Güncel Konular

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • kuman
    Uzman Üye
    • Mar 2013
    • 583

    #1

    Güncel Konular

    Firavun” ismi Kur’an’da tam 74 kez geçer.
    70’li yılların muhafazakâr dergilerinin başlık altında
    geçen ifadesiyle; dinî, millî, ilmî, siyasî, iktisadî ve
    ictimaî bir “kenz” (biriktirme) ve “temerküz”
    (merkezileştirme) karakteri olarak betimlenir.
    Bütün zamanlara ve mekanlara taşınabilsin diye mümkün
    mertebe yer ve mekan isimlerinden arındırılarak
    anlatılır.
    Kitab’ın en güncel, en yaşayan karakterlerinden
    birisidir.
    Hatta baş karakteridir bile diyebiliriz.
    ***
    Yaygın dini zihne göre Firavun “iman etmemenin” tipik
    karakteridir. Çünkü Musa ona hakâik-i imaniyeyi (iman
    hakikatlerini) götürmüş ve fakat o imana yanaşmamıştır.
    Ömrü boyunca imana gelmemiş, en son boğulurken “son
    dakika imanı” izhar etmişse de kabul edilmemiştir.
    Demek ki nasıl ki her binanın bir mimarı var, şu kainat
    mucizesinin da bir yüce mimarı var ve Firavun onu “kalp
    ile tasdik” etmiyor, bunun için de “imansız” giderek
    azabı hak ediyor.
    Buradan bakılınca mesele “inandın-inanmadın” meselesi
    oluyor.
    Acaba öyle mi?
    ***
    Kur’an’da geçen Musa-Firavun diyaloglarına baktığımızda
    bir “inandın-inanmadın” tartışması yapılmadığını
    görüyoruz.
    Çünkü Firavun, Musa’nın getirdiği ayetlerin ‘Göklerin ve
    Yerin Rabbin’den geldiğini çok iyi “bilmektedir” (İsra;
    102). Üstelik de halkı doğru yola (sebilu’r-reşâd)
    ilettiği iddiasındadır (Mu’min, 29). Yani Firavun için
    mesele “iman etmek” değil; bu işin “kendisinden izin
    alınmadan” yapılmaya kalkışılmasıdır (Araf; 123).
    O zaten kendi tanrısına iman etmektir. İman etmesi mi var
    adam “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi/gözü” olduğunu iddia
    ediyor. Firavunluk eski çağların aynı zamanda çok esaslı
    bir “dinî” kurumu…
    Peki, o zaman mesele nedir?
    Mesele hangi Tanrı, hangi din meselesidir.
    Musa’nın tanrısı “Mülk Allah’ındır” diyor. Firavun ise
    tanrısı Ra adına “Mısır mülkü benim” diyor. Amon
    tapınağının rahipleri de “Evet, öyle efendimiz” diye
    fetva döşeniyor…
    Klasik zihin Mekke’de “salât eden” Ebu Cehil’de
    göremediğini “Tanrı’nın yeryüzündeki gözü/oğlu” olan
    Firavun’da da göremiyor.
    Yani ortada “iki din” olduğunu, her iki tarafında Allah,
    din, iman iddiasında bulunduğunu ve fakat birbirinin
    dinini (yolunu, söylemini, taleplerini, yaşantısını)
    reddettiklerini, arada şiddetli bir “mülk, kenz”
    tartışması olduğunu anlayamıyor.
    Bunun, bütün zamanların mülk, kenz ve temerküz karakteri
    olarak ele alınan Firavun için de geçerli olduğunu,
    esasında Firavun’un Mekke’deki Ebu Cehil, Ebu Leheb ve
    Velid bin Muğire’ye çok benzediği için sıklıkla örnek
    verildiğini fark edemiyor.
    Şu halde “Firavun” kimdir?
    Nelere sahiptir?
    Nasıl yönetmektedir?
    Ne şekilde davranmaktadır?
    İtiraz edeni ne ile itham etmektedir?
    Buradan aynı şeylere sahip olanların, aynı tarzda
    yönetenlerin, aynı şekilde davrananların ve aynı şekilde
    itham edenlerin de genetiğini çıkarmış olacağız.
    Demek ki Firavunluğun itikat/iman kategorisinde değil;
    sahip olma, yönetme, hükmetme, ekonomi-politik duruş ve
    siyasal davranış kategorisinde yaşayan bir kuramsallık
    olarak ele alınması gerekiyor.
    ***
    Önce Firavun’un sahip olduğu şeyler nelerdi onlarla
    başlayalım.
    [Firavun kavmine seslenerek dedi ki: “Ey kavmim! Mısır
    mülkü benim değil mi? Şu nehirler de benim altımdan
    akıyor (değil mi?) Hâlâ görmüyor musunuz?"] (Zuhruf; 51).
    [Ey kavmim! Bugün yeryüzüne egemen kimseler olarak mülk
    sizindir.] (Mu’min; 29).
    Demek ki Firavun o kimsedir ki kendisini ülkenin mutlak
    sahibi olarak görür. Öyle ki tüm ülke onun mülküdür.
    Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Dilediğini ihya
    eder, dilediğini ifna eder. İstediğine verir,
    istediğinden geri alır. Demek ki Firavunluk bir ülkede
    “mülkün” ele geçirilmesi ile başlıyor.
    Peki, bu mülkten maksat nedir?
    [Firavun ‘Onları bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden
    ve itibarlı makamlardan uzaklaştırdığımız için böyleler.’
    diyordu.] (Şuara; 57-58)…
    [Mûsâ, şöyle dedi: “Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun’a
    ve onun ileri gelenlerine, dünya hayatında nice zinet ve
    mallar verdin.] (Yunus; 88)
    Demek ki Firavun’un sahibi olmakla övündüğü “Mısır mülkü”
    ayette geçtiği gibi ırmaklar (enhâr), bahçeler (cennât),
    pınarlar (uyûn), hazineler/servetler (kunûz) ve itibarlı
    makamlar (meqâm kerîm) idi.
    Bunların bütün zamanlar için anlamı bir
    ülkenin/yeryüzünün yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yani
    tüm zenginliklerini, en itibarlı makamlarını (köşe
    başlarını, stratejik noktalarını) ele geçirmek ve geri
    kalan herkesi bundan mahrum bırakıp muhtaç duruma
    düşürerek kendinde “kenz” ve “temerküz” etmektir.
    İşte Firavunluğun başlangıç noktası budur.
    Bunun içindir ki güç bir kişide veya gurupta kenze
    (birikmeye) ve temerküze (merkezîleşmeye) başladı mı
    Firavunluk iklimine girilmiş demektir.
    Bundan sonra Firavun kenzin ve temerküzün tabiatında
    olanı yapar yani hegemonyaya yönelir. Kur’an buna
    taşmak/haddi aşmak (tuğyân), bunu yapana da taşan/haddini
    aşan (tâğût) der: [Firavun’a git, çünkü o tuğyân
    etti/tâğût oldu.] (Naziat; 17).
    Bu noktada “Lehu’l-Mülk” (Mülk Allah’ındır) ne demek
    anlaşılıyor olmalı…
    Mülkü kenz ve temerküz eder işte böyle yoldan çıkar
    Firavun.
    ***
    Madem bunlara sahip olmakla Firavunluk iklimine
    giriliyor, bakalım bundan sonra Firavun nasıl davranıyor,
    edip eyliyor.
    [Firavun yeryüzünde (ülkesinde) büyüklük taslamış ve ora
    halkını sınıflara ayırmıştı. Onlardan bir kesimi eziyor,
    oğullarını boğazlıyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu.
    Şüphesiz o, fesat çıkaranlardandı.] (Kasas; 4)
    Demek ki Firavun, sahip olduğu mülk (bahçe, pınar,
    servet, makam) ile büyüklük taslamaya (istikbar) başlar.
    Halkı ezer, sınıflara ayırır, erkeklerine kurbanlık koyun
    muamelesi yapar, kadınlarını hayasızlığa zorlar.
    Sahip olduğu mülkü korumak ve kollamak için halkı baskı
    altında tutmak, göz açtırmamak, takip etmek, fişlemek,
    dinlemek, bölmek, parçalamak, halkın bir kısmını dili,
    ırkı, dini, mezhebi nedeniyle diğer kısmına karşı
    kışkırtmak, birini tutup diğerine vurmak, sınıf,
    hiyerarşi, kast yaratmak… Bunların hepsi “ezmek ve
    sınıflara ayırmak” olup tipik
    Firavun davranışlarıdır…
    İtiraz edeni ve başkaldıranı biçmek, öldürmek, fail-i
    meçhullere kurban etmek, ağır hapislerde süründürmek,
    genç fidanları dar ağaçlarında sallandırmak, bir kuşağı
    yok etmek, kendi evlatlarını kıyıma uğratmak, ret, inkar,
    asimilasyon politikaları uygulamak, kimlikleri ve
    kişilikleri yok saymak, babaları kredi kartı kölesi
    haline getirmek… Bunların hepsi “oğullarını boğazlamak”
    olup tipik Firavun davranışlarıdır…
    Anaları ağlatmak, nişanlıları sızlatmak, geride dul ve
    yetimler bırakmak, 12 saat çalıştırmak, asgari ücretle
    çalışan kadınları sellere kaptırmak, karnındın sıpayı
    sırtından sopayı eksik etmemek, hayasızlığa zorlamak,
    beyaz kadın tacirlerine, uyuşturucu kaçakçılarına zebun
    etmek, güvencesiz çalıştırmak, ırgat gibi koşturmak,
    bedenini kullanmak, ruhunu kirletmek… Bunların hepsi
    “kadınlarını sağ bırakmak” olup tipik Firavun
    davranışlarıdır…
    Ayrıca “oğullarını/erkeklerini boğazlamak” şu anlama da
    gelir: Firavun eril çıkışları boğazlar, öldürür. Yani
    erkekçe dik duruşları sevmez. Başkaldıranı, itiraz edeni,
    muhalif olanı boğazlar. Bu durumda “kadınlarını sağ
    bırakmak” da şu demek olur: Dişil davranışlara ses
    çıkarmaz, hayat hakkı tanır, yaşatır. Yanaşmaları,
    sokulmaları, suyuna gitmeleri sağ bırakır hatta
    ödüllendirir…
    Keza oturduğu yerden para kazanmak, emeğe, alınterine el
    koymak, başkasının sırtından zengin olmak, arsa, tarla,
    ihale, yatırım adı altında oraya buraya sahip olmaya
    kalkmak, insanların barınma ihtiyaçlarını kullanarak 30
    yıl vadeyle ev taksidine bağlamak, sonra bir gecede kiriz
    çıkarıp hepsini geri almak, sıcak para adı altında
    ülkeyle para sokup insanları iliklerine kadar faizle
    sömürmek, yılda 56 milyar dolar faiz hortumu ile
    insanların kanını emmek… Bunların hepsi “fesat çıkarmak”
    olup Firavun-Karun ikilisinin banka-borsa-tahvil üç kağıt
    fasadına denir. Kur’an’da fesat sanıldığının aksine sahip
    olmak (mülk) yani ele geçirmek ile ilgilidir…
    Halkını sınıflara ayırır, yaşatır, öldürür, zebun eder
    işte böyle yürütür mülkünü Firavun.
    ***
    Firavun bunları yaparken hep dini diyaneti kullanır.
    [Firavun, ‘Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir
    ilâhınız olduğunu bilmiyorum. Ey Hâmân! Benim için bir
    ateş yakıp tuğla pişir de bana bir kule yap! Belki
    Mûsâ’nın ilâhına çıkar bakarım (!)] (Kasas; 38)
    Görüldüğü gibi Firavun kendine “ilah” diyor. Sahip olduğu
    mülk (bahçe, pınar, servet, makam) ile büyüklük taslıyor
    ve yıkılmaz bir güce sahip olduğunu düşünüyor.
    Demek ki, esasında, Kur’an’ın “ilah” dediği gökte uyduruk
    tanrılar veya yerde cansız, tahtadan taştan putlar
    değildir. Kur’an’ın “ilah” dediği mülkü ele geçirmiş,
    kenz ve temerküz sahibi içimizden birileri yani
    insanlardır.
    Bunlar mülkü (bahçe, pınar, servet, makam) ele geçirir,
    kenz ve temerküz eder, tabiatı icabı da hegemonyaya
    (tuğyan) yönelirler. Bununla halkı ezer, sınıflara
    ayırır, oğullarını boğazlar, kadınlarını sağ bırakır ve
    fasat çıkarırlar. İşte buna Kur’an ilahlaşmak diyor.
    Bu noktada “Lailahe illallah” (Allah’tan başka ilah
    yoktur) ne demek anlaşılıyor olmalı…
    Sonra Firavun, Hâmân (din adamı) ile de halka kumpas
    kurar. Ondan Musa’nın itiraz ve isyanı karşısında halkı
    afyonlayacağı bir uyuşturucu ister. “Bana ateş yak, tuğla
    pişir, kule yap” der. Bununla Musa’nın tanrısına
    çıkacaktır. Yani Musa’nın tanrısından aldığı şeylerin bir
    benzerini getirecektir. Ancak bir farkla ki onda
    Tanrı’nın Firavun’un yanında olduğu, Firavun’a (ulu’l-
    emre) itaatin farz olduğu, Musa’nın isyankar, ihtilalci
    ve servet düşmanı olduğu yazılı olacaktır. Çünkü Musa’ya
    karşı koymanın en etkili yolu onun konuştuğu kaynaktan
    (Allah, din) konuşmaktır. Hâmân’ın ateş yakması, tuğla
    pişirmesi ve kule yapması bu demektir…
    Din adamına fetvayı verdirtir, halkı işte böyle uyuşturur
    Firavun.
    ***
    Firavun muti kullarına bol rızık dağıtır, ödül verir.
    [Sihirbazlar Firavun’a geldi ve ‘Eğer yenersek ödül var
    mı?” dediler. Firavun, “Evet, en yakınlarımdan
    olacaksınız.’ dedi.] (Araf; 113-114)
    Görüldüğü gibi Firavun “sihirbazları” ile de halka kumpas
    kurar.
    Sihirbazlarına (göz boyacılarına, yandaşlarına,
    şaklabalanlarına) muhalefete karşı başarılı olurlarsa
    ödül vadeder. Bu ödül ise onları en yakınlarından
    yapmaktır. Yani yükselmeleri, kariyer yapmaları, iyi para
    kazanmaları, yönetimin gözdesi haline gelmeleri, en iyi
    makamlara yükselmeleri, birinci halka içinde yer
    almaları, majestelerinin uçağına binebilmeleri vs.dir.
    Bunun karşılığı olarak iyi göz boyamaları, yeni numaralar
    icat etmeleri, toz pempe tablolar çizmeleri, her şeyi iyi
    gidiyor göstermeleri, muhalefet edene iyi vurmaları,
    deşifre etmeleri, andıçlamaları, çok iyi teoriler
    yazmaları, kalemlerini, köşelerini, ekranlarını çok iyi
    kullanmaları yani asalarını yılana çevirebilme başarısını
    çok iyi göstermeleri gerekir.
    Sihirbazına tasmayı takar, işte böyle kendisi için
    havlatır Firavun.
    ***
    Firavun için önemli olan bir şeyin yapılması değil;
    yapılırken “kendisinden izin alınması”dır.
    [Firavun dedi ki: ‘Ben size izin vermeden ona iman
    ettiniz ha! Bu açıkça, kendi ülkemde halkı benden
    koparmak için kurulmuş bir tuzaktır. Göreceksiniz!]
    (Araf; 123).
    Görüldüğü gibi Firavun otoriter olduğu gibi totaliterdir
    de. Her şey için ondan izin alınmalıdır. Kuşlar bile
    uçarken ondan izin almalıdır. Memlekete komünizm lazımsa
    onu da o getirecektir. Ondan habersiz bir şey düşünmeye,
    bir karar almaya, bir eylem planlamaya gerek yoktur. Her
    şeyi zamanı geldiğinde o düşenecek ve yapacaktır. Bize
    düşen dinlemek, itaat etmek, gözlerimizi Firavun’dan
    ayırmadan, o ne yöne esiyorsa o yönde hizalanmaktır.
    Zatını aleme çok lazım sanır, işte böyle herkesi kör,
    sağır ve dilsiz eder Firavun.
    ***
    Ve gün olur asra bedel bir “uyarıcı, elçi” Firavun’un
    karşısına dikilir. Firavun ve âvanesinin ithamları
    sıradan mı sıradan, klasik mi klasiktir:
    [Firavun dedi: ‘Seni biz küçük bir çocuk olarak alıp
    aramızda büyütmedik mi? (Şuara; 18)… Firavun’un kavminden
    zenginlikten şımarmış ileri gelenler dedi ki: ‘Bu adam
    usta bir sihirbazdır. Sizi yerinizden çıkarmak istiyor.
    (Araf; 109-110)… Firavun ‘Bu size gönderilen elçiniz
    mecnundur” dedi] (Şuara; 27)… Bu iki sihirbaz,
    sihirleriyle sizi yerinizden etmek ve rejiminizi yıkmak
    istiyor.] (Taha; 63).
    İtiraz, isyan ve uyarı önce görmemezlikten gelinir. (Musa
    Mısır’a geldiğinde iki yıl saraydan randevu
    verilmemişti). Derin bir sessizlik ve kale almama
    pozlarına bürünülür…
    Sonra başa kakma, ardından alay…
    Ve ithamlar başlar: Sihirbaz, mecnun, yalancı…
    “Sihirbaz” yalanları ortaya çıkaran, sahtekarlığı deşifre
    eden manasındadır. Elçilerin sihirbazlıkla suçlanması,
    şapkadan tavşan çıkardıkları için değildir. Firavun ve
    kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenleri (mele-i-
    mütref), halkın “kendilerinden izin almadan” nasıl olup
    da bu “saçma sapan” sözlere rağbet ettiğini anlayamaz ve
    büyülenmiş/kandırılmış görürler. Kurdukları yalan dolan
    düzenini deşifre ettikleri, sahtekarlıklarını ortaya
    döktükleri için de elçileri sihirbazlıkla suçlarlar.
    “Mecnun” ise delice sözler söyleyen, aklı başında
    konuşmayan, “reel-politiğe” uygun olmayan, akıntıya kürek
    çeken, uygulanabilirliği olmayan laflar edip duran,
    Firavunu kızdıracak, majestelerini rahatsız edecek sözler
    eden manasındadır.
    Ayette geçen “Yerinizden sizi çıkarırlar/çıkaracaklar”
    (yuhricâkum min arzıkum) tabiri “Sizi koltuğunuzdan
    edecekler, iktidarınızı elinizden alacaklar, buralardan
    sürüp çıkaracaklar, devirecekler” manasına geliyor. Keza
    “Örnek/üstün yolunuzu giderirler/giderecekler” (yezhebâ
    bitarîgatikumu’l-müslâ) tabiri de “Kurduğunuz herkese
    örnek ve üstün yolunuzu/sisteminizi/rejiminizi
    giderecekler, yıkıp çökertecekler” manasındadır. “Müsla”
    kelimesi örnek, üstün, ideal anlamına geliyor. Put,
    heykel (temâsil) kelimesi de bu köktenden. Bu durumda
    “Putlarınızı yıkacaklar, heykellerinizi devirecekler”
    manasını da zımnen içerir…
    İtirazı hiç sevmez, muhalefetten nefret eder, isyan
    karşısında panikler ve işte böyle itham eder Firavun.
    ***
    Tanıyın bunları.
    Dinî, millî, ilmî, siyasî, iktisadî ve ictimaî “kenz” ve
    “temerküzün” olduğu yerde görülür.
    Yeri, zamanı, mekanı, dini, mezhebi, ırkı, milliyeti
    yoktur.
    Kitab’ın en güncel, en yaşayan karakterlerinden
    birisidir.
    Kur’an’da tam 74 kez geçer.

    R.İhsan ELİAÇIK
  • kuman
    Uzman Üye
    • Mar 2013
    • 583

    #2
    Yeni Ufuklar Derneği'nin davetlisi olarak Kayseri'ye gelen Deniz Baykal, İl Özel İdare Salonu'nda düzenlenen ''Türkiye'nin Meseleleri'' konulu konferansa katıldı. Baykal, Türkiye'nin bir yol ayrımına doğru sürüklendiğini savunarak, “Medya bazı şeyleri yazıyor, bazı şeyleri yazamıyor. Türkiye'de yaşanan bu esrarengiz süreç, bir muamma olarak ortaya çıkan olay, bilinçli yönlendirmelerin yapıldığı bu dönem, sadece Türkiye’de oluyor değil içinde bulunduğumuz coğrafyada çok büyük olaylar yaşanıyor. Türkiye'yi bu olaylardan bağımsız bir şekilde düşünmek doğru değil. Dışarıda yaşanan bu olaylar, Türkiye'yi de etkiliyor. Suriye'de bugün ne yaşanıyor unutmayacağız. Unutmayacağız ve Türkiye'nin içinde bulunduğu bu durumu, etrafındaki yaşanan olaylarla beraber değerlendireceğiz'' diye konuştu.

    Geçmişte PKK'nın bir terör ve suç örgütü olduğunu söyleyen Baykal, şöyle devam etti:

    ''Şimdi siyasal bir muhatap hale gelmiştir. 2002’den beri Başbakan bir ayrıştırma politikasını sürdürmüştür. Başbakan iktidarının ilk yılından itibaren 36 etnik yapı olduğunu ifade edegelmiştir. İktidardan kaynaklanan bir ayrıştırma politikası sürekli gündeme getirilmiştir. Ayrıca iktidar bu süreçte maalesef terör örgütünü dolaylı, dolaylıdan doğrudan, kapalı kapılar ardından aleniyete dönüştürülmüştür. Böylece bir terör örgütü, bir siyasi mesaj veren konma çekilmiştir. Böylece meşrulaştırma süreci yaşanmıştır.''

    “PKK’nın elinde tutulan 11 vatandaşın serbest bırakılması çok büyük olaymış gibi algılanılması sağlandı” diyen Baykal, “Bütün bu süreç böyle ince ince göz yumarak gitti. Bugün geldiğimiz noktada, bu manzara bizi nereye götürecek? Bunu çok iyi anlamamız lazım” dedi.

    “BAYRAKTA, EZANDA, CUMHURİYETTE BİRLİK”

    ''Birilerine göre Anayasa’daki Türk sözü etnik bir dayatmadır” diyen Baykal, “Türkiye’de bir tek vatandaşımızın kaybına kimse göz yumamaz, bir tek kişinin bile kaybedilmesini kim isteyebilir ki? Ama Türkiye’yi köşeye sıkıştırdılar, böyle bir taleple geldiler. Vatandaş olacağız ama Türk vatandaşı olmayacağız, deniliyor. Ona göre bir 66. Madde yazılacak. Devletin adı Türk olacak, coğrafyanın adı Türkiye olacak ama milletin adı Türk olamayacak. Bu kabul edilemez. Bu çok temel bir olay. Selçuklu’da böyle oldu, Osmanlı’da böyle oldu, Türkiye Cumhuriyeti’nde böyle oldu, bundan sonra da böyle olacak'' diye konuştu.
    Yapılacak bir anayasa değişikliğinde Türk milletinin adının Türk olarak kalması için ellerinden geleceğini yapacaklarını vurgulayan Baykal, şunları söyledi:

    ''Yukarıdaki millet şemsiyesini kapattığınız anda herkes kendi etnik varlığını ortaya koyacaktır. Birileri böyle düşünmüyor diye, 1000 yıllık görüşümüzden vaz mı geçeceğiz? Etnik ayrışma bizim işimiz değil. Biz kendimize özgü bir milletiz. Bu millet, kendi kültürüyle, sanatıyla, her yönüyle ortaya çıkmış bir milletiz. Yunus Emre’yi çıkarmışız, Mevlana’yı Hacı Bektaş’ı çıkarmışız. Bunların hiçbiri ayrışmayı değil, birlik ve beraberliği, hoşgörüyü, insana insanca muameleyi öğretmişler. Her milletin tarihinde acı olaylar vardır. Bizim de var. Ama bugün bütün dünyaya başımız dik olarak ortaya çıkmamızın önünde hiçbir engel yoktur. Hepimiz Türk milleti olarak bu ülkede kardeşçe, özgürce ve bütün haklardan yararlanarak yaşayacağız.”

    Baykal, Türkiye'nin üniter bir devlet olduğunu vurgulayarak, ''Etrafımızdaki ülkelere bir bakın, hepsi perişan. Etnik ayrışmayı temel alan ülkelerin hepsi perişan. Irak öyle, Lübnan öyle... Bu bir mikrop. Devlet yapısının içine bu statü mikrobunu, etnik ayrışmacılığı sokmayalım. Türkiye’deki bu ayrışmanın en büyük sıkıntısını Kürt kökenli vatandaşlarımız çekecektir. Ayrışmayacağız, daha çok birleşeceğiz. Peygamberimiz Veda Hutbesi’nde Arap’ın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur, diyor. Bunu söylerken, insanlar arasında bir ayrımcılığın olmadığına vurgu yapıyor. Biz nerede birlik olacağız, bayrakta birlik olacağız, ezanda birlik olacağız, cumhuriyette birlik olacağız. Sakın bu üçlüyü birbirine düşürmeyin. Diğer bütün değerler, bunun üzerine konulacak. Ezanı duyduk mu içimiz huzur bulacak, bayrağımızı gördük mü gurur duyacağız, cumhuriyete sıkı sıkı sahip çıkacağız. Birlik ve beraberlikle daha nice on yılları başımız dik yaşayacağız. Yanlış yapmayalım, çok ciddi yanlışlar yaptık, artık yapmayalım. Bir terör örgütü liderinden kahraman ortaya çıkarmayalım'' dedi.

    Baykal, sonbaharda bir halk oylaması yapılabileceğini de belirterek, ''Başkanlık sistemiyle ilgili bir referandum gelebilir. Türkiye üniter yapısını, Türk milleti gerçeğine dayalı yapısını değiştirecek bir yapılanma önünüze gelirse, bütün gücünüzle buna karşı çıkınız. Kimse Türk milletine şirk koşmaya kalkmasın'' diye konuştu.

    Deniz Baykal

    Comment

    • merdem
      Uzman Üye
      • Nov 2012
      • 1364

      #3
      kuman Nickli Üyeden Alıntı
      Yeni Ufuklar Derneği'nin davetlisi olarak Kayseri'ye gelen Deniz Baykal, İl Özel İdare Salonu'nda düzenlenen ''Türkiye'nin Meseleleri'' konulu konferansa katıldı. Baykal, Türkiye'nin bir yol ayrımına doğru sürüklendiğini savunarak, “Medya bazı şeyleri yazıyor, bazı şeyleri yazamıyor. Türkiye'de yaşanan bu esrarengiz süreç, bir muamma olarak ortaya çıkan olay, bilinçli yönlendirmelerin yapıldığı bu dönem, sadece Türkiye’de oluyor değil içinde bulunduğumuz coğrafyada çok büyük olaylar yaşanıyor. Türkiye'yi bu olaylardan bağımsız bir şekilde düşünmek doğru değil. Dışarıda yaşanan bu olaylar, Türkiye'yi de etkiliyor. Suriye'de bugün ne yaşanıyor unutmayacağız. Unutmayacağız ve Türkiye'nin içinde bulunduğu bu durumu, etrafındaki yaşanan olaylarla beraber değerlendireceğiz'' diye konuştu.

      Geçmişte PKK'nın bir terör ve suç örgütü olduğunu söyleyen Baykal, şöyle devam etti:

      ''Şimdi siyasal bir muhatap hale gelmiştir. 2002’den beri Başbakan bir ayrıştırma politikasını sürdürmüştür. Başbakan iktidarının ilk yılından itibaren 36 etnik yapı olduğunu ifade edegelmiştir. İktidardan kaynaklanan bir ayrıştırma politikası sürekli gündeme getirilmiştir. Ayrıca iktidar bu süreçte maalesef terör örgütünü dolaylı, dolaylıdan doğrudan, kapalı kapılar ardından aleniyete dönüştürülmüştür. Böylece bir terör örgütü, bir siyasi mesaj veren konma çekilmiştir. Böylece meşrulaştırma süreci yaşanmıştır.''

      “PKK’nın elinde tutulan 11 vatandaşın serbest bırakılması çok büyük olaymış gibi algılanılması sağlandı” diyen Baykal, “Bütün bu süreç böyle ince ince göz yumarak gitti. Bugün geldiğimiz noktada, bu manzara bizi nereye götürecek? Bunu çok iyi anlamamız lazım” dedi.

      “BAYRAKTA, EZANDA, CUMHURİYETTE BİRLİK”

      ''Birilerine göre Anayasa’daki Türk sözü etnik bir dayatmadır” diyen Baykal, “Türkiye’de bir tek vatandaşımızın kaybına kimse göz yumamaz, bir tek kişinin bile kaybedilmesini kim isteyebilir ki? Ama Türkiye’yi köşeye sıkıştırdılar, böyle bir taleple geldiler. Vatandaş olacağız ama Türk vatandaşı olmayacağız, deniliyor. Ona göre bir 66. Madde yazılacak. Devletin adı Türk olacak, coğrafyanın adı Türkiye olacak ama milletin adı Türk olamayacak. Bu kabul edilemez. Bu çok temel bir olay. Selçuklu’da böyle oldu, Osmanlı’da böyle oldu, Türkiye Cumhuriyeti’nde böyle oldu, bundan sonra da böyle olacak'' diye konuştu.
      Yapılacak bir anayasa değişikliğinde Türk milletinin adının Türk olarak kalması için ellerinden geleceğini yapacaklarını vurgulayan Baykal, şunları söyledi:

      ''Yukarıdaki millet şemsiyesini kapattığınız anda herkes kendi etnik varlığını ortaya koyacaktır. Birileri böyle düşünmüyor diye, 1000 yıllık görüşümüzden vaz mı geçeceğiz? Etnik ayrışma bizim işimiz değil. Biz kendimize özgü bir milletiz. Bu millet, kendi kültürüyle, sanatıyla, her yönüyle ortaya çıkmış bir milletiz. Yunus Emre’yi çıkarmışız, Mevlana’yı Hacı Bektaş’ı çıkarmışız. Bunların hiçbiri ayrışmayı değil, birlik ve beraberliği, hoşgörüyü, insana insanca muameleyi öğretmişler. Her milletin tarihinde acı olaylar vardır. Bizim de var. Ama bugün bütün dünyaya başımız dik olarak ortaya çıkmamızın önünde hiçbir engel yoktur. Hepimiz Türk milleti olarak bu ülkede kardeşçe, özgürce ve bütün haklardan yararlanarak yaşayacağız.”

      Baykal, Türkiye'nin üniter bir devlet olduğunu vurgulayarak, ''Etrafımızdaki ülkelere bir bakın, hepsi perişan. Etnik ayrışmayı temel alan ülkelerin hepsi perişan. Irak öyle, Lübnan öyle... Bu bir mikrop. Devlet yapısının içine bu statü mikrobunu, etnik ayrışmacılığı sokmayalım. Türkiye’deki bu ayrışmanın en büyük sıkıntısını Kürt kökenli vatandaşlarımız çekecektir. Ayrışmayacağız, daha çok birleşeceğiz. Peygamberimiz Veda Hutbesi’nde Arap’ın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur, diyor. Bunu söylerken, insanlar arasında bir ayrımcılığın olmadığına vurgu yapıyor. Biz nerede birlik olacağız, bayrakta birlik olacağız, ezanda birlik olacağız, cumhuriyette birlik olacağız. Sakın bu üçlüyü birbirine düşürmeyin. Diğer bütün değerler, bunun üzerine konulacak. Ezanı duyduk mu içimiz huzur bulacak, bayrağımızı gördük mü gurur duyacağız, cumhuriyete sıkı sıkı sahip çıkacağız. Birlik ve beraberlikle daha nice on yılları başımız dik yaşayacağız. Yanlış yapmayalım, çok ciddi yanlışlar yaptık, artık yapmayalım. Bir terör örgütü liderinden kahraman ortaya çıkarmayalım'' dedi.

      Baykal, sonbaharda bir halk oylaması yapılabileceğini de belirterek, ''Başkanlık sistemiyle ilgili bir referandum gelebilir. Türkiye üniter yapısını, Türk milleti gerçeğine dayalı yapısını değiştirecek bir yapılanma önünüze gelirse, bütün gücünüzle buna karşı çıkınız. Kimse Türk milletine şirk koşmaya kalkmasın'' diye konuştu.

      Deniz Baykal
      Baykal ne demek istiyor acaba bu sözleriyle?:

      Bu nasil siyasettir?

      Türkün de Türk olmayana bir üstünlügü yoktur demeye mi getiriyor? Bahsettigi BAYRAK ve CUMHURIYET le acaba hangi bayraktan ve cumhuriyetten bahsediyor?

      Herkes dört duvarina bayrak assin ve ezan okuyan aletler bulundursun yanlarinda, sayet gurur ve huzur bayrak ve ezanla tamamlaniyorsa.

      Kur'an da namaz ve ezan yoktur diyenler neyle huzur bulacak, yada aman vaktim yok namaza simdi diyen haci babalari tezgah basinda kalmak istediklerinde? Huzur da kalmadi memlekette desenize

      Daha olgun ve anlamli bir söyleyiste bulunabilirdi. Hangi ortama hitap ediyor Baykal?

      Cifte vadandaslik kanunu uygulamada olsaydi Alman kimligi yaninda bir de Türk kimligini alir cevabimi direkten postalardim bu tür nutuklar atanlara.

      Comment

      • kuman
        Uzman Üye
        • Mar 2013
        • 583

        #4
        En büyük tehdit !


        Türkiye’de ulus devlet yapısına en büyük tehdit, uzun süredir devletin kurumlarını yöneten kişilerden gelmektedir.
        Ulus devletin temeli olan Türk kimliğini değiştirmeye çalışan, yöneticiler Anayasa’daki Türk kavramını kaldıracaklarını söylemiştir. “Anayasayı değiştireceğiz ve vatandaşlıktaki Türklük tanımını kaldıracağız. Yoksa demokratikleşmeyi yapamayız. Vatandaşlık tanımı da değiştirilecek. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım’ diyecek. İşte bu, sorunu çözer” diye konuşmuştur.

        Yöneticiler bankaları, madenleri, haberleşme ve enerji sistemlerini, sulardan sonra, tarlaları, yaylaları, ormanları satmaya hazırlanırken, böyle bir ülkenin ulus devlet yapısını koruyamayacağı çok açık bir gerçektir.
        Devlet politikası dedikleri, Türkiye’de Türk Milleti’nin egemenliğine son vermek demekti. Zaten Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinin de asıl hedefi de buydu.
        Bu sürece meşru yollardan direnecek olanları, kendi adamlarının hazırladığı uydurma örgüt listelerinde göstererek gayrimeşru imiş gibi göstermek, böylece etkisiz kılmaya çalışmak da aynı oyunun bir parçasıydı.

        Comment

        • merdem
          Uzman Üye
          • Nov 2012
          • 1364

          #5
          kuman Nickli Üyeden Alıntı
          En büyük tehdit !


          Türkiye’de ulus devlet yapısına en büyük tehdit, uzun süredir devletin kurumlarını yöneten kişilerden gelmektedir.
          Ulus devletin temeli olan Türk kimliğini değiştirmeye çalışan, yöneticiler Anayasa’daki Türk kavramını kaldıracaklarını söylemiştir. “Anayasayı değiştireceğiz ve vatandaşlıktaki Türklük tanımını kaldıracağız. Yoksa demokratikleşmeyi yapamayız. Vatandaşlık tanımı da değiştirilecek. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım’ diyecek. İşte bu, sorunu çözer” diye konuşmuştur.

          Yöneticiler bankaları, madenleri, haberleşme ve enerji sistemlerini, sulardan sonra, tarlaları, yaylaları, ormanları satmaya hazırlanırken, böyle bir ülkenin ulus devlet yapısını koruyamayacağı çok açık bir gerçektir.
          Devlet politikası dedikleri, Türkiye’de Türk Milleti’nin egemenliğine son vermek demekti. Zaten Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinin de asıl hedefi de buydu.
          Bu sürece meşru yollardan direnecek olanları, kendi adamlarının hazırladığı uydurma örgüt listelerinde göstererek gayrimeşru imiş gibi göstermek, böylece etkisiz kılmaya çalışmak da aynı oyunun bir parçasıydı.

          Türkiye'nin sanaayisi kimin ellerinde, kimdir zenginler, yahudiler, ermeniler, rumlar vb. Türk vatandasi adi altindami yürütüyorlar islerini? Yeni firavunlara kapi acilmasin, olani yeter de artar.

          Bir ülkenin zenginleridir söz sahibi olduklarini zannedenler. O kadar insan is yeri aciyoruz, Türkiye'nin gelismesinde faydalarimiz oluyor diyerek sayet Türk Cumhuriyetine el uzatacak kadar ileri gidebilmislerse ortada gercekten cok büyük bir problem var.

          Bir incele yapan oldu mu acaba, is adamlari, profesörler, instütiler, kurumlar vb. kimlerin eli altinda bulunduruluyor/kimler yönlendiriyor bunlari. Gizli bir tertibata mi hizmet ediliyor, Türkiye devamli borc altina sokuluyor.

          Türk genclerinin uyanik olmalari lazim, diskolarda, alem-evlerinde gecirilecek zaman degildir. Önce güven saglanmalidir, sonra keyiflerine baksinlar. Dost uyur düsman uyumaz. Vatan elden gittikten sonra, kanli savaslar baslar. Ilerlemeye yeni yeni yüz tutan Türkiye asirlarca geriye atilir, en yakin misali IRAK.

          Herkes gecim derdine düsmüs ama toprak elden gittiginde zaten esas gecim derdi baslayacaktir.

          Devlet adamlariniz kim, hayatlari incelenmismidir, neyin nesidirler. Vatana hizmet midir sloganlari yoksa vatani satmak mi?

          Münafiklardan korunmak ne kadar zor ise yalanci kahramanlardan korunmak da o kadar zordur. Hayir islemis görünürler, o hayrin hayir mi ser mi oldugunu anlamak lazim.

          Pire icin yorgan yakanlar tükenmedi elbette. Iki kurus icin kendilerine ait olmayan degerleri elden cikarmaya yönelik olanlari kim nasil ispat edebilir?

          Simdiye kadar ciddi olarak hic düsünmemistim, ama bir iki makale okudum bu gün, anladigim kadariyle Türkiyemize göz dikenlerin sayisi gittikce artiyor. En acisi vatandasimiz diye bagrimiza bastigimiz kisilerin vatandaslik adi altinda ne anladigini hilelerini ortaya döktükten sonra bilinmesi cok aci olacaktir.

          Rabbim temiz kalbli Kardeslerimin sabirlarini arttirsin, zihin acikligi versin, düsmanlarini zamaninda tespit edip kendilerini korumalarinda kolaylik ve azim versin.

          Comment

          Working...