamaları nedeniyle, yine başka kaynaklarada uymamalıdır.

                      Dolayısıyla, bu peygamberlere uyanlar yanlış durumda olamazlar. Ancak, örneğin Muhammedin ümmeti olduğu için, Muhammed peygamberi diğer peygamberlerden üstün çıkarmak için çaba harcayanlar Muhammedi de olmazlar.

                      Bu nedenle, aslında dini yanlış yaşayanların, bizlerce musevi, isevi, muhammedi diye adlandırılmaları da yanlıştır. Gerçek musevi, musa gibi yaşayan, isevi isa gibi yaşayana denmeliydi. Halbuki, tam tersine bunlar gibi yaşamayan ümmetlerine denmiştir.

                      Bu gün gelinen noktada, bu yanlışa rağmen, böylesi kabul gördüğünden isevi, musevi kimselerin, islam olmadığını bilmek yeterlidir. Aynı zamanda, henüz isevi ve musevi gibi yanlış durumda olanların bu isimlerle adlandırma hatasına düşmeden, muhammed peygambere uyan gerçek müslümanların ise ötekiler gibi muhammedi olarak adlandırılmaları yanlışına düşmeyelim.

                      selamlar,
                      aorskaya
                      Last edited by aorskaya; 10. October 2012, 12:57 PM.

                      Comment

                      • aorskaya
                        Uzman Üye
                        • Aug 2009
                        • 932

                        #26
                        pramid Nickli Üyeden Alıntı
                        aorskaya Nickli Üyeden Alıntı
                        "kuran ayetleri dışında, yazılarında bir tane bile başka kaynağı delil olarak kullanmadığını"

                        1- Bu sözünün ardında duracaksan sorun yok.
                        2- O zaman bu neyin tartışması ! Neyi tartıştığının farkında mısın sen kardeşim?
                        1- "Bu sözünün ardında duracaksan sorun yok." buyurmuşsunuz.

                        Bu nasıl bir iletişim şeklidir sevgili kardeşim. Herşeyin doğrusunu yapan sadece sizlermi sanıyorsunuz?

                        2-ayetlerden anladığımı ortayan koymama rağmen, senin gibi anlamıyorum diye "Neyin tartışması olduğunu"mu sormak zorunda kalıyorsunuz.

                        Ben, neyi tartıştığımın elbette farkındayım. Ama, galiba siz unutmuş olmalısınız. Hatırlatayım:

                        Kuranda; meleklerin geçtiği konularla ilgili çok sayıda ayetlerin her birinden, meleklerin ayrı birer yaratıklar olduğunu anladığımı söyleyince, sizler de, meleklerin ayrı bir varlık olmayıp, melek kavramının rabbimizin, melekesini, gücünü, kuvvetini ifade ettiğini iddia etmeniz üzerine bu konuda tartışma ortaya çıkmıştır.

                        Ben size, sizin gibi; "neyi tartıştığınızın farkındamısınız?" demeyeceğim. Ama, hala "melek" deyiminin rabbimizin gücünü, kuvvetini belirten kelime olarak kabul edip etmediğinizi öğrenmek isteyeceğim. Mümkünse, cevaplarsınız...

                        selamlar,
                        aorskaya

                        Comment

                        • pramid
                          Uzman Üye
                          • Sep 2010
                          • 984

                          #27
                          Abese suresini hatırlarsak,
                          ............................. Elimizde tutarken terk ettiğimiz KURAN'DAN DERS ÇIKARMAK ............................


                          BEN HATIRLAMAK İSTEMİYORUM; O AYETİ TAHRİF İLE AHLAKSIZLIĞI NEBİYE ATFEDİYORSUNUZ.

                          HEM KALEM SURESİNDE ALLAH İYİ AHLAK ÜZERESİN DİYECEK, HEMDE KÖRE LABALİ HAREKETTE BULUNACAK NEBİ ?

                          Sadece Allah'ın gönderdiği ayetleri, başkalarına tebliğ edip kenara çekilmesi gereken birimidir?
                          Rasulün görevinin ayetler ile yazar mısınız lütfen?

                          Peygamber kurandan, kurana göre yaşamıştır ve kurana göre yaşanması için çaba harcamıştır. Aksini düşünmek, hem dini bilmemek, hem de başta rabbimize ve sonra peygamberimize iftiradır.
                          Bu sözü söyleyen sizsiziniz ve çok hoş yazmışsınız. Bu tartışmanın konusu ne idi? Sizin savunduğunuz şey nedir? Kuran yeter mi yetmez mi?

                          Lütfen nebiler arası ayrım yapmayalım ve Onları erbab edinmeyelim
                          Last edited by pramid; 10. October 2012, 02:44 PM.

                          Comment

                          • pramid
                            Uzman Üye
                            • Sep 2010
                            • 984

                            #28
                            Burada beşer diye kastettiğiniz kimseyi asker arkadaşınız gibi bile dillendiremediğinizi, ona gereken saygın sözü edemediğinizi görebiliyormusunuz?
                            Sen hiç kuran okumuyorsun heralde?

                            مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَىٰ Arkadaşınız sapmadı da, azmadı da. Necm 2; EVET ARKADAŞIM Allayıp pullayıp Allahın haşa habibi(sevgilisi) mi yapsaydım. Bizler onun tebliğ ettiğine salatlar yapmaktayız. Zira böyle emrolunduk

                            Din tabiki peygamberlerin değildir. Onların her biri ayrı bir din getirmemiş sadece, insanlar yaratıldığından beri insanlar için belirlenmiş tek hak din olan islamın şeriatını getirmişlerdir.
                            Bu sözün ne güzel... Eğer rasuller arası ayrım yapmıyorsan isanın rivayetlerini ve musanın gamaralarını da senden bekliyorum. Buyur yaz.
                            Last edited by pramid; 10. October 2012, 02:56 PM.

                            Comment

                            • aorskaya
                              Uzman Üye
                              • Aug 2009
                              • 932

                              #29
                              pramid Nickli Üyeden Alıntı
                              Sen hiç kuran okumuyorsun heralde?

                              مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَىٰ Arkadaşınız sapmadı da, azmadı da. Necm 2; EVET ARKADAŞIM Allayıp pullayıp Allahın haşa habibi(sevgilisi) mi yapsaydım. Bizler onun tebliğ ettiğine salatlar yapmaktayız. Zira böyle emrolunduk
                              مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى
                              Mâ dalle sâhıbukum ve mâ gavâ.

                              selamlar,
                              Bir kaç meale bakarak karşı tarafı okumamakla itham edebilmek ne kadar güzel değilmi kardeşim?

                              Ama, mealcilerin çevirisinde geçen arkadaş, senin anladığın arkadaş anlamında değildir. Yada, arkadaşın bizim anladığımız şekliyle anlaşılacağını düşünemeyen mealcilerin "sahibu" kısmını arkadaş diye çevirmeleri yanlıştır.

                              Bu ayette mealcilerin arkadaş şeklindeki çevirileri gerçekte; "sahibiniz, (aslında din bakımından bağımlı olduğunuz konumunda bulunan) yani "(muhammed) sapmamıştır ve azmamıştır..." şeklinde olmalıydı.

                              Hani şu "emret sahip" diyaloğundaki sahip varya, o anlam verilecek şekilde çevirilmeliydi. Yada, "arkadaş" yerine "çok iyi bildiğiniz", yahutta "çok iyi tanıdığınız" şeklinde meal edilmeliydi.

                              Halbuki, bildiğimiz arkadaş anlamı kastedilseydi, "sahibu" yerine "sadiku" الأصدقاء denmesi gerekirdi. Kaldıki, ilk yazında, bildiğimiz arkadaş tavrında dahi yazmamıştın. Hatırlarsan; "davranışları kendini bağlayan beşer" nitelemesi yapmıştın ki, bu da sıradan arkadaşı değil yabancıyı anlatır değilmi?

                              Her neyse, bu konu üzerinde daha fazla polemiğe düşülmesine gerek yoktur.

                              Ahzab Suresi 6.ayette şöyle buyurulur: “Peygamber müminlere kendi canlarından daha yakındır"

                              Siz de bu bilinçte ve kabulde iseniz, şu ana kadar peygambere yaklaşım konusundaki tartışmalarımız, kendinizi iyi ifade edemediğiniz için olmuş olur ve bunu bir beyanla düzeltebilirsiniz. O zaman yanlış anlamalarda olmaz.

                              pramid Nickli Üyeden Alıntı
                              Bu sözün ne güzel... Eğer rasuller arası ayrım yapmıyorsan isanın rivayetlerini ve musanın gamaralarını da senden bekliyorum. Buyur yaz.
                              Ben neden İsa'nın yada Musa'nın sözlerini, belgelerini getireyimki? En son inen ve onlara inenleri de kapsayan kuran yetmezmi onlara da iman etmem için?

                              Onlar kurana ters bir şeyler yapmış olabilirlermi acaba!

                              Kaldıki aynı şeyi ben sana; "resuller arasında ayrım yapmamaktan, onların rivayetlerine de bakmak gerektiğini anlayıp, bunları gerçekten yapıyormusun?" diye sorsam cevabın ne olur?

                              Kardeşim, resuller arasında ayrım yapmamak, zamanımızda her birinin rivayetlerini bulmak ve onları kabul etmek değil, her birinin kendine verilen görevi layıkıyla yerine getiren ve rabbimiz katındaki saygın yerini alan kimseler olduğunu bilerek, bazılarını bazılarına üstün tutmadan kabul edebilmemizdir.

                              selamlar,
                              aorskaya
                              Last edited by aorskaya; 10. October 2012, 05:11 PM.

                              Comment

                              • pramid
                                Uzman Üye
                                • Sep 2010
                                • 984

                                #30
                                senin anladığın arkadaş anlamında değildir.
                                Ey ashabım (arkadaşlarım), birileri kendileri gibi düşünmenizi isteyebilir !

                                Siz kurandan çıkardığınız derslere göre düşünün ...

                                Birbirimizi erbab edinmeyelim; umutmayın hay ve kayyum olan ALLAH beşer ile rasul aracılığı ile konuşur. Rasul kuranı getirdi. Sizler kuranı hicap kabul edin ve rabbinizin ilhamlarına uyun; şeytanların vahyetmesinden de Rabbinize sığının.

                                Comment

                                Working...