İSLAM BİLİM DERSLERİ (Dr.Ali ŞERİATİ)

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • Eren Erdem
    Uzman Üye
    • Sep 2008
    • 122

    #16
    İşte bir ALİ ŞERİATİ klasiği!
    Muhteşem!!!

    Çok teşekkürler Hakan abi.
    Gerçekten İLAÇ GİBİ BİR ÇALIŞMA!!!

    Comment

    • kamer
      Super Moderator
      • Sep 2008
      • 272

      #17
      İSLAM BİLİM; DERS-8 (Bölüm 1)
      AHLAK FELSEFESİ

      TEVHİDİN DÜNYA GÖRÜŞÜ DOĞRULTUSUNDA İNSANBİLİM YA DA AHLAK FELSEFESİ

      Bu konu, tarihte, kültürde, felsefede ve dinde hep gündemde olmuştur; bugün de her zamankinden daha çok gündemdedir; Bir insan nasıl yaşamalıdır? Nasıl bir tavır takınmalıdır? Bu iki sorudan önce de daha hassas bir soru cevap beklemektedir; “Ne durumda bulunmalıdır?” yani “Nasıl olmalıdır?”

      Topluca ahlakın ya da insanbilimin söz konusu olduğu bu temel sorularda şu konuyu ele almak istiyorum;

      Bir inanç olarak, özellikle de bir dünya görüşü olarak tevhidin nasıl bir rolü bulunmaktadır? Tevhide inananlar -ki çoğunlukla inanmaktadırlar- için, özellikle büyük, faal ve geniş zihinlerinde tevhidin bir dünya görüşü biçiminde söz konusu olduğu kimseler için, ahlak sorunu, hayır ve şer sorunu, özveri sorunu, değerler sorunu, sonuç olarak toplumsal davranışın niteliği ya da insanî ve bireysel yaşayışın niteliği bir başkasıyla ve başkalarıyla olan ilişkide nasıl olmaktadır? Tevhide inanmak yeterli değildir çünkü tevhidi tanımak bu etkileri taşıyabilir ancak. Yoksa tevhide inanmanın kendisi, her başka öğretiye, her başka dine, her başka çağa ve her başka kişiye olan inanç gibi tanımayla iç içe olmazsa etki ve yarardan uzaktır. Bizde eksik olan; inanç değil, tanımadır. Bu konu, sadece tevhidde değil tüm dinî konularımızda da söz konusudur. İşte bu tanıma eksikliğimiz yüzünden, bütün inançlarımız kısır ve sonuçsuz kalmış, olumlu inançlarımız bile olumsuz sonuçlar vermiştir.

      GENEL ALGILAYIŞTA AHLAK

      Ahlak kelimesinden sonra hemen insanın nasıl oluşu felsefesini ya da insanbilim felsefesini ekliyorsak bu, ahlak kelimesinin dilimizde ve zihnimizde son derece içeriksiz, ayağa düşmüş, yoksul ve cazibesiz bir kelime olmasındandır.

      Bugün, dilimizde ahlak, geçmişten gelen ve yaşlıların ve çoğunluğun onayladığı bir dizi geleneklere, adetlere ve davranışlara boyun eğmek anlamındadır. Ahlaklı insan ise, bu geleneklere, bu ilişkilere ve davranışlara boyun eğmiş kimsedir. Dolayısıyla mantıksal çözümlemede ahlaklı insan, geleneksel insan biçimine girmektedir. Yani toplumun ittifak ettiği geleneksel törenlere, adetlere ve inançlara inanıp bu yönde davranan kimse, ahlakî temelleri kendinde taşıyan bir insandır; tüm bunları benimsemeyen ya da bu geleneklerden biri karşısında başkaldıran insan ise sapkın ya da fasit bir insandır.

      BİLİMSEL AHLAK

      Bu sözünü ettiğimiz, genel algılayıştaki ahlaktır. Bir başka ahlakımız daha bulunmaktadır ki bilimsel bir biçimde tedris edilmektedir. Bu ahlak, gerçeklik ötesi ve pratikte gerçek insanların gerçek yaşayışında bir etkisi bulunmayan soyut dinî konuları içermektedir. Bizim kültürümüzde de bir bakıma, felsefeyle ve tasavvuf ruhuyla karışık kelam ilmi, toplam olarak, bizim ahlak dersimizi ya da ilmimizi oluşturmaktadır ki bu çoğunlukla bireysel ahlaktır ve daha çok tasavvufî görüşle, içrekçilik [Batınilik], züht ve tezkiye ile bir karışım oluşturur ve dinle yorumlanır. Bu nedenle bu konuların yanında ya da arasında imamlara mensup bir miktar rivayet de bulunmaktadır, fakat bunların varlığı, bu konuların İslam’ca onaylandığı anlamına gelmemektedir. Çünkü çeşitli bilginlerin, çeşitli düşüncelerle, hatta düşünce ve inanç bakımından çelişik yönlerle, Kur’an ayetlerini ve imamların sözlerini kullanarak kendilerini açıkladıklarını görüyoruz. Cebr’e inanan, bir dizi ayet ve rivayeti, düşünce ve inancının ve savunduğu konunun yanı başına yerleştirirken, mutlak özgürlüğe inanan biri de aynı yola başvurmakta, hiçbir şeye inanmayan biri de yine aynı araçları kullanmaktadır. Pisliğe ve zillete tutsak olmuş biri de zilletinin karşısında boyun eğmesini de yine ayet, sünnet ve hadis aracılığıyla açıklamaktadır. Öyleyse, bir kitapta ya da bir konferansta ya da bir hutbede ve bilimsel bir konuda kimi ayet ve rivayetlerin bulunması, o konuların, o konuşmaların İslamî oluşuna delil değildir; isterse bu rivayet ve hadislerin tümü yüzde yüz doğru ve asil olsun, bir şey değişmez. Eğer bunların asilliğinde de kuşku varsa, ödevleri açıktır.

      GERÇEK VE DOĞRU TANIMIYLA AHLAK

      Gerçek ve doğru tanımında ahlak, ideal insanın kişiliğinin temel boyutlarının çizilmesi anlamındadır. Ahlakî konu ise, değerler [valeurs] sorununu açıklayan konudur. Değer ise, yararlı, ters, kimi zaman da çelişik özel kavramlar ya da ölçütlerdir. Zihnimizde ‘değer’in sahip olduğu kavram, iktisadî anlam taşımaktadır ya da değer ve eder anlamındadır; değerin insanın bir şeyle, bir bireyle ya da özel bir davranışla olan özel ilişkisinden ibarettir ki onda yarar ve çıkar yoktur, tersine yarar ve çıkarın olumsuzlanması ve zarar söz konusudur. Buna göre, değerin kendisi, insanı, biri yararcılık ve çıkarcılık açısından, ötekisi de değercilik ve değere önem verme açısından dikkate değer olan iki olgu ya da davranış karşısında, değeri seçmeye, kendi çıkar ve yararını elinin tersiyle itmeye zorlamaktadır.

      Bir birey için bir çıkarın bulunduğu herhangi bir yerde kişi, bir şey için çıkarı bir yana ittiyse, elinin tersiyle onu ittiyse, onun, bir değer karşısında bulunduğu anlaşılmaktadır. Hayatta kalmak ve yaşamak insan için bir yarardır. Fakat kendi canını -ki can bütün çıkarlar için en iyi ölçüttür, en büyük çıkardır- verdiğinde, çıkarlarının ve yararlarının, hayatta kalmanın ve olmanın üzerinde bir değerin karşısında bulunduğu ve bu değeri seçtiği anlaşılmaktadır. Böyle bir kişi şehittir. Bu aşama, değerlerin büyüklüğünün doruğa ulaştığı aşamadır. Daha alt aşamada, en alt aşamada bir yer vardır ki örneğin bir kahvede arkadaşlarınızın parasını ödemek ya da bir yolda giderken birkaç yolcuya hiçbir çıkarı göz önünde bulundurmadan yardım etmeniz bu gruba girer. Orada sizin için bu iş asil olmuştur, çıkar karşısında bir değeri seçmişsinizdir. Yani değeri korumak düşüncesiyle zararı kabullenmişsinizdir.

      Değer ve çıkar konusunu bu dershanedeki oturumlardan birinde ele almıştım. Orada bir köylü vatandaşımızın şöyle bir atasözü söylediğini belirtmiştim; “Sen gül bahçesinde gül derersin, o ise ocakta tezek.” Ve ben O’nu hafife aldığını ve seni övdüğünü sanıyordum. Fakat gördüm ki tam tersine, tezek toplayanı övmüştür; çünkü yararlı bir iş yapmaktadır. Gül dereni ise yermiştir; çünkü yararsız bir işe el atmıştır. [1]

      Bu, çıkarın esas oluşu ve değerlerin olumsuzlamasıdır; günümüzün maddi medeniyetinin ve insanlığın yürüdüğü yoldur. Utilitarism [yararcılık ve değerlerin esas oluşunun olumsuzlanması] günümüz insanının hayat felsefesidir; zihinsel, düşünsel ve ahlakî hareket çizgisi. Değer ve çıkar konusu, ahlakın en temel konularındandır.

      İDEAL İNSAN VE GÜNÜMÜZ İNSANI

      Mevcut insan, daha çok yarar ve çıkara eğilimli olan insandır. Arzu edilen ve ideal insan ise, olması gereken, bütün öğretilerin, bütün sanatların ve bütün dinlerin övdükleri ve en azından yaratma savında oldukları insandır. O, çıkarcı ve yararcı olmaktan değersel insana dönüşmüş insandır. Mevcut insan, değeri çıkara feda etmektedir çoğu kez. İdeal ve arzulanan insan ise tam tersine, çıkarı kolayca kurban etmektedir değere.

      DÜNYA VE AHİRET

      Dünya ve ahiret konusu, dinimizde, yeni insanbilimdeki ve günümüz ahlakındaki yarar ve değer arasındaki çatışma konusunu anlatmaktadır.

      Genelin zihninde bulunanın tersine, dünya ve ahiret adıyla özel ve somut coğrafik mekânlar yoktur. Dünya bir sıfattır. Ahiret ise bir tür aşama, görüş, algılama ve çıkarımdır. Yani bu tek şey, benimle bir tür özel ilişkide dünyevi bir olgudur ve bunun tersi olan bir ilişkideyse ahiretlik bir olgudur. Hz. Ali [a.s.] nin Asım b. Ziyad Harisi’ye yaptığı tavsiye bu konuyu ortaya koymaktadır; Eğer bu büyük evi, bu serveti -ki yüzde yüz maddi bir şeydir- halka hizmet yolunda, büyük bir iş yapma uğrunda harcadıysan, bu ahiretlik bir olay olur. Eğer aynı şeyi, kişisel çıkarların için, özel hayatın için ayırdıysan, zulme, günaha, sapmaya ve dünyazedeliğe düşmüşsen, bu dünyevi bir olaydır. Oysa bizim zihnimizde, soyut, zihinsel ve gaybî olan ne varsa, ölümden sonrasıyla, fizik ötesiyle ilgilidir, ahiretliktir. Doğal, maddi ve duyulur olan ne varsa, o da dünyevidir. Fakat fizik ve fizik ötesi konusu, soyut ve somut konusu, aynı, duyumsanan ve gerçek [objektif] bir olgudan, zihinsel, ruhanî ve ideal bir olgudan söz etmek ayrı bir konu, dünya ve ahiret konusuysa ayrı bir konudur. Bunların birbirleriyle eş anlamlı oldukları sanılmıştır.

      Para, ekmek, servet vb. maddidir, concrete’tir [somut] doğaldır, bu dünyasaldır. Ama benle olan bir tür ilişkide ahiretlik olmaktadırlar; bir başka tür ilişkide de dünyevi. Bu yüzden, kimi zaman, dinî bir edim, zihinsel bir görüngü, fizik ötesi bir iman dünyevi olmaktadır. Kimi zaman da yüzde yüz iktisadî ve maddi bir görüngü, cisimle, servetle ve refahla ilgili bir görüngü, teknik ve maddi olanaklarla ilgili bir şey, ahiretlik olmaktadır. Fakat bu çelişki, hepimiz de bulunan böyle bir metafiziksel görüşle çözülemez.

      KUR’AN’DA EKMEĞİN YÜCELTİLİŞİ

      İslam, yoksulluğu mahkûm etmekte, ekmek ve serveti yüceltmektedir. Kur’an’da nerede fazlullah sözü geçmekteyse, orada maddi servet anlamı vardır, iman ve bilgi değil. Ve şu üç terim; her üçü de Kur’an’da ve hadiste maddi servet anlamına gelen maruf, hayr ve Allah’ın fazlı, Kur’an’ın maddî ve fizik hayata, maddî ve duyumsanır doğaya ne denli önem verdiğinin göstergesidir. Öyle ki Allah’ın Kur’an’da ettiği yeminlerden birçoğu maddi, duyumsanabilir ve doğal nesne ve olgularadır. Kur’an surelerinden pek çoğunun adı maddi, gözle görülür, toplumsal ve gerçek beşerî olgulardan alınmadır. [2]

      Ahlak konusu, hem eski din bilginleri arasında, hem günümüz felsefe öğretilerinde; materyalizmde, diyalektik materyalizmde, sosyalizmde ve egzistansiyalizmde bile gündemdedir. Ahlak konusu, sosyalizmde sadece gündemde olmakla kalmamış, bu öğretinin en temel konusunu oluşturmuştur.

      Ahlakı ağabey ve büyük baba öğütleriyle bir tutmamak gerek. Ahlak konusunda, velilerin[!] çoğunun ve vaizlerin ve de öğretmenlerin düşündükleri ve düşünmekte oldukları gibi düşünmemek gerek.

      Bir gün bir kız okulunun öğretmenler kurulunda, zavallı bir öğrenciyi öğretmenlerden bir kaçının önergesi üzerine süresiz ya da insaflı öğretmenlerin isteği üzerine on beş gün okuldan uzaklaştırmak istiyorlardı. Nedeniyse, öğrenciye, niçin eteğin kısa dediklerinde, herkesin önünde sınıfta bu öğrencinin, “Peki siz niçin misafirliklerde o kadar dar giyiniyorsunuz öğretmen hanım?” diye cevap vermesiydi. Daha büyük bir suçuysa gidip kütüphanede kitap okuması, birtakım konular bulması, öğretmenlerin işlediği konuların sağlıklı olup olmadığından, yeni ya da eski oluşundan söz etmesi, eleştirmesi ve bunlara karşı çıkmasıydı. Benim görüşümü sordular; dedim; “Haklı olarak okuldan çıkarma söz konusuysa, güçsüz öğretmeni kadir-i mutlak sanan, dikte edilen her şeyi yazan kuzu öğrencilerin tümünün okuldan ilişiğini kesmek ve davranışları sizin gözünüzde ahlak dışı olan öğrenciyi alıkoymak gerekir. Davranış, ahlak ve uyum notları yirmi üzerinden yirmi olan o necip öğrencileri toptan Behişt- i Zehra’ya sürmek gerekir.” Tarihin her döneminde din, felsefe, maneviyat, milliyet, toplum, insaniyet vb. adına, ahlak adı altında bir tür psikoloji, nitelik ve davranış tebliğ edilmiş olup bu, halk yığınının, egemen güçlerin sultası önünde baş eğmesinin felsefesidir. Bu egemen güç büyük bir imparatorlukta bir imparator olabilir; birkaç reaya önünde bir bey ya da bir hacıağa olabilir; bir beyzade, bir vergi memuru, birkaç fabrika işçisi olabilir. Ayrıca bir ailede çocuk karşısında bir baba da olabilir. Bu yüzden Hıristiyanlık ahlakını -kilisenin oluşturduğu biçimiyle- Bizans sömürüsünün elinin altında bulunan köleler ve horlanmış kavimler için imparatorluk rejimi ve Roma’nın sultacı ruhu yararına üretilmiş bir ahlak olarak görmektedirler.

      Genellikle, tümden barış, herkesi sevmek, öç alma ve tepki ruhunun olumsuzlanması, sessiz kalma, katlanma, tahammül ve soyluluk ruhu maddiyatın aşağılanması, hayat ötesi konulara ilgi ve içe kapanmak ve dışarıdan habersiz olmak tüm bunlar, dünyadan nasiplenen ve onu yağmalayan güçlerin saldırılarına, tecavüzlerine, sınırsız, engelsiz ve tehlikesiz olarak yayılmalarına yol açmada ve halkı kendi kendiyle ya da başka yerlerle meşgul etmede görevlidirler. Tasavvufun aristokraside rüşd etmesi, ahlakın bozulmasından ve günümüz dünyasında genç kuşağın isyanından korkulması, tarihin tüm soysuzlarının soyluluğun övgücüsü olmaları ve soylu insanları sevmeleri ‘soylu’nun iyi atın sıfatı olması, iyi atın, binmeye elverişli olan, makul, mantıklı ve gerçekten beğenilir bir ahlak ve tavrı bulunan at olması rastlantısal değildir.

      Dolayısıyla ahlakın biri, bir kavmin ya da tarihsel bir aşamanın tarih ve kültürünün toplumsal, sınıfsal ve iktisadî düzeninden kaynaklanan toplumsal geleneklerden, belirtilerden, özelliklerden, davranışlardan ve göstergelerden oluşmuş bir dizge anlamındadır. Bu dizge öğeleri, göreceli ve değişken olup öteki toplumsal olgular gibi doğarlar, gelişirler, ölürler ve yerlerini yeni geleneksel olgulara ve yeni toplumsal ahlaka bırakırlar.

      Ahlakın ötekisi ise, geçerli geleneksel ve toplumsal düzenlerin çoğunda bulunan ortak ahlakî ruh olup boyun eğme felsefesidir; içsel bağlara ve kayıtlara baş eğmektir. Ya da özel siyasal, sınıfsal ve iktisadî düzenin istikrar ve egemenliğinin uzun sürecinde, ruhta, vicdanda, tavırda ve görüşteki değişmez toplumsal yapıda, genel anlamda ise bir toplumun ruhsal gidişinde ve manevi değeri algılayışında yerleşen ve şekillenen olumsuz adetler ve özellikler dizgesidir. Örneğin karşılıklı ilişkilerde aşırılık, konuşma edebinde aşırılık, toplumsal davranışların son derece saygılı ve olağandışı ince olması basit bir hal hatır sormada bile öğrenmek için uzun süre alıştırmalar yapılmaktadır. Tüm bunlar, bizim toplumsal ilişkilerimize yansımıştır. Örneğin; “Dün sizi görmek için evinize geldim, yoktunuz” demek istediğinde “Saygıdeğer yüce hazretin ayaklarını öpme şerefini elde etmek için bir fırsat gözlemekteydim hep. Beyefendinin değerli vakitlerini işgal eylememek için, devletli kapınızın herkese açık bulunduğu bir zamanı kolluyordum. Ben de böylece öteki konuklarla birlikte dergâhınızın müritleri ve yakınları arasına katılabilmeyi, eşiğinizi öpüp azim feyizler alabilmeyi umuyordum. Bu arzuyla dün mübarek kabulünüzle şeref-yâb olabilmek için yüce hanenize geldim. Majestenin bir adamı, mübarek vücudunuzun dinlenmek niyetiyle uykuyu şereflendirmekte olduğunu söyledi. Bundan mütevellit, yüce kıblegahını ziyaret etmenin yüce nimeti şamil-i hal olmadı...” demektedir. [Bu edebinle ve edebiyatınla birlikte Allah canını alsın.]

      Bu ahlak ve edep, sınıfların birbirlerinden uzak, değişmez ve aşılmaz bir mesafe taşıdığı bir düzenin ürünüdür. Bu yüzden, birbirleriyle ilişkide insanlar, uygulanması gereken birtakım karmaşık ve yerleştirilmiş protokollere, adab ve kurallara uymak zorundadırlar. Eski sınıfsal düzenlerde, aristokrasi ahlakı ya da saray adet ve kuralları [courtoisie], kitlenin egemen ve aristokrat sınıf karşısındaki saraylılar ve ruhaniler karşısındaki konumunu belirlemektedir. Hatta sınıfsal ilişkiler değiştiğinde bile bu ahlakın izleri genelin davranışlarında, sözlerinde, edebiyatında, maneviyatında, eğitim ve öğretiminde varlığını korumakta, gerçek toplumsal makam ve güç ortadan kalkıp bir makamdan boş bir kabuk geriye kaldığında bile sanlara, ünvanlara ve sözlü protokole daha çok ve daha aşırı bağlanılmaktadır.

      Öyle ki İslam tarihinde “Hüccet’ül-İslam” sanı büyük Gâzzali’ye, “Sikat’ül-İslam” sanı ise Şia’nın bilimsel önderi Şeyh Tusi’ye özeldir. Fakat bugün, ev meclislerinde ravza okuyan birine bu sanların ikisini birden de versen, ruhaniyet makamına ihanet etme suçundan kelleni koparır.

      HAYIR VE ŞER

      Eski ve yeni ahlakta, Aristo’nun anlattıklarından tutun da Sartre’ınkilere değin hayır ve şerden söz edile gelmiştir. Yani ahlak, hayr’a çağıran ve şer’den alıkoyan bir ilimdir. Dolayısıyla, gerçek dünyadan söz eden bir ilmin gerçek dünyası doğa olursa o ilim, fizik olur; maddi öğelerden ve bunların ilişki ve bileşme eğilimlerinden söz ederse kimya olur. Eğer insanı esas alırsa insanbilim; yeri esas alırsa yerbilim, ağacı, bitkiyi esas alırsa biyoloji olur. Ama hayır ve şerden söz ederse ahlak ilmi olur.

      Ahlakın gerçekleşmesi için, belirleme boyutlarından biri hayır ve şerdir, fakat ahlakın, hayır ve şerrin anlaşılmasıyla bitmemesi bir yana, bu haliyle bir hiçtir ahlak. Çünkü ahlak yalnızca hayır ve şer konusu olsa, bir zihin, kelam ve felsefe bilgisi biçimini alır ve ancak derslerde işe yarar. Böylesi ahlakın, toplumsal ve bireysel hayatta zerre kadar bir etkisi olmayacaktır. Dolayısıyla ahlakın sorunu, hayır ve şerrin belirlenmesi sorunu değil, insanın kendi sorunudur; hayır ve şer karşısında durmakta olan insanın. Bu sorun, hayır ve şerri ayrıştıranın, işleri hayır ve şer diye bölümleyenin değil, hayır ve şerri seçenin sorunudur.

      AHLAKIN ÜÇ TEMELİ

      Bir insanın nasıl yaşamasını ve nasıl olmasını konu olan ahlak -benim düşündüğüm gibi- üç temel üzerine yerleşmiştir [tek temele, hayır ve şer üzerine değil]. Ve her bir öğreti -ister dinî olsun, ister dindışı olsun, manevi ya da maddi, idealist ya da gerçekçi- bu üç temeli ele almalı ve açıklığa kavuşturmalıdır. Eğer ele alınmazsa, belirsiz kalır ve böylece ahlak yerleşmez ve gerçekleşme olanağı bulamaz. Bu üç temele ya da esasa gelince;

      İSAR

      İnsan olmak ya da ahlak çadırının temel direği, tek kelimeyle ‘isar’dır. Tek başına ve bu denli kısa olduğu halde bunca anlamı kendinde barındıran böylesi bir kelime yoktur hiçbir dilde. İsar, kendi yarar ve çıkarlarına, başkalarının yarar ve çıkarlarını yeğlemek demektir. İsar, ahlakın doruğa ulaştığı bir edimdir. Bir kimse iki yolla -birinci yol kendi çıkarına, güvenine, var olmasına çıkarken, ikinci yol, tüm bunları, başkalarının yararına, onların mutluluğu uğruna terk etmeyi gerçekleştirir- karşı karşıya kaldığında, ikinci yolu, yani başkalarını seçerse ‘isar’da bulunmuş olur. Bu, kendi çıkarlarını yaşayışını sağlarken bireyin, bir yandan da başkalarının iyiliğini de düşünmesi ve başkalarının yaşayışlarını da sağlaması yolundan apayrı bir yoldur. Böyle olursa bu isar olmaz, ihsan olur.

      İsar, oldukça büyük bir konudur. Ama edimin kendisinden de önemli olan -ki birey kendi çıkarlarını, gerçekten cömertçe, samimice, hiçbir şey beklemeksizin başka birine ve başkalarına bağışlar; kendisini yoksun ve mahkûm bırakır- bu edimin mantıksal ve aklî açıklamasıdır. Böyle bir edimi, bireyin, kendisine başkasını yeğlediği ve hiçbir karşılık -ne manevi, ne maddi- istemediği bir edimi akılcı olarak açıklayabilecek, yorumlayabilecek ve çözümleyebilecek, mantıksal olarak ortaya koyabilecek hiçbir toplumbilimsel ve insancıl felsefe ve öğreti bulunmamaktadır.

      ALIŞVERİŞ ÇEŞİTLERİ

      Üç çeşit edimimiz vardır bizim; Birinci çeşit, hepimizin bildiği ve sabahtan akşama değin boğuşup durduğumuz bir edimdir. Bir şeyler verir, bir şeyler alırız. Maddi bir iş yaparız ve maddi bir karşılık alırız. Kimi zaman da manevi bir iş yapıp maddi karşılık alırız; her iki durumda da değişen bir şey yoktur.

      Yumurta verip şeker almam ya da bir miktar ücret karşılığında işimi falanca fabrikada satmam veya manevi mal -klasik ezberler ya da dinî ve dinî olmayan öğüt ve konuşmalar gibi- verip karşılığında ücret almam; para ya da ün veya makam ve güç [ne fark eder?] Her ne olursa olsun alışveriş yapmış olurum. Bir şeyler verip -manevi ya da maddi- bir şeyler -manevi ya da maddi- almışımdır [3].

      İkinci çeşit; Bu türde, sofra, cep ve yaşayış masraflarından artanları bağışlayan kimseleri görmekteyiz. Bu bağışlamanın, onların hayatlarında az da olsa bir etkisi bulunmaz. Bu kişiler de ikiye ayrılırlar; Niteliği niceliğe feda edenlerle niceliği niteliğe feda edenler. Birinci türde, yüz liralık bir yardımda bulunduklarında, gazete ve dergi sayfalarının kendi adıyla doldurulmasını ve bütün dillerin, insan-sever bağışının tellallığını yapmasını isteyenleri görüyoruz. İkinci türdeyse, bağışları karşısında adlarının, radyoda, televizyon da duyurulmasını, gazete ve dergilerde basılmasını ve dile dolanmasını istemeyen kişileri görüyoruz. Bunların böyle yapmalarının nedeni, bu şekilde daha çok zevk almaları, gururlarının daha çok okşanmasıdır. Çünkü adları gazete ve dergilerde basılsa, adlar yığını arasında kaybolup gider; birtakım insanlar onun adını ve bağışladığı miktarı okuyup “ne cömert adam” derler, o da mutluluk duyar ve gururlanır, bu benim diye. Oysa bu adam ilginç bir yolla tatmin olup gururlanır; Yardımda bulunduğu birkaç kişinin övgüleriyle, övgü dolu şaşkınlıklarıyla gururu okşanır onun. Yardımda bulunduğu kişilere, bu parayı şu harcama için benden alın, fakat rica ederim benden söz etmeyin diye ricada bulunur. Buna dayanarak onu böylesine cömert olarak tanıyan bu birkaç kişi, meçhul bir adı radyodan duyan ve beyefendinin nazenin varlığının ayırımında olmayan binlerce kişiden daha hoşnut edicidir onun için. O, niceliği niteliğe feda etmiştir alışverişte.

      Dolayısıyla, bağışlayanın hayatına hiçbir darbesi olmayan, yoksulluk ve sıkıntı getirmeyen ve sadece fazlalıklardan yapılan bağış, açıklamayı gerektirecek bir şey değildir. Çünkü ahlakî ve insanî eğitim ve toplumsal akıl, insanları bu işe zorlamak için yeterlidir. Her insanın gönlü, içgüdüsel olarak, vicdanını okşayacak işler yapmak ister. Fakat günümüzün akıl, bilim ve mantık yapısında -maddî dünya görüşünde, scientist dünya görüşünde, mantıksal dünya görüşünde, diyalektik dünya görüşünde, Marksist ve egzistansiyalist dünya görüşlerinde- dikkate değer olmayan şey, bireyin başkalarına, kendisine hıyanet olacak bir hizmette bulunması, bireyin kendisini tutsaklığa atacak şekilde başkalarının kurtuluşu için çalışması, kendi ölümü karşılığında başkalarının yaşamasını istemesi, kendi ekmeğini yakma karşılığında başkalarına ekmek araması, sınıf ve toplumun kurtuluşu için kendisinin ölmesine boyun eğmesi ve bütün yiyeceği açlığını giderecek kadarken, hepsini -yarısını ya da bir lokmasını da olabilir- bir başkasına bağışlamasıdır. Mantıksal olarak açıklanamayan işte budur ve adı da ‘isar’dır.

      Nietzsche, 19. yüzyılda yaşamış bir filozof olup insanlığın övüncü büyük bir deha, büyük bir yazar ve bilgindir. Ve insanın o manevi sermayelerinden biridir aynı zamanda [ona katılmak ya da karşı olmak ayrı bir konudur]. Başlangıçta, sadece ‘güç’ü doğru olarak bilecek kadar sert olan bu filozof, ömrünün sonlarında kendi insanlığına döndü. Arabayla birlikte dereye düşmüş zayıf bir at gördü bir gün. Atın kalkmaya gücü yoktu. Arabacı ise kamçının verdiği acıyla atın kalkması için onu cellâtça bir acımasızlıkla kamçılıyordu. Nietzsche dayanamayıp arabacıya müdahale etti. Filozof Nietzsche, bir atı -sadece mazlum bir attı; Nietzsche’nin bile değildi- korumak için arabacıya saldırdı. Bir yandan bir filozofun, öte yandan da arabacının bulunduğu böyle bir savaşta kimin muzaffer olacağı malumdur. Nietzsche, arabacıdan yediği tekmeyle kendini yerde buldu ve öldü.

      Nietzsche’in bu davranışı bir olaydır ve bir gerçeklik ve tüm dünyada benzeri vardır. Onca büyüklüğüyle Nietzsche’nin bir atın -at türünün değil tek bir atın- yazgısını düşündüğünü, kendi canını tehlikeye atacak, canını feda edecek kadar duyarlılık gösterdiğini duyunca Nietzsche’ye övgüler yağdırırız; davranışını, hayatında yaptığı en büyük ve en görkemli davranış olarak görürüz; belki de hayatında yarattığı en büyük yapıt olarak kabul ederiz. Oysa böyle bir davranış maddî felsefe bakımından, mantıksal açıdan açıklanabilir değildir. Çünkü kâr ve davranış arasında neden ve sonuç ilişkisinin bulunduğu ve sermaye yatırımıyla sonucun uyumlu olduğu davranış açıklanabilir bir şeydir ancak.

      İnsan bir işe sermaye yatırırsa kâr umuduyla yapar bunu. Büyük bir sermayeyi, ufak bir kâr elde etmek için telef ederse, yaptığı şey akıl bakımından mahkûmdur; delice bir şeydir. Çünkü akıl ancak şunu anlayabilir; Bir işte harcanan şeyin tamamı toplanır ve sonra bu toplam, bu işten ele geçen şeyle ölçülür. Ele geçen şey, bu iş için harcanandan fazla ve üstün olmazsa akıldışı ve kötü bir iş yapılmış demektir.

      EBRAM MANTIĞI

      Ebram adında bir aile dostumuz var. Ara sıra bize gelir; onunla bizim aramızda ne gibi bir benzerlik var da onun ilgisine konu oluyoruz, henüz bilemiyorum. Onun özelliklerinden biri terkip gücü olmaması, parça bölük düşünmesidir, ‘Ana, Baba! Biz Suçluyuz’ konferansını okuyup sadece ilk bölümünü alarak yargılamaya koyulan şu beyler gibi. Oysa bu konferans iki bölüme ayrılmakta ve birinci bölümde din karşıtı ve dinden hoşnut olmayan kız ve erkek evladın sözleri aktarılmaktadır. İkinci bölümde ise ben kendim eleştirilere din adına cevap vermekte ve saldırıları reddetmekteyim. Birinci bölümde din karşıtı kız ve erkeğin dilinden İslam’a saldırı, ikinci bölümde de dinin ve gerçek din kavramlarının benim dilimle savunulması yer almaktadır. Ama bunlar din karşıtı kuşağın sözlerini, benim sözlerim sanmışlar ve buna saldırmaya, yazılar yayımlamaya başlamışlardır; “Falanca, yaptığı dinî konuşmada Allah’ı, yarını ve dini resmen reddetmiş, Kur’an’ı, namazı, duayı ve her şeyi alaya almış ve tüm bunlara karşı birer birer bilimsel deliller getirmiştir[!]; hem de Hüseyniye-i İrşad’da ve de 23 Ramazan gecesinde, hem de binlerce dindarın karşısında.

      Din esaslarının temelini kökünden vurmuştur.” Bir grup da, dindar anne ve babasına seslenen din karşıtı kız ve erkeğin dilinden aktardığım delilleri, benim kendi inancımmış gibi birer birer ayet ve belgeyle reddetmeye gelmişlerdir.

      Konuşmanın birinci yarısı, din karşıtı genç kuşağın, kendilerini suçlayan anne ve babalarına yönelttiği saldırı ve suçlamalardan oluşmaktadır, adı da ‘Anne Baba Biz Suçluyuz’dur. Yani bu kuşak karşısında genç kuşağın yönelttiği suçlamaları, bu kuşağın temsilcisi gibi dile getirmekteyim.

      Konuşmanın ikinci bölümünde, kendi imanım olan dini temsil ederek bu suçlamaları birer birer reddedip temelden yıkmaktayım ve sizin anne ve babanızda yerle bir ettiğiniz şeyin din olmadığını, sizin de dini anne ve babanızın algıladığı gibi algıladığınızı ortaya koymaktayım. Allah, Kur’an, dua, şefaat, imam, ahiret, adalet, velayet, bekleyiş, Şiilik vb.ni onlar nasıl algılıyorsa sizler de öyle algılıyorsunuz, diyorum onlara. Bu eleştirici grup, tek bir konuşmanın bu iki yarısını birleştirmeli ve bu iki bölümün birleşim ve terkibinden elde edilen sonucu yargıya temel almalıydılar. Fakat zihinlerinin terkip ve çıkarımda bulunma gücü yoktur; olguları ayrı ayrı anlamaktadırlar [elbette anladıkları kadarını] ve bunlar arasında neden-sonuç ilgisi kuramamaktadırlar.

      Parça bölük anlamanın ve kesik kesik düşünmenin kahramanı olan bu Ebram, bir gün bana şöyle dedi; “Ben hamam için cuma günleri Kum’a gidiyorum; çünkü Tahran’da hamam ücreti 15 Kıran [Riyal], Kum’daysa 3,5 Kıran. İşte bu yüzden ben hamama gitmek için Kum’a gidiyorum.” İyi de kardeşim dedim, sen gitmek için 30 Riyal, geliş için de yine 30 Riyal otobüs parası veriyorsun. İtiraz etti; “Bu yol parası. Otobüs parasının hamam parasıyla ne ilgisi var ki?”

      O, otobüs parasıyla hamam ücreti arasında bir ilgi kuramıyor ve sonuçta Kum’da yaptığı hamamın, dört adet Tahran hamamına ve bir de Pepsiye denk olduğunu hesap edemiyordu.

      Terkip güçleri bulunmayan ve parça bölük düşünen bu kimseler, Nietzsche’nin davranışını anlayamamakta ve şöyle demektedirler; “Bir kimse yüz bin tümenlik sermaye yatırır ve yaptığı işin randımanı beş tümen olursa, yaptığı iş, ahmakça bir iştir, kötüdür. Eşsiz bir filozof ve Alman toplumunun -ve dünyanın- en büyük sermayesi olan Nietzsche, bu işte feda olmuştur, karşılığındaysa bir araba atı kalmıştır. Bu durumda bu, Ebramca bir davranıştır. Dikkate değer bir davranış olmayıp kötü ve olumsuzdur.”

      Yüreğimi, duygularımı ve insanlığımı coşturan bir işin, mantıksal ve bilimsel delillendirmede, önemsiz ve mantık dışı olduğunu görüyorum; Nietzschevari bir iş, Ebramvari bir işe tevil oluyor böylece. Nietzsche’nin görkemli hayatının sonunda kâr ve değer konusu tam anlamıyla açıklık kazanmaktadır. Burada, Nietzsche’yi bir araba atına harcadığı için insanlık zarar etmiştir. Fakat insanlık, insanın ne dereceye değin sorumluluk duyabileceğini ve başkalarının yazgısına karşı -hatta hayvanların yazgısına karşı, hatta yanından geçen değersiz zalimce bir olaya karşı- ne derece duyarlı olabileceğini gösteren bir değer kazanmıştır. Şu günümüzde bir köşeye oturup bütün ömürlerini lügat kitaplarına ve konularına haşiye yazmaya, hayali ve mekân dışı maneviyata harcayan fakat yoksulluk, açlık, sömürü, zillet ve bahtsızlık yüzünden, yanı başlarında ölen insanların -hatta Müslümanların- varlıklarını duyumsamayan, Züleyha adının hiçbir kitapta bulunmayışını keşfetmenin, Hafız’ın filanca beytinin bu anlama değil de şu anlama geldiğini belirlemenin hazzıyla coşkunluğa boğulan insanlarla bu ne kadar da farklıdır. Nietzsche’nin yarattığı -canının karşılığında- akıl ötesi değer, hakkı savunmanın -dili bağlı bir atın hakkı da olsa- insanî bir davranış olduğu ve zulmü önlemenin -bir hayvana yapılan bir zulüm de olsa- insanî bir sorumluluk olduğudur. Nietzsche, hakkı savunmak ve zulmü önlemek için kendi hayatını ve varlığını feda edecek bir makama ulaştığını ortaya koymuştur.

      Nietzsche’nin davranışı, akıldışı ve açıklanamaz bir davranıştır. Ne ki ‘isar’dır, hem de can isarı. Hem de bir atın hakkını korumak yolunda. Ne maddi olanı verip maddi olanı almak, ne maddi olanı verip manevi olanı almak, ne manevi olanı verip maddi olanı almak, ne de zamanından, boğazından ve servetinden artanla hayatında bile etki yaratmayacak şekilde yaptığı iyilik ve yardım söz konusudur burada.

      İsar, her şeyi bağışlamak ve hiçbir şey almamak için bir buyruktur. Yani; Ey birey! Öl de başkaları yaşasınlar.

      Tutsaklığı kabul et, ta ki başkaları özgürlüğe kavuşsunlar. Hayatını halka hizmette sıkıntı, mutsuzluk, yoksunluk içinde, her türlü taddan uzak olarak geçir; her türlü bahtsızlığa göğüs ger, katlan. Böylece acılı, yaralı ve yoksun yaşa, ta ki sonraki kuşaklar iyi yaşayabilsinler.

      Ama neden? Hiçbir cevap yok. Sadece şiirle, sanatla, müzikle ve psikolojik telkin yoluyla maddi insan böyle bir işe yöneltilebilir; böylece sonuç ve ürün alma umudu taşımaksızın kendilerini, başkalarının yararı için olumsuzlayabilirler [4].

      Böyle bir dünya görüşü [sosyalist ve insan-perest bir dünya görüşü de olsa] bireyciliğe neden olur. Böyle bir dünya görüşünde insan bilinçli, akıllı, mantıklı, akılcı ve uyanık olursa kendi isarının, tüm ömrünün yarar ve lezzetlerinin sermaye ve olanaklarının feda edilmesinin, daha sonra kendine hiçbir etkisi olmayacak olan başkaları için telkinlerden geçip gelen boş ve ahmakça bir iş olduğunu anlar; başkalarının bireyin ahmak olmasını istediğini, bu toplumun ve ‘toplu ruh’un bireyin özverisine gereksinim duyduğunun -ki o toplu ruh edimde bulunan ve düşünen bir kişiliktir- onun çıkarlarını kendi çıkarlarına yeğleyecek, canlarını bile cömertçe ona bağışlayacak bireyler aradığının, çünkü toplumun çıkarlarının, bireylerin bencil olmamalarını, çıkarlarını ona feda etmelerini istediğinin farkına varır.

      Öyleyse toplum ve toplu ruh, bireyin ve çıkarlarının, çabalarının, sıkıntılarının, olanaklarının, yeteneklerinin ve kendisinin bile kendi hizmetinde değil, toplumun hizmetinde olmasına hep gereksinim duymuştur. Ahlak üretilmiştir; böylece din, nasyonalizm, sosyalizm, türe-taparlık, insanlık vb. -ki tümü de toplu ruhun tecellileridir- bireyi toplum yolunda özveriye çağırmış olmaktadır. İyi ve kötü için böyle bir ölçüt -kendisini topluma feda eden herkes değerli ve iyidir. Kendisine dönen, sadece kendi kişisel çıkarlarını ve bireysel yaşantısını ganimet bilen herkes bozuk ve değersiz bir insandır- toplumun ölçütüdür. Değerleri yaratan ve bireylere telkin eden bu toplumdur. Yoksa akılcı mantık, “Niçin kendimi ve hayatımı topluma feda edeyim; hangi etken, hangi güç beni bu işe zorlayabilir?” sorusuna cevap veremez. Bu telkinlere, bu kahramanlık oyunlarına, ya da duygulara ve benzerlerine kapılan, ahlakî öğütlerle, ruhsal ve düşünsel tebliğlerle bu işe zorlanan duygusal insanlar dışında bunun bir açıklaması yoktur. Öyleyse ahlakın doruk noktası isardır; Başkaları için malın isarı, huzurun isarı ve sonunda canın isarı. Bir felsefe, bir öğreti ve din, isarı açıklayamazsa ya da bir din, bir dünya görüşü, bir felsefe ya da bir öğreti -maddi ya da maddi olmayan- birey delil istediğinde, bireyin bu delile dayanarak başkalarının kurtuluşu için kendisini ateşe atmasını anlamlı kılabilecek şekilde düşüncesi, eylemi ve görüşü için dışardan bir neden, ilgi ve kefil sunamadığı için, bireye “Toplum için kendini feda et ve kendini başkalarının bekası için kurban et.” diyemezse temelsizdir, ahlakının bir temeli yoktur. Çünkü halk yolunda özveride bulunmak, hedef için can vermek, özveri ve kahramanlık güdüsünün insanda tecellisi -kendisini ölüme sunan bal arısında ve petek kraliçesinde olduğu gibi- bulunsa, toplum için son derece yararlı da olsa o zaman özveri değerini yitirir.

      [1] Gül bahçesinde gül deren adam yararsız, boş bir adamdır. Ötekisi ise yararlı bir insandır: Bu, sonunda bir ocak yakıp yemek ve ekmek pişirir; bu işe yarar. Ama ötekisi, gülleri derer; gülün bir yararı yoktur ki! Bizim bu bireyle, değer ve yarar konusundaki ihtilafımızın ne derecede olduğunu görüyoruz. Çünkü o övme ve yermeyi, yarar elde etme esasınca yapmakta, bizse onun yermesini değer esasınca anlamaktaydık.
      [2] Hemen belirteyim ki bana “Niçin Kur’an ayetlerini istediğin gibi yorumlayıp tevil ediyorsun? Örneğin balçık, Âdem kıstasında senin sandığın anlamda değildir.” diye eleştiride bulundular. Bu kavramların remiz ya da özel gerçeklikler olduğuyla gerçektir ki Âdem’in yaratılışında, Kur’an “Hamain mesnun [Kur’an, 15/26] ve “Salsalin Kelfahhar” [Kur’an, 55/14] [Kokuşmuş çamur-sertleşmiş, lığ haline gelmiş toprak] deyişlerini kullanmakla insanın olumsuz yarısını, yani “fesat”a olan eğilimini ve lığlaşmaya olan eğilimini anlatmak istemektedir, yaratılış gününde Âdem’in cismini oluşturan madde unsuru değil. Şaşırtıcıdır ki Kur’an üzerinde akletme ve Kur’an’dan yeni anlamsal çıkarımlar yapma iznini bana vermeyenler, ‘bismillah’ ın ‘b’sinden tuhaf şeyler çıkarmaya, atom bombasını, Apollo 13’ü Kur’an’da keşfetmeye, kendilerini haklı ve yetkili görüyorlar. “Ve’ş-şems”ten kasıt Peygamber’dir, “kamer” ise Hz. Ali’dir. “Gece” ki karanlık ve zülmanîdir; yolu kaybettiricidir -Beni Ümeyye yönetimidir.-“ Oysa Allah’ın yemin etmekte olduğuna dikkat etmemişler ya da unutmuşlardır bunu. Yani Allah Beni Ümeyye yönetimine de mi yemin etmektedir?- Benim ise, Kur’an’ın en sağlam ve aydınlık kavramlarını kullanma hakkım yok?
      [3] Birisi örneğin dünyanın önemsizliğinden, her şeyin değersizliğinden söz eder. Paranın ve hayatın bir yararı olmadığını ve insanın, maddiyata bu kadar dayanmaması gerektiğini anlatır. Sonra “Beş yüz tümen [para birimi]den fazla almam.” der! Bu da bir tür alışveriştir! Okulda ve üniversitede ahlak ve dinler tarihi dersi verir, mutlak maneviyat dersi verir. Güzel, ama ücret vermezlerse bir yararı olmaz!
      [4] Elbette böylesi, bu duygularla, şiirle, sanatla, müzikle ve hiçbir güç ve telkinle harekete geçirilmeyen ‘dinli insanlar’ın övünmelerine neden olmaktadır. Çünkü dinli, geri olduğu zaman dinli olmayan bilinçli ve uygar birinden çok daha geridir.
      And olsun Biz Kur`an`ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? Kamer/17-22-32-40

      Comment

      • kamer
        Super Moderator
        • Sep 2008
        • 272

        #18
        İSLAM BİLİM; DERS-8 (Bölüm 2)
        HAYIR VE ŞERRİN TEMELİ

        Bana göre, din dışı ve Tanrı karşıtı felsefelerde yapı¬lan en yüce ahlakî çözümleme, Sartre’ın ahlakla ilgili yaptığı çözümlemedir. Marksizm’in ahlakî olarak açıkla¬yamadığı şeyi Sartre telafi etmeye çalışmıştır. İşte bura¬dan yola çıkarak, egzistansiyalizmin, maneviyata ve in¬saniyete, yani hümanizme Marksizm’den daha çok yöneliş kazandığını söylüyorum.

        Kişi, başkalarının da yapmalarını istediği bir edimde bulunduğunda, edimi ‘hayır’dır. Hiç kimsenin yapması¬nı istemediği ve sadece kendisinin söz konusu olmasını istediği bir edimde bulunduğundaysa, edimi ‘şer’dir. Sartre, böyle bir yorumda bulunmaktadır; “Dünya boş ve koftur, varlıkta Tanrı, hedef, hesap ve gözetme yoktur. Hayır ve şer etkeninin anlamı olmadığı için ve edimleri¬mizi açıklığa kavuşturacağımız ve düzene sokacağımız bir kayıt bulunmadığı için, bu durumda, hayır ve şerrin temeli, kişisel yargı ve duyguya dayalı içsel bir temeldir.” diyerek.

        Bu, işin gevşekliğinin belirtisidir. Öyle ki cahiliye dö¬nemi Arabistan’ında her Arap, çocuğunu sevme yönündeki beşerî güdülerinin ve duygularının tersine, kız çocu¬ğunu diri diri gömüyordu; yüreği sızlıyordu, ağlıyordu; fakat büyük bir beşerî özveri duygusu taşıyordu. Kafa¬sındaki utancı ve zilleti önlemek için böyle bir şeyi yapıyordu. Her adamın böyle bir yiğitliği taşımasını, bireysel ve kişisel duygulara kapılmamasını ve ailesini utanca düşürmemesini istiyordu. Sartre’ın gözünde bu edim, •hayırlı bir edimdir. Çünkü herkesin ölçü alarak edimle¬rini değiştirebileceği, hayır ve şer diye ayırabileceği başka bir kayıt bulunmamaktadır.

        Varsayım olarak, edimlerin hayır ve şer diye ayrıl¬dıklarını, edimin hayır ve şer olduğu konusunda tanıda bulunması benim kendime kaldığını, yaptığım ve başka¬larının da yapmalarını istediğim her şeyin hayır olduğu¬nu ve benim yaptığım ama başkalarının yapmalarını is¬temediğim her şeyin de şer olduğunu; örneğin kasapsam ve kedi ve köpek etini şiş kebaplık et diye satarsam şer bir iş yapmış olurum, çünkü başkalarının da böyle bir işi bana yapmalarını istemem. Eğer iyi eti normalden daha ucuza satarsam, hayırlı bir iş yapmış olurum, çünkü her¬kesin, her meslek erbabının böyle bir şey yapmasını iste¬rim, kabul edelim; Sartre’ın deyişiyle kendimizden, istek ve tanımızdan başka kayıt ve ölçütün olmadığını da ka¬bul edelim. Fakat bundan sonra, cevabını Sartre’ın dü¬şünmediği bir soru ortaya çıkmaktadır.

        Sartre, buraya dek doğru gelmiştir, ama seçen sade¬ce bensem, benim istek ve teşhisimin dışında başka bir ölçüt yoksa ve ben herkesin yerine seçim yapıp edimde bulunuyorsam -ve buna göre her birey, genelden sorum¬ludur- yararlı olan şerri reddedip zararlı ve tehlikeli hayrı seçmeye beni zorlayan etkenin ne olduğu konusu¬nu düşünmemiştir.

        Eğer hayrın, şerrin, seçimin ve ahlakın temeli benim kendimse kimsenin benden yakınma, bana öğüt verme ve beni mahkûm etme hakkı yoktur. Benim davranışı¬mın hayır ve şer olduğunu ölçen her hangi bir dış etken yoksa hangi etken ve ölçüt mahkûm etmektedir beni? Bunun hayır, onun şer oluşunu bilerek şerri seçiyorsam? Öyleyse hayır ve şer esasından, amir [emredici] ve nahi [alıkoyucu] esasları, yani ahlakî seçimde dış uy-gulayımın garantörü gündeme gelmektedir.

        EMREDİCİ VE ALIKOYUCU

        Ahlakın üçüncü temeli, emredici ve alıkoyucu etken¬dir. Ölçüt sadece bensem ve benim dışımda böyle bir güç bulunmuyorsa, o zaman, benim için tehlikeli, zararlı ve öldürücü olan hayrı hiçbir zaman seçmem ve çıkarımın ve huzurumun bulunduğu şerri de kesinlikle olumsuz¬lamam.

        Öyleyse ahlak, isar esasınca, hayrın ve şerrin bilin¬mesi ve seçim anında bireyi yönelten ya da alıkoyan bireyüstü etkenin belirlenmesidir.

        GÜNÜMÜZ İNSANININ BUNALIMI, AHLAK BUNALIMI

        Söylediğim gibi, Sartre bu aşamaya kadar ilerlemiş¬ken onun ahlak felsefesi sonunda topallamıştır. Fakat Marx, ahlak konusunda Sartre’den daha önce çıkmaza girmiştir. Çünkü toplumsal ve sınıfsal görüşte Mark¬sizm, Sartre’ın egzistansiyalizminden daha öndeyken, yani daha realistken, ahlakta Marksizm daha geridir; öyle ki son zamanda, Marksizm’de ahlak konusu şiddetle söz konusu edilmiştir. Çünkü günümüz insanının bunalımı ahlak bunalımıdır.

        Sınıf çatışmasının, iktisat ve sömürü konusunun var olduğu doğrudur, ama bu, dünya yüzeyindedir. Bununla birlikte günümüz medeniyetinde ve çağdaş insan kültü¬ründe en temel tehlikeyi oluşturan ve bütün düşünürle¬rin üzerinde düşündüğü en önemli konu olan şey, ahlak bunalımı konusu ve bütün insanî ve ahlakî değerlerin al¬t üst edilmesidir. Hem de burjuvazinin ya da sermaye¬darlık düzeninin rolü -ki maneviyatı, tüm değerlere olan inancı ve manevi olan her şeyi insandan uzaklaştırmakta ve bununla savaşmaktadırlar- nedeniyle değil, aslında ahlakî değerlere ve isar esasına inanmanın, günümüzün akılcı insanı ve Dekartçı mantığı için dikkate değer ola¬maması, yeni felsefelerin, dünya görüşüne uygun, insanî değerlerle uyumlu ve günümüz insanı için açıklayıcı bir ahlak yaratıp dinin yerine oturtamamaları nedeniyle ol¬muştur bu. Çünkü ahlakın altyapısı hep din olmuştur ve şimdi dini bir yana bırakınca bütün ahlak temelleri yıkılmıştır. Çünkü ahlak, dinin üstyapısıdır.

        J. Isoulet’nin deyişiyle, felsefe tarihinin başlangıcın¬dan, yani Aristo’dan -ondan önce de Sokrat’tan- bu yana, bütün çabalar, Tanrının yer almadığı bir öğreti geliştir¬me, ahlakı dini altyapıdan ve temelden ayırma ve bu öğretiyi ahlakın kendisine dayandırma yolunda olmuştur. Fakat bütün çabalar sonuçsuz kalmıştır. Ahlakı, her za¬manki altyapısından ayırmayı her istediklerinde ahlak çökmüştür [1].

        FELSEFEDE MATERYALİST, AHLAKTA İDEALİST

        Günümüz insanının felsefî, düşünsel ve kültürel bunalımı, ahlak bunalımıdır. Çünkü isar, açıklanabilir değildir ve maddi ahlakta, bireyi kendi rağmına, hayrı seçmeye zorlayacak bir dış etken bulunmamaktadır.

        Burada Marksizm çelişkiye düşmüştür; bir yandan materyalizme dayanırken, insanî maddiliğin temel oldu¬ğuna ve insan hayatında iktisadın temel oluşuna inanır¬ken, öte yandan, bir inanç yükümlülüğüne, toplumsal amaca dayandığı için, toplumsal düzende ve kendi çağın¬da bilinçli ve aydınca, bireysel ve insanî yükümlülüğe, sı¬nıfsal ve toplumsal sorumluluğa inanmaktadır. Onun di¬yalektik materyalizmi bir yandan maddenin ve iktisadın temel oluşu dışında bir şey anlayamazken ve bunu mu¬hayyilesine sığdıramazken, öte yandan, Feuerbach’ın felsefî materyalizminden ya da Epicurus’un Epikürizmin-den ayrı bir materyalizm olup [2] toplumsal önderliği, genel adalet ve eşitliği yaratmak ve tebliğ etmek istediği için doğal olarak, hedefin gerçekleşmesi için sorumluluk, savaşım ve bütün bilinçli insanların ve tek tek bütün kö¬tüye kullanılmış sınıfın özverisini gündeme getirmekte ve kötüye kullanımla savaşım yükümlülüğünü söz konu¬su etmektedir. Öyleyse Marksizm’in maddiliği, sadece bi¬limsel bir konu değildir. Çünkü böyle olsaydı çelişki baş ¬göstermezdi ve Marksizm için bireyin toplumsal sorum¬luluğu söz konusu olmazdı.

        Marksizm, insanlar için, bu öğretiye inanan bireyin kendisini uğrunda feda edeceği iman, amaç ve yüce kut¬sal değerler oluşturmak istemektedir. Dolayısıyla Mark¬sizm, bir yandan mutlak maddi altyapıyı ortaya koyar¬ken öte yandan bir din ve bir iman olarak bir konu ve öğ¬retiyi gündeme getirmektedir. İnsanlarla konuşurken ahlakî ve dinî bir dil takınmaktadır; Adaletin gerçekleş¬mesi için savaşım, devrim için kendinizi ateşe atın, kendi yükümlülüğünüzün gerçekleşmesi, başkalarının ekme¬ğinin, eşitliğinin ve kültürünün sağlanması için bütün çıkarlarını sağlamada, gerektiğinde canınızı bile ver¬mekten çekinmeyin... Ve bu ikisi birbiriyle çelişmekte¬dir. Çünkü ideolojisi ve toplumsal yükümlülüğü bulunan biri için toplum yolunda kendini feda etme ve özveri esası açıklanabilir olamaz.

        Bir bireyin ya da grubun [aydın, bilgin, işçi] yüküm¬lülüğü, halkın ideallerinin gerçekleşmesi yolunda bütün ideallerini ve çıkarlarını, hatta kendi hayatını feda et¬mesiyle -bir tür manevi asalet, bir tür irfanî ya da dinî gö¬rüş doğrultusunda ve kendi hayatının, kendi çıkarının üstünde bir esasa inanmak doğrultusunda yüce bir yü¬kümlülükse- ve öğretisi ise maddenin, iktisadın, gözle görülür gerçekçiliğin temel oluşuna dayalıysa, insan için bu dünyaya ait maddi çıkarlar dışında bir şey söz konusu değilse, bu öğreti ve yükümlülük birbiriyle çelişir.

        Çünkü zorunlu ve kaçınılmaz olan, materyalizmin sürekli olarak, hiç beklemeksizin individualizme neden oluşudur. “Her ne varsa budur, insan ve hayatı da birkaç yıl ve birkaç kalem ihtiyaçtan ibarettir” inancı, şu ahlak ve davranışı da ardından getirmektedir; Öyleyse ne var¬sa ben ve lezzetlerimdir. Çünkü maddi realist bir kişi kendi maddi çıkarlarını, başkalarının maddi çıkarları için terk ettiyse, realist olmayan bir davranış sergilemiş olur. Çünkü başkalarının ekmeği yolunda canımı verdi¬ğimde bu ekmek benim için artık bir iktisadî gerçek¬lik değildir; insanî, manevî, madde üstü, iktisat ötesi bir konudur bu.

        Materyalizmi kaçınılmaz olarak çelişkiye düşüren şey, maddi bir olayın manevi bir olaya dönüştüğü ve iktisadî ve gerçekçi bir gerçekliğin iktisat karşıtı ve idea¬list bir gerçek biçimini aldığı durumlardır.

        Uhrevi bir sevap ya da Tanrı’nın rızasını kazanmak veya dinî bir görevi yerine getirmek için değil, sadece ve sadece işçilerin ücretinin artması yolunda savaşım uğru¬na kendi ücretini feda eden ve hatta kendi canını ver¬mekten çekinmeyen bir işçi, maddi bir edimde bulunma¬mıştır. Onun için ücret konusu -ki bir miktar para; mutlak maddiyat dünyasının sembolü- mutlak bir idea¬lizmdir; iktisat dışı bir davranıştır [kendi ücretini elden çıkarmaya neden olan bir davranış]. Allah için riyazet çe¬ken ya da canını Allah yolunda feda eden Allah-perest bir arif ya da dinli bir mücahit gibi tıpkı. Bu iki davranış ara¬sındaki ayrılık, hedefte ve sonuçtadır ki iki tanedir. Be¬nim sözlerim ise davranışın açıklanması ve davranı-şın özü üzerinedir ki ikisi birden iktisadın temelliği ya da dünyanın, maddî hayatın ve maddî insanın temelli¬ği çerçevesine sığamazlar. Çünkü felsefî materyalizm, ahlakî individüalizme neden olmaktadır, yani Epiküriz¬me. Felsefî bakımdan mutlak maddiliğe, kör, sağır ve he¬sapsız duyumsuz dünyaya inanan herkes pratik hayat ve ahlakî davranış açısından, kendiliğinden, ahlakî bi¬reyselliğe, yani bencilliğe ve anı ganimet saymaya sürüklenir. En güzel örneği, Camus’un Veba adlı kita¬bının kahramanı Paneloux’tur;

        Oran kentini veba kaplamış, insanlar bölük bölük ölmektedirler. Kentin ruhanisi, halkın içinde, tehlikeli hastalıkla savaşım vermekte, ölümü karşılamaktadır; ilahî ve dinî görevi onu böyle bir sorumluluğa çağırmak¬tadır. Bir kimse karşısında dünyada sorumludur; ama o, kendi kendine düşünür; Böyle biri olmadığında, dünyada benim ve bizim yaptıklarımızı gören hiçbir etken ol¬madığında buna göre, bu kimsesiz ve hesapsız boşluk ül¬kesinde hizmet ve hıyanetim aynı kapıya çıkar. Çünkü işin içinde bilinç, değerlendirme, ölçüt ve yargı bulunmazsa, hayrın ve şerrin ne anlamı olabilir? Körler ma¬hallesinde ister giyinip soylular gibi çık dışarı, ister çırıl¬çıplak ve utanmazca çık, birdir. Sağırlar mahallesinde ister bağır çağır, ister övgüler yağdır, her ikisi de birdir; yani her ikisi de hiçtir, boştur. Çirkin ya da güzel, bir göz olmadığında, konuşmak ya da susmak, bir kulak olmadı¬ğında birdir.

        Öyleyse, bütün işler eşit olduğunda, herkesin seçtiği en akıllıca iş, ona lezzet veren iştir. En akıl dışı ve en kötü seçim ise bir kimsenin, böyle bir dünyada başkaları¬nın hayatını veba tuzağından kurtarmak için kendi ha¬yatını vebanın ağzına vermesidir. Hiçbir şey olmayan şu anda kesin ve olumsuzlanamaz gerçeklik şudur; “Ben varım ve benim şu birkaç yıllık yaşantım var, ötesi ve sonrası hiç”. Ve “ben bu şeylerden lezzet alırım” Sonuç?

        Hayyam, şöyle bir sonuç almıştır;

        Buğday özünden bir ekmek çıkarsa,
        Şaraptan da artakalır bir tortu.
        O zaman senle ben bir eyvanda oturup eğleniriz,
        Her sultanın layık olamadığı bir eğlencedir bu.

        George Politzer -ki Marksistler arasında tanınmış birisi olup Paris yakınlarında bir işçi üniversitesi kur¬muştur- bu çelişkinin farkına varmış, Felsefenin İlkesel Esasları adlı kitabında [ki felsefesi de işçilik türünden¬dir] bu konuyu ele almış ve bir çözüm yolu bulmuştur. Orada Politzer şöyle demektedir; “Biz, hayatta, toplumda ve felsefede materyalistiz; ama ahlakta idealistiz.”

        Fakat bu montaj nasıl olmaktadır? Bütün hayat bo¬yunca materyalist olup birden bire idealist olmak nasıl olabilmektedir? Nasıl ve hangi yoldan, materyalizmden mutlak idealizme geçilebilmektedir? Bunun yolunu Po¬litzer bulmamıştır, çünkü böyle bir yol yoktur.

        Felsefede materyalist, ahlaktaysa idealist olmak, sorumluluk ile maddilik arasında, Marksizm’in kaça¬madığı bir çelişkinin bulunduğunu göstermektedir. Çün¬kü Marksizm bunların hiçbirisinden vazgeçememişler¬dir. Çünkü aslında isar, materyalizmde açıklanası bir şey değildir ve özveriyi maddi akıl anlayamaz. Kaçınıl¬maz olarak da bireyi başkaları için ya da amacın gerçek¬leşmesi için özveriye -ki hayatın ve maddi çıkarların üs¬tündedir- çağıramamaktadır. Ancak her dil ve düşünce¬den daha çok idealistçe, hayalperestçe ve zihinsel olan ad, san, kahramanlık ve gurur gibi kavramlara dayan¬maktadır. Öte yandan, canını veren, fakat inancının ya¬pısı mutlak maddi olan özverili bireyin davranışı ancak şu şekilde yorumlanabilir; Başkaları yolunda ya da inanç yolunda ortaya konulan özveri, insanda öze bir gü¬dü ve toplumsal bir taassuptur... Bir davranışın güdüsel olması, bu davranışın değerden yoksun oluşu durumunu ortaya çıkarır. Çünkü her bir değer, özgür bilinç ve se¬çimden kaynaklanır. Bu yüzden, sadece insan, değeri [valrur] yaratır, denilmektedir. Yaratılışsal, güdüsel ve doğal olan, oldukça değerli, yararlı, iyi, yüce ve saf güzel¬lik olabilir ama değer olamaz.

        [1] Jean Isoulet: La sainte cite, C.1, Sonuç [Conclusion]
        [2] Bu kayıtlar, şu anki ahlaki bunalımdaki iktisadi, sınıfsal ve siyasal etkenleri -ki güç etkenlerdir bunlar- görmezden gelmemem içindir.
        And olsun Biz Kur`an`ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? Kamer/17-22-32-40

        Comment

        • kamer
          Super Moderator
          • Sep 2008
          • 272

          #19
          İSLAM BİLİM; DERS-8 (Bölüm 3) – Alinasyon
          ALİNASYON

          Alinasyon konusunu burada ele almış ve edebiyat fa¬kültesinde İnsan-ı Bîhad [özbilinçsiz insan] başlığıyla bağımsız bir konferans olarak sunmuştum; Tahran Üni¬versitesi Edebiyat Fakültesi öğrencilerince de basılmış¬tı. Şimdi burada sadece değinip geçeceğim. Bu konuyla il¬gili her temelden dizine benzer tanımlar vereceğim. Böy¬lelikle ahlak ve insanı tevhidin söz konusu edilmesine ortam hazırlanmış olacak.

          Alinasyon, âline [aliéner] kökünden gelmekte olup insana cinin hulul etmesi [girmesi] anlamına gel-mektedir. İşte bu anlamda, eskiden, deliren biri için, “kendinden uzaklaştı, kendini tanımıyor, aklını yitirmiş, kendinde değil, bir başkası oldu” derlerdi. Yani diva¬ne ve mecnun olmuş; cin [div] ona hulul etmiş [aline ol¬muş] ve aklını, duygusunu ve kişiliğini yiyerek onun insanî kimliğinin ve bireysel kişiliğinin yerine geçmiştir; o kendisini duymamaktadır, cini kendisi sanmaktadır.

          Arapça’da mecnun [cine çarpılmış anlamında], Farsça’da divane [cine çarpılmış] ve Avrupa dillerinde âline [cine çarpılmış], hepsi de aynı anlama gelmekte¬dir, yani cinin, insan kişiliğine geçmesi, cin ya da dîv [şeytan]in insanın ‘öz’ünün yerine geçmesi anlamına gelmektedir her üçü de. Buysa, eskiden her yerde delilik ya da cenun hastalığının bu şekilde nedene bağlandığını göstermektedir.

          İlk kez olarak Hegel, bu terimi on dokuzuncu yüzyıl¬da felsefesine sokmuştur. Ondan sonra öğrencisi Marx, bunu toplumbilimde ve insan ve iş ilişkisinde kullanmış¬tır. Bugün bu terim, ruhbilimde ve insanbilimde oldukça yaygınlık kazanmıştır.

          Alinasyon -sözlük anlamı bakımından ne olursa ol¬sun- şu esası ortaya koymaktadır; Birtakım koşullarda insan, kendisini kaybedecek ölçüde hastalanır; böyle¬likle, kendisinin gerçek ve doğal kişiliğini ve kim¬liğini tanımaz ve kendi gerçek ve yaratılışsal varlığını yitirir. Bu durum -ki insanın bozulmasıdır- insan dışı bir kişilik ya da kimliğin insana girmesinin ve geçmesi¬nin sonucudur. Sonuçta, insanın insan dışı bir varlığa dö¬nüşmesi ya da insan bireyinin cin ya da şeytan biçimini alarak bozulması ortaya çıkar. Bu durumda, hasta in¬san, kendisinin esas, gerçek ve sağlıklı ‘öz’ü yerine cin ya da şeytanı duymaktadır. Bunun örneği, Gâv [inek] fil¬minde Meşhedi Hasan’ın, kendisini “Meşhedi Hasan’ın ineği” olarak algılaması, ahırda ot yemesi ve sahibi Meşhedi Hasan’ın dönmesini beklemesidir [İran’da üre¬tilen en insanî film, bu inek filmidir]. Bugün bilim için, deliliğin nedeni, insan kişiliğine girmesi ve onun kimliği¬ni bozmaya etken olması olmadığı açıklık kazanmıştır; o eski anlamıyla alinasyon, bir gerçeklik taşımamaktadır. Fakat bilim cinin bu işte suçsuz olduğunu duyurup uzun geçmişi bulunan bu suçlamadan onu aklamakla birlikte, onun yerine, cinin yaptığını yapan, insana hulul edip onun gerçek ve yaratılışsal kişiliğini yok eden ve insanın gövdesinde insan özünün yerini alan başka etkenler keş¬fetmiştir. Bu insanımsı -ki, şimdi bir insan kalıbıdır- ar¬tık kendisini duymaz; hatta her şeyi o kendisi olma¬yana -ki ona hulul etmiştir- nispet eder ve onu kendisi, kendisiniyse o olarak algılar; sonuçta, bozulmuş, ‘öz’süz insan olup çıkar.

          Cin ya da şeytan gibi insanı, özellikle günümüz insa¬nını delirten ve mecnun kılan bu etkenler nelerdir?

          İnanç öğretileri [ideolojiler] ve de bilim, çeşitli etkenlerden söz ederler. Ben burada tümüne değineceğim ve ayrıca bugüne değin değiştirilmemiş olan ya da bu başlık altında değinilmiş de benim görmediğim başka konulara da değineceğim. Fakat alinasyon hastalığının ve ayrıca insanlık tarihinde ve insanların maddi, düşünsel ve ruh¬sal hayatında gündemde bulunan birçok bozulma du¬rumlarının ve bozulma etkenlerinin tanınması esasına göre insanı aline eden ya da bozan etkenler arasında sa-yıldıklarına ve insanı kendine yabancılaştırdıklarına inanıyorum.

          Burada, bütün tehlike etkenlerini -insanı özünün in¬sanda kalmasıyla tehdit eden tehlike etkenlerini- tev¬hidin rolünün en geniş alanıyla görülmesi bakımından zi¬hinlerde gündeme getirmek için bütün etkenlere -anladı¬ğım ve hatırladığım kadarıyla- fihristvari bir değinmede bulunacağım. Bu etkenler, cin yerine, makine ya da aygıt olabilir, toplumsal düzen ve yaşama şekli olabilir; bunlar insanı herhangi bir biçimde bozabilirler [1]; Bir defasında söylediğim gibi, psikolog dostlarımdan biri -ki ruh hasta¬lıkları uzmanıdır- şöyle diyordu; Bu sinir hastalıkları hastanesinde kimi zaman hastalık doruk noktaya çıkar ve delilik halini alır; resmi delilik. Örneğin, toplu olarak, öğle yemeği için yemek salonuna giderler. Yolun ortasın¬da biri durur. “Kardeş, niçin durdun?” diye sorduğumda, “Benzinim bitti.” diye cevap verir. Çaresiz, ona bir bisküvi, su, ya da bir bardak süt vb. şeyler getiririz. Yürümeye başlar ve şöyle der; “Güzel, bu oraya kadar ulaştırır.” [Bir nesne aracılığıyla alinasyonun uç nokta¬sı].

          Onun yıllarca taksi sürücülüğü yaptığını ve yavaş yavaş makine aracılığıyla aline olduğunu ve kendisini makine olarak algıladığını görüyoruz. Bu, insanın, tüm boyutlanın nasıl alaşağı ettiğini ve nasıl dışsal bir nesne¬nin boyutları durumuna geldiğini göstermektedir. Bu âline olmaktır ve bu konuyu Marx yetkin insan konu¬sunda, Herbert Marcuse ise ‘Tek Boyutlu İnsan’da ele almaktadır. Marx, bütün toplumsal düzenlerde, tarih boyunca doğal insanın olgusal gerçeğinin olumsuzla¬nıp inkâr edildiğine ve aslında insanın olgusal gerçeği¬nin gereksinim -yani doğaya teslim- olduğuna ve onun çalışma etkenini doğa karşıtı olma ve doğaya egemen olma duygusunun bağışladığına inanmaktadır. Çünkü gerçekte çalışmak, doğa karşıtı bir etkendir. Oysa in¬san yüzde yüz doğal bir olgudur ve doğaya uyumludur.

          Herbert Marcuse ise, günümüz toplumsal düzeninde insanın tüm boyutlarının olumsuzlandığını ve onun için sadece kuru bir mantıksal bir boyut kaldığını, birkaç bo¬yutlu olan varlığının gerçeğinin tek boyutlu bir varlık bi¬çimine [Unidimensionnel] dönüşüp bozulduğunu söyle¬mektedir.

          Alinasyon konusunu Marx, başlangıçta, ahlakî sos¬yalistler grubunda Hegel’in toplumbilimci ve toplumcu öğrencilerinden biri olduğu dönemden başlayarak almış¬tır. Ahlakî sosyalistler Marx’tan önce, burjuvazi düzenin¬de ve de ortaçağ kilisesinin din düzeninde, insanın ali¬nasyonu konusunu gündeme getirmişlerdir. Çünkü bun¬lar, her iki toplumsal düzene, hem eski [kilise ruhaniliği] ve hem de yeni [maddi burjuvazi] düzene karşıydılar. Çünkü hem sosyalisttiler, hem de ahlakçı; ayrıca insanın hem züht, hem de para yoluyla aline olduğuna -yani tam olarak çelişik iki şey yoluyla; ne kadar da doğru söy¬lediklerini görüyoruz- inanmaktaydılar. Yani meslekten bir zahit olarak bir köşeye çekilenler tam ve yetkin insan değildirler ve hem de paraya tapanlar ve faiz yiyenler, insanî benliklerini duyumsayamamaktadırlar. Bütün boyutları alt üst olmuştur, ters yüz olmuş ve bir nesne haline gelmişler, kendilerini para olarak algılar olmuş¬lardır. İşte burada, İslam’ın hem ruhbanlığa ve hem de dünyazedeliğe şiddetli karşı çıkışı tam olarak aydın¬lanmaktadır. Ayrıca burada, ruhbanlığın ya da ahiret¬zedeliğin [insan olgunluğunun göstergesi olan ahiretçi¬lik değil] bilimsel ve gerçek kavramı ve de alçakça maddî bencillik ya da burjuvazi ruhu veya para düşkünlüğü de¬mek olan dünya anlaşılabilir.

          ALİNE EDENLER

          1- Hurafelik ya da Bozulmuş Dinler: Tarih boyunca, bütün hurafelik dinler, insanı âline etmişlerdir. İnsanî güçleri ve insanda bulunan gerçek değerleri ve asaletleri olumsuzladıkları, her şeyi ruhlara, cinnîlere, gaybî güç¬lere ve görüngülerin, yıldızların uzaklaşmalarına bağla¬dıkları için insanı kendinden uzaklaştırıyorlar, bahtsız, zavallı bir duruma sokuyorlar ve gözle görülmeyen güç¬lerin ve doğa ötesi sayısız etkenlerin oyuncağı kılıyorlar¬dı. Geçmişteki insana bir bakınız; onun gecesi gündüzü, cinleri, devleri, perileri, uğursuz yelleri, tüm bu yıldızlar arasından iki yıldızın birbirine yaklaşıp uzaklaşmasının uğursuzluğunu, kötü ve şerli ruhları kendisinden nasıl uzaklaştıracağını düşünmekle geçmektedir. O, kendi karnını doyuracak güçte değildir, ama tanrılar [âlihe] sürüsünü, ruhları ve yazgısında etki ve rolleri bulunan her şeyi hoşnut tutmalıdır. Hatta çocuğunu onlara kurban etmelidir. Kimi tapınaklarda, kendisinden el çekmeleri için yeni damat, karısını evliliğin ilk gecesinde onlara ve aracılarına vermelidir.

          Bunlar hep insanın, tüm bu gaybî güçler, ruhlar ve cinler yoluyla aline olmasıdır. Ona, yazgısına, yaşayışı¬na, düşüncesine ve ruhuna musallat olan onca etkenle¬rin sayısı, temsilcilerinin işleri daha bir yoluna girsin diye yıldan yıla artmakta ve etkileri günden güne çoğal¬maktadır. Ve bahtı kara insan, sürekli olarak, yerde, gökte, denizde, ormanda, dağda, ovada, hatta hamamın hazinelerinde dalgalanan karaltıların, vehimlerin, gök tanrıları sürüsünün, sayısız ruhların ve irili ufaklı cinle¬rin gölgesi altında yaşamak zorunda olmaktan başka, her doğa olayından, doğadaki her renkten, her şekil ve durumdan korkmak ve onu başka bir bahtsızlığın, başka bir lanetin göstergesi saymak, hatta kimi nesnelerde gi¬zemli güçler, gaybî ve tuhaf özellikler ve esrarlı güçler görmek durumundadır; hepsini kendi üzerinde, her ha¬reketi ve durumu üzerinde etkili olarak bilmek, onlarla ilgili olarak, yine büyücülerden, üfürükçülerden, muskacılardan, falcılardan, müneccimlerden, rahiplerden, cin-cilerden, ruhçulardan, acayip ve garâyip işlerin aracıla¬rından ve uzmanlarından, din mütevellilerinden, tapınakların danışmanlarından bir sürü kimseyi canına, ma¬lına, namusuna, toplumuna, hayatına, düşüncesine, ak¬lına, özgürlüğüne ve insanî kişiliğine musallat kılmak, ayrıca çalışma ve çilesinin ürününü bu sınıfa -ki bu sınıf¬takiler, ruh ve riyazet ehli olup başka bir âlemin işlerine dalmış kimselerdir ve sonuçta çalışma ve zahmetle bir il¬gileri yoktur- haraç olarak vermek, onca korkudan, her yanından tehlike ve korku yağan ve hayatı ona vahşet evi olarak gösteren bir dünyadan, çaresiz, sadece şirk tapınaklarına, kiliselere ve bu rahiplerin, kâhinlerin ve ahbârın vs. sıcak ve güven verici sığınaklarına kaçmak, onların ellerini ayaklarını öpmek, kurbanlar sunmak, adaklar adamak, hatta kızını vakfetmek, oğlunu kurban etmek durumundadır [ki başlangıçta orospuluk, bu tür tapınaklarda yaygın bir dinî gelenek olup kadınları aşağılık maddi hayattan, bencillikten ve evlilik dünya¬sından, evden ve aileden uzaklaşmaya, kendilerini tanrı¬lara adamaya, tapınaklarda tanrı kullarına, tapınakların ziyaretçilerine, ibadetçilerine ve mütevellilerine genel vakıf malı olmaya teşvik ediyorlardı.].

          İşte burada tevhidin anlamı açıklık kazanmaktadır. Bu şirki anlamadan tevhid anlaşılamaz. Tanrı’nın çok değil bir oluşu, konunun görkemliliğini göstermez. Çün¬kü tevhid, tüm bunları hiç durumuna getiren bir darbe¬dir. Bütün varlıkta, bu âlemin tümünde, bu dünyada ve o dünyada, hiç kimsede, hiçbir şeyde, hiçbir yerde ve hiçbir zaman, hiçbir gücü, kudreti, etkiyi, etkeni, nedeni, rolü ve iradeyi yerinde bırakmaz ve bütün yalancı güçleri, mevhum korkuları, tehlike noktalarını ve etki nedenleri¬ni yok eder ve insanı aline eden bütün güçleri ve etkenleri olumsuzlar; tevhidin başlangıcı, insanın imanında ve dünya görüşünde tevhide ortam hazırlayıcı keskin ‘lâ’ kılıcı, göksel tanrıları ve onların yersel temsilcilerini dünyada etkisiz duruma getirir.

          Şirk dininde kargaşa, çelişki ve parçalanmayla dolu böyle bir dünyayı gördüğümüzde ve insanı, masum, al¬datılmış ve aciz bir kuş gibi şahinlerin, leş kargalarının, devlerin, şeytanların, korkunç gölge ve karaltıların, al¬datma tuzaklarının, tutsaklık kapanlarının ve yağma tasmalarının elinde ve ağzında gördüğümüzde “Lâ havle velâ kuvvete illa billâh” şiarının -ki şimdi sadece ölümle ilgili olarak kullanılır, ölümü çağrıştırır- ne geniş anlamı -tüm varlığın genişliğince- olduğunu, ne denli derin -in¬san ruhunun ve insanlık tarihinin kültürünün derinli¬ğince- olduğunu ve nasıl bir gücü -devrimci güç- bulun¬duğunu anlayabiliriz.

          2- Büyü: Büyü de hurafelik dinler gibi, insanı tüm ha¬reketlerinde ve davranışlarında cinlerin ve kötü ruhla¬rın oyuncağı olarak görür, onu sağar ve insanı düşünsel olarak kötüye kullanır. Öyle ki cinlerin, insana hulûl et¬meye, zarar vermeye hazır olduğunu sanır. Bu bakım¬dan, sürekli olarak cinlere yakarışta ve övgüde bulunma, onlardan korkup kaçma ve onlara sığınma durumunda¬dır. Bu yüzden büyü ve büyücülük düzeninde insan, ken¬disini bağımsız olarak algılayamaz.

          3- Şirk [2]: Dinler tarihinde dinlerin değişim ve evri¬minin bu aşamasında insan, efsaneler [mitoloji] aşama¬sından, çeşitli tür tanrılarına, doğa güçlerine tapınmaya, ruha tapıcılığa [animisme], fetişizme ve mutlak büyücülüğe yükselmiştir. [Bununla birlikte her üst ve gelişkin aşamada daha bedevi aşamaların din ve inançlarının ka¬lıntıları yerinde kalmaktadır. Öyle ki büyücülük ve yıl¬dızlara tapıcılık, tarihin, evrim bakımından en son ve en yetkin aşamasında, yeni İslam tarihinde bile, İslam’ın bu ikisiyle yaptığı şiddetli ve açık savaşa karşın varolmuş ve olmaktadır. Geçmişte Müslüman toplumların ha¬life ve sultanlarının saraylarında bile, cihad için de yıl¬dızların uğurlu ve uğursuzluğu göz önüne alınırdı ve tür¬lü büyülerle, gizli ya da açık ilgileniyordu. Hatta kimi dinî kitaplarımıza da bunun kalıntıları yansımıştır] Şirkte, dinî toplum Tanrı’ya -onun açık ve evrensel kavra¬mıyla ve ayrıca Tanrı’nın yüce ve maverâi sıfatlarıyla- ta¬pıcılıkta belirli bir aşamaya varmıştır. Fakat Tanrı, dün-yada birkaç kutupta, değişik ya da çelişik güç ve yönlerde tecelli etmekte ya da varlık âleminde var olan rütbe, güç, sorumluluk ve işlerden oluşan çeşitli mertebeler zinci¬rinden oluşmuş bir manzume ve örgüt biçiminde bulun¬maktadır bu aşamada.

          Şirk, insanı, birkaç ya da bir sürü ayrı ve çeşitli güç¬lerce yaratılmış, zorunlu, onlara bağımlı, onlardan etki¬lenen bir varlık olarak parçalamaktadır. İnsan, âlemin ve insanın bir sürü mabudun, yaratıcının, tanrının, işin içinde bulunan akıl ve gücün ürünü ve oyuncağı olduğu¬na inandığında, onun bütün hayatı ve insanlığı, varlık olarak mabudlar arasında bölünmesine, ilişkisinin bu çeşitli ve hatta çelişik kutuplar arasında tanzim edilme¬sine harcanmış olur ve yolunu şaşırmış bir yalnız gibi hisseder kendisini; her biri bir başka yöne giden bir sürü ayak izinin bulunduğu, her yönden ayrı bir ses ve çağrı¬nın duyulduğu bir çölde bulur kendisini. Hurafelik din¬ler geneldir. Şirk ise bir tür özel hurafelik din olup insanı tanrıların sayısınca parçalar ve gövdesini kendisinin özünden arındırır. Âlem parça parça olduğunda ve güçte, tedbirde, özde, felsefede ve amaçta vs. çelişki ve ayrılık dizgesinin yaratılışı gerçekleştiğinde insan da kendisini somut bir kimlik ve cevher, belirli ve bilinen bir varlık olarak göremez, hayatını ve yazgısını da kesin ve gerçek bir felsefe ve anlam taşır bulamaz. Varlık âlemindeki şirk, kesintisiz olarak, âlemin varlığındaki şirki, ardından da âdemin varlığındaki şirki arkasından getirir; buysa korkunç ve delirtici bir sıkıntıdır; Kendi özünde kuşku ve şirk.

          4- Züht: Züht diyorum ama sakınma ve arınma anla¬mında, özellikle de İslam’ın söylediği yüce, ileri ve olum¬lu anlamıyla, takva anlamıyla kullanmıyorum. Tersi¬ne, insan bireyindeki en temel doğal güdülerle savaşım, bunların olumsuzlanıp dışlanması ve öldürülmesi anla¬mına alıyorum zühdü. Bu güdüler, bir insanın oluş bo¬yutlarından birer parçadırlar. Gerçek insan, tüm bu gü¬düleri varlığında bulunduran insandır. Züht -güdüler¬den biri olarak ya da bir hedef olarak- bireyin kendi eliyle gerçek insanın asil ve gerçek yönelişlerinin kimilerini ya da birçoğunu yerle bir eder ve ortadan kaldırır. Böylece insan, eksilmiş, yetersizleşmiş ve nakışlaşmış olur.

          Çünkü gerçek insan, doğa ve yaratılış insanıdır, yani yaratıldığı şekliyle varlığını sürdüren insandır. Allah, bu insanı çeşitli boyutlarıyla yaratmış ve övmüştür. [insanı en güzel biçimde yarattık]. Onun yaratılışsal ve do¬ğal özelliklerinden birinde en küçük saf dışı etme ve de¬ğiştirme ortaya çıkaran her etken, insanı gerçek kimliği¬ne yabancılaştırmıştır. İslam’da doğal ve hatta dışsal şe¬kildeki en küçük değişikliğin yaratılışın bozulması ola¬rak algılanıp şiddetle yasaklanması buradan kaynak¬lanmaktadır.

          Bir köşeye çekilme ve inziva isteğinin burada züht¬ten ayrı olduğunu belirtmeliyim. “Zulüm ve baskı düze¬ninde bir grup, mevcut durumla ve kirli insanlarla birlik olur. Arılıklarını korumak isteyenler, temiz kalmak iste¬yen bilginler, zeki insanlar ve büyük kişilikler, bir köşeye çekilip münzevi olurlar. Bu ise egemen düzen karşısında bir tepkidir.” diye inananların tersine ben, bunların za¬limlerin saldırıları için en güzel yol açıcılar ve engelleri ortadan kaldıranlar olduklarına inanıyorum. Büyük bir insan inzivaya çekildiğinde, kendi eliyle, zulme engel olan büyük bir kişiliği zalimin ayakları önünde kurban etmektedir. Böyle biri, maktulü kendisi olan bir katildir. O, eli iyi adın arınmışlık kanına bulaşmasın diye, cina¬yetler işleyenin çıkarı doğrultusunda bedavadan cinayet işlemiştir. Bunlar, kendi kendilerini satanlardan daha kötüdürler. Çünkü kendi kendilerini satanlar, sadece kendilerini satmakta ve böylece kendilerini alçaltmakta¬dırlar, yani kendilerini halka gösterip sonra da zalime satmakta, başlarını halifenin sarayının penceresinden sokmakta ve kimseyi aldatmamaktadırlar. Fakat sahne¬den kaybolan, halkı kara yazgısıyla baş başa bırakan, kendi kurtuluşlarını ve cennetlerini sağlama derdine dü¬şen, bir köşeye kıvrılan, başlarını Tanrı tapınağının deli¬ğinden içeri sokan ikinci gruptakiler, çoklarını sahneden uzaklaştırmaktadırlar.

          Ali [a.s], ne zaman inzivaya çekilmiştir? Ali’nin sus¬ması, inzivaya çekilmek anlamına gelmemektedir. Oluş¬turulan koşullarda Ali, hak istemeyi sürdürseydi ve yö¬netimi ele geçirmek için diretseydi yeni toplumun birlik ve varlığı ve genç İslam hareketi sarsılırdı. Ali, güç ka¬zanma üzerindeki bu iç siyaset kargaşasında suskun kaldı. Ya toplumsal hayatta? Asla! Savaş [Bizans, İran ve iç savaş] sırasında dış düşman karşısında merkezi gü¬cü ve düşünce birliğini korumak amacıyla iç anlaşmaz¬lıklara ve bireysel haksızlıklara katlanmanın anlamı, tam tersine, siyasi sorumluluğu, toplumsal gelişme so¬rumluluğunu üstlenmek ve iman için ve halk yolunda, hareket ve güç yolunda, halkın başarısını garantileme uğrunda en büyük görevi yerine getirmek demektir. Tak¬va, bu anlamdadır. Yoksa bireyin, toplumsal hayatında insanî bir boyutunu geliştirmek için başka bir boyutunu öldürmesi demek değildir takva. Züht ise riyazet [sıkın¬tı] çekmek ve başka bir boyutu ve başka boyutları olum¬suzlamak anlamındadır.

          Eğer riyazetçi zahitlerle temasınız olursa, onların eksik oluşlarını tam olarak anlayabilirsiniz; onların bir boyutta oldukça geliştiklerini, fakat insanî boyutlarda normal insan olmadıklarını pek çok şeyi anlamadıklarını ve çoğunlukla, öldürülmüş güdünün güç, yöneliş ve eğili¬minin başka bir güdüye aktarılmış olduğunu anlayabi¬lirsiniz. Örneğin İran’ın tanınmış siyasetçilerinden biri¬nin [Meşrutiyet devriminin başında birçok mertebede şehit olmuştu meşrutiyet içinde yine de diri kalmak için] kardeşi, son derece zahit ve takva bir adamdı. Yani her türlü insanî ve gayri insanî davranıştan kaçınıyordu, bir tatsızlık olmasın diye. Yetmiş, seksen, doksan yıl yaşadı [bu gibiler amma da yaşıyorlar] ve bunca yıl boyunca dünyada sadece tek bir şeye önem veriyordu; o da yemek idi.

          Meşhur bir söz vardır; “Eğlenirken kumandanlarla eğlenin, ama yemeğinizi zahitlerle yiyin.” Bu söz, zahit¬leri ve riyazetçileri ne güzel tanımlamaktadır.

          Sözünü ettiğim bu zahit kişiye sormuşlardı; “Siz ki doksan yıl yaşadınız; gençliğinizde cinsel güdüyle neler yaptınız?”

          Sürekli olarak evradla, zikirle ya da dua okumakla meşgul olan ve Allah’ı zikretmekten geri kalmamak için kimseyle konuşmayan ve gece gündüz sadece sofra ku¬rulduğu zaman önündeki dua kitabını ya da Kur’an’ı toplayan ve ancak dua ile yemek arasında bulabildiği kü¬çük bir fırsatta kendisiyle konuşulabilen bu zahit kişi şöyle cevap verir;

          “O günlerde genellikle, yağ daha boldu bugünkünün tersine ve daha sarıydı. Koyun yağı boldu. Her yemek ta¬bağında yarım parmak kalınlığında yağ olurdu. Herkes eliyle yemek yerdi. Şimdiki gibi değildi. Şimdi yemeği elinle tatmak bile mümkün değil. Elimi yemek tabağına, özellikle tavuklu fisincan yemeği sıcak, yumuşak ve yağ¬lı olduğunda, çıplak parmaklarımı hafifçe ve yavaşça daldırırdım... Sonra... Bir hal değişimi olurdu... Bağışla¬yın... Suya ihtiyacım olurdu.”

          5- Makinizm: Makineleşme, insanın, sanayi toplu¬munda sınıf ve sömürü işlerinde âline olmasına neden ol¬maktadır. Böylesi bir sistemde zaman tam anlamıyla programlanmakta, insan çalışması teknik ve mekanik bir biçim kazanmakta, bireyin çalışması tek boyutlu ol¬maktadır. Her birey sadece küçük bir hareketle bir iş yapmakta -bir aracın tümünün üretimini gerçekleştir¬memekte- ve insan ömrü boyunca, bu sınırlı ve anlamsız hareket dışında başka bir iş yapmamaktadır. Bunun en güzel örneği Charlie Chaplin’in Asrî Zamanlar filmidir.

          6- Teknokrasi ve Bürokrasi: Teknokrasi ve bürokra¬si, günümüz dünyasına egemen iki sistem olup hatta sos¬yalist ülkeler de -ki ilerleyip teknokrasi ve bürokrasi aşa¬masına girmişlerdir- bundan güvencede değildirler. Bu iki sistem insana bindirilmiş olan iki özel çalışma biçimi¬dir. Bu yönetim ya da teknik mekanizmada insan, bir vi¬da, bir cıvata, bir conta vs. -iş makinesinin gerektirdiği her neyse- durumuna girmektedir; çeşitli boyutları ve seçme özgürlüğü bulunan bir insan durumuna değil. Ve ömrünün sonuna değin, işin bütününü değil, özel bir işlemi gerçekleştirmektedir.

          İşçi insan, makine ve bürokrasi düzeninde, gerçek¬leştirdiği edime karşı özbilinç duygusu taşımamaktadır [âline olması, kendisini tanımaması ve ne yaptığını anlamaması işte burada anlaşılmaktadır].

          Birey, banka ya da borsa kurumları gibi büyük bir kurumda ya da örneğin havacılık kurumunda çalışmak¬tadır, ama uçağın havaalanından kalkıp inişini sağlayan hareketler dizgesini -ki tek bir iş ya da işlemdir- yapma¬makta, sadece bu esas işin bir parçasından sorumludur. Sadece şu vidaları sıkmakta ya da şu kâğıtları imzala¬maktadır -Reis Bey’dir- ya da sadece Reis Bey’in duru¬munu, mizacını, ilgilerini ve huzurunu gözetmektedir -¬mer’us [memur] beydir- veya sadece para saymaktadır veya bir bölümden gelip bir bölüme giden şeritin yanında bu bölümde durup bir cıvatayı somuna geçirip sıkmak¬tadır. Bunların hiçbiri iş değildir, bir işi -anlamı bu¬lunan bir işi- oluşturan yüzlerce devinimden biridir. Otuz yıldır anlamsız ayrıntıya ilişkin bir devinimi yine¬leyen kişi, kendi davranışının bilincinde değildir. O, ken¬di yönetiminde, birbiriyle uyumlu olarak bir eyleme ya da bir mala dönüşen devinimler dizgesinden habersizdir. Anlamlı işi yapan, şirket ya da fabrika sistemidir; insan anlamsız devinimleri yineleyip durmaktadır. Dolayısıy¬la o, anlamsız soyut -kendisi açısından- bir devinimi öm-rünün sonuna değin gerçekleştirip durmaktadır. Gerçek insan eylemde bulunan, iş yapan, buna karşı bilinçli olan, eyleminin sonuç ve hedefinden haberli olan ve bu hedef yolunda, bu sonucu kazanmak ve yaratmak yolun¬da eylemi şekillendiren, onu öncülerini planlayan, seçen, araçları ve çalışma biçimini yaratan bir varlıktır; bu ise bunların hiçbirini yapmamaktadır.

          Tohumu eken, hasat eden, harmanda taneyi saman¬dan ayırıp değirmene götüren, un yapan ve sonra da ekmeğini yiyen çiftçininkinin tam tersidir durum. Çiftçi, yaptığı işin bilincindedir. Eylemini kendisi seçmiştir, eylemi ereksel nedeninin sonucudur; aline olmamıştır. Bürokrasi ya da teknokrasi sistemindeki birey ise etken olmayan ve bir parça ya da bir şube durumuna gelmiş olan insandır. İş sahibi değil hizmetlidir. İş sahibi -¬gerçek anlamıyla- bireyi istihdam eden yani kullanan, sonra da çaptan düştüğü için emekliye ayıran, sakata çıkaran bir idare ya da fabrikadır.

          Emekliye ayrılınca yıkılanları hiç görmediniz mi? Bu gibi kimseler, varlık felsefelerini yitirmiştirler. Kendi¬sinde değildir kendisi. Yerleştiği ve yapıştığı yerden [ma¬kam] dışarıda hiçbir şey değildir. O, orada resmi görevli¬lerin yönetimi bölümünün dördüncü dairesinin sayın başkanı olarak bulunmuştur. Görüldüğü gibi, koyunun kırkbayırı gibi çektikçe gelen şu upuzun cümlenin tü¬münde tek kelime insan adı yoktur. Sadece konum ya da makam adı bulunmaktadır ve bu birey, bu cümleyi kendi adı olarak algılıyordu ve konum ya da makam yoluyla aline olmuştu. Yani kendi gerçek benliği ve ger¬çek kişiliği yerine onu algılıyordu [kendine yabancılaş¬ma, kendisi olmayanın, kendisine hulûl etmesi]. Emekli olup eve geldiği ve artık resmilik taşımadığı şu anda as¬lında adının bulunmadığını görmektedir. Şimdi zorla, kendisine, çevresindekilere ve hatta karısına, otuz kırk yıl önce adının, Hacı Hüseyin’in oğlu Hasan Bey olduğu¬nu anımsatmalıdır. Kendisi bile böyle temiz bir kişiliğe yabancıdır.

          Çalışan insan, çalışma sırasında çalışma şekline ege¬mendi hep ve çalışma şeklini kendisi belirliyordu. Ama şimdi ona egemen olan çalışma şeklidir, iş makinesidir, iş aracıdır. O ise, büyük bürokrasi binasında bir tuğla gi¬bi ya da bu makine binasında bir civata gibi tutturulmuş¬tur. Asrî Zamanlar filminde, işçinin saatinin kolundan çözülüp çarkın dişlileri arasına girdiğini, kendisinin de saatini çıkarmak için makinenin içine girdiğini ve bü¬yük makinenin onu yuttuğunu, çarkın içinde ve türlü dişliler arasında tutsak ve ezilmiş olarak kaldığını, ba¬ğırmaya bile gücünün yetmediğini, çünkü bir halkanın, boynunu şiddetle sıktığını görüyoruz. Bu, günümüz in¬sanın makine aracılığıyla, yani bürokrasi ve teknokrasi¬yi doğuran Makinizm [3] aracılığıyla alinasyonun sembo¬lik cisimlenişidir.

          7 - Sınıfsal Düzen: Sınıflandırıcı her etken insanı âline eder. Sınıfsal düzen, insanı, sömüren ve sömürülene, efendi ve köleye dönüştürmektedir ki hiçbirisi de tam in¬san değildir bunların. Ya Ionesco’nun deyişiyle gerge¬dandırlar, ya da Kafka’nın değişiyle dönüşüm geçirmişlerdir. Sınıfsal düzende, sınıfsal çelişki etkeni top¬lumdadır; bu etken, tek bir insanı, bir özü, bu insanlık dı¬şı kutuplara ayırmaktadır.

          İnsan, sınıfsal düzende aline olmaktadır. Çünkü in¬san, sömürülmüş sınıfta yer aldığında kendini ve kendi olanaklarını sağlıklı insandan daha az duyumsamakta¬dır, sömüren sınıfta yer aldığındaysa konum ve sı¬nıfının kendisine verdiği güçleri kendi özsel güçlerinden saymakta ve özelliklerini ve olanaklarını, bir insan bire¬yi olarak kendi gerçek olanaklarından daha çok duyum¬samaktadır. Küçük ama derinlikli olan ‘Sömürenin Port¬resi’ hakkında bir önsözle birlikte ‘Sömürülenin Portre¬si’ kitabının yazarı Albert Memmi’nin deyişiyle sömürü, sadece sömürgeleştirilmiş dünya insanını başkalaştır-makla kalmamış, Avrupalı insanı da sömüren insanlık dışı bir çehreye dönüştürmüştür. Söylediğim gibi işte bu sınıfsal etken, insanı parçalamakta, mazlum, mahrum ve mahkûm bir varlık ya da katil, zalim, hâkim ve gâsıp bir varlık haline getirmektedir; insan Habil ve Kâbil’e dönüşmektedir. Kâbilci düzenin sürmesi, nüfuzu ve gü¬cü, tekelci egemenlik ve mülkiyet, sonuçta da sınıfsal dü¬zen, tek insanı [Âdemoğlunu] insanlık dışı dört tipe ayır¬maktadır ki bu dört tipin her biri, hayvanı bir tipin özel¬liklerini kendi insanî gerçek, yaratılışsal ve uyumlu özel¬liği yerine algılamakta ve kendilerine hulûl ettirmekte¬dirler; Kurt, tilki, fare ve koyun gibi.

          8- Aşk ve İman: Aşk da bir tür âline edicidir. İster insanî aşk olsun, ister tanrısal aşk olsun fark etmez. Vahdet-i vücuddaki sufiyâne şekline en büyük örnek Hallac’tır. O, şöyle diyordu; “Cübbemin içinde Allah’tan başka kimse yok.” Bu, insanın aline oluşunun en güzel itirafıdır. Hallac’ın bu duyguyu taşıdığının gerçekliğinde kuşku yok, ama Hallac’taki bu duygu gerçek değildir. Avam ve avamın temsilcileri, bu ikisi arasındaki farkı ¬-duyguda insanın sadık oluşunu ve insanda duygunun sadık oluşunu- anlamadılar ya da anladılar da, “anladık” demeyi uygun görmediler.

          Hallac’ın seçtiği ölümden, duygusunda sadık olduğu anlaşılmaktadır; söylediğini gerçekten bulmaktadır. Fa¬kat bulmuş olduğu şey, bir hastalıktı, kendisini gerçek¬ten o durumda duyumsamıyordu ve Allah’ı kendi yerin¬de görüyordu.

          Cüneyd-i Bağdadi şöyle diyordu; “Benim boğazım¬dan ve dilimden, yıllardır sadece Allah konuşmaktadır.” Tıpkı kendisinin taksi olduğunu sanan adam gibi o da kendisinin Allah olduğunu sanıyordu. Ya da şu dervişin hikâyesini duymuşsunuzdur; Veda etmek ve Mekke’ye gitmek üzere yola çıkmak için tarikat pirinin yanına ge¬lip şöyle der derviş; “Mekke’ye gitmek istiyorum, Allah’a ısmarladık demeye geldim.” Hazret, çubuğunu yere ko¬yup şöyle der; “Uzak yola gitme, gel beni tavaf et.” [Efen¬diye bakın, kendisini Kâbe yerine koyuyor] Kâbe Allah’ın evi demektir, fakir de Allah’ın hakiki ikâmet yeridir. Kâbe’den daha iyi. Kâbe, sudan topraktan yapılmış, buy¬sa candan yürekten...

          İşte bu güzelim sözlerden bir kısmı.

          Başkalaşmış insan, işte bu.

          Yerel aşklardan ise, bir başkası delicesine sevilir ya da bir mürit olarak kendinden geçmişçesine birine bağ¬lanılır, şuursuzlar ve cahiller bile keramet sahibi olarak görülür. Denir ki; Bizim efendi, sıradan konuları anla¬yan kimselerden daha büyüktür. Onlar, sadece biz sıra¬dan kişilerin anlamadıkları konuları anlarlar. Böylesi kişiler, şeyhi karşısında sadece akletme ve ayırt etme gücünü yitirmekle kalmaz, dinini, hatta duygularını da olumsuzlar.

          Derler ki takvasıyla, dünyevi işlere bulaşmamasıyla mutaassıp ve inançlı birkaç müridin gözünde tanınmış ve bilinmiş bir şeyh vardı. Şehrin rintleri, bu şeyhin dün¬ya işlerinden o kadar da habersiz olmadığını, kısacası buluğa ermemiş çocuklara karşı özel bir dünyevi ilgisi bu¬lunduğunu keşfettiler!

          Ortalığı karıştırıcı böyle bir buluşun sevinciyle he¬men müritlerin yanına gittiler. Bu faciayı şeyhin bağlıla¬rına iyice anlatmak için büyük bir özen ve çaba gösteri¬yorlardı. Müritler, birden onların hayallerini suya dü¬şürdüler; Bu kadarcık şey için bunca muamma nedir? Bizim yıllarca bildiklerimizin yanında bu bir şey değil bi¬le.

          Onlar büyük bir şaşkınlıkla sordular; “Sizin kutsal şeyhiniz için, livata nasıl önemsiz sayılabilir?”

          Müritler açıkladılar; “Hayır siz bilmiyorsunuz. Biz onunla yakından temasımız olduğu için biliyoruz. Onun bu amelden kastı, Allah etmesin, nefsine kulluk değildir. Bu iş onun mizacına yerleşmiş.”

          Ne olursa olsun, seçme, bilinç, beğeni, kabul, değer¬lendirme, tad alma, şeyhin, sevgilinin ve maşukun gü¬zelliklerini ve erdemlerini yüceltme ve övme sınırı aştı¬ğında ve delilik ve çıldırma aşamasına geldiğinde aşk ve bağlılık, bireyi başka bir birey aracılığıyla aline eder.

          Bu olgu, dört şekilde somutlaştırılabilir;

          a- Sufiyane ya da ilahî alinasyon; tasavvufî vahdet-i vücudda ve Hulûliye fırkasında görüldüğü gibi. Bâyezid¬-i Bistami şöyle der; “Ben, kabuğundan sıyrılan yılan gibi Bâyezidlikten sıyrılıp hepten o oldum.” Belki de Cü¬neyd’in şu sözü, böyle bir dönüşüme neden olan ortam ve koşulların anlaşılmasında okuyucu zihninde yardımcı olacaktır;

          “Ben ışığa baktım ve ışığa bakmayı otuz yıl sürdür¬düm, böylece ışık oldum.”

          Hallac, sufiyane alinasyonun, yani etkeni ruhanî bir aşk olan ve cezbe, tapınma ve dini sevgiden dönüşmüş bir durumdan kaynaklanan mabud aracılığıyla aline olma¬nın anlaşılmasında en büyük örnektir. Elbette bununla cezbenin doruk noktasına ulaşarak, coşkulu bir ihlâsla Allah’a kullukta bulunmak ve Allah’ın celali ve gücü kar¬şısında hayrete kapılmak -ki Ali’de daha da belirgindir- -arasında fark olduğunu anlatmaya gerek yok. Çünkü bu durum -güçlü ve yoğun olmakla birlikte- insanın özbilin¬cinden ve Allah bilincinden kaynaklanmaktadır. Hayret, bir mutlak küçülmenin bir mutlak büyüklüğün kar¬şısında bulunmasından kaynaklanan doğal bir durum¬dur. Bu mesafeyi bu mutlak büyüklüğü ve bu mutlak kü¬çülmeyi, hakir bir ruh ve düşünce anlayamaz hiç kuşku¬suz. Aline olmuş birinin ruh ve düşüncesi de böyledir; böyle bir kişide bu ikisi de felç olmuştur.

          b- Kutsal ve ruhanî alinasyon; Kimi zaman, kimi tip¬lerin yüzünde bir tür ruh durumu ya da çekim hissedil¬mektedir ki belirli bir adı, belirli bir kavramı yoktur bu durumun, ama kalpleri mıknatıs gibi çekmektedir. Bu çekim, ne bilimsel, ne düşünsel, ne sanatsal, ne toplum¬sal, ne siyasal, ne de ailesel bir erdemdir; hiçbir şey değil¬dir, ama yine de bir şeydir. Bence bir insanın yaratılışının ve dinî duygusunun derinliğinden su yüzüne çıkan bu çe¬kim, daha çok dinî çevrelerde ve insanlar arasındaki dinî ilişkide belirgindir. Bu, yaygın söyleyişle ruhanilik ya da kutsallık adı verilen şeydir ve dinlerde resmi ruhanilik sınıfı kurumunu ortaya çıkaran ilişkinin ta kendisidir. Sadece İslam, bunun yerine hikmeti ya da bilgiyi ya da fıkhı veya zikri [4] yerleştirmiştir. Tüm bu terimler, an¬lam olarak benzer terimlerdir ve özel bir inanç bilinci, de¬rin bir İslamî tanıyış kazanmak ve hidayet bilgisi elde etmek amacıyladır. Bu yüzden, bugün de dinî merci, dinî lider ya da şer’i hâkim en iyi bilen olmalıdır. Oysa hiçbir dinde en iyi bilmek şart değildir. Din âlimi, din uzmanı, din öğretmeni ve din araştırmacısı başkadır, ruhanî li¬derlik başka [5]. Bağımlılık [irâdet] da denilebilecek bu tür, dinlerde, Kur’an’ın deyişiyle rahip ve ahbara kulluk biçiminde ortaya çıkmaktadır. Doğu tasavvufundaysa daha çok veliye kulluk biçiminde, mürşide, kutba ve delile [kılavuza] tam bir itaat ve mutlak bir yöneliş ola¬rak, somut bir şekilde görünüm kazanmaktadır.

          c- Kahraman övücülükten doğan alinasyon; Milli ve siyasi kahramanlara delicesine tapınmaktan, öndere fa¬şistçe taparlıktan, hatta spor şampiyonlarına, pehlivan¬lara ve sinema yıldızlarına tapınmaktan kaynaklanan alinasyondur bu...

          d- Âşıkane alinasyon; Âşık edebiyatında, mitolojide, hikâyelerde, şiirde ve sanatta, âşıkın maşukunu buldu¬ğu ya da kendisinin hangisi olduğunu bilmez olduğu çok¬ça yinelenmiştir. Aline anlamına gelen Mecnun şöyle demektedir;

          “Ey kan alıcı, eğer kanımı alırsan
          Korkarım neşteri Leyla’nın damarına vurmandan.”

          9- Bilgi hastalığı, kitap hastalığı; Başka bir tür alinasyon da aydın ve okumuşun bilgi hastalığı ve kitap hastalığı yoluyla alinasyonu -ki biz de şu anda buna ya¬kalanmış durumdayız- olup son derece korkunç ama yüz ağartıcı bir alinasyondur; çünkü ne halk anlamaktadır, ne de aline olan taraf. Kitap hastalığında insan, bir kitap kurdu olup çıkmakta ve dünyası hep kütüphanedir. Ki¬tap ciltleri arasında öylesine kendinden geçmektedir ki dünyanın ve hayatın tüm gerçekliklerini yazma ya da basma kitaplarda görmektedir. Aklî bir konu ortaya atsan ya da duygusal bir gerçeklikten söz etsen şöyle der; “Ben, bunu hiçbir kitapta görmedim.” Şu anlamda ki gör¬mediği için onun dünyada bulunmadığını ve kimsenin de ondan söz etmeye hakkı olmadığını sanmaktadır. Kitap için, insana ve kendisine vermediği değeri vermektedir. Daha doğru söyleyişle, aslında kendisi yoktur; kitaplar ondadırlar, kitaplar onda düşünmekte, konuşmakta, duygularını dile getirmekte, onaylamakta ya da olum¬suzlamaktadırlar. O, insan gövdeli bir kütüphanedir. Ki¬tap hastalığıyla bilgi hastalığı, bir tür zihinsel hastalık yaratmakta ve duyumsanabilme gerçekliklerinden uzak sözel, mantıksal, zihinsel kavramlarda boğulma duru¬munu ortaya çıkarmaktadır. Toplumlardan, uygarlık¬lardan ve kültürlerden birçoğunun yok oluşu, âlimlerin ve bilginlerin bilimin, bilimsel zihinselliklerin ve sözel ya da zihinsel konuların kendileri aracılığıyla aline ol¬malarından doğada, hayatta ve toplumda aramaları gereken bilgiyi kitaplarda aramalarından kaynaklanmak¬tadır.

          İnsanların hayatı, toplumun ve zamanın yazgısı, ku¬laklarının dibindeydi ama anlamıyordu, duymuyordu, görmüyordu. Bunun yerine, en büyük hassaslıklar, onu boğup tutsak eden hassaslıklardı. Bunlar, duyumsana¬bilen, dokunulabilen gerçeklikleri doğrudan doğruya görmemekte, anlamamaktadırlar; hatta duymamakta¬dırlar. Onların tanımını kitaplarda aramaktadırlar. Ki¬tapların sustuğu yerde onlar da sağırlaşmaktadırlar. Bu, felsefe, tasavvuf, hatta scientism, bilim, sanat, sa¬nat için sanat oyunu vb. biçiminde ortaya çıkan kitap hastalığıdır. Sanat için sanat, yazarlık için yazarlık, ali¬ne olmaktır; çünkü yazar ve şair muhatap ve muhataplar tanımaz, yazarlık için yazıp durur. Onun için esas olan edimin kendisidir. Öyleyse, kelime yoluyla, yazmak yo¬luyla, şiir söylemek yoluyla, oyun yoluyla, sanat yoluyla, inceleme yoluyla, hükümler çıkarma yoluyla, tarihsel araştırmalar yoluyla, felsefî kavramlar yoluyla, irfanî duygular yoluyla vs. aline olduğu gerçekleri dışsal ger¬çeklikten değil, sadece zihinselliğinden çıkardığı anlaşıl¬maktadır. Felsefe, soyut zihinsellik yoluyla insanın aline olmasıdır. Tasavvuf, soyut duygular yoluyla insanın ali¬ne olmasıdır. Son yüzyıllara ait edebi, düşünsel, felsefî ve dinî eserlerimiz arasında toplumsal gerçeklik¬lere, hayata ve insanların yazgılarına olan yabancılığın, bu düşünce hazinelerinden, bu latif duyguların aynalarından hiçbirinde toplumun çehresinden en küçük bir çizgi bile bulunmayacak ölçüde olduğunu görüyoruz.

          10- Para; Para, insanların aline olmalarının en büyük etkenidir [para ve zühdü, ilk kez söz konusu eden ahlâkçı sosyalistlerden aktarıyorum]. Züht -maddi hayat¬tan yüz çevirişin sembolü- insanı nasıl aline ederse, para da -maddi ve bu dünyasal olan bu hayata yönelmenin sem¬bolü- insanı aline eder.

          Paralı insan, paraya bağlı olan -kendinden kaynaklı değil- değer ve olanakları kendisine bağlamaktadır. Toplum da böyle bir duygu taşımakta ve paranın değerlerini ona bağlamaktadır. Hem kendisi, hem aile ve hem de top¬lum, onun saygınlığına ve kişiliğine inanmaktadır. Oysa saygınlık ve kişilik, onun paralarının malıdır, kendisi¬nin değil. Düne değin her şeyden yoksun olan, evinize gel-diğinde eşikte oturarak yiyip gitmesi için az bir yemek verdiğiniz kişiyi, bugün başköşede oturtuyorsunuz, o ge¬lince, ateşte sıçrayan üzerlik tohumu gibi yerinizden sıç¬rıyorsunuz. Çünkü kazanç elde etmeye başlayıp ya da kaçakçılık yapıp mal mülk elde edince ve para biriktirin¬ce, para ona saygınlık ve kişilik bağışlamıştır.

          Bölgenin saygınlarının, büyüklerinin, makam sahip¬lerinin, mutemetlerinin bir listesini yapın, bunca lâkap¬ların onların insan oluşlarıyla ya da paralı oluşlarıyla ilgili olduğunu göreceksiniz. Meclislerde kişilere gösteri¬len saygının hangisinin kendisiyle, hangisinin parasıyla ilgili olduğuna bir bakınız.

          Paranın toplumda birtakım güçleri vardır. Parayı ta¬şıyan dışsal bir güç, o güçleri kendisinden sanmakta ve kendisini para olarak algılamaktadır. Öyle ki kendisini gelir listesi karşısında, gelir çizelgesi karşısında, ayna¬nın karşısında oluşundan daha iyi görmekte ve duymak¬tadır. Kendisini orada, buradakinden daha çabuk bul¬maktadır. Bir faiz yiyiciyi göz önüne getirin; bütün insanî, dinî, ahlâki ve hatta akrabalık duyguları, özellik¬ler, onun için para sesi vermektedir ve altın rengini taşı-maktadır. Kur’an, “şeytanın çarptığı” [Bakara Suresi, 275] de¬mektedir. Para hastası insanın alinasyonu ya da ona pa¬ra şeytanının ya da cininin girmesi derken -ki bu, ahlâkçı sosyalistlerin söyleyişidir- faiz yiyici hakkındaki bu aye¬tin çevirisi yapılmıştır sanki.

          11- Uygarlık; Uygarlık hem şehirlilik anlamında, hem de uygarlık olarak adlandırdığımız anlamda insa-nın güçlü ve üstün bir aline edicisidir. Toplumsal sistem ve şehirlilik ilerlediği ölçüde, insan bireyinin olanak ve yeteneklerini -ki Allah, doğada insana bağışlamıştır- ¬üzerine almaktadır. Bundan önce, çocuğumu eğitmeyi, ailemi ve kişiliğimi korumayı kendim üstlenmem gereki¬yordu. Fakat şimdi tüm bunları toplum üstlenmiştir ve bu yeteneklere beni gereksinimsiz kılmıştır. Artık, ola¬naklarını kendimde duyamaz olmuşumdur ve bu yete¬neklerden yoksunumdur.

          Köy sisteminde birey, tehlike karşısında kendisine yönelmektedir ve kendisini sorumlu, savunmacı olarak duymakta ve anlamaktadır. Oysa şehir sistemlerinde bi¬rey kendisini savunmaya kalkışmaz hiç. Çünkü savunma¬yı ve bütün öteki işleri topluma bırakmıştır. Bir öğret¬mense öğrencisini okulun müdürüne şikâyet etmektedir. Öteki çeşitli yetilerin durumu da böyledir.

          12- Hedef; Direksiyonun başına oturup sürücülük yapan biri olarak ben, kendimi duymam, sadece ve sade¬ce tehlikeyi, kazayı, yol işaretlerini, freni, dişlileri, gazı ve direksiyonu anlarım, işime ve hedefime boğulup gide¬rim, kendimden geçerim. Ya da bir konuşmacı olarak ko¬nuşma yaptığım şu anda kelimeleri tek tek seçerim, bir¬birine eklerim. Hedefim, konferansımın size özel bir anlamı ulaştırmaktır. Fakat ortaya koyduğum edimleri¬min hiçbirine karşı bir duygu taşımam, öz bilinçten yok¬sunlaşırım. Kendimi hedefte yok etmişimdir ve şu anda hedefi kendim sanmaktayımdır. Gerçek varlığım, şu anda bu kelimelerin üreticisidir, ama şimdi kendi varlı¬ğım olarak algıladığım şey, sadece görüşüm, inancım ve konuşmadaki hedefimdir; şu anda ben yok olmuşumdur. Heidegger’in söyleyişiyle, “Her işin, her zihinsel edimin, her bilimsel düşüncenin ya da her sanatsal ve edebi yara-tının veya her maddi ve teknolojik üretimin veya her top¬lumsal ve siyasal eylemin ardında insan kurban edilmiş¬tir.” Yani uygarlık, insanların özbilinçlerinin değerli ve son derece yoğun anlarının feda edilmesi pahasına ger¬çekleşmiştir. Çünkü uygarlık, insanların çalışmaların¬dan, manevi ve maddi üretimlerinden oluşan bir dizge¬dir. İnsanlar ise bu ürünleri, bu maddi ve manevi nesneleri yaratırken özbilinç taşımamaktadırlar. Bir kişi, bir işe girdiğinde artık kendisi değildir, çalışma ve hedeftir.

          Sartre, bu konuda, susayan ve bardağı almak isteyen güzel bir kızı örnek vermektedir. Yumuşak ve uyumlu hareketlerle elini uzatır, bardağı alır, parmakları ara¬sında sıkar, su doldurur, ağzına yaklaştırıp içer. Fakat susuzluk ve su gereksinimi dışında, bu edimlerin hiçbirinin bilincinde değildir. Oysa bu devinimlerin her biri, ona susamış olan ve onun güzellik ve çirkinliklerini dü¬şünen bir şair ya da fotoğrafçı için incelenmeye değerdir. Fotoğrafçı tüm bunları duymaktadır, ama kızcağız duy-mamaktadır. O devinimleri ve güzellikleri gerçekten gerçekleştiren olmakla birlikte bu ‘gerçek kendi’sine karşı özbilinç ten yoksun olup sadece ve sadece susuzlu¬ğu ve su içmeyi duymaktadır.

          13- Toplum; Bence, bundan 26 yüzyıl önceki Çin’in dinî filozofu olan Lao-Tse, inanın herkesten çok söz etmiştir alinasyonundan; bilgi ve toplum yoluyla alinasyon¬dan.

          Toplumsal Yardımlaşma Yüksek Okulu’nda ele aldığım bir konuda insanın dört zindan içerisinde bulunduğunu söylemiştim; Birinci zindan, doğadır ve insanlar, ilkel ve uygarlıktan uzak oldukları ölçüde ilk zindan olan doğa zindanına düşmekte ve yağışın belalarına, iyilikle¬rine ve bereketlerine, kuraklığa ve iklim koşullarına tut¬sak olmaktadırlar.

          İnsanın, yani seçerken, üretirken ve düşünürken öz¬gür olanın özgürlüğünü kısıtlayan her etken, insanı olumsuzlayıcıdır. İnsanı aline eden, yani yetenek ve ola¬nakları insanın elinde olan doğa etkenleridir. İkincisi, tarihtir; ben İslam, Şiilik ve İran tarihinin sonunda yer almasaydım, örneğin Safevilerden sonraki dönemden sonra gelmeseydim ya da Rönesans tarihinin, Büyük Fransa Devrimi’nin, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları¬nın bitiminden sonra doğmamış olsaydım, başka bir in-san olurdum. Bu ikilik, iki tarihin bulunmuş olmasından ve bunların benden iki tür insan oluşturmuş olmaların¬dan dolayıdır. Birçok milletlerin dinlerini tarih seçmiş¬tir. Kendi dinlerini kendileri seçenler oldukça azdır. Hiç¬birimiz, kendi dilimizi seçmemişizdir, geçmiş değişimle¬rin ve olayların tarihidir Fars dilini bizim dilimiz olarak yükleyen. Bunlar, dışardan yüklemedir; doğan bir insa¬nın yolu üzerinde egemen bulunan önceden oluşmuş et¬kenlerin, engellerin ve zorunlulukların [les contraints] yüklemesidir. Dolayısıyla tarih bizim yerimize oturmuş¬tur ve tarihsel kişiliğimiz ve tarihsel varlığımız olan şeyi gerçek varlığımız ve gerçek kişiliğimiz yerine algıla¬maktayız; bu tarihsel alinasyondur. Ya da feodalite sisteminden şehre gelen ve işçi olan bir köylü başka bir şek¬le girmektedir; burjuvazi, kapitalizm, sosyalizm ve örne¬ğin toprağa bağlı kölelik sisteminde, toplumsal sisteminin gerektirdiği şekle girmektedir.

          İşte böylece, toplumun yarattığı ve bana aktardığı ni¬teliklerin, özelliklerin, değerlerin ve olanakların tümünü özsel özelliklerim ve kendi insanî bireyim olarak algı¬lamakta ve kendime bağlamaktayım. İşte böylece tari¬hin değişimi, yani tarih, cin olmuştur, ben de onun mec¬nunu olmuşumdur. Ben kendi tarihsel kişiliğimi kendi insanî kişiliğim olarak bulmuş olurum.

          Dördüncü zindan, ‘ben’ zindanıdır, kişinin kendi zindanıdır. Yine Heidegger’in burada bir sözü vardır. Her kişinin iki ben’i, iki varlığı bulunmaktadır der;

          Biri şu anda duyumsadığımız mecazi varlıktır. Ötekiy¬se bu görünen varlığın altında gömülü ve bilinmez kalan gerçek varlık [existence authentique]tır. Bu varlık, lez¬zetleri bulunan, arınmış, yıkanmış, bağımsız, tam ve bir¬kaç boyutlu varlıktır. Onu Allah yaratmış, doğa besle¬miştir ve şimdi yalancı, yüklenmiş ve yabancı kişiliğin kabuğu altında gizlenmiş, gömülmüş ve kurban edilmiş¬tir.

          Dolayısıyla, tarihsel, coğrafi ve iklimsel özümüz olan mecazi özümüz yoluyla bu çeşitli sistemler ve olgularla aline olmuş özümüz, eksilmiş, bozulmuş, sapmış ve çar¬pılmıştır. Bu mecazi öz, dördüncü zindanımız olup bizim insan oluşumuzun gerçek beni onun içinde tutsaktır.

          Öyleyse toplum, iklim, coğrafya ve tarih, insanı aline etmektedir. İnsan olmak, iklimsel, tarihsel ve coğrafi be¬şer oluşun zindanındadır hep.

          14- Materyalizm; İnsanın dünyayı, insanı ve hayatı algılayışı, inancı ve bakış biçimi, insanı âline edebilir.

          Materyalizm de insanı aline etmektedir. Dünyayı bi¬linçsiz maddi bir leş olarak kabul ettiğinden kaçınılmaz olarak da insanı bilinçsiz maddi dünya cinsinden bir maddi nesne olarak tasavvur etmektedir. Oysa gerçek in¬san, özbilinçli, iradeli, özgür ve maddi dünyadan gizil olarak bağımsız bir varlıktır. Maddi dünyaca doğrulmuş olmayıp aynı zamanda maddi dünyayı doğuran, de¬ğiştiren ve ona egemen olandır. Bu yüzden materyalizm, kendiliğinden insanı âline etmekte, onu maddi bir nesne olarak tanıtmakta -oysa insan, fizik ötesi bir nesnedir- ve onun fizik ötesi gerçek değerlerini ve insanî olanaklarını olumsuzlamaktadır. Dolayısıyla materyalizm bir tür maddi zühttür ya da maddi yolla insan özünün öldürül¬mesidir. İrfanî züht nefsin maddi boyutlarını öldürür¬ken buysa aşkın [muteâli] boyutlarını öldürmektedir. Nef¬se yemin eden sadece Kur’an’dır.

          15- İdealizm de dinî ve din dışı çeşitli şekilleriyle in¬sanı aline etmektedir. Çünkü insan, fizik ötesi arzular ve özsel değerler, boyutlar ve yetenekler taşırken aynı za¬manda onun gerçek yapısı topraktandır. Varlığının bir ucu varlık ötesindeyken, bir ucu da toprağın, balçığın, maddi olgunun, hayvani güdülerin ve tadın, çilenin, eği¬limin ve kaçışın kaynaklandığı hayat gerçekliklerinin derinliğindedir. Ama felsefî ve ahlâkî idealizm, tasav¬vuf, din ve felsefe olarak, nihilizmin ya da Heidegger ve Jaspers’in [Sartre’ın değil] egzistansiyalizminin boyut¬larından biri olarak, herhangi bir biçimde gerçek insanı ya da insan gerçekliğini olumsuzlamakta, insanı sadece gerçek ötesinde, fizik ötesinde söz konusu etmekte ve ya¬rım insanı, tam insan olarak insanın kendisine telkin et¬mektedir.

          İdealizm, insanı ikinci yarısında aline etmekteyken, materyalizm de birinci yarısında aline etmektedir. Marx’ın deyişiyle felsefî materyalizm, fizik dünyayı in¬sandan ve idealizmden, insanı da fizik dünyasından soyutlamaktadır. Dolayısıyla her ikisi de felsefedir, hiçbiri gerçek değildir.

          Yeni felsefî, toplumsal ve ideolojik öğretilerin her bi¬ri, bir şekilde, kendilerine göre bir şiddet ve zaaf derece¬sinde insanı aline etmekte ve ayrıca aslında aline olmuş insanı gerçek insan ya da insan gerçeği olarak algılamak¬tadır. Şu anlamda ki her toplumsal, ahlâki ve itikadî öğ¬reti, ne olursa olsun, insanla ilgili özel bir tanıma teme¬line dayandığı ve insanın türsel varlığını kendince bir biçimde yorumladığı için, doğal olarak, felsefî, siyasi ya da ahlâkî öğreti olarak taşıdığı her türlü düşünsel, ey-lemsel ve toplumsal yön belirlemeler, bu yorumlamadan kaynaklanmaktadır. Çünkü ne olursa olsun, her ideoloji ya da her felsefe veya her ahlâk ya da her toplumsal ¬iktisadî sistem ve hatta her sanat ve edebiyat hareketi insana yöneliktir, konusu insandır ve kendine özgü çö¬züm yolları, çağrılar, eleştiriler, amaç gütmeler, geleceğe bakış barındırmakta ve en sonunda da gerek¬sinimlere cevap vermeyi, uygunsuzlukları gidermeyi kendi içinde taşımaktadır. Tüm bu konular her öğreti ya da harekette gerçek insanın gerçekliğine getirdiği yo¬rum ve onu algılayışıyla doğrudan bağlantılıdır. Felsefî ¬toplumsal ve ahlâkî öğretilerin ve hatta bugün yaygın olan çeşitli bilimsel kuram ve felsefelerin, çoğunlukla, aline olmuş insanı, gerçek ve yaratılışsal insanın yü¬zünde tanıdıklarını ve kendi düşünsel yapılarını insanın mecazi varlığı ve gerçek dışı ve doğa dışı gerçekliği üzerine kurduklarını söylerken şurası aydınlanmakta¬dır; Bu öğreti ve felsefeler, insanı aline eden etkenlerden sayılırlarken, aynı zamanda insanın aline oluşundan kaynaklanan bu öğretiler, nasıl olup da insanı aline edişte en fazla rolü üstlenmektedirler? Sosyalizm ve indivi¬dualizm, bu türden olup Durkheim’e özgü söyleyişle şöy¬le denilmektedir; Eski toplumlarda birey [individu] yoktu, her toplum tek, ayrılmaz ve asil bir kişilik olup kendi elemanlarını bir gövdenin omurgası gibi kendisine çekmişti [sosyalizm], toplu ruh ve toplu vicdan [Conscience collective] herkese egemendi ve her birinin vücudunda toplu ruh ve vicdan [kabile, kavim, millet, sülale ve hatta bir şehir, köy toplumu, bir il ve aile] hayat ve hareket ta¬şımakta, toplumun uzvu olan her gövdenin gerçek varlık ve kişiliğini oluşturmaktaydı; bireysel ve ondan bağım¬sız bir kişilik yoktu.

          Bu, Durkheim’in sosyalizmidir, yani tek toplu varlı¬ğın esas oluşu ve toplumdaki bireysel varlığın olumsuz¬lanışı.

          Bu ruh da, insanı aline edici bir etkendir.

          Bu konu çok derindir. Başlangıçta pek anlaşılamaz ve hatta hayal bile edilemezse de biraz dikkat gösterildi¬ğinde insanın böyle bir sistemde nasıl aline olduğu anla¬şılıp aydınlanır.

          İnsan üç tür varlık taşımaktadır;

          Birincisi; Tümel insan [tümel anlamıyla insan]; mantıksal ve felsefî anlamıyla tümel, tek ve ortak bir varlık olup tüm birey ve tikelleri eşit olarak ona sahiptirler. Aynı zamanda da bütün birey ve tikellerin dışında bir kavramdır tümel. Örneğin ağaç, bir tümel olup dut ağacı, ceviz ağacı, elma ağacı ya da gül [ki tümelin tikeli¬dirler], hepsi eşit olarak ağaçtırlar ve aynı zamanda da mevcut ağaçlar milyarlarca kez artsalar ya da hepsi ansı¬zın yok olur da sadece biri kalırsa, hatta kalan teki de ortadan kalkarsa yine de ağacın tümelliği yani tümel ağaç hiçbir etki almaz. Bu durumda tikeli bulunma¬yan bir tümel olacaktır. Tıpkı deve gibi tümel bir hay¬van olup tikeli bulunmayan bir gulyabani gibi. Ya da sa¬dece bir tümel olan ve sadece bir tikeli bulunan güneş gi¬bi. Bu durumda insan, bütün bireylerinin, yani geçmişte, günümüzde ve gelecekteki tüm insanların üstünde, ger¬çek anlamıyla tümeldir.

          Tümel varlığın, gerçek bir varlık olmayıp aklî ve zihinsel bir kavram olduğunu, yani felsefe etkisindeki insan zihninin, mantıksal ve tümelci aklının tikellerin¬den ürettiği bir şey olduğunu söylemek istiyorum. Eğer bu akıl olmasaydı insan da olmazdı, sadece insanlar olurdu.

          İkincisi; İnsan toplumu bir toplam anlamında, bir toplu varlık ya da insan toplumunun varlığı anlamında insan; milli, sosyal, türsel toplum gibi, ne olursa olsun ‘biz’im varlığımız.

          Kuşkusuz, toplum gerçek bir varlıktır, belki de bire¬yin varlığından daha da gerçek. Kimilerinin, bireyselliği, bireyin esas oluşunu, toplumun itibar ve asaletini -ki bu¬gün özel bir kuramdır- savunduğumu sanmamaları için bunu söylüyorum. Çünkü ben şahsen bu düşünce kutbuna şiddetle karşıyım. Hem kuramlarına -hümanist ve bilimsel bir kuram olarak- ve hem de daha çok kendile¬rine -bir güç, bir kutup ve özellikle toplumsal bir yöneliş ve rol, yani toplum karşıtı bir hareket olarak- karşıyım. Ruhbilim, genetik, demokrasi, özgürlük vb. bilimsel ko¬nulara girmekle birlikte bu bilimsel ya da bilimimsi per¬deler ardında onların cahili kıyafetlerini tanıyorum. Çünkü toplumun asaletini ve egemenliğini kabul etme¬yen bu kimseler, doğrudan doğruya kendilerini, kişiye kulluğun, bireye kulluğun ve hatta benliğe kulluğun ku¬lağına atmakta ya da individualizm hastalığının büyü¬mesine ortam hazırlamaktadırlar.

          Fakat burada ele aldığım şey, toplumbilimsel, ruhbi¬limsel, siyasi ve hukukî anlamda toplumun ya da bireyin asaleti konusu değildir; tersine insanın varlığı ve gerçek kimliği konusudur.

          Toplumun, bireye dayalı bir kişiliği bulunduğuna ve gerçeklik taşıdığına inanmaktayım. Heidegger’in dakik söyleyişiyle insan adıyla anladığımız existence aut¬hentique, bireyler de özdeş olarak gerçekleşir, bu bi¬reylerin [6] bir araya gelişinden oluşan toplu kişilikte de¬ğil. Çünkü kendisini oluşturan insan bireyleri dizgesin¬den bağımsız ve onlara mutlak olarak egemendir ve onların insanî varlıklarını ortadan kaldırmaktadır.

          İnsan toplumu, özdeş bir varlıktır, dışsal bir gerçek¬liktir; kendi başınadır ve bireylerden bağımsızdır. Bu¬nunla birlikte, insanlardan oluşan adsal [itibarî] bir varlıktır. Yani ne zihinsel bir varlıktır [tümel insan gi¬bi] ve ne de gerçek bir varlıktır [insanlar gibi].

          Örneğin, kültür bakanlığı kendi başına, bağımsız ve kalıcı bir özdeş varlıktır. Onun tüm organları değiş¬ken, ölümlü ve gelip gidicidir; ama kendi başına [bizzat] olmasının yanı sıra adsal varlıktır. Nasıl olup da hem kendi başına, hem de adsal olmaktadır? Aslında onun var oluşsal cinsi, kültürlerinin -ki bu toplumu oluştur¬maktadırlar- varoluşsal cinsiyle bir değildir.

          Üçüncüsü; İnsanın gerçek hakikati -adı insan olan o varlığın gerçek hakikati- insanlarda bulunmaktadır, var olmayan tümel insanda ve var olan ama insan olma¬yan toplumda değil. Dolayısıyla ‘ben’ -ortak insan haki¬kati anlamında, ama tümel değil gerçek hakikat- Durk¬heim sosyalizminde, sosyolojizmde [toplumbilimin asaleti] ve de felsefî hümanizmde olumsuzlanmaktadır. İnsanlar arasındaki ilişkiden doğmuş olan ‘toplu ruh’u tüm insanların ruhlarının yerine oturtursak [kolekti¬vizm, sosyolojizm ve sosyalizm] insan, insanî özünü, kendi gerçek özünü ve varoluşsal kimliğini yitirir ve toplumun mutlak varlığı, toplu ruhu ortak konum ve bağıntısal varlığı -yani toplumu- kendisi yerine algı¬lar. Bu ise, insanın başkası aracılığıyla aline oluşunun en güçlü biçimidir. Belki de günümüz insanının -toplu ha¬yat toplumsal bağıntı ve toplumun adsal varlığı daha bir ağırlaşıp karmaşıklaştığı, güçlüleştiği ve baskınlaştığı ölçüde- varoluşsal yitikliğe düşmesi bundandır.

          Hümanizm felsefesi -çeşitli anlam ve öğretileriyle-¬ felsefe olduğu ve her felsefe de insanı aline ettiği için [çünkü felsefe, tümellerden ve soyut şeylerden söz et¬mekte, gerçeklikleri zihinsel biçimlere, mantıksal ve aklî bağıntılara dökmekte, olguyu doğrudan duymamakta, gerçeklikle karşı karşıya bir bağıntı içinde bulunma¬makta ve onunla ilgili gözle görülür ve doğrudan bir bilgi taşımamaktadır] ve ayrıca zihinsel varlık olan ve yer¬yüzünde değil, filozofun aklı ve soyut tasavvurunda bu¬lunan tümel insan varlığından söz ettiği için insanı aline etmektedir. Soluk alan, eti derisi bulunan, yaşa¬makta olan, gereksinimleri ve zaafları kendisinde güç ve erdemleri ölçüsünde bulunan ve onun gerçek hakikatin¬den sayılan bir hakikattir insan. Mantıksal, aklî ve tümel tanımlarıyla -felsefenin söz ettiği ve filozofun aklında anlam kazandığı biçimiyle- aşk, evlilik ve aile ile bir aşıkın kalbinde duyduğu ve onu heyecana, karar¬sızlığa ve coşkuya sürükleyen şey arasında ya da on odalı bir evde veya iki odalı bir dairede yaşayan ve hatta ada¬mın idari rütbesinin ya da kadının yemek yapışının etkili olduğu bir kadınla bir erkeğin durumu arasında fark var¬dır. İnsan, hayat ya da mutlulukla ilgili mantıksal ve felsefî tanımlara göre insanlardan söz eden, yaşayan ve mutluluğu yorumlayan filozofların, bu üç gerçekliğe ya¬bancı oluşları ortadadır. Kimi zaman, düşünmeyen ama yaşayan sıradan bir köylünün, hayatın anlamını Scho¬penhauer’dan daha iyi anladığı açıkça görülmektedir. Char¬les Péguy “Çocukluk günlerine dönelim” diye feryat ederken, Andre Gide ise, “Tarla arabasında Ciceron dö¬nemine ait büyük görkemli bir iş gizlidir” derken aynı şeyi söylemek isterler. Genç sevgilisi karşısında platonik bir aşkla göksel miraca çıkan, ilahi cemali onda gören, aşka saygı için ayrılık derdini arayan ve bela köyünü ar¬zulayan filozof yapılı irfanî düşünceli şair kuşkusuz hem maşukunu, hem de mabudunu anlamamıştır. O, hayalle¬rin oyuncağı olup kelimelere boğularak yeryüzünden sö¬külüp göğü mekân tutmuş, güzel vehimlerin berzahında çırpınıp durmaktadır ve mutludur. Bu yüzden hiçbir ha¬yat, filozofça yaşamak istemiş büyük düşünürlerin ha¬yatlarından daha ters değildir hayata. Felsefenin sözü¬nü ettiği insan, son derece doğru ve yüce olabilen bir in¬sandır, ama ben ve bizi temsil ettiği insana oldukça ya¬bancıdır. Kendim yerine bu insana inansaydım, kendime yabancılaşırdım; felsefî alinasyon bu demektir.

          Bireyleri bütünüyle olumsuzlayan ve tümünü toplu¬mun tecelli ettiği sosyolojizmde -toplumun varoluşsal asaleti- ya da Durkheim sosyalizminde -gerçek varlığın topluma dayandırılmasında- ise insan yine aline olmak¬tadır. Çünkü ‘ben’, hep birlikte ‘kendim’ olarak buldu¬ğum insanî bir kimlik, ahlâkî bir kişilik ve somut olanak¬lar, yetenekler ve istekler durumundaki gerçek varlığımı inkâr etmiş, hepsini kendimden aşkın, üstün ve dışarda bir varlığa nispet etmiş ve kaçınılmaz olarak da ‘ben top¬lumdur’ duygusunu kazanmış olurum. Bu söz [ben top¬lumdur] ise -ki yanlış olmakla birlikte sosyolojizmde doğrudur- alinasyon ya da insanın kendisine yabancılaş¬ması olgusunu açıkça haber vermektedir. Çünkü insan mutlak olarak toplumdan doğmuş olduğunda, kendisin¬den başkası olan toplumu kendisi saymaktadır. Dola¬yısıyla insan, kendisine yabancılaşmış olmakta ve so¬nuçta bütün duygularını, bütün eğilimlerini, bütün is¬teklerini ve inançlarını kendi ötesindeki varlıktan bil¬mektedir. Dolayısıyla kendisini, toplumun bir şey yap¬tığı bir hiç olarak duyumsamaktadır. Benim mutlak olarak olumsuzlandığım ve özümü yitirdiğim böyle bir duyguda, her duygu ve davranışıma karşı sorumluluk duymam da anlamsızdır.

          Çünkü insana, “Sen, toplumunun suyunda ve topra¬ğında yetişen ve rengini, tadını, kokunu ve hatta varlığı¬nı tohumundan değil tümüyle çevrenden almış bir mey¬vesin.” dersen, onun, kendisini bu niteliklerinden hiçbi¬rinde ortak ve hak sahibi olarak görmemesi ve sorumlu saymaması doğaldır. Çünkü insan için toplum içinde ha¬kiki varlığın mutlak olarak olumsuzlanması, toplumsal gerçeklikle insan hakikati arasında, tek yönlü bir neden ¬sonuç ilişkisi bulunduğuna ve mutlak zorunluluk ve tam egemenlik söz konusu olduğuna inanmak, insanı üstün bir zorunluluğun [cebrin] uşağı, yok edici bir iradenin, insan iradesinin dışında bir kaza ve kaderin tutsağı kılar ve insan “Ben, Rüstem’in yiğit olduğuyum.” diyecek du¬ruma gelir. Böylece bilinçli, özgür iradeli, seçici ve yara¬tıcı olan insan bir zorunlu olmayana bağlı, kendi dışın¬dakinin mutlak ürünü olan bir nesneye bırakır yerini ve insanî öze yabancılaşır. Çünkü gerçek insan, dışsal öz¬deşliği bulunan, doğanın iradesi karşısında bir iradenin kaynağı olan, öz bilince ulaşan, doğanın, tarihin ve toplumun zorlaması karşısında başkaldırabilen, yıkabilen, yapabilen, değiştirebilen, yaratabilen, doğanın seçimi karşısında kendisi başka bir seçimde bulunan, günah iş¬leyen, herşeyi kendine feda eden, kendini herkese feda eden, kendisi dünyada bir tanrımsı olup dünya cinsin¬den değil ona egemen bulunan bir varlık olan insan ‘ben’de gerçek varlık taşımaktadır.

          Şaşırtıcıdır ki individualizm ya da bireyselcilik de in¬sanı aline edicidir. İndividualizm, bireyi insan ile eş anlamlı sanmaktadır, ben’i, gövde ile bir saymakta¬dır. Bireyselcilik bireye asalet verdiği ölçüde insanî iti¬barı eksiltir. İndividulizm, hepsinin birey olduğunu, ama hepsinin insan olmadığını anlayamaz, kimi za¬man birey, insanın karşıtıdır. İndividualizm, mecazî varlık ile hakiki varlık arasında fark bulunduğunu gö¬remez. İnsan olmak bir sıfattır, bir derecedir. Oysa birey olmak, bir varlıktır, bir tekliktir. Herkes aynı ölçüde bireydir, ama herkes ayrı ölçülerde insandır. ‘Ben’ beşer türünün varoluşsal birimlerinden kimisin¬de gerçekleşmiştir. Bu söz konusu birim, tanrısal öz, bi¬linç, özgürlük, seçme ve yaratıcılık olgusundan ibaret¬tir; bu dört boyut, Allah’a özel boyutlardan olup Allah’ta mutlak, ben’deyse -insan varlığında- görelidir. Bu yüzden, fizik dünyasının bütününde sorumluluk taşıyan sadece insandır.

          Çünkü günah işleyebilen sadece odur. İnsan varlı¬ğından bu boyutları alan her etken ya da inanç, onu aline etmiştir. İndividualizm de sosyolojizm, natüralizm, ma¬teryalizm, Historizm [insanın tam bir etkeni ve yaratıcısı olarak tarihin asaleti] ve Biyolojizm [biyolojinin ve ya¬şamsal etken, öğe ve yasaların insan kişiliğini belirleyici olarak asaleti] gibi insanı -toplumda insanın öyle büyük bir sorumluluğu vardır ki dünyada Allah’ın halifeliğine kadar uzanır- içe kapanışın, kendine direnişin aşağılık, değersiz ve ölgün darboğazında, İslam’ın söyleyişiyle dünyaya kulluğun, toplumdan soyutlanmanın, insanî bağın olumsuzlanmasının, sorumluluk ve yükümlülü¬ğün yok edilmesinin, insanın yaratılışının omuzunda bu¬lunan emanet yükünden kaçmanın, insanın yaratılışın¬da yapılan anlaşmaya olan bağı koparmanın yarattığı zindanda tutsak etmekte ve onu ya her anı ganimet say-mak demek olan Epikürcülüğe sürüklemekte ya da bur¬juva özgürlüklerine veya bireysel hakların, ticari libera¬lizmin esas olduğu düşüncesine, bugünkü Batı kültürü¬nün duygusuz ve yararcı hesapçı egoistliğine, zevk alma¬yı, harcamayı temel alan felsefeye ve sonuç olarak da bi¬reysel özgürlük düşüncesine itmektedir. Bireysel özgür¬lük düşüncesinde, sadece gücü olan bireyler tüm özgür-lüklerden, hatta yağma, ticaret, bozgunculuk, çarpma, çırpma, halka ve halkın yazgısına musallat olma özgür¬lüklerinden yararlanabilmektedirler. Bunların güçleri ve paraları, sadece kanun kitapları arasında ve siyasi bil¬dirilerde özgürlükleri bulunan, ama bundan yararlan¬mak için kelimelerden başka kaynakları bulunmayan kitle yaşamının uçsuz bucaksız alanında rahatlıkla işle¬mektedir.


          [1] Alinasyonu çağdaş bilginler ve çevirmenler, son olarak, “Ez hod bigeneği” [kendine yabancılaşma] diye çevirmişlerdir ve uzun bir terim olamkatna [!] başka, gerçekte sonuna mastar eki getirilmiş bir cümledir ve aslında Farsça bir söyleyiş değildir. Farsça bilenler için anlaşılır değildir. Batılı filozofların ve toplumbilimcilerin bu konuda yaptıkları –mi felsefi ya da bilimsel bir konuyu anlatmak için amiyane ve hatta hurafelik bir terimi hal dilinden almaktadırlar- bizim için ders olmalıdır. Özellikle de bu terim halk dilimizde ve mesh [bozulma] terimi de kültürümüzde vardır.
          [2] İslamî görüş açısından, tevhidi olmayan her dünya görüşü ve inanç genel anlamda şirk olmakla birlikte, özel anlamda şirkin [âlemdeki yüce Tanrı’nın yaratma gücüne, tedbir ve etkisine bir başkasının ortak olması] gereği, çevresinde etken ya da etkenlerin de bir işte etkili olduğu sanılan tanrıya, hatta büyük tanrıya inanmaktır.
          [3] “Maşinder Esaret-i Maşinism” [Makinizmin Esaretindeki Makine] adıyla Tahran Üniversitesinde verdiğim konferansta söylemiştim. Benim makinizme getirdiğim eleştiriye, kimi “kıyasçı ve aceleci aydınlar” benim makineye olan inancımın zayıflığına yormuşlar ve sonuç olarak örneğin yolculuk için jetin eşekten daha iyi olduğunu bana kanıtlamışlardır! Oysa makinizim makine değildir; scientism nasıl bilim değilse ve natüralizm nasıl doğa değilse makinizm de makine değildir. Makinizm, makineye ve de insana yüklenilen sınaî rekabet sermayedarlığı sistemidir. Makinenin kurtuluşu için makinizmi yıkmak gerekmektedir. Görüyoruz ki hüküm, fetva, mahkûm etme ve eleştiride gösterilen uygunsuz, yüzeysel, aceleci ve özensiz yargılar, okumuşlar arasında da kimi zaman avam ve onun mütevelli ve gözeticileri arasında olduğu gibi seyretmektedir! Görüyoruz ki hüküm, fetva, mahkûm etme ve eleştiride gösterilen uygunsuz, yüzeysel, aceleci ve özensiz yargılar, okumuşlar arasında da kimi zaman avam ve onun mütevelli ve gözeticileri arasında olduğu gibi seyretmektedir! Çoğunlukla bir yazıyı yüzlerce kez reddetmek, suçlamak, ona saldırmak ve sövmek yerine o yazı “bir kez daha” okunursa güçlük giderilmiş olur. Hatta kimi konularda “tek bir kere” okunsaydı bir güçlülük giderilmiş olur. Hatta kimi konularda “tek bir kere” okunsaydı bir güçlük ortaya çıkmazdı.
          [4] Bu kelimeler, eski İslam kültür ve bilimlerimizde belirgin terimsel anlamlar kazanmışlarsa da [hikmet=felsefe, ilim=insani, doğal ve dinî uzmanlık alanlarında özel bilgiler, fıkıh=hukuk, kanunlar, bilimsel ve yan hükümler, zikir=Kerbela faciasını yâda bir derdi anmak…] bunlar temel anlamlar değildir. Hikmetten amaç, düşünceyi aydınlatan, insanî özbilinç ve tanrısal bilinçtir. Fıkıh ise, İslam’ı tanımak ve dini anlamaktır. Zikir, her şeyden daha derin olarak, yaratılışın ilahi cevherini ve ruhu anmak ve hatırlamak, maverâi zatın hazinesinin derinliklerine göz açmak, “Allah’ın ruhu”nun, “Allah’ın özel öğretimleri”nin, “Allah’ın özel emaneti”nin taşıyıcısı olan ve bunu canlılarla birlikte bulunduğu doğada unutan insanın Allah’ın halifesi oluşunu anımsamaktadır!
          [5] Birkaç kez çeşitli şekillerde değindiğim bu konuyu [ilk kez İslam-Şinasi kitabında -ders notlarında değil- ele almıştım] açıklarken ruhani kelimesinin Hıristiyanlığa ait bir terim olduğunu, bizden sonradan kullanılmaya başlandığını, İslam’da onun yerine “âlim”in bulunduğunu, din önderleriyle halk arasındaki ilişkinin cismani-ruhani ilişkisi, karanlık-aydınlık ilişkisi ve fizik-metafizik ilişkisi olmayıp son derece basit ve mantıklı bir biçimde öğretmen- öğrenci ilişkisi olduğunu belirtmiştim. Fıkıhla ilgili ameli taklit, İslam’da, halk ile din âlimleri toplumunun bilimsel gücü ve bilimsel uzman arasındaki ilişki “zorunlu” –yani toplumun doğal gereksinimi- olarak ortaya çıkmıştır, tıpkı tıp bilginleri topluluğu ya da makine mühendisleri veya toplum bilimleri hocaları gibi. Fakat öteki dinlerdeki ruhaninin gücü, “resmi” olarak -yani topluma egemen olan yasal bir hüküm ve resmi bir gelenek olarak- söz konusudur. İslam’da halkın seçimi söz konusuyken, ötekisindeyse halkın başı üzerinde duran bir “kanun sopası”dır. İşte bu konuyu “resmiler”den bir gurup, her yerde, benim ruhaniliğe bütünüyle karşı olduğum biçiminde yorumlamıştır. Birkaç yönlü çıkar elde etmek için ortaya attıkları bu şayiayı işbirliği edip programlar düzenleyerek “tevatür” haline getirdiler. Kimileri içinse “tevatür” –burada ve bu şekilde bile- bir belgelilik ve haberde doğruluk kaynağıdır! Hangi bilinçli, uyanık, insaflı, dikkatli, yargılamada ihtiyatlı, araştırıcı ve bir kitabı kendisi okuyup kendisi değerlendirecek ve anlayacak kadar bağımsız insan bu saplantıya düşmez ki? [Çünkü kimilerini gördüm; bu tür suçlamalarla, uydurmalarla ve saptırmalarla zihni bulanmış bir durumda gidip söz konusu kitabı açmış, oturup incelemiştir. Şaşırtıcıdır ki gözleri gene bu uydurma, saptırmalarla zihni bulanmış bir durumda gidip söz konusu kitabı açmış, oturup incelemiştir. Şaşırtıcıdır ki gözleri gene bu uydurma, saptırma ve yalan yargıları kitapta okumuştur! Ya da daha önce nasıl anlatıldıysa kitabı okuyunca yine öyle anlamıştır]. Oysa ben, ruhani toplumuna değil ruhani kelimesine karşıyım. Karşı olmamın nedeniyse, gerçek İslam âlimlerinin şanını, ruhanilik sıfatı verilmesinden daha yüce görmemdir. İlim havzasını, âlimleri, araştırmacıları, İslam müçtehitlerini savunmak amacıyla bu konuları ortaya attım. Yoksa ilim havzasının asaletini, kişiliğini ve büyük değerlerini içte ve dışta her zaman övmekte olan ben, bu konunun gündemde olduğu sıralarda dini ilim toplumumuzun batının kültürel sömürü saldırısı karşısında bağımsızlığını koruyan, kuşatılmayan ve hala ruh, düşünce ve hareket yaratıcı gücü bulunan tek sistem olduğunu söylemiştim. Onun dokunulmazlığının bekçiliğini yapmak sadece din adamlarının değil, doğuda, batı kültürünün sürekli saldırıları karşısında durmaya çalışan bütün aydınların görevi olduğunu, bu durum karşısındaki her kalem ya da her dilin veya her cephe almanın, doğrudan doğruya sömürürün uşaklığını yapmak anlamına geleceğini belirtmiştim. Ayrıca, “talebe”nin fikir proleteri olduğunu ve günümüz dünyasında varlığını sürdüremeyeceğini, öğrenci olan ayda otuz ila kırk tümen geliri bulunan ve gelecekten yoksun bir hiç olduğunu[!] ama aynı zamanda çevrenin baskısına karşı onca direniş gösteren, aşk ve iman taşıyan bir gence, bu derece yaşamaya ihtiyaç duyarak yaşayan bir öğeye kimsenin bir şey yapamayacağını dile getirmiştim. Fakat ne olursa olsun, görevleri şayia çıkarmak olanlar, durum ve koşulların gerektiğine göre ve sipariş edilenler doğrultusunda işlerini görmektedirler; sözün gerçeğinin ve davranışın gerçekliğinin gerektirdiğine göre değil. Bu yüzden, kimse Filistin’den, batı ve Siyonizm karşısında dışarıdaki Müslümanlarla birlik olmanın zorunluluğundan söz etmeye cesaret bulamasın diye, ansızın her yerde, Sünniliğe ve velayet sahibi olmayışa [velayetten amaçları İsrail soyunun on iki oluşunun kanıtlanmasıdır!] saldırmaktadırlar.
          Dolayısıyla böyle bir suçlama şu anda gereklidir. Suçlanan kişi, bütün eserlerinde, düşüncelerinde ve hayatın peygamber soyunun aşığı da olsa, bütün insanlık tarihini Şia bakışıyla da görse ve Alevi Şiiliğe herkesten daha çok dayansa da bir şey değişmez! Ya da ruhani ve aydın hep birbirinden ayrı iki alanda bulunmalı ve aralarında kötümserliğin kara bulutları dolaşmalıdır… Öyleyse aydınlar arasında itibarı bulunan falan kişi ya da kurum, ruhaniliğe karşı olmakla suçlanmalıdır; “özel kişiler”den bir grup da onlara karşı suçlama üretmekle uğraşmalıdır. Sonra da acemice savunmalar gelir ardından. İki toplumsal yüzde görünüm kazanan tek iman, tek ruh ve tem amaç, birbirine düşman iki kutup şeklinde gösterilmelidir. Suçlanan kurum ve böyle bir kargaşaya kurban giden bir birey, ilim havzasına, aydın ve değerli âlimlere en ciddi inançları taşısa ve bu inancını defalarca gösterse de bir şey değişmez! Konunun onunla bununla ilgisi yoktur. Tüm bu girişler ve ortam hazırlamalarla birlikte, kuşkusuz bugün, bizim ilim havzamız, bu mikropların tarlası olmayacak kadar uyanıktır. Bizim gerçek ve büyük âlimlerimiz, bu kirli ellerin onların yüksek dokunulmazlık binalarına ulaşmayacakları kadar bağımsızdırlar. Ayrıca bizim bugünkü aydınlarımız ve okumuşlarımız da bu maceraların anlamını bilecek ve her sesin hangi gırtlaktan çıktığını anlayacak kadar bilinçlidirler. Sonuç olarak halk da artık mal değildir. Her aileye, kitap, risale, kaset girmiştir. Kitap bir kapıdan girdiğinde yalan, pencereden çıkmakta ve yuvasına dönmektedir. Bugün kitap, her evin kapısını çalmakta sürekli aldatmacanın yemi olmuş en ufak, en karanlık zaviyeleri fethetmektedir. Kitap, kendisine yalan yakıştırılmayacak tek konuşmacıdır; yalancılar her ne kadar sayıca fazla, çok güçlü ve oldukça korkmaz da olsalar!
          [6] “Birey” değil, “bireyler” diye kaydetmem, toplumun asaleti karşısında bireyin asaletinden -meşhur anlamıyla- söz etmediğini göstermek, yani “bireyin toplamı” ya da “bütün bireyler” veya “tek tek insanlar” veya tüm insanlar anlamında insan olduğunu belirtmek amacıyladır. “Birey”, “toplum” ve “hepsi” arasında fark vardır. Ben “hepsi”nden söz ediyorum, insanların hepsinden: Halktan.
          And olsun Biz Kur`an`ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? Kamer/17-22-32-40

          Comment

          • kamer
            Super Moderator
            • Sep 2008
            • 272

            #20
            İSLAM BİLİM; DERS-8 (Bölüm 4) - Cehalet, Çıkar ve Korku; Beşeri Sapmanın Temel Etkenleri


            Benim inancımda bütün beşerî sapmaların -ahlâkî bakımdan ya da psikolojik ve insanî teşhisler bakımından- kökleri bu üç etkende bulunmaktadır. Eğer dördün*cü bir etken daha bulursanız bana bildirin. Bu etkenler hem insan bireyini bozmakta, hem de toplumu pislikle*re, düşünsel sapmalara ve ahlâkî bozukluğa düşürmek*tedir.


            Bireyin ve toplumun bozulması, ikisi de birdir. Çün*kü hıyanet eden kimse sadece toplumu mutsuz etmekle kalmaz, kendisini de hain durumuna getirir. Albert Memmi’nin dilinden şöyle demiştim; “Sömürgeci, sadece Doğu ülkelerini ileri ve uygar insan haline getirmekle kalmamış, kendisini de insan şeklinden sömürgeci şekli*ne sokmuştur.” Bir malı çalan bir hırsız, kendisinin çok daha değerli bir servetini yitirmiştir ki bu insanî sada*kattir.



            Toplumsal etken bakımından, sınıf çatışmasını, te*kelci düzeni ve sömürü düzenini sapmaların etkeni ola*rak aldım ve söyledim. Ama burada konuyu ahlâki ve bi*reysel etken olarak ele alıyorum. Aynı sınıfsal düzende sömürülen sınıfında yer alan ve adaletsizliğe karşı sava*şım yerine boyun eğip dua ettiğini gördüğümüz bireyin davranışı korkudandır, korku ise tehlikeden. Onun bo*yun eğmesi ve hoşnutluğu, onun durumunun açıklaması değildir. Öyle ki yoksul, ırgat, köylü ve işçi sınıfının, ör*neğin derebeylik ya da sermayedarlık düzeninde sömü*rüldüğü yolundaki eleştiriye ve işçiye “Bu ay işimiz var ama günlük olarak beş tümene razı mısın değil misin?” denilmesine, başka bir yol bilemediği için işçinin de kabul etmesine karşı dinî düşünürlerden biri şöyle cevap vermektedir; O, sermayedarın teklifini kabul ettiğinde, sömürü söz konusu olamaz; zorlama yoktur, seçim var*dır. Her iki taraf da hoşnutsa şerî bakımdan da bir sorun yoktur, çünkü bu sömürü değildir. Bir baskı olmadığı için burada kimseye zulmedilmemiştir! Kimse çıkıp da, hoş*nutluk adaletse, öyleyse bütün fesat mekânları, güven mekânlarıdır, çünkü tarafların hoşnutluğu söz konusu*dur. Eğer bu ırgat, bu öneri karşısında boyun eğerse, onun boyun eğip hoşnut olmasına neden olan şey korku*dur. O, öneriyi kabul etmezse elindekileri de yitirmekten korkmaktadır. Bu ‘baş eğme ve zoraki hoşnutluk düze*ni’ni değiştirmek isterse her şeyini yitirecektir.



            Sömürücü sınıftaysa, sömürücüyü başkasından ya*rarlanmaya iten etken çıkardır; bir duygu, kişisel ve ahlâkî bir eğilim ve insanî bir sürükleniş olarak söylüyorum bunu. Bireysel ve toplumsal etken ayrılmaz olmakla birlikte, burada amaçladığım bireysel etkendir. Çünkü burada insanbilimsel bir konudan söz edilmektedir, ta*rihten değil; ruhbilimden söz edilmektedir, zihinsellik*ten [Subjectivite] söz edilmektedir, özdeşlikten [objektivite] değil. Söylediğim gibi, insan ve çevre arasın*da [bilinç, insan iradesi, tarihsel ve toplumsal etken] kar*şılıklı neden-sonuç ilişkisi bulunmaktadır. Yani her ha*reketteki tam etken, çevre baskısıyla insanın seçme öz*gürlüğü arasındaki ilişkide ortaya çıkan edim ve etkilen*meden ibarettir.



            Burada öğretim yöntemi açısından, insandan -bir et*ken olarak- söz ediyorum ve insan etkenini bağımsız ola*rak algılıyorum; her ne kadar bilimsel açıdan insan, ne*den olmakla birlikte aynı zamanda sonuç ve tam tersi olsa da. Koruma ve kazanmaya da sahip olma ve isteme biçiminde görünüm kazanan korku ve çıkar etkeni [ki bir insan gerçekliğinin olumlu ve olumsuz iki yönü*dür], insanları sınıfsal, ruhsal ve ahlâkî bakımdan dört tipe [temel] ayırmaktadır [İslam-Şinasi’de üç tip demiş*tim]; Kurt, tilki, fare ve koyun. Fare kimdir? Halkın azık ambarına doluşup yemeye koyulan, doyunca çalmaya, gizlemeye, depolamaya [hazine oluşturmaya] girişen ve para yığmaya başlayan -oysa yığıp gizledikleri ne ye*meye yarar, ne da başka bir işlerine- ve gereksinimlerin*den ve kapasitelerinden fazla şeyi toplayıp depolayan kimselerdir fareler. Sermayedar ve sömürücü dünyalıkçı faredir; paranın kuludur, dişlerinin fazla gelişmemesi için sürekli olarak kemirmelidir, eğer kemirmezse, dişle*ri olağan üstü uzayıp onu incitir. Bu yüzden herşeyi, halıyı, tahtayı, kitabı kemirip un ufak eder. Hem de gereksi*nimini karşılamak ve açlığını gidermek için değil, hasta*lığını yatıştırmak için; çünkü dişleri anormal ve hastalık şeklinde gelişmektedir. Fare, parayla aline olanların ve eşekizmin şerrine tutulanların sembolüdür.



            Faiz yiyici tip hakkında Kur’an’ın şeytanın çarptığı şeklindeki tabiri, insanın para yoluyla alinasyonunun tam anlamını vermekte olup sözel bakımdan ve söyleyiş olarak da ahlâkçı sosyalistlerin burjuvalar ve para tut*sakları hakkında söylediklerini anlatmaktadır. Oysa uzun uzun anlattıklarını Kur’an iki kelimeyle dakik ola*rak ortaya koymaktadır.



            Bu yüzden, bilinç ve sorumluluk konusunun günde*me geldiği insanî bakımdan -ahlâk, ruhbilim ve insan*bilim konusunda- mülkiyet düzeninin, sınıflarda ve so*nuçta da bireyi yöneten ya da yönetilen, sömüren ya da sömürülen sınıfa yerleştiren toplumsal çevre zorlama*sında etken olduğu doğrudur. Toplum, bireyi ırgat ya da faizci, işçi ya da sermayedar kılmıştır. Yoksulluğu, yok*sulun seçiminin değil, sınıfsal düzenin yarattığı doğru*dur, ama ben yoksulluk üzerine değil, yoksul üzerine, zulüm üzerine değil, mazlum üzerine konuşuyorum bu*rada. Yoksulluğa niçin katlanmaktadır? Niçin zulmü ka*bullenmektedir? Niçin reddetmemektedir?



            Ya bilmemektedir; Cehalet.



            Ya da korkmaktadır; Korku.



            Ya da bireysel bir ayrıcalık -sınıfının yazgısından ayrı olarak- kazanma umuduyla uyum göstermektedir; Çı*kar. Bu yüzden söz konusudur sorumluluk. Ben’in insanî asaletine inanılmadan sorumluluğun bir anlamı olamaz.



            Cehalet ise -ki kimi zaman sapma etkenidir ve kitlede çoğu zaman bu etken işbaşındadır- bilimlerin, fi*zik, hukuk ya da fıkıh gibi maddi ya da insanî veya dinî bilimlerin olumsuzlanması anlamına gelmez. Tersine in*sanın onunla tanımlandığı özel bir bilinçtir bilimlerin olumsuzlanması. Bir aydında gözlemlediğimiz özel bi*linç, gerçeklikleri bilmekten ya da zihinde bir şeyin şeklinin belirmesinden ibaret olmayıp hidayet ilmidir; olma bilgisidir; aydın görüşlülük, aydın düşüncelilik, hakkı bulmak ve yönü teşhis etmektir bu bilinç. Bu, insanî ve toplumsal sorumluluğun yarattığı bilinçtir. Bu bilinç, tahsille, öğrenimle, kitapla ve incelemeyle ka*zanılmaz; her ne kadar onu güçlendirmede etkiliyse de... Bu bilinç, dünya görüşünden kaynaklanır.



            Bütün düşünürlerin ve ayrıca peygamberlerin sözü*nü ettikleri şey, bu bilincin varlığıdır. Yunan’da sop*hia, Zerdüşt dininde men ve Veda mezheplerinde vid*ya, Kur’an’da [İslamî kitaplarda değil] ise hikmet bu*dur.



            Bu, günümüzde Avrupalı düşünürlerin Promethe*usçu bilgi dedikleri şeyin aynısıdır. Bu, Prometheus’un gökten getirip insana bağışladığı tanrısal bir ateş; ateş gibi ısı [hareket] ve ışık [görüş] doğuran bir bilgidir.



            Peygamberler insana hikmet vermek için gelmiş*lerdir. İlk İslam’ın dilinde [Kur’an ve hadis] ilimden söz edildiği her yerde bu bilgi amaçlanmaktadır. Işığa ben*zetilen bu bilgidir; yoksa fizik, toplumbilim, fıkıh ve usul bilimdir, görüş ve aydınlık değil. İlim, çok öğretmek ve öğrenmekle elde edilen bir şey değil, Allah’ın dilediğinin kalbine düşürdüğü ışıktır.



            Bu, bir bilginde bulunmayabilen insanî özbilinçdir; okuma yazması olmayan biri de ona mazhar olabilir. Be*devi Ebuzer’de varken akademisyen olan İbn Sina’da olmayan, bu bilinçtir.



            İşte bu bilinç, bir ateş gibi, cehalet gecesinde uykuya dalmış uyuşuk kitleye düşüp hepsine yön bağışlar, hepsini harekete geçirir, herkese toplumsal sorumlu*luk duygusu kazandırır ve bireye -bilgili ya da bilgisiz bireye- kendi çağında, kendi halkı içinde peygamberce bir yükümlülük verir.



            Peygamberler, tarihte aynı şeyi yüklenmişlerdi ve bugün de, peygamberlerin varisleri olan aydınlar yük*lenmektedirler. Bu ilmin -ışık, ısı, ateş ilminin*- olumsuzlanması cehalettir, mutsuzluklardan ve boyun eğmelerden büyük bir bölümünün nedenidir.



            Tevhid ise evrensel bir düşünce birliği ve bir dünya görüşü anlamında bu ilmin alevleniş merkezi olabilir;



            “Ki mübarek bir zeytin ağacından yakılır ki o ağaç ne güneşin doğusundadır, ne de batısındadır. O ağacın yağı, ateş dokunmaksızın neredeyse aydınlık verecektir. Nur üstüne nurdur. Allah, dilediğini nuruna hidayet eder. Allah, insanlar için misaller getirir. Allah, her şeyi çok iyi bilendir.” [Nur Suresi, 35]
            And olsun Biz Kur`an`ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? Kamer/17-22-32-40

            Comment

            • kamer
              Super Moderator
              • Sep 2008
              • 272

              #21
              İSLAM BİLİM; DERS-9 (Bölüm 1) - Hac; Tevhid ve İslam’ın Özdeş Cisimlenişi



              Önceki konularda çeşitli bakış açılarıyla tevhidi gör*dük ve dört boyutunu inceledik; Birinci boyut maddi, fi*ziksel, irfanî ve genel söyleyişle materyalist ve idealist dünya görüşü karşısında bir dünya görüşü olarak tev*hiddir. İkincisi, insan türünün zamanla izlediği hayat yolu üzerinde tarih felsefesi ve tarihsel rol olarak ve ayrı*ca, insanlığın başlangıcından bugüne ve son zamana de*ğin şirke -çeşitli şekilleriyle- dayalı tarih felsefesi karşı*sında verdiği ve vereceği tarihsel savaşımdaki yükümlü*lük ve mesaj olarak tevhiddir. Üçüncüsü, insanların bir toplumda ayrılığa düşmelerine, parçalanmalarına, bö*lük pörçük olmalarına yol açan sistemleri açıklayarak savunmayı üstlenen soy, sınıf, kavim ve aile temellerine dayalı sınıfsal ve aristokratik kültürler karşısında, insan toplumu sisteminin toplumsal görüş türü ve düşünsel altyapı türü olarak tevhiddir. Dördüncüsü de, materya*lizm, egzistansiyalizm, hümanizm, radikalizm ve çeşitli boyutlarıyla mistisizm [irfan, tasavvuf ve mezhepler] bir ahlâki altyapı olarak ya da insanı şekillendiren ya da in*sanı besleyen bir felsefe olarak tevhiddir. Konu, kuram*sal, felsefî ve ruhsal yön taşıdığı ve kavranılıp anlaşılma*sı güç olduğu için, özellikle de bizim arınmamış zihinleri*mizde oldukça geri, cahilce, avamca ve kasıtlı olarak so*kuşturulmuş öğelerle karışmış olduğundan din, İslam, tevhid ve din-ahlak duygusu gibi konuların gerçek an*lamlarıyla tanınması, bu konulardan hiç haberi olma*yanlarınkinden daha güç olduğu için tevhidî bir bakışla, tevhidin çeşitli boyutlarının cisimlenişi olan özel bir İslamî geleneği [sünneti] çözümlemek istedim. Sözünü ettiğim gelenek hacdır.



              Hac, bir kelimeyle öteki gelenekler arasında bir gelenek olmayıp tevhid gibi -ki tevhidin, bütün inançların altyapısı olduğunu, inançları tevhidin yanı başında değil, tevhidin üzerine kurmak ve genişlemesine değil uzunla*masına bir sınıflama yapmak [benim İslam-Şinasi’de yaptığım ve bugün sınıflama şeklini düzeltmem gerekti*ği gibi] gerektiğini söylemiştim- öteki dinî geleneklerin ve amellerin yanı başında herhangi bir amel ya da bir ge*lenek olarak algılanmamalıdır; çünkü hac, bütün boyut*larıyla İslam adını taşıyan bir dizgenin sembolik, özdeş ve remzi cisimlenişidir. Şu anlamda ki İslam -sunduğum tasviriyle- altyapısından -ki tevhiddir- son yönüne varın*caya dek -ki Allah’a değin varmaktadır- toplam olarak, tek bir ruh, tek bir yön ve tek bir sesle, birçok uygulayım*sal, düşünsel ve duyumsal parçaları kendinde barındır*makta olup tüm bunlar, hacda gösteri metni olarak yer almıştır; her birey onu kendi devinim, sembol ve remizle*riyle hacda gösterime koymaktadır. Her birey, ömründe bir kez, İslam metnini, bu soyut kavramların cisimleniş gösterisini, bu sahnede gösterime koymalıdır. İşte inanç ve duyguların devinimlerle anlatımı.



              İtikadî ya da felsefî ya da duyumsal kavramlara ci*simleniş kazandırmak oldukça büyük bir sanat işi ve aş*kın bir sanattır; aşkın sanatın [sanatın en zor türüdür, özellikle yükümlü de olursa] en güçlü işi, soyut kavram*ları [ideleri] özdeş cisimleniş hareketleri şeklinde anlat*maktır. Bu sahnede tevhid, dört boyutuyla -ki felsefî ve itikadî öğretidir- ve İslam bütün boyutlarıyla -ki duyum*lardan, inançlardan ve amellerden oluşan bir dizgedir*- cisimlenişin remzi gösterimini kazanır. Bu sahne eserinde bütün insanlar, oyuncu olarak katılmak sorumluluğunu taşımaktadırlar. Fakat milyonlarca bireyin bir metni oynadığı bu gösteride roller paylaşılmamıştır, başrol ve yardımcı rol oyuncuları yoktur. Tam tersine herkes başrol oyuncusudur ve gösterinin kahramanı ro*lünü oynamaktadır ki çoğunlukla bu kahraman İbra*him’dir.



              Bu sahnede, kahraman ve kahramanın karşıtı, mad*de ve mâna, uşak ve bey, köle ve efendi, kadın ve erkek rol*leri yoktur. Her insan bireyi bu rollerin toplamını kendisi yüklenmiştir. Bu durum, İslam’da her bireyin değer, ne*lik ve gerçeklik olarak bütün insanlarla eşit olduğu ger*çeğini ortaya koymaktadır.



              Bu yüzden İslam’da, biri bir insanı öldürmüşse, her*kesi öldürmüş gibidir. Biri, bir insanı manevi ve insanî olarak diriltirse bütün insanları diriltmiş gibidir. Ve in*sanbilimin ilk dersi işte burada verilmektedir; “Hepiniz çobansınız ve hepiniz bir sürüden sorumlusunuz.” Her birey eşit olduğundan sonuç olarak insanlığın önderliği sorumluluğu kimi bireylerin üzerlerinde değil, tek tek her bireyin üzerindedir.



              Şimdi tevhidde ele aldığım konulardan[1][1] sonuca var*mak amacıyla kelamî, zihinsel ve kanıtsal kavramlara girmek, felsefeye, duyumlara, içe doğuşa, mana, bilimle*re, toplumsal ve insanî konulara yapışmak yerine, nasıl İslam hacda ideolojisini özdeş bir gösteri biçiminde an*latmışsa ve bu gösteride inançları gerçekleştirme ve cisimlendirme sorumluluğunu tüm bireylere bağışlamışsa ben de haccı özdeş bir örnek olarak çözümlemek istiyo*rum. Bu konudan çıkan sonuç olarak söylemem gereken şey, açıklamayı gerekli saydığım bu geleneğin ayrıştır*ma ve çözümlemesinde bulunmaktadır. Böylece hem felsefî, soyut ve bilimsel konular, zihinsellikler dokunu*labilir, görülebilir özdeşlikler biçiminde açıklanmış ola*caktır, hem de İslam-Şinasi’de bir öğreti biçiminde ele aldığım şeyi, burada bir gösterinin ayrıştırılıp çözümle*nişi biçiminde incelemiş olacağım. Ayrıca bu yolla, hac, asâleten tanınmış olacaktır. Ne olursa olsun bu gelenek*le inançsal ve toplumsal teması bulunanlar, yeni bir be*timlemede, bu çok eski geleneği -ki öğretimizde, toplu*mumuzda ve inancımızda söz konusu olan en temel konu*lardandır- tanımış olacaklardır böylelikle.



              Bu arada kaçınılmaz olarak yineliyorum; Bunun ar*dından gelen -her zamanki gibi- deneyim [expérience] olarak bu törene katılmakla ve bu töreni incelemekle ka*zandığımız duygu ve düşünceyi söylemek istiyorum; be*ğenip beğenmemekte, tümünü kabul etmekte ya da red*detmekte ya da Kur’an’î Müslüman’ın yaptığı gibi dinle*yip en iyisine uymakta özgürsünüz.



              İşe başlamak için, ilk başta, öğreti olarak söz konusu ettiğim konuları numaralandırıp dizin haline getireceğim. Böylece konular özbilinçli zihninizde gündeme gelmiş olacak. Sonra da haccın tevhidi irdeleme ve çözümle*mesine ulaşmış olacağız.



              Konunun şekli şudur; Hac, İslam-bilim adıyla bilimsel ve ideolojik anlatımla dile getirdiğim şeyin bütünü*nün remzi özdeş cisimlenişidir.



              İslam’ın Altyapısı Anlamında Tevhid


              İslam’ın birden çok temeli yoktur ki temel kesinlikle birdir ve birkaç temelin olması olanaksız ve anlamsızdır, çünkü temel, yani ağacın gövdesi, ağacın binlerce dalı da olsa, birden çok değildir. İslam’ın temeli, altyapı olan tevhiddir.



              Tevhidin dışındaki herşey üstyapıdır. Dolayısıyla birkaç dünya görüşü taşınamaz. İslam’ın dünya görüşü tektir; İnsanî dört boyutuyla ilahi dünya görüşü. Birinci*si; Özel anlamda dünya görüşü, yani tevhidin bakış açı*sıyla varlığı algılayış niteliği. İkincisi; Tevhidî risalette tarihin niteliği, yani hareketi ya da açıklanışı. Üçüncü*sü; Toplumsal düzen ya da tevhidî görüşte beşerî toplum. Dördüncüsü; Tevhid öğretisinde ahlâk ya da insanın na*sıllığı ya da insanî değerlerin açıklanışı. Bu tevhid İs*lam’ın altyapısı anlamındadır.


              Tevhid Temeli Üzerine İslam Üstyapısı

              A. İslam İdeolojisini Elinde Tutan Üç Kol Bulunmaktadır:
              1- İnsanbilim: İnsanı biz nasıl adlandırmaktayız, ya*ni İslam nasıl adlandırmaktadır?

              2- Tarih felsefesi: Yani İslam, tarih felsefesini nasıl ele almıştır? Yani insanlığın başlangıcından beri akıp gelen ve süreğen karşıt bir akımla çatışma içindeki bir hareketin gerçeğinden sürekli bir akım olan devinimi nasıl ele almıştır İslam? Bu devinim bu ana değin sür*müş, bugün de sürmektedir ve gelecekte de sürecektir; tarihin başındaki biçimiyle. İnsanlığın geleceğinde devrimci belirleyici bir özel nokta olana değin.

              3- Toplum felsefesi: Bu öğretide toplumu toplumbilimci edasıyla algılama biçimi.



              B. İslam İdeolojisi
              Bu üç kol üzerinde İslam ideolojisi yer almaktadır [İslam’ın sunduğu ve tek kelimeyle Peygamber’in risa*leti olan inançlardan, hükümlerden ve çözüm yolların*dan oluşan bir dizge].



              C. Ümmet
              Sonra; Ümmet [yani bu ideolojiye dayanan ideal beşerî toplum].



              D. İdeal İnsan
              Sonundaysa ideal insan [İslam’ın bu öğreti esasınca ve ideal insan için inandığı özel değerlerle yaratmak iste*diği insan].



              Bireylerin tüm yükümlülüğü ve aynı şekilde, bu ide*olojiye inanan toplumların yükümlülüğü olmaktır, yani değişmek ve özdeş insanların ve toplumların o değerlerle donanmış o ideal insana doğru sürekli gidişleri ve hicret*leridir. Bu ümmet; ideal toplum olup adalet ve önderlik temeline, hikmet ve kıst’a dayalıdır. O ideal insan, doğa*da Allah’ın halifesidir, Allah’ın özellikleriyle yaratılmış*tır; Allah’ın şekliyledir, denilmesi bu anlamdadır. Yani Allah’ın tabiatıyla ya da ilahi tabiatla yaratılmıştır ve Allah’ın halifesi odur. O dört boyutuyla tevhid, aynı şe*kilde İslam ideoloji dizgesi, aynı şekilde ideal insan, aynı şekilde ideal toplum; İslam’ın yaratmak istediği. Yani Müslümanlar, o ideal toplumu yaratma sorumluluğunu taşımaktadırlar. Tüm bunlar, hacda remzi bir biçimde, düzenli, bilinçli ve dakik hareketlerle gösterilmiştir.



              Sanat konularından ve tiyatrodan haberli olan kim*seler, özellikle yeni ekollerde, büyük sanatçıların, soyut ideleri özdeş hareketler şeklinde göstermek yolunda na*sıl çabaladıklarını bildiklerinden haccın nasıl bir kav*ram ve felsefesi bulunduğunu ve ne denli bilinçlice sah*neye konulup yönetildiğini daha iyi anlayabilirler.



              Üzerinde sürekli olarak, her yıl insanlığın, bütün inançlarını, ideallerini, çıkarımlarını, görüşlerini, de*ğerlerini ve amaçlarını sergiledikleri ve inanç öğretileri*nin tümünü bu hareketlerle yorumladıkları bir sahnedir bu.



              [1] Önceki derste tevhidin, ahlakta uygulayımsal bir etken, güç ve garantör olduğunu ve tarih felsefesinde, toplumsal düzende, insanın ve dünyanın tanınmasında bir tür öğreti, ruh ve görüş olduğunu belirterek bir insanı "insan olmak"tan uzaklaştıran tüm şeylerden -tüm gereksinimlerden, dertlerden, hastalık*lardan, insanlığa sıkıntı veren yokluklardan- kurtaran tek güçlü ve büyük etken olduğunu dile getirmiştim.
              And olsun Biz Kur`an`ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? Kamer/17-22-32-40

              Comment

              • kamer
                Super Moderator
                • Sep 2008
                • 272

                #22
                İSLAM BİLİM; DERS-9 (Bölüm 2) : Ben ve Biz
                Tevhidin şu konularla yüz yüze çatışma içinde olduğu nu, sürekli olarak savaşım içinde bulunduğunu söyle miştim; bu konulardan biri ben’in temel alınışı, ötekiy se ‘ben ve biz’ konusudur. Bunlar, çeşitli felsefî, dinî ve ahlâki öğreti ve ideolojilerin sahip oldukları iki bakış ve iki yönelişi oluşturmaktadır. ‘Ben ve biz’ konusu, hem toplumbilimsel, hem ruhbilimsel, hem felsefî, hem ahlâki ve hem de dinî bir konudur. Bunların tümünü bu rada ele almam olanaksız ama ne olursa olsun, şu anlam da özetleyebilirim; İster dinî, ister felsefî, ister ahlâki ol sun; ister bireysel yaşayış biçiminde, ister evrensel ve felsefî görüş biçiminde olsun iki tür yöneliş bulunmakta dır. Birincisi, ben’in temel alınmasıdır. Bu yönelişte bi rey, ahlâkî olarak -ahlâkî individualizm olarak adlandırılabilir- yaşamakta, kendisi ve birey için bütün hareket lerin ve bütün insanî ilişkilerin yönünü başkasından ve başkalarından kendisine doğru çevirmektedir. Bu, bire yin temel alınışı ahlâkî individualizmdir. Felsefî indivi dualizm ise şu anlamdadır; Felsefî individualizm, gerçek olan ve gerçeklik taşıyan şeyin birey olduğunu, toplumun gerçek olmayıp adsal bir varlık olduğunu, toplumun bireylerden oluşan bir dizge olduğunu, kendisinin tek başına hiçbir şey olmadığını söyler.

                Örneğin, bir milyon tuğlayı üst üste yığsanız hiçbir yeni şey oluşmamıştır, tuğla dışında başka bir gerçeklik bulunmamaktadır. Bir milyonu ikiyle çarpsan iki milyon eder, başka bir şey etmez. Dolayısıyla, insan dediğimizde nerede yer almaktadır insan? Bireyde. Toplum, bireyden bağımsız özdeş bir gerçeklik değildir. Tersine toplum, bi reyler demektir, başka birşey değil. Bu, 19. yüzyıldan bu güne oldukça yaygın toplumbilimsel ve aynı şekilde felsefî ve ideolojik bir konudur. Bu konu 19. yüzyılda, “Bi rey mi esastır yoksa toplum mu?” şeklinde söz konusuydu. Toplum mu esastır yoksa birey mi? Bugün aynı konu gündemdedir, oysa şu anda bu konu eskimiştir. Bununla birlikte bizim aydınlarımız arasında hâlâ tartışılmakta dır. Avrupa’daysa bilimde şu anda böyle bir konu yoktur. Artık onun yerine, ruhbilim ve toplumbilimin temel olu şu konusu gündemdedir. Yani gerçekten ruhbilim mi esastır, yoksa toplumbilim mi? Bu iki bilim, şimdi birbir¬leriyle savaşmaktadırlar. Elbette gün geçtikçe toplumbi lim ruhbilimin elinden fırsatları, aynı şekilde olanakları ve yeni alanları almaktadır. Öyle ki bugün, ruhbilimin elinde güdü, hafıza ve heyecan gibi oldukça mutlu konu lar dışında birşey kalmamıştır. Ahlâki, irfanî ve dinî ko nularda da başka bir biçimde ‘ben ve biz’ konusu gündemdedir. Doğu İrfanında vahdet-i vücud biçiminde ya da vahdet-i vücud dışındaki idealist tasavvuflar ve mezhepler biçiminde söz konusu olan şey, bireyin [ben] mahkûm edilmiş kirli bir varlık oluşudur. Burada amaç, ben’in gerçek mutlak varlığa kurban edilmesidir. Çün kü ‘ben’ göreli mecazî bir varlıktır; bu yüzden, mabud ve tanrı olan mutlak ölümsüz üstün varlıkta, mutlak kemâlde yok edilmelidir. Dolayısıyla bireyin ilahî zatta yok oluşu, riyazet biçiminde, nefsi öldürme yani kendini öldürme biçiminde, bireye lezzet, doyum ve hoşnutluk veren herşeyle savaşım biçiminde ve duymak, düşünmek ve çalışmak biçiminde -kendisi için değil hepsi onun için, Allah’ın zatında yok olmak içindir- ortaya çıkmaktadır.

                Özün Allah’ta yok oluşu ve Allah’ta beka bulma, bu yönelişin temel kavramları olup bizim öğreti ve kültü rümüzde de çokça gündeme gelmektedir. Buna göre, bu rada birey, mutlak zatta bütünüyle yok edilmektedir. Faşizm ve hatta sosyalizm -felsefî, toplumsal ve insanî anlamlarında- gibi toplumsal sistemlerde de -ki dinî de ğil, felsefî konudur- bireyin gerçekliği ve varlığı bulun mamaktadır. Gerçek ve esas varlığı bulunan ve kendi gerçek varlığını gövdeler de sergileyen, toplumdur.

                Dolayısıyla her birey, insanî kişiliği kendinden olma yan bir gövdedir. Duyan -ya da yalan yere kendisine bağ ladığı- kişilik, bireyin toplumdan aldığı toplumun insanî kişiliğidir.

                Nasyonalizm, faşizm, nazizm -nasyonal sosyalizm - sosyalizm ve sosyolojizm şöyle demektedir; Toplum te mel olduğuna göre hak, değer, çıkar ve maslahat adını alan herşey toplum adını taşıyan toplu varlığın ve top lamın tekelinde olmalıdır. Bireyin ise, toplum karşısında hiçbir hakkı ve maslahatı bulunmamaktadır; çünkü yoktur. Sahip olamaz, iradesi ve etkisi bulunamaz; çünkü yoktur. Ona yönelmiş çıkarlar söz konusu değildir. Öy leyse birey, topluma açıkça kurban olmakta ve varlığı açıkça yok edilmektedir.

                Bu yüzden faşizm, bireyleri toplumun çıkarı olarak, dolayısıyla da kendi çıkarı olarak gördüğü şeye kurban etmekte, gerçek ve esas varlığı bulunan toplumun ayakta kalabilmesi için bireylerin toptan öldürülebileceğini iti raf etmektedir. Peki, toplum -esas varlık- nerede cisimle nip görünüm kazanmaktadır? Devlet ve yönetimde. Yö netim ve devletin gerçek gücü ve varlığı kimde görünüm kazanmaktadır? Önder bireyde. Öndere tapmak işte bu anlamdadır; bireye taparlık değil, topluma taparlık an lamında. Çünkü önder, birey değildir. Gerçek varlıktır, tüm toplum ölçüsünde vardır. Tüm bireyler rahatlıkla ona kurban edilmektedirler. Çünkü o, toplumun esas gerçek varlığına kendi varlığında görünüm kazandır maktadır. [1]

                Bu iki çatışık tez karşısında, yani bireyin temel olu şu [individualizme] ya da toplumun temel oluşu [nati onalisme, socialisme] teziyle Tanrı’nın temel oluşu [théisme] ya da insanın temel oluşu [humanisme] tezi - ki hep çatışık iki kutup ve birbirine ters iki yön biçiminde dinde, felsefede ve siyasette gündemde bulunmaktadır- karşısında İslam’ın üçüncü bir kuramı bulunmaktadır. Eğer bireyi temel alırsak, toplum karşıtı bireyselciliği ve bencilliği din, felsefe, irfan ve ahlâk adına ortaya at mış oluruz. Eğer toplumu temel alırsak, artık bireyle rin insanî haklarının altyapısı ve açıklaması olmaz, katliamlara felsefî, ahlâki ve siyasi açıklamalar getirilmiş olur. Artık ne birey kendisi için bir değer bulunduğuna inanır, ne de toplum kimseye değer verir. Her iki durum da da gerçek insan, toplumsal çevre ya da bireysel varlık -var olduğu biçimiyle- yoluyla aline olur.

                Eğer dinde, insanı Allah -üstün zât- karşısında -Yu nan görüşündeki gibi- temel olarak alırsak evrensel şirki yaratmış oluruz. [Temel bir zâtı -Allah’ı-, daha küçük bir temel zât -insan- karşısında yerleştirmiş oluruz.] Eğer Doğu’nun sufiyane görüşündeki gibi, insanın temel oluşu na değil, Allah’ın tekelci temel oluşuna, üstün ve aşkın zâtın tek temel oluşuna -insan karşısında- inanırsak, insanî değerleri metafiziğe kurban etmiş ve bir tür zahit çe riyazet ve intiharla insanlığın tür oluşunu reddetmiş oluruz. O zaman vehimciliği ve insanî bozulmayı, insanın ruhanî miracı biçiminde kendimize ve insanlığa yut turmuş, bütün insanları, fani zât [insan] ile bâki zât [Al lah] arasında aracı olan birkaç bireye kurban etmiş olu¬ruz.

                Öyleyse individualizmle, ahlâkta bireye kulluğa, toplumsal düzende toplumun temel oluşunun olumsuz lanmasına, bireyin temel sayılmasına ve egoizme, felse¬fedeyse evrensel temel olmaksızın insan bireyinin esas oluşuna varmış oluruz.

                Toplumun temel oluşu ya da Allah’ın temel oluşu - vahdet-i vücud anlamında- ile de insanlığın, insan ger çekliğinin ve insanın gerçek varlığının ve temel cevheri nin olumsuzlanmasına varmış oluruz. Bu durumda, tüm çabalar, insanın yetiştirilmesi yerine, insanın Allah kar şısında yok edilip olumsuzlanışına harcanmalıdır [Doğu tasavvufunda ve dininde bulunan kavramı ve bu terim altında tanınan şeyin genel anlamını söylüyorum].

                Burada, İslam’ın özel ve özgün görüşünün ne olduğu nun anlaşılması için konuyu bir başka türlü ele almak gerekmektedir.

                Güçlük, ‘ben’ gerçeğinin aydınlanmamasındadır. İşte bu yüzden, bireyin ve individualizmin olumsuzlanı şına yöneldiğimizde insanlığı ve insanî cevher ve gerçek liği olumsuzlamaya düşmüş oluyoruz; bireyin kanıtlan masına, bireyin gerçek oluşuna yöneldiğimizdeyse dün ya görüşünü, toplumu, toplumsal gerçekliği ve sosyaliz mi -Durkheim’in sosyalizmi anlamında- olumsuzlamaya varmış oluyoruz.

                İslam-Şinasi’de, özellikle de Kevir’de -‘Ben Hangi siyim?’ makalesinde- ben’in anlamını aydınlatmaya ça lışmıştım[2].
                ‘Ben’ Nedir?

                ‘Ben’, açık bir gerçektir, bir varlıktır. İnsan mahiye tinin, birey mahiyetinin bir oluşundan kimse kuşku duy mamıştır -herkes bir bireydir ve bir de kimlik kartı var dır herkesin- tersine onun var oluşundan kuşku duyul muştur. Yeni felsefede “Düşünüyorum, öyleyse varım” di yen ilk kişidir Descartes. André Gide ise “Hissediyorum, öyleyse varım.” der. Albert Camus de “Başkaldırıyorum ve itiraz ediyorum, öyleyse varım.” der. İkbâl ne der? “Gi diyorsam dalgayım, gitmiyorsam değilim.” [Yani eğer bu su kıyıya, kıyının taşlarına çarparsa dalgadır, yoksa değildir.] Hareket etmeyen dalga yoktur. İşte burada ha reket varlıkla örtüşür. Gerçek varlığın böyle olduğunu görüyoruz. Bizim zihnimizle, boy ve ağırlığımızla birlikte bulunan şey, filozofun değil, kantarcının anlatması gereken ağırlık varlığıdır.

                ‘Ben Hangisiyim?’de şaşırtıcı bir çelişki, ayrılık ve dağınıklık duygusuna kapıldım; ‘oluşta kuşku’ya, bun dan da kötüsü ‘hangisi oluşta kuşku’ya -Allah hiçbirini ze vermesin, çok kötü bir derttir bu- ve insanın ne’liğinin kendisinin türlü varlıklarında yitmesi duygusuna kap tırdım kendimi.

                Bu ruh durumu, geleneksel ve miras alınmış din dö neminden, seçilmiş ve özbilinçli din dönemine ulaşmaya çalıştığım bunalım dönemlerine aittir. Bu, herkesin her hangi bir şekilde geçirmiş olduğu bunalımlı bir dönem dir. Gençlerin bunalım çağları, iyi yönlendirilirse en bü yük özsel devrime -içlerinde- ve sıçrayış ve gelişim etkeni -varlıklarında- biçimine, iyi yönlendirilmezse en büyük düşüşe dönüşür. Ve ne yazık ki iyi yönlendirilmemekte dir. Çünkü bugün bu kuşak, eskiden olduğu gibi, miras alınmış geleneksel kalıplarda tutulamaz. Bugünün kuşağı, kendi kendine doğmakta ve kendini yeni baştan do ğurmaktadır. Bu yüzden, varoluşsal ve düşünsel bir ma na bulunmazsa bozuk ve kötü bir doğuma dönüşür ki, miras olarak aldığı önceki varlıktan bile kötü bir varlığa doğmak işten bile değildir.

                Heidegger’in deyişiyle, her bireyin bir ‘mecazî ben’i, bir de ‘gerçek ben’i [otantik] bulunmaktadır. Be nim inancıma göre bu, tek bir gerçekliği ve değişmez bir cevheri bulunan, tarih boyunca yaşayan, çeşitli beden lerde var olan ve yalancı ben’lerin altında gömülü bulu nan insanın ta kendisidir. Her birey, insanı kendi için de gömülü olarak tutan bir mezar gibidir. Her kişi, Al lah’ın ruhunu içinde gizleyen kokuşmuş çamurdur. Her kişi, insan oluş tohumunu içinde saklayan bir tarladır. Kişi, eğer onun bilincinde olur, ona su ve güneş verirse, yetiştirip çiçeklendirirse, insan oluş ağacı mecazî ben mezarlığından kurtulup gelişir; Kökü toprağın derinli ğinde [madde], başı gökte [Allah] olan temiz bir ağaç. [İbrahim Sûresi, 24] Bu böyle bir gerçektir. Bu insan oluş tohumunu varlığının mezarlığında çimlendirip filizlen diren kişi, zafere ve kurtuluşa erişir. Onu toprağın altın da gizleyense umutsuz kalmış ve bir yarar elde edeme miştir. “Onu temizleyen kişi, felah bulmuştur. Onu ör ten kimse de muhakkak ziyana uğramıştır.” [Şems Suresi, 9–10] Dolayısıyla her felsefe, her din ve her toplum, kültür ve eğitim sistemi, temel dediğinde, birey, toplum, insan ya da Tanrı’dan hangi ben’i temel aldığını açıklığa kavuşturmalıdır.

                İslam’da ‘ben’ feda edilmekte, olumsuzlanmakta ve kurban edilmektedir. Ama bu, ne Allah’ta yok oluş ola rak, ne de toplumda mutlak yitiş olarak -ki hiç olmaktır - değil, bireysel ben’in olumsuzlanması ve yalancı, gös termelik mecazî benin, varlığın ayağının dibinde ya da gerçek insanî ve aşkın bende yok oluşu olarak söz konu sudur.

                Acaba yine bir tür individualizme varmadık mı? Acaba gene şuna ulaşmıyor muyuz; ‘Ben’, varlık kaza nan ve karşısında da bireysel bir benin olumsuzlandığı bir bireydir. Yine toplumun temel oluşuna, insanın te mel oluşuna, ‘biz’in temel oluşuna ve ilahi zâtın, mutlak zâtın temel oluşuna ulaşmıyor muyuz? Acaba bu egoizm - sonunda aşkın egoizm- değil midir?

                Sakınırlık Değil Takvâ

                Gerçek ben’le ilgili olarak “Gerçek ben, her bireyde gömülüdür ve insanla eşittir. Adı insan ve âdemdir” şek linde yaptığım ilksel tanımda, göstermelik yalancı ben, aşkın insanî ben’e feda olduğunda egoizm ve individua lizm [bireycilik] öğretisi gerçekleşmiş olmaz. Tam tersi ne theisme [tanrıcılık], hümanizm ve bizcilik öğretisi bu şekilde gerçekleşmiştir. Çünkü mahkûm ve mecazî bi reysel ben feda edilip aşkın gerçek ben bireyde rüşde erip filizlendiğinde, o aşkın ben, bireyde ve bende var olan insanî ben’imizdir. O, bireysel ben’de yer almış olan ilahî bendir. Dolayısıyla bu anlamda, insanî ben’e, aşkın ben’e dayanmak, kendiliğinden, insanî bize, toplumsal bize, mutlak zâta ve mutlak ben’e -Allah’a- dayanmak demektir. Allah’ın ruhu olan, âdem ve insan adını taşıyan ve artık bireylerden ayrı bir bi rey olmayan bu ben, bir kişilik değildir. Bütün renkler, boyutlar, süsler ve birey olarak öteki bireylerden ayırıp belirginleştiren bütün göstergeler saf dışı bırakılmakta dır. Bireyin belirginleşmesi olumsuzlandığında ortak insanî kişilik gerçeklenmiş olur. Bu özelliklerden yoksun gerçek varlık, insanî türsel varlığın, göreli bireysel ben de mutlak görünüm kazanışın ta kendisidir. İşte böylelik le her nefis, herkesle eşit olmaktadır. Bu yüzden, İs¬lam’da nefsin öldürülmemesine çalışılmaktadır. Nefsin katli, her iki anlama da gelmektedir. [Nefsin öldürül mesi, İslamî değil tasavvufî ve doğulu bir terimdir.] Ne fis, beslenmelidir, temiz ilahi su ve havada, vahyin, bilin cin ve olgunluğun ışığı altında, güneşin gülümseyişinde, ayın parlayışında, günün görünüşünde, gecenin gizleni şinde göğün yükselişinde ve yerin yayılışında yetiştirilip filizlendirilmeli[3], temizlenmeli ve bütün belalardan, hastalıklardan, zaaflardan -ki bu insan ağacının olgun laşmadan yoksun kalışına etkendir- korunmalıdır. Bu takvadır, olumlu, bilinçli ve bilimsel bir iştir; olumsuz bir iş olan sakınmak değil.

                [1] Hegel bile bu tür saçmalıkları söylemektedir, İşte burada, kar şılaştırma yapılıp bütün öğretiler aydınlığa çıkartıldığında, İslam'ın İnsanı değerlerinin ne olduğu da anlaşılmış olur, Bu yüzden: "Hüseyniye'de Budha dersi de verilmelidir!"
                [2] Bu yüzden, kimi eleştiriciler "Kendisinden ne kadar çok söz ediyor, hep "ben, ben" diyor!" diye suçlamışlardı beni!
                [3] Güneş ve aydınlığı hakkı için, arkasından geldiği zaman ay [hakkı için], ona parlaklık verdiği zaman gündüz [hakkı için], örtüp kapladığı zaman gece [hakkı için], sema ve onu bina eden, yeri ve onu döşeyen, her bir nefis ve onu düzenleyen, son ra da ona hem kötülüğü, hem de takvayı ilham eden [hakkı için]: "Onu temizleyen kişi muhakkak felah bulmuştur, onu ör ten kimse de muhakkak ziyana uğramıştır." [Kur’an 91/1-10]
                And olsun Biz Kur`an`ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? Kamer/17-22-32-40

                Comment

                • kamer
                  Super Moderator
                  • Sep 2008
                  • 272

                  #23
                  İSLAM BİLİM; DERS-9 (Bölüm 3)

                  İslam’da Ahlâk Felsefesi

                  İslam’da ahlâk felsefesi, bir anlamda ben’in olum¬suzlanması ve ölüm yoluyla beslenip canlandırılmasıdır. Ama nasıl yalancı ben saf dışı bırakılıp gerçek ben canlandırılabilir? Acaba bir köşeye çekilip hayali kılıç¬larla, duygusal ve farazi kırbaçlarla o göstermelik, ya¬lancı ve ikiyüzlü beni ortadan kaldırıp o ‘ilahî ben’i ken¬dimizde keşfedebilir miyiz?

                  Hayır, bu bir tür sapkın hayalcilik ve aldatıcı bencil¬liktir. Budha’nın dediği gibi bu, yalancı bene bir tür dö¬nüştür, bir tür dinî gurur, ruhanî bencilliktir; riyazet, ibadet, ruhbanlık, inziva vs. adlarıyla.

                  Öyleyse yalancı ben, nerede ve nasıl yok edilebilir? ‘Büyük ben’ nasıl canlandırılabilir? İnsan toplumunda mı, ilahî zâtta mı?

                  İslam’da bu ikisi çatışmazlar, birbirlerine ters düş¬mezler. Tersine birbirlerine gerek duyarlar. ‘Ben’, ‘biz’ de yok edilmektedir. Allah’a ulaşması için. Ben’in ‘biz’ yönünde ortadan kaldırılması, bireyin ilahî beninin Al¬lah’a doğru yöneltilmesidir. Dolayısıyla İslam’da ‘ben’, ne Allah’ın zâtında, ne toplumsal çıkarlarda ortadan kal¬dırılmakta ve ne de Allah’ın ve toplumsal çıkarların karşısında gerçeklenmektedir. Tersine, insanî ben’in -bü¬tün insanlarla eşit benin- gerçeklenmesi, beslenmesi, ge¬lişip olgunlaşması için ortadan kaldırılmaktadır yalan¬cı ben. Öyleyse yalancı ben’imi biz’e kurban etmiş¬sem, Allah karşısında ve Allah için de kendimi ortadan kaldırmışımdır; aynı zamanda da kendi gerçek ben’ime asalet vermiş, ona dayanmışımdır.

                  YALANCI BEN

                  Bir varlığı ya da insanî varlıklardan bir dizgeyi ya da insan varlığından bir tipi parça parça eden, her parçayı öteki parçaların karşısına yerleştiren, özsel bir bütünlü¬ğü bulunan insanlığı, kavmî özelliklere, sınırlara ve renklere ayırıp parçalayan ve insanlıktan bir parça ‘ben oluş’ kazandıran özelliklerin tümü birkaç türlüdür:

                  1- Sosyal ben: Buna göre ‘biz beyazlar’, ‘o siyahlar’ karşısında bir tür bireyselliktir; toplu değil nisbî birey¬selliktir.

                  2- Kavmi ve milli ben

                  3- Sınıfsal ben: Uşak karşısında efendi ben, efendi karşısında uşak ben, yönetilen karşısında yöneten ben, köle karşısında sahip ben, yoksul karşısında varsıl ben, işveren karşısında işçi ben; bunlar insan birimini parça parça eden duvarlardır.

                  Burada ‘sınıfsal ben’, ‘bireysel ben’e de dönüşmek¬tedir; iki kişi yan yana oturduklarında, özellikleriyle, gi¬yimiyle, işgal ettiği yer ve konumla, ötekisinden -ki o da bireydir- ayrıdır. Bu ikisi hem iki bireydirler, hem de iki sınıftırlar. Onlardan herbiri kendi sınıfıyla eşittir, onların ilişkileri iki ben’in ilişkisi değil, iki sınıfın ilişkisidir. Dolayısıyla ‘sınıfsal ben’de, her sınıf milyonlarca insanı içinde barındırsa da her birey, sınıfının milyonlarca bire¬yiyle eşittir.

                  4- Ailesel ben: Aristokraside özellik, haysiyet, övünç, övünçsüzlük ve benzerleri birbirlerinden ayrıl¬maktadır ve aileye -ailenin tek tek her bireyine- bireysel¬lik vermektedir.

                  5- Mesleki ben: Çırak karşısında usta, mürit karşı¬sında mürşit, memur karşısında amir, esnaf, üniversi¬teli, asker vs. git gel.

                  Şu anda sayma fırsatını bulamadığım başka ben’ler vardır.

                  Her bireyin bir sürü ‘yalancı ben’i bulunmaktadır. Yani bir soya bağlı oluşuyla bir anda bir kavme, bir sınıfa, bir aileye ve mesleğe de bağlıdır. Hatta dinler de inanan¬larına öteki ben’lerden ayrı olan bir ‘ben oluş’ vermek¬tedirler. Bu yüzden dinler yalancı, din gerçektir. İs¬lam, dünyada dinleri değil, sadece bir dini kabul etmek¬tedir; gerçekliği bulunan ve bir yönde gerçek olan dinle¬re; Âdem’den tutun da ahir zamana varıncaya değin, ister İslam Peygamberi’nden önce olsun, ister sonra -yani onun öğretisine inananlar- İslam adını vermektedir. Do¬layısıyla Müslümanlar hem İslam Peygamberi’nden önce var olmuşlardır, hem de İslam Peygamberi’nden sonra. Çünkü İslam bir dindir, bir varlığın gerçekliğidir, bir akımdır; bir hareketi vardır İslam’ın. Ve bir insanın var¬lığı da bir zat, bir varlık, bir insandır; aynıdır, bir soydur. Çeşitli ben’ler, hep yalancıdırlar, çeşit çeşit soysal, kavmî, sınıfsal, ailesel, meslekî ve hatta itikadî kişilikler yoluyla görünüm kazanmaktadırlar. Ki eğer onları yon¬tup ortadan kaldırırsak, tüm boyaları silersek, boyasız, beyaz ve aydınlık bir öz kalır ve hepsinde aynı olan bir ışık doğar içerden. Bir inanç, bir duygu, beşerî bir özdür. ‘Gerçek ben’ ise, her bireyin kendini ortadan kaldırarak ulaştırdığı ‘o’dur. Bu ‘o’ hem ilahî varlıktır, hem de aş¬kın insanî cevherdir. Bu yüzden İslam, bireyi, Allah’a ulaşmak için Allah’ın halkında yok olmaya çağırmakta¬dır [1].

                  KÜLTÜREL VE TARİHSEL KOPUKLUK

                  İnsanlığı hep tehlikeli bir hastalık tehdit etmektedir; sürekli olarak büyük olaylar, fetihler, katliamlar, yıkım¬lar, doğal etkenler ve belalar, kültür devrimleri, vuruş¬malar, dış dinlerin ve kültürlerin saldırıları, bir kuşağın geçmişle olan bağını koparmışlardır, bir kavmin, bir in¬san toplumunun tarihini birbirinden ayırmışlardır. Şu andaysa bilinçli etkenler, tarihsel zincirin oluşmaması için, özellikle tarihsel bağları, sürekli ve görkemli kültü¬rel savaşımları ve büyük insan üretim sermayeleri bulu¬nan Doğu’da, iş başındadır.

                  Tarihsel bağların kopması, geriye, durmadan tekrar tekrar geriye dönüş demek olan cahili bir uzaklaşmaya neden olur. Toplum, Sisyphos’un [2] yazgısına tutsak olur.

                  Kültürde, ruhun gelişiminde, insanlıkta, uygarlık¬ta, bilimsel deneylerde, ahlakî deneylerde, ahlakı ve top¬lumsal ilişkilerde bir yolu kat ederek doruğa ulaşır ve orada tarihsel bir kesiklik ve bir anda oluveren bir ko¬puklukla başladığı noktaya geri döner. Şimdi yeniden ca¬hiliyetten başlamalıdır.

                  İkinci ve üçüncü yüzyıllarda cahilliği Endülüs’te kö¬künden kazımıştır. Gerileme ve Emevi yönetimi dönemi olmasına karşın İspanya İslam toplumunda okuma-yaz¬ma bilmeyen tek kişi bile yoktur. Kültür öylesine güçlü¬dür ki kötü öğelerin, zulüm yönetimlerinin ortasında ol¬masına karşın insanî hayat ve hareketini sürdürmüştür. Fakat çok zaman sonra, İslam ilimlerinin merkezi olan özel bir bölgede okuma-yazma bilen kadın sayısı sadece 48’dir. Üstüne üstlük, bu toplumun tüm çabası, bu kırk sekiz lekeyi[!] silmek ve başka bir yere sürmektir. Çün¬kü Peygamber’in şöyle dediğini duymuşlardır; “Kadınla¬ra sadece iki şey öğretin; İp eğirmek ve Nûr Suresi’ni.” Oy¬sa Mekke’de sadece 11 ila 17 kişinin okuma yazma bildi¬ği Peygamber döneminde, Peygamber’in hanımları Aişe ve Hafsa, her ikisi okuma-yazma bilmektedirler. Yüzyıllardan ve doruğa ulaştıktan sonra, toplumu yeniden cahiliyet dönemine döndüren tarihsel kesintidir bu. Yu¬nanistan’a bir bakınız; İki bin beş yüz yıl boyunca felsefe¬nin beşiği, sanat, felsefe ve demokrasinin parladığı bir merkezdi. Şimdi ise Amerika’nın da kabul etmediği kim¬selerin merkezidir. Ya da onları kabul ettiğini itiraftan utanmaktadır. Küçük Asya [Anadolu]; Bizans impara¬torluğunun en büyük merkezi -tarihimizde Bizans’tan ve uygarlığından ne duyuyorsak hepsi burasının uygarlığı¬dır, İtalya’nın değil- sonra da İslam uygarlığının merkezi olmuştur. İki yüz, üç yüz yıl öncesine değin, büyük deha¬lar, büyük kültür merkezleri, dünya uygarlığı buraday¬dı. Toplumsal düzenin ve kültürün değişmesiyle; aşırı taklitçi modernleşme çabalarıyla, kültürel değerlere ve yabancı kültürsüzlüğe saldırmakla geleneksel ve kültü¬rel bir toplumda kopukluk yaratıldı; boş, cılız, yoksul ve kültürsüz bir kuşak ortaya çıktı. Bu kuşağın, geçmişiyle, eski kültür ve uygarlığıyla hiçbir bağlantısı kalmamış¬tır.

                  Buna göre tarihsel ve kültürel kopukluk ve yabancı¬laşma, beşerî bir bela olup bugün de İslam toplumu -özel anlamda- ve Doğu -genel anlamda- ondan ızdırap duy¬maktadır. Toplum, tüm insanî miras ve övünçlerinden, manevi öğe ve sermayelerinden ayrılmış, kökleri toprak¬tan çıkmış ve ölümcül bir zehirlenmeyle karşı karşıya kalmış bir ağaca dönmüştür. Tarihsel kopukluk yoluy¬la, bir kuşak, önceki kuşaklardan ayrı düşmekte, tüm ba¬şarılarını, değerlerini ve stoklarını yitirmektedir. O za¬man, örneğin dört bin yıl önce köleliğe karşı, Karun ve Firavun düzenine, şirk düzenine karşı, en büyük başarıları elde etmiş ve İbrahimlerle, Musalarla, en büyük, en derin düşünsel ve insanî öğretilere sahip olmuş bulunan İslam’ın süreğenliği kopmakta ve İbrahim’in hareket ve kültüründen kopan kuşak, Peygamber’den önceki putpe¬rest Arap cahillerine dönmektedir. Hatta Peygamber’in kendi kıyamı, çeşitli ülkelerde ve İslam’ın ruh, uygarlık ve tarihindeki onca büyük İslamî başarılar, birkaç yüz¬yıldan sonra bütünüyle durmakta ve bu kültürden, hareket ve akımdan, mevhum ve kırık betimlemeler dışında birşey bilmeyen bir kuşak oluşmaktadır.

                  Tarih felsefesi anlamıyla tevhid, olaylar, hareketler ve erekler makasının kestiği şeyi bitiştirmeye çabala¬maktadır. Tevhid, tüm insanlık tarihine kesintisiz, süre¬ğen ve devingen bir birlik kazandırmakta ve tarih boyun¬ca sadece tek bir din, tek bir cihad, tek bir gerçeklik ve tek bir insan bulunduğuna inanmakla her kuşağı, bu akıma çağlar, yüzyıllar ve çeşitli ülkeler boyunca bağlamakta¬dır. İşte bu şekilde, tarihsel birlik ve bütünlük ve Âdem’den son zamana değin tek ve süreğen bir akımın olduğuna inanmak, her kuşağı, bir zincir halkası gibi ona bağlamakta, her bireyi sanki bütün insanlarla, bütün çağlarda yaşamış hale getirmektedir.

                  TEFRİKA

                  İnsanlar, tarih boyunca sürekli olarak, iktisadî, siyasi ve sınıfsal etkenler ile, ırkçılık, kavimcilik ve aynı şekilde bireysel egoizmler yoluyla birbirlerinden ayrılmışlar ve ayrılmaktadırlar; insan süreğen bir biçimde ta¬rihte parça parça olmaktadır. Dolayısıyla beşerî tefrika, yaygın ve işler şekilde, çeşitli biçimler, bahaneler ve ad¬lar -kavmiyet, mezhep, soy, sınır, doğa, iş, sınıf ve aile- al¬tında insanlık tarihinde ve hayatında süregelmiştir. Tef¬rika ve parçalanma, tek insan gövdesinin parça parça ol¬ması demektir.

                  PARÇALAMA [TEB’İZ]

                  Parçalama da tefrika anlamına gelmektedir, fakat insan karşıtı tefrika insanın insanla ve bir insan kümesinin başka bir insan kümesiyle olan ilişkisini zulüm ve te¬cavüze -yasal ve şer’i biçimde ya da hiçbir biçim olmaksı¬zın- göre belirler.

                  Parçalama ise sürekli bütünsel iki şekilde, iktisadî bakımdan, sınıfın sınıfı, ulusun ulusu sömürmesi biçi¬mindedir; ulus ulusu, sınıf sınıfı sömürmektedir... Siyasal bakımdan da zulmün bir ulusa egemen olma [istibdat] ve uluslara egemen olma [emperyalizm = imparatorluk] ça¬basıdır.

                  Bu [parçalama] da insanlığın her zaman süren has¬talığıdır, tarihe sürekli egemen olan sistemdir; adalet, özgürlükçülük, İslam, tevhid öğretisi ve İbrahim’in yolu, insanlık tarihi boyunca sürekli bir hareket biçiminde, egemen sistem karşısında yer almıştır.

                  Peygamber başını toprağa koyunca [vefat edince], kendisinin “Kara gecenin parçaları birbiri ardınca gelir¬ler.” şeklinde tahmin ettiği gibi olur durum.

                  Kölelerin kurtarıcısı Musa susunca Harun düzeni -onun varisleri- gelir ve Firavun’un ve Bel’am’ın varisi olur.

                  Aynı şekilde, aşk, barış ve sevgi peygamberi İsa ölün¬ce varisleri -kesişler- yeniden Sezar ve Kayser düzenini -olandan daha kötüsünü- onun adına sürdürürler ve sa¬dece adlar değişir; Sezar’ın adı Papa, senatörün adı Kar¬dinal olur vb...

                  Her peygamber ve önder ölünce, düşmanları, onun veliahtları olarak, düşmanlarının düzenini sürdürürler. Bu, tarihe egemen olan ‘düzen’dir, ötekisi ise tarihin hep mahkûm ‘hareket’idir.

                  DURAĞANLIK VE DEVİNİMSİZLİK

                  Bu konuyu tam olarak anlamak için ‘Muhammed Hâtem-i Peyamberân’ adlı kitapta yer alan ‘Ez Hicret tâ Vefat’ [Hicretten Ölüme Dek] başlıklı makaleye başvur¬malısınız. Orada, toplumların sürekli olarak, tarihte toprakla bütünleştiklerini, insan bir yerde kaldığı sürece kabile, kavim, toplum ve hatta imparatorluk biçiminde durağanlaştığını, geleneksel çerçevelerde, kalıtsal tas¬ma ve zincirlerde ve kalıplaşmış toplumsal sistemlerde donuklaştığını, hareketin öldüğünü, bu durumun ansız bir devrimin gelip onu harekete geçirinceye değin sürdü¬ğünü toplumbilimsel açıdan ortaya koymuştum.

                  İnsanlık tarihinde, hicret kırbacı, geri, durağan ve devinimsiz kavimleri zaman çizgisinde, yeryüzünde ve donuklaşmış uykulu içlerde harekete geçirmiştir.

                  Dolayısıyla donukluk ve durağanlık her yerde görü¬len sürekli bir hastalık olup büyük toplumları ve uygar¬lıkları yok etmekte ya da bataklık gibi lığlaştırıp kokuş¬turmaktadır. Yunan [uygarlığı], ülke-şehirlerin [cité-état] çerçevesi ve bunların sınırlı ve kapalı surları içinde donduğu için yok oldu ve Roma için kolay bir lokma duru¬muna geldi. Roma da ülkeler alma ve fetihler grafiğinin ardından gücü ve sistemi sabitleşerek donuklaştı, dura¬ğanlaştı ve öldü.

                  ZAMANA YABANCILAŞMA

                  Belirli bir zamanın, büyük bir insanî devinimin, kur¬tuluş bağışlayıcı beşerî öğretinin gereksinimi olan bir hareket, çeşit çeşit iktisadî, siyasal ve düşünsel etkenler aracılığıyla gelenek haline gelmiş ve durağanlaşmıştır. Zaman devingen, ama geleneğin durağan olduğunu bi¬liyoruz. Kalıtsal, olduğu yerde sayan ve tek düze bir top¬lumsal gelenek haline gelen ve mutaassıp ve donuk bi¬çimlerde donuklaşmış durumda kalan bir dinin, zorunlu olarak zamanla arası açılır. Çünkü zaman, sürekli devi¬nimdir; oysa gelenek, değişmez ve tek düze donuk bir şekildir. Bu yüzden, bölgesel ve kalıtsal gelenekler şekli¬ne gelmiş şeyin maskesini kendimiz kırmazsak, dinin ruhunu, hedefini ve hareketini bu donmuş kalıpların içinden kurtarmazsak, zaman kalıp, içerik, hak, batıl ta¬nımaz, kükreyen bir sel gibi dur durak bilmeden duran, donmuş, yere yapışmış ne varsa kırıp yok edip geçer.

                  Bizse bu donuk kalıpların içinde, insanı şekillendi¬ren en değerli öğeleri, gelişimimizi, iman sermayelerimi¬zi yok ederek geçmişe yollayacağız; zaman da bunların üzerinden geçip gidecektir. Bugün, zamanın İslam kül¬türünden, inançlarından ve onun en önemli değerlerin¬den nasıl hızla uzaklaştığını görüyoruz ve biz hiçbir şey yapmıyoruz. Zamanın hareketiyle tanışık olan biz, bu ayrılığa, imanımızın geri kalışına ve zamanımızın ileri gidişine her gün tanık olmaktayız. Zamanda hareket edi¬yoruz zorla; ileriye yöneliyoruz zorla, ama karanlıkta. Çünkü kervandan geriye kalan bir ateş gibi bıraktık İs¬lam’ı, kalsın biz geçelim diye. Zamandaki bugünkü hareket böyledir. Yolun lambasını arkada, önceki durak¬larda bıraktık ve gece vakti bilinmeze doğru hareket ha¬lindeyiz. Zamandan ayrılış ve zamanın hareketi zorun¬luluğu, bütün dinlerin, uygarlıkların, öğretilerin, dev¬rimlerin ve hareketlerin hastalığıdır. Toplumdaki her öğreti, her hareket, her devinim ve her devrim, işte böyle¬ce ölmektedir; zamandan ayrılmakla, zamanla birlikte gelmemekle.

                  Allah’ın İslam’ı koruduğu ve İslam’ın bize gereksinimi olmadığı doğrudur; çünkü bize gereksinimi olan bir İslam’ın ancak kendine yararı olur ama İslam’a gereksi¬nimi olan biziz. Şu ne aptalca kaygısızlıktır ki İslam her elden gittiğinde huzur içinde ve hiç üzüntü duymadan şöyle denilmektedir; “Üzülme; Allah, İslam’ı kendisinin koruyacağını vadetmiştir. Kim dedi, İslam için tasalana¬lım diye? Biz Müslümanlar için tasalanalım.” Senin bu kaygısızlığın şuna benzemektedir; Neyin varsa hırsız alıp götürür, yoksul, aç, muhtaç kalırsın. Ben de senin gönlünü alırım, paralara üzülme, hiç üzülme, para kay¬bolmaz, karşılığı merkez bankasında saklıdır diye.


                  [1] Ben, Mevlana'ya saygı ve inanç duymakla -ki onu insanlık ta¬rihinde büyük sanatçılar, bilginler, duyumlar ve ruhlar ara¬sında beş altı kişiden biri olarak görüyorum- birlikte onun top¬lum için zararlı olduğunu düşünüyorum. Hep Aynu'l Kudat ya da Mevlana gibi büyük arif ve işrakilerin yetenekli ve vefalı öğ¬rencisi olmak istemişimdir. Upanişad ve Budha -ve benzerleri• gibi büyük ruhlarla olmak istemişimdir. Bunlar, ahlak, eğitim: arınma ve tezkiye öğretmeni olarak ruhu beslemektedirler. Fakat toplumun böyle bir yöneliş içinde olmasından hep kork• muşumdur. Çünkü kimi öğeler, toplum için zararlı, birey için yararlıdır; kimi zaman da birey için zararlı olan, toplum için yararlı olabilmektedir. İslam, her iki boyutun -toplum ve bire¬yin çıkarları- çelişkisini ortadan kaldırdığı için benim için de¬ğer taşımaktadır. Büyük İrfan -ki ruhu onarmaktadır- ile güçlü aklı -ki toplum ve uygarlığı kurar- birbirine katıp öyle yoğur¬muştur ki sonradan çıkmış olan filozof ve kelamcılar olmasa bu iki boyutun birbirinden ayrılması olanaksızdır.
                  [2] Sisyphos: Yunan mitolojisinde kurnazlığın simgesi olan Korinthos kralı. Hadep’teki dev bir kayayı iterek tepenin doruğu¬na çıkarmakla cezalandırılır. Ne var ki, kaya tam doruğa var¬dığında yeniden aşağı yuvarlanır. Aynı olay, sonsuza dek sü¬rüp gider. [Çev.]
                  And olsun Biz Kur`an`ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? Kamer/17-22-32-40

                  Comment

                  • kamer
                    Super Moderator
                    • Sep 2008
                    • 272

                    #24
                    İSLAM BİLİM; DERS-9 (Bölüm 4)



                    HEDEFSİZLİK; İNANÇ VE AMEL ARASINDA YABANCILIK


                    Bu, bize ve toplumumuza özgü istisnaî bir hastalık değildir, değişik oranlarda her yerde görülmektedir, ama kimi şeylerde biz birinciyiz. Amel ve inançların uyumsuzluğu, belirtilerini açıkça gördüğümüz tuhaf bir hastalıktır. Biri gelip bir işe el atar, sadece hayırlı bir iş yapmak için. Ne ki zamanla uyumlu olup olmadığına hiç bakmaz. Oysa Tahran’da bugün su deposu yapmak, ha*yırlı bir iş olmaması bir yana, hedefsiz ve anlamsız bir iş*tir. Dinî işlerde de sadece bir iş dinî bir gelenek olduğu için yapılmaktadır ve kişi için sadece yapılış şekli söz ko*nusudur. Bu yüzden Müslüman ya da Müslüman olma*yan bireylerin ameller dizgesinde tuhaf bir tutarsızlık ve uyumsuzluk görülmektedir.



                    Onların amellerinden kimileri büyük ve insanî bir hedefi gösterirken, öteki amelleriyse bu amellerin karşıt noktasını göstermektedir. Örneğin Hüseyin’i anma top*lantısına katılır, ağlar, orada Hüseyin’i yüceltir, ama zulmün elinde araç olur kolayca. Ya da dinî şiarlara ina*nır ve sıkı sıkıya sarılırken aynı zamanda, söz ve kale*miyle toplumu sapmaya ve gerilemeye sürükler. Ali’ye inanır; herşeyini yitirme pahasına batıla evet demeyen adama inanır, ama hareketiyle, vücuduyla ve ameliyle, her aşağılığa, her alçaklığa ve her cinayete “evet” der, bo*yun eğiş, onun fizyolojisinde bile göze çarpmaktadır; her*şey karşısında -önemsiz ve aşağılık da olsa- otomatik ola*rak eğilir. “Onlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler ve rükûa varırlar” ayetini Ali [a.s.] hakkında tefsir etmekte*dirler, O, Allah huzurunda rükûa varırken, halka bağışta bulunmaktadır. Bunlar ise, efendinin huzurunda rükûa varırken, halktan almaktadırlar. Onlar, inanç ve amel arasındaki bu çelişki ve uyumsuzluğu duyamazlar. Kur’an’a inanır, onu ciltlemeyi, süslemeyi ve yüceltmeyi hiç ihmal etmez, inançsal bakımlardan Kur’an’ı dua kitabın*dan üstün bilir. Ama amelde, bir kez bile okumamıştır, okumamaktadır Kur’an’ı. Dua kitabı onun için Kur’an [okunacak] dır. Kur’an, onun için sadece yazı-tura at*makta ve istiharede kullanılan kutsal birşeydir. Eşitliğin ve insanlığın doruk noktada sergilendiği yer olan hacda, aşağılık bireysel hayatı için dalkavukluk ve med*dahlık etmektedir. Parası olmadığı için alçalmakta ve kendinden daha aşağı ama paralı olan birine saygıda ku*sur etmemekte ve onun önünde eğilmektedir. Bunların hiçbiri, ona göre, bir uyumsuzluk taşımamaktadır, Ha*cer ve İbrahim’in sünnetine katılmakla birlikte.



                    Bu insan, ‘Ana, Baba! Biz Suçluyuz’ da söylediğim gibi hacda bin kez sorar “Nasıl?” diye. Ama bir kez olsun “Niçin?” diye sormaz. Yüz kez gidip dönmüş ve hep şunu sormuştur; “Efendim, benim bu plastik terliğimin üze*rinde bitişme izi var -elbette kalıptan ileri gelmektedir- bunun günahı var mıdır; biliyorsunuz, ayakkabı dikişli olmamalıdır?” Ama bir kez olsun, aslında hacca niçin gel*diğini sormamış ve düşünmemiştir.



                    Çelişkiyi anlamaz. Onun zihni donmuştur, durağan*laşmıştır. Kendisini insan bireyi olarak kabul edemez, Allah yerine -Kur’an’ın dediği gibi- ahbara, ruhbana, güçlülere ve para babalarına tapar, fakat taptığını bil*mez. Çünkü ruhanî ya da servet sahibi veya güç ve ma*kam sahibi kimse aracılığıyla aline olmuştur. Dine ve in*sana bağlı olan insanî saygınlıkları, ilahi değerleri, ma*kama ya da paraya bağlı olan güçleri, bunlara bağlı ve mensup olan bireylere ait görür ve onların karşılarında basitçe bir düşünmeye bile gücü yoktur.



                    Bilinçli ve düşünür din âlimlerinden biri olan bir dos*tum -yeni yetişen seçkin aydınlar arasında benzerini az gördüğüm bir Alevi Şiiliği âlimi-[1][1] şöyle diyordu; “Mes*citte, kılığıma bakarak bir hanım, kendisi için istiharede bulunmamı istedi [ki ne yazık ki avam, aynı tür giysiyi giyen kimseleri aynı gözle görür ve yükümlülüklerini bu sınırlar içinde sanır]. Tartışmanın yeri olmadığını gördü*ğümden bir istiharede bulunmak için tesbihi alıp kıbleye döndüm. Dua ve kendimi hazırlamakla meşgulken sipa*rişçi hanım, “Efendi! Lütfen niyetini de siz kendiniz dile*yin.” demez mi?



                    Hedefsizliğin nereye vardığına bir bakın? Bu hanım ne için gelmiştir, hangi ihtiyacını gidermek istemiştir?



                    Hac’da kendim, insanın anlayıp duyumsayabileceği en güzel değerlere tanık oldum. Yine orada, insanın anla*mayacağı en geri çirkin cehaletlere de tanık oldum. Örneğin bir grup, niyet okuma [ ! ] yapmak için oturmuştu. Niyet etme teknolojisi öylesine karmaşık ve güçlü ki ni*yet etmenin aslını unutmuşlardı ve tüm çabaları harf ve kelimeleri tıpkı Araplar -hem de mevcut Araplar değil, mevhum Araplar- gibi telaffuz etmeye harcanıyordu. Bu, hedefin ve amellerle inançlar arasındaki uyumun yok ol*masıdır; Örneğin İslam gibi, bir hedefi bulunan ve amel*leri, ibadetleri, hükümleri, iktisat, siyaset ve kullukla il*gili konuları bütünüyle mantıksal bir uyum, sağlam ve bilinçli bir doku içerisinde olan neden-sonuç ilişkisi, bir*biriyle bileşim ve uyuşum taşıyan ve herkesin görevi he*defe ulaşmak için bir giriş olan bir harekette şimdi İslam’ın varlık felsefesi, vahiy ve mesaj olan o hedef orta*dan kalkmaktadır. Bu dizgenin darmadağın olmuş par*çaları, birbirleriyle bağıntılı olmaksızın ve o hedef ve amaç göz önünde bulundurulmaksızın gerçekleştiril*mektedir.



                    Amel ve inanç, hayat ve düşünce, davranış ve iman arasındaki bağlantının kopması, aracın hedefe dö*nüşmesi, yolun amaç olması, dinin şiarlara sıkıştırıl*ması imanın törenlere, inancın işaretlere [hatta beden*sel işaretlere] indirgenmesi, tapınmak ama tanımamak, inanmak ama anlamamak, sonuçta da bütün mantıklı ve bilinçli ilişkilerin altüst olması ve birbirinden kopması, bütün değerlerin dağılması, insanı yiyip yutan ve biçimi*ni değiştiren korkunç hastalıklardandır.


                    İKİCİLİKLER


                    İki görüşlük, felsefî ve insanbilimsel şaşılık, iki ayrı şeye kulluk, iki ayrı yönde inanmak, insandaki ve doğa ile doğa ötesi arasındaki çelişki; tüm bunlar ikicilik [dua*lisme] anlamına gelir. Tevhid ise tüm bunlara uyum ve birlik kazandırır.



                    Sürekli olarak, maddeyle mana arasında -ki İslam ekmeği ve namazı bir uyum, bir bakış ve görüş içerisinde algılar- dünya ile ahiret arasında -ki tevhid, bu ikisi ara*sındaki süreğen çelişkiyi gidermekle kalmaz onlar ara*sında bir neden-sonuç ilişkisi oluşturarak aralarında ta*rım ve ürün arasında olduğu gibi bir uyum olduğunu ön*görür- akıl ve aşk arasında -ki felsefe tarihi boyunca bir*birlerinin yanı başında, birbirlerine uzak ve birbirleriyle savaşım içinde olmuşlardır- ayrılık ve savaş olagelmiş*tir.



                    Konfüçyüs ve Lao Tzu’dan tutun da Aristo ve Efla*tun’a, İbn Sina ve Ebu Said Ebulhayr’dan tutun da Des*cartes ve Pascal’a varıncaya değin felsefe, ahlâk ve ruhbilimde akılcı insanlar, duyumcu insanlardan ayrı*dırlar. İşrak, duyum ve ilham bir yanda, akıl, mantık ve delillendirme öte yandadır. Pascal’ın deyişiyle; “Aklın anlamadığı kanıtları vardır kalbin. Allah’ın varlığına akıl değil, kalp tanıktır.”



                    Tarihte, dinî duygu, bireyi toplumdan Tanrı’ya doğru sürüklemiştir hep. Toplumsal, iktisadî ve siyasi düzen ise bireyi Tanrı’dan ve fizik ötesinden gündelik maddi toplumsal yaşayışa sürüklemiştir.



                    Çaba ve tevekkül de hep karşı karşıya bulunmuşlar*dır. Çünkü çaba, hedefe ve başarıya ulaşmak için özdeş yeteneklere ve maddi çalışmaya dayanan insanî bir gö*rüştür. Tevekkülse, her türlü başarıyı ve hedefe ulaşma*yı Allah’a dayanmada görmekte ve kendi bireysel çaba, irade ve seçimini yazgısında, mutluluğunda ve mutsuz*luğunda etkisiz olarak bilmekte olan insanî bir duygu ve inanıştır. Çaba, maddi insan görüşünün tezahürüyken, tevekkül, ilahi ve madde karşıtı insanın manevi, irfanî ve ruhanî duygusunun tezahürüdür. Hesapçı akıldan kay*naklanan maddi çabayla, hesapsız aşktan kaynaklanan tevekkül, dinlerde ve felsefî öğretilerde biri ötekine feda olmaksızın ya da ötekinin yan birimi veya ötekinin karşı*sında değersiz ve önemsiz olmaksızın iki temel olarak ya da iki esas neden ve etken olarak birleştirilemezler.



                    Dünya ve ahiret ikiliği, zahitlik ve varsıllık ikiliği, ruh ve cisim ikiliği, gerçek ve güç ikiliği, ruhanilik ve maddilik ikiliği, bireysellik ve toplumsallık ikiliği, daha derin anlamıyla; kulluk ve rablik, isyan ve baş eğme, gurur ve huşu, kılıç ve namaz, arifin halveti ve mücahidin savaşı, Budha’nın huzuru ve Sartre’ın huzursuzluğu, mutlak zihinsellik ve mutlak özdeşlik, savaşmak ve aşk beslemek. Halk için, Allah için ve kendisi için... İkili*ği bu türdendir.


                    MATERYALİZM VE İDEALİZM


                    Tüm öğretiler ya tek gözlüdürler [Materyalizm, Ber*keley’in felsefî idealizmi v.s.] ya da şaşıdırlar ve iki gö*rüşlüdürler [Budha, Veda, Zerdüşt ve Mani dinleri v.s.]. Oysa tevhid, doğa gibi, insana tek bakışlı iki göz vermek*tedir. Nasıl yani? Yani hem yeri görmektedir, hem göğü; hem ekmeği, hem namazı; hem dışta olanı hem içte olanı, ama her ikisini uyumlu, aynı yönlü ve kaynaklı olarak görmektedir. İki karşıt yüzü de görmektedir, ama tek bir madalyon üzerinde. Onun için varlık, çatışıklardan olu*şan bir varlıktır bir oranda. Mutlak bütünsellikteyse tek ruhu ve aklı bulunan tek bir gövdedir.



                    KUŞKUCU DÜNYA GÖRÜŞÜ [SCEPTİCİSME]


                    Kuşkucu dünya görüşünde dünya bilinmez üzerine kuruludur ve insan da kuşkuya dayalıdır. O dünyada, nelerin olup bittiği ve yaratılış hedefinin ne olduğu bilin*memektedir. İnsan, kuşkulu bir dünyada anlaşılmaz bir yazgı ve bilinmez bir dayanak karşısında, yönsüz ve ikir*cilikdir, kendinden geçmek dışında atlatılamayacak bir huzursuzluk duymaktadır. Kuşkulu dünyada insan, maddi ve günlük hayatında bile belirli bir yol seçemez as*la. Varoluş kuşkulu olduğunda, her düşünce, seçim ve araştırma da kuşkulu olur. Çünkü doğru, güzel ve çirkin için bir ölçütün bulunması olanaksızdır.


                    SAÇMACI [ABSURDE] DÜNYA GÖRÜŞÜ


                    Dünya ve dünyadaki işler sadece bir hiçtir. Bu dünya görüşü, eskiden var olmuş ve bugün de oldukça yaygınlık kazanmıştır. Dünyayı saçma gören insan, kendisini, ha*yatı, kendisinin başkalarıyla olan ilişkisini ve başka her şeyi, ciddi, anlamlı ve hedefli olarak algılayamaz. Varlı*ğa inanmayan bir insan, insana iman duyamaz. Saçmacı dünya görüşü, hayata ve bütün insanî görünümlere etki eder. Öyle ki bugün saçmacı sanat, saçmacı tiyatro, saç*macı edebiyat ve saçmacı roman, resmilik kazanmıştır.



                    Bu doğaldır. İnsan, doğanın ardındadır ve dünyanın ayrılmaz parçasıdır. Dünyaya baktıkça kendisini çaresiz görmektedir. Varoluş saçma üzerine kurulduğunda, her iş mecazdır. Çünkü herşey boş ve anlamsız olduğundan iyiden ya da kötüden, çirkinlik ya da güzellikten, hizmet ya da hıyanetten, cellâtlık ya da şehitlikten söz etmenin bir anlamı yoktur; hepsi de birdir. Çünkü hiçbiri de hiç*bir şey değildir.



                    Burada, bu dünya görüşünün ilk ve en büyük kurba*nının insan olduğunu görüyoruz. Saçma insan, insanlığı ortadan kaldıran insandır.


                    BENMERKEZCİ DÜNYA GÖRÜŞÜ [EGOCENTRİSME]


                    Yunan sofistleri, yeni hümanistler ve bu cümleden olarak egzistansiyalizm, insanı varlık okyanusunda bir başına bir ada olarak görürler. Yeni egzistansiyalizmin ve Camus öğretisinin gereği, Tanrı’nın ve gayb dünyası*nın yok sayılmasıdır. Bu öğreti, Lucréce[2][2] öğretisinin devamıdır. Bu öğretide tanrı, tanrılar ve fizik ötesi var*dır, ama bizim yazgımızda etkisi yoktur. Biz kendimiz için varız, hayat ve hedefimizi fizik ötesine ve iradesine göre belirlememeliyiz. Bizim kendi irademiz var ve ba*ğımsız olarak kendi hayatımızdan sorumluyuz. Lucréce şöyle diyordu; Tanrılar vardır, ama kendi aşk*larıyla, kinleriyle ve savaşlarıyla meşguldürler, onların insanlarla işleri yoktur.



                    Bu tür bir dünya görüşü şirktir. Bir tür varoluşsal ikicilik [dualisme] olup tanrıya, hesaba, kitaba inanmakta, evrende bilinç ve hedefin bulunduğunu kabul et*mekte, ama evrende birbirleriyle bağlantıları olmayan bir sürü çelişik gücün, zatın, buyurganlığın, yön ve hare*ketin bulunduğuna inanmaktadırlar. Burada insan, dünyada bir garip olarak algılanmaktadır; doğada teme*li olmayan, fırtınalı bir okyanusta başıboş dolaşan bir ge*mi olarak. Şirk dünya görüşünde birey, parça bölük ol*muştur. Tarih ise, tarihsel şirk dünya görüşünde, birbi*rinden kopuk bir akım, birbiriyle hiçbir bağıntısı olma*yan olay ve oluşlar dizgesidir. Hepsi aynı yolu yürümezler, tarihin nereye ulaşacağı bilinmez. Çünkü önderle*rin, siyasetçilerin, askerlerin ve fatihlerin oyuncağıdır. Fakat tevhid, tarihi uyumlu tek bir hareket olarak, ke*sintisiz süreğen bir akımda insanlığı kesin başlangıç noktasından alıp somut bitiş noktasına değin götüren bir hedefli ve bilinçli bir hareket olarak görmektedir.



                    Tevhid, tefrikayı, ırkçılığı, sınıfları, kümeleri, sülale*leri, insanî mertebeler zincirini toplumda açıklayan tüm öğretilere indirilmiş bir darbedir. Tevhid, tüm bunları yok etmekte ve beşerî toplumsal düzene birlikçi bir görüş kazandırmaktadır. Çünkü sınıflara ve tefrikaya dayalı bir toplumun açıklanışı, tevhidle değil, şirk dünya görü*şüyle uyumludur.



                    Bundan önce ayrıntılı olarak söylediğim gibi tevhid, bireyi ve toplumu yıkıntıya çeviren üç etkeni, yani ceha*leti, korkuyu ve çıkarı yok etmektedir. Bu etkenlere, da*ha önce işaret ettiğimiz türlü alinasyonları da eklerse*niz, insanın kendisi oluşunda, şaşırtıcı, hassas, geliş*kin, karmaşık ve aşkın bir varlık olduğu kadar tehditle, bozulma, koflaşma, saçmalaşma, hayvanlaşma ve hatta nesne ve eşya olma tehdidiyle karşı karşıya olduğu da açığa çıkacaktır.



                    Yükümlülüğü, Allah’a doğru olmak, Allah’ın benzeri olmak[3][3] olan insanı doğa, tarih, toplum, hatta kendisi, hayat, duygu, bağ, gereksinim, inanç, konum, koşul*lar, kültür, uygarlık, dinler, küfürler, felsefeler, sanatlar ve hatta iyilikler, güzellikler ve değerler aline edebilir*ler. Her melek, şeytan olabilir; bir cin onu deli edebilir, çarpabilir.



                    İnsan, gerçek kendisini ve kendi aşkını nasıl besle*yebilir ve onun varoluşsal takdirinde ve yaratılışının mucizevî olanaklarında bulunan kendi yaratılışının ilahi planını kendisinde nasıl gerçekleştirebilir?



                    O zaman, dört yandan onu gizli ve açık darbeleri altı*na alan ve gün geçtikçe daha bir güçlü, daha bir fazla ve daha bir üstün olan ve insan yükseldikçe onu düşme tehlikesiyle karşı karşıya bırakan bu insan karşıtı amansız saldırılar karşısında kendisini nasıl koruyabilir? Kendi insanî özünü unutmaz mı? Yitirmez mi? Elinden kaçır*maz mı? Yapısı değişmez mi? İnsanlığın bugünkü tehli*kesi, sel, veba, kıtlık ve çiçek hastalığı değildir. Sayısız insanın ölümü tehlikesi değildir. Bugünkü insanlığın tehlikesi insanlık tehlikesidir. İnsanın özünün ve aşkın insanlığının türselliğinin değişmesidir. İnsanlık, insan*lar olmakla değil nesne olmakla, yok olmakla karşı karşı*yadır. İnsanlık, nüfusun değil nefsin ölümü tehlike*siyle yüz yüzedir.



                    En sonunda, bu kendinin yabancısı paranın, gücün, makinenin, şirkin, vehmin, sınıfın, soyun, baskının, dü*zenin ve hayatın çarptığı, bu kurt ya da tilki olmuş kişi, bu sıçan ya da koyun olmuş kişi, dünya ya da ahiret yo*luyla âline olmuş bu kimse; bu -her nasıl ve her ne şekilde olursa olsun- insan olmaktan çıkmış ve ona karşı garip*leşmiş kimse, kendisini yeniden nasıl keşfedebilir, kendi yaratılışsal özüne nasıl dönebilir, nasıl kendisi olabi*lir?



                    Söylemek istiyorum; Tevhidle.



                    Ama bu kelimede -tüm varlığı ölçüsünde ağır, zen*gin ve varsıl bir kelimedir- bulunan anlam yükünün ağır*lığı, bu kelimedeki şaşırtıcılığı da aşan öte şaşırtıcılıklar, onun yükünü çekmekten aciz bırakmaktadır kelimeleri. Dil -onu eksik, yüzeysel ve oldukça yoksul kılmaksızın- *ondan söz edebilecek güçte değildir.



                    Belki de bu yüzden vahiy dili de -beşerî kelimelerle konuşması gerektiğinden- onu tüm temel kavramlarıyla -ki her birinin yüzlerce boyutu bulunan görünümü var*dır, her biri her bilinç ve duygu ışığının parladığı, bitmek bilmez çeşit çeşit görünümler kazanan bir prizmadır- sözler yoluyla değil, hareketler yoluyla anlatmayı yeğle*miştir.



                    Her birinin bir sembolü olan hareketler, her birinin anlatımdan daha çok anlam taşıma, duyma, dile getirme ve ilham etme kapasitesi bulunan semboller...



                    Büyük bir sahnede, doğanın içinden, dağ, dere, düz*lük ve ovanın yer aldığı sade ama düzenli, birbirine bağlı ve zamanla bağıntılı görkemli bir gösteriyle tevhid, dün*ya görüşü, tarih, toplum ve insandan oluşan dört boyu*tuyla, ideolojik üst yapısıyla ve ayrıca son yönüyle -ki ya*ratılışın namusunu, varlığın uyumunu, insanın ereksel takdirini anlatmaktadır- açıklanmıştır, özdeş bir cisim*lenişe kavuşmuştur. Öğrenci, onu anlamak için, onu tüm ruhuyla, bedeniyle, davranışıyla, etinde, derisinde, duy*gu ve düşüncesinde tecrübe etmektedir.



                    Nerede?



                    Hacda.



                    [1] Şaşırtıcıdır ki İslam'da hem en güçlü uyuşturma ve geriletme etkenleri ve hem de en güçlü tahrik ve ayağa kaldırma öğeleri ayın din âlimleri topluluğunda bir arada bulunmuşlardır. İs*lam tarihine bir bakın. Hilafet döneminde herkesten çok [Sün*nilikte] ve Safeviler döneminde her zamankinden çok [şiilik*te], toplumu uyuşturmaya neden olan ve halkın zihinsel kav*ramlarla, duygularla, zararsız ve tehlikesiz kin ve tehlikelerle güç sahiplerinin, hilafetin ya da içinde bulunulan zaman ken*dilerinin malı olan herkesin çıkarına oyalanmasına yol açan etkenler de yine aynı grup ve· toplumdandırlar. Çünkü din her güçten daha güçlüydü ve halkının düşünce ve inanışına her şeyden çok egemendi. Öte yandan, uyanış, hareket ve topluma bağımsızlık bağışlama etkeni, dıştan gelen düşünsel, kültürel, iktisadi ve siyasal saldın karşısında direniş etkeni, kitleye ha*yat ve hareket bağışlama etkeni, bu din görünümlü tüm sap*malara karşı duruş ve direniş etkeni olan çehrelerin çoğunlu*ğu, yine bu toplum ve grup içinden çıkmıştır. Paris'teydim. Bizim grup başkanımız olan -elbette çoğu kez başkansız mes*kenlere başkanlık ediyordu- bir bey, "öğrenciler encümeni" adı altında bir toplantı düzenlemişti. İnsanı komplekse sürükle*yen o çok aydın öğrencilerden biri laf üfürmekle meşguldü, "müslüman duymasın, kâfir görmesin" türünden jest ve tavır*larla! Konu, İran'ın tanınmasının ve sevgili vatanın sorunları*nın araştırılmasının zorunluluğu idi; özdeş, bilimsel ve beş bin kilometre öteden direkt bir biçimde. Paris'in aristokrat kafelerinden birinde İran'ın köylü kitlesiyle temas kurulma*lıydı [tıpkı Süveyş gölü kıyısında, İran'ın halk kültürünü ve mahalli dillerini derleyip araştıran Sayın Cemalzade gibi!]. Ruhaniliğin ve dinin İran'da ya da İslam toplumlarında toplu*mun gerilemesinin ve duraklamasının en büyük etkeni oldu*ğundan söz ediliyordu [sekiz-dokuz yıl öncesine aittir]. Sonra saldırmaya başladılar: "Din toplumu geriletti, düşünme ve ak*letmenin gelişmesini toplumun elinden aldı. Din genel olarak özdeş gerçeklerden, evrimden; hareketten ve uygarlıktan uzaklaştır maktadır". Başladılar iki yüz yıllık standart laflan söylemeye. Ben İran'dan yeni gelmiştim, kalkıp arz ettim: Ben sizin kadar aydın değilim, yeni geldim. Ben bu bilimsel ve oldukça felsefi konulan bilemem, fakat ben şu son yüz, yüz yir*mi yıla bakıyorum, tarihe bakıyorum başından bu yana batıyla bütün askeri, siyasi ve iktisadi antlaşmalarda, hep doktorla*rın, mühendislerin, Avrupa'da okumuşların, yani ‘bizler’in imzası bulunmaktadır, hiçbirinin altında hiçbir din adamının imzası bulunmamaktadır. Tümü Necef’e değil, Avrupa'ya gi*denlerce imzalanmıştır! Bu bir yana, direnişçi çehreler olarak, ta başından beri, batının saldırıları karşısında, aslında sömü*rünün girişini sağlayan, saptırıcı yenileşme olgularına karşı savaşan ve hatta siyasal sistem, iktisadi sistem, üretim, pazar, hayat, toplumsal etiket, inanç, ideoloji, aydınlık adı altında ve bu deccal eşeğine yol açan çeşitli bahanelerle ortaya sürülen bütün iktisadi ve hatta ahlaki ve toplumsal semboller karşı*sında direnen kimselerin hepsi bu din adamları topluluğun*dan çıkmıştır. İlk başkaldırı, Tömbeki başkaldırısıdır. İlk baş*kaldıran çehre ise Mirza Hasan-ı Şiraz’dır ki o da bunlar ara*sından çıkmıştır. İran'a giren ilk sömürü ayağı bankaydı. Ban*kanın İran'a gelmesini öneren ilk kişiyse din karşıtı, yenilikçi bir aydındı -Mirza Mülküm Han- ve buna karşı duran ilk kişi de yine din adamları "arasından çıkan Seyyid Cemaleddin Afgani’ydi... Bu yüzden aynı toplumdan hem bozuk din yayılmış ve gerçek İslam'ı yok etmek ve halkı uyuşturmak için İslam tarihi bo*yunca, hilafet döneminden tutun da sömürü dönemine varın*caya değin, aynı yerden destek alınmıştır. Sapma, kirlenme, zulüm ve dış tecavüz karşısında uyanış, sorumluluk, karşı du*ruş ve direniş etkenleri de yine bu merkezden baş göstermiştir. Öyle ki İslam toplumunda gerçekleşen devrimler ve toplumsal hareketlerin her birinde iki olgunun yinelendiğini görürsü*nüz: Biri özgür, bilinçli ve sorumlu âlim çehrelerinin çıkışı, ötekiyse bu değişimlerin asıl merkezi olarak ‘mescid’in faal merkeziliği, toplumcu ve halkçı yükümlülüğüdür. Bu yüzden "İslam, halk ve zaman" üçgeninde düşünen ben ve benim gibilerin hem buraya olan umut ve imanları, hem de umutsuzluk ve inançsızlıkları aratmaktadır! Bu yüzden ayır*mak gerektiğine inanıyorum: Âlim mi, ruhani mi? Alevi Şiili*ğinde mi, Safevi Şiiliğinde mi? Bu farkı koymazsak hem ger*çekliğe zulmetmiş, hem de yanlış karşısında akılsızlığa düş*müş oluruz. Bizse ne zalim ve haksız olmak istiyoruz, ne de ayırt etme yetisi olmayan ahmaklardan olmak istiyoruz!

                    [2] Lucrece, İsa'nın ölümünden sonra 70 yılına dek yaşadı. Albert Camus ve Sartre -Camus'dan daha az olarak- görüş ve öğretilerini ondan aldılar. [Lucrece ve öğrencisi olarak Albert Ca*mus'un öğreti ve eserlerinin felsefi ve toplumbilimsel çözüm*lemesi için Meşhed Edebiyat Fakültesi'nde verdiğim Tarih Bö*lümü dördüncü yıl Medeniyet tarihi derslerinin Edebiyat Fa*kültesi Öğrencileri Örgütü'nce çoğaltılmış teksirlerine bakıla*bilir.]

                    [3] Bu konunun sonunda konu zincirinin mantıksal uyum ve ba*ğıntı içerisinde olmadığını, ortaya atılan konuların birinin Ha*lep'ten, birinin Şam'dan olduğunu söyleyebilirsiniz. Doğru*dur. Ama bu gerçeğin suçudur, insanın dünyadaki zor yazgısı*nın, karmaşık, fırtınalı ve tehlike dolu "konum"unun gerçeği*nin!
                    And olsun Biz Kur`an`ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? Kamer/17-22-32-40

                    Comment

                    • kamer
                      Super Moderator
                      • Sep 2008
                      • 272

                      #25
                      İSLAM BİLİM; DERS-10 [Bölüm 1] / Kur’an ve Öğretiler Açısından Tarih
                      Bugün, İslam-bilim planının ikinci bölümüne, yani ideolojiyi koruyan ve tevhidin dünya görüşü üzerine ku¬rulu o üç sütunun açıklamasına geçiyoruz. Bu üç sütun, şekilde şöyle gösterilmiştir; Ortadaki sütun insandan ibarettir. Sağdaki sütunu tarih, soldaki sütunuysa top¬lum oluşturmaktadır.

                      Kural olarak insandan başlamamız gerekiyordu. Çünkü öncelikle insanın kim olduğunu, bu büyük düşün¬ce tasvirinde, bu öğretide nasıl algılandığını bil¬mek, onun öz ve gerçeğinin nasıl çözümlenip anlatıldığını kavramak durumundayız. Daha sonra da insanı tarih¬te ve toplumda tanımalıyız.

                      Bu üç sütunda, ortadaki sütun olan insan, felsefî yö¬nüyle, yani bu öğretinin kendisine özgü görüşündeki in¬sanın hakikati, özü ve gerçek anlamı olarak tanınmakta¬dır. Bu sütunda insan, soyut bir gerçek olarak, tümel ve zihinsel bir cevher biçiminde ortaya çıkmaktadır. Tarih felsefesinde insan, zamanda, zamansal hareket duru¬munda; sol sütundaysa insan, toplumsal sistem içerisin¬de ya da toplumsal şekliyle betimlenmiştir.

                      Dolayısıyla, insanbilimde, soyut insandan söz edil¬mektedir. Her iki yanındaki iki sütundaysa insan, özdeş, gerçek, dışsal olarak ve zamanda ya da toplumda gerçek¬lik kazanmış durumuyla açıklanmaktadır. Kural olarak, öncelikle, insanın tümel anlamda ne olduğunu bilmek durumundayız. Daha sonra da insanın tarihsel yüzünü bir sütunda, ardından toplumsal yüzünü başka bir sü¬tunda açıklamalıyız. Bu, inceleme, araştırma ya da öğretimin mantıklı kuralıdır. Ama hangi mantıktan söz edi¬yoruz? Bizim şu anda benimsediğimiz mantıktan; benim açıkladığım, bütün zihinlerin beklediği mantıktan; zi¬hinlerin alışılagelmiş mantık yönteminden söz ediyoruz. Mantık yöntemi ya da mantık, ya da mantıksal bakış ve¬ya -Avrupalıların deyişiyle- Descartes mantığı dediği¬mizde ister Doğu’da -özellikle bugünkü İslam uygarlığın¬da- ister Batı’da olsun, biçimsel [formel] mantık ve soyut aklın mantığı olan Aristo mantığı amaçlanmaktadır.

                      Ne ki bilim, özellikle de insan bilimleri, yeni yönte¬minde Aristo mantığı kalıplarından kurtulmaya çalış¬maktadır. Şu anlamda ki “önce insan tümel olarak ta¬nınmalı, sonra da özdeş biçimiyle tanınmalıdır; önce in¬sanın soyut gerçeği ortaya konulmalı, sonra da zaman¬sal, mekânsal, toplumsal ya da bireysel veya tarihsel ger¬çekliği ortaya konulmalıdır” diye dile getirilen o mantıksal gereğin tersine yeni bilimsel görüş, insanın ya da baş¬ka bir fenomenin ve başka bir bilimsel konunun soyut gerçeğine varmak için tümelden başlanmalı ve başlan¬gıçta soruna soyut, genel ve tümel felsefî şekliyle girilmemelidir. Önce özsel gerçekliği tanıyıp sonra da tikelleri ve özdeşleri ele alma zorunluluğu yoktur. Tersine, de¬neysel yöntem olan genel bilimsel araştırma ve inceleme yöntemi, Aristo mantığının tersine, tikel ve özdeş ger¬çekliklerden başlamamızı zorunlu görmektedir. Yani ör¬nek olarak, insanı tanımak istediğimizde, önce insan gerçeğinin tümel bir tanımını -insan şöyle bir varlıktır, şöyle bir hayvandır, diye- vermeye çalışan geçmiş âlimlerin yaptıklarının tersine, bugün, var olan insanı, soluk alan özdeş insanı, yürüyen insanı, yaşayan insanı dakik, somut, deneysel ve özdeş olarak incelemeli, sonra da nokta nokta tanımalı ve ondan çıkardığımız gerçekliğe, hakikate, yasalara ve bağıntılara dayanarak tümel ve gerçek anlamda adı insan olan o şeye ulaşmalıyız. Dış¬sal gerçekliği bulunan bu insanı nerede bulalım? İki yer¬de; Biri tarihte, ötekisi de toplumda.

                      Şunu apaçık aklî değil apaçık bilimsel bir ilke ola¬rak kabul etmeliyiz; Toplumun dışında, tarihin dışında insan yoktur ya da varsa bile biz tanımıyoruz ve şimdiye dek insan adıyla tarihten soyut olarak, toplumun dışın¬da böyle bir varlığı tanımadık, görmedik. Bu yüzden, eski ve yeni felsefede şimdiye değin insanın ne’liği ve nasıllığı konusunda yapılan ve insanın tarih ve toplum ötesi soyut gerçeğini incelemeyi amaçlayan bütün tartışmalar, te¬melsiz ve gerçeklikten uzak tartışmalar olup tümü felsefî tahayyüller ve zihinsel kurgular biçimini almıştır ve hiçbir düğümü çözmemiş, hiçbir bilinmezi açığa çıkar¬mamıştır. Hatta bugün, bu gerçeklikten başlama görü-şünün, hem dilbilgisi öğreniminde, hem de çocukların eğitim ve öğretiminde yaygın olduğunu görüyoruz. Şimdi hala akıllarımıza egemen olan eski mantık [yani Aristo mantığı] şunu söylüyordu; Önce, anlatım yapısının temel taşı, söyleyiş ve cümlenin temeli olan kelimenin ger-çeğini tanımalı, sonra kelimenin mantıklı bir tanımını vermeli, daha sonra da çeşitli türlere -ad, eylem, harf, zarf, sıfat vb. diye- ayırmalıyız. Sınıflandırmayı yaptık¬tan sonraysa her bir kelimeyi ayrı olarak, soyut biçimde, yani cümle dışında, metin dışında, anlatım dışında ve kullanım dışında anlamlandırmalıyız; tıpkı ‘dictio¬nary’lerde ve sözlüklerde adlandırıldığı gibi [sözlükler¬de kelimeler, soyut biçimde anlamlandırılırlar]. Çocuk bunları tanıdıktan sonra “Söz grubu ya da cümle kur” ya da “Söz grubunu ya da cümleyi ayrıştırıp çözümle” diyo¬ruz. Oysa bilimsel yöntem, öğrenciye öncelikle cümleyi öğretmeyi gerektirmektedir. Çünkü cümle dışında keli¬me yoktur, cümle dışında kelimenin anlamı yoktur;• bi¬zim varsaydığımız hayali zihinsel bir görevdedir kelime. Gerçek ve somut varlık taşıyan kelime, cümle adı verilen gövde içerisinde varlık, anlam ve ruh kazanır, anlamı ak¬tarır. Bu yüzden, öncelikle cümle tanınmalıdır ve algıla-nan cümle, ayrıştırılıp çözümlenmelidir. Bir kişinin gö¬zünü ya da bir kişinin beyninden bir hücreyi çıkarıp alır¬sak, bu gözün ya da hücrenin bir anlamı olmaz. Bunlar, ancak gövde içerisinde anlam kazanırlar ve niteliklerini ortaya koyarlar. Bütün toplumsal konularda ve bütün insanî bilimlerde durum böyledir...

                      Bu yüzden önce olgusal insandan başlamalıyız, var olan insanı tanımalıyız. Sonra da felsefî soyut biçimiyle insanın genel tanımına varmalıyız. İşte bu yüzden tarih¬ten başlamalıyız işe. Ne ki burada, insanın, özdeş biçi¬miyle, tarihte ve toplumda olmak üzere iki yerde var ol¬duğunu söylediğimiz halde niçin toplumdan başlamadı¬ğımız sorusu gündeme gelmektedir. Fakat bu ders bo¬yunca, olgusal insanın toplumda değil tarihte tanınabi¬leceğini ortaya koyacağız. Çünkü tarihsiz toplum, son¬suz yönünde akış durumunda olan gerçekliğin bir kesiti ve parçasıdır sadece. Şu anlamda ki biz, onca kilometrelerce uzunlukta çeşitli yataklarda, çeşitli topraklarda akmakta olan bir ırmağı bir noktada durağan olarak al¬gılarsak bu, eksik bir algılamadır ve insanın bir yanıdır. İnsan, tam gerçek anlamıyla toplum değildir; toplumda da değildir. Tersine, sonsuzluktan geçip şu ana dek akıp gelen zaman boyunca akan bir ırmaktır ve onu tanımak içinse bu dizgenin gidiş çizgisini izlemek, doğuşunun başlangıcından başlayıp çeşitli gidiş çizgileri boyunca, çeşitli iniş çıkışları, aldığı değişik biçimleri şu ana dek adım adım takip etmek, onunla birlikte gelerek özdeş gerçek insanın boyutlar dizgesini tanımak gerekir.

                      Dolayısıyla, konuları bilimsel yöntemle incelemek is¬tersek, önce insanı tarihte tanımalı, sonra da toplumda tanımalıyız. İşte o zaman, soyut felsefî biçimiyle insanın genel gerçeğine ermiş oluruz. Burada benim işim, araş¬tırma değil öğretim olmakla, yani anladığımı aktarmak olmakla birlikte öğretim işini sürdürürken kullandı¬ğım ve kendisinden yararlanarak bu sonuçlara ulaştığım araştırma yöntemini öğretimde de yansıtmayı arzuluyor, böylece sizin, hangi yöntemle, hangi araştırma biçimiyle bu sonuçlara ulaştığımı bilmenizi istiyorum.

                      Konferansların -neredeydi bilmiyorum- birinde belirttiğim sözel bir güçlüğümüz bulunmaktadır. Bu güçlü¬ğü burada yeniden dile getireceğim. Çünkü tarihe ilişkin tedrisimiz süresince, bu söyleyiş ikircilliği açık anlatımı engellemesi ve yanlış yoruma ve anlamaya yol açması olasıdır, hatta kesindir. Bu güçlük, hem bizim dilimizde¬ki, hem de Avrupa dillerindeki tarih kelimesinde var olan ikircillikten ortaya çıkmaktadır.

                      Avrupalılar his¬tory ya da histoire dediklerinde, bizse tarih dediği¬mizde birbirinden ayrı olan iki anlam dile getirilmiş olur. Bu iki anlam birbirinden ayrı olduğu için kimi zaman bir yazar ya da konuşmacı tarih ya da histoire derken başka bir anlamı amaçlamışken, dinleyici ya da okuyucu öteki anlamı aklına getirmiş olabilir veya bunun tersi de olabilir.

                      Bu yüzden, güçlüğe düşmemek için, tarihin hangi anlamları taşıdığına, ikircilliğin nereden kaynaklandı¬ğına şimdiden açıklık getirmeliyiz. Bu konuyu ben ilk kez Gurvitch’ten duydum. Daha sonra, Raymond Aron’un Tarihsel Vicdanın Boyutları -ki çok kapsamlı ve incelenmeye değer bir kitaptır- adlı oldukça önemli ki¬tabının girişinde bu konuyu kendine mal ederek dile ge-tirdiğini ve bunun başkasına ait olduğunu söylemediğini gördüm [Anlaşılıyor ki orada da bu tür şeyler yapıla geli¬yor]. Ben, bizim dilimizde de aynı güçlüğün bulunduğunu, yani tarih için kullandığımız kelimede de onların dile getirdikleri güçlüğün tıpkısının söz konusu olduğu¬nu gördüm. Bir bilimde bir kelimeyi, bir terimi kullandı¬ğımızda, kimi zaman bu terim, bilimin konusunu, kimi zaman da bilimin kendisini anlatmaktadır. Bilimse, bili¬min konusundan apayrı birşeydir. Bilim, dışsal bir şeyin ve dışsal bir gerçekliğin benim [insan] kafamdaki zihin¬sel betimlenişinden ibarettir. Bu, bilimdir ve o dışsal şey ve dışsal gerçeklik bu bilimin konusudur. Örneğin gör¬düğümüz binalar bir bilimin konusudur. Oysa mimari ya da arehiteeture, fennin ve bilimin kendisidir. Bilimin konusunun ya da bir tekniğin konusunun bilimin kendi¬sinden, tekniğin kendisinden farklı olduğunu ve ayrı ad¬lar taşıdıklarını görüyoruz. Tıp dediğimizde bilimin adını anmış oluruz. Bu bilimin konusu ise insan hasta¬lıklarıdır. Coğrafya dediğimizde bilimin adını belirt¬miş oluruz. Konusu ise yer ya da güneş sistemidir; sözlükte yer amaçlanmış, sonradan anlam genişlemiştir. Fizik bilimdir; doğa ise konusudur. Kimya, bilimin kendisi¬dir; öğelerse onun konusudur.

                      Tarihte böyle değildir. Oysa öteki insanî bilimlerde böyledir; Örneğin, toplumbilim bir bilim olup konusu toplumdur. Ama tarih dediğimizde, ister Avrupa dille¬rinde, ister Arapça, Farsçada [ve Türkçede] olsun hem bi¬limin kendisi, hem de bilimin konusu anlaşılır. Bu güçlü¬ğün ortaya çıkmaması için tarihi, konusu anlamında kullanıyoruz burada. Dolayısıyla tarih dediğimizde amacım, insanın şu ana kadarki geçmişi ve zaman bo¬yunca, beşerî yazgıda ve seyirde akıp giden gerçekliği amaçlıyorum ki bu gerçeklik, tarih ilminin konusudur. Bizim, bu akışla, bu dışsal gerçeklikle, bu konuyla ve bu gerçekle ilgili edindiğimiz algı, bilgi ve zihinsel betimle¬meyi anlatmak istediğimde tarih ilmi ya da tarih felsefe¬si diyeceğim. Öyleyse burada birlikte şu antlaşmayı ya¬pıyoruz; Soyut anlamda tarihten söz ettiğimizde tarih ilmini, tarih felsefesini, tarih sanatını, tarihin şiirini de¬ğil, tarihin konusunu söylüyoruz [tıpkı yeri konu edi¬nen ve bilim adı olan yerbilim gibi], tarih ilminin konusu¬nu kastediyoruz. Tarih ilminin kendisinden söz etmek istediğimdeyse, tarih ilmi ya da tarih felsefesi diye be¬lirtiyorum.

                      Fakat tarihte büyük bir devrim gerçekleşmiştir. El¬bette burada tarihten amacım tarih ilmi ve tarih felse¬fesidir. Bu devrim, tarihin -yani tarih ilminin- tavrında, gidişinde ve âdetinde ortaya çıkmıştır; Tarihin aristok¬ratik doğası, devrimci bir biçimde halkçı bir doğaya ve tavra dönüşmüştür. Aynı şekilde günümüz insanının gö¬rüşü de değerlerde ortaya çıkan oldukça büyük ve gör¬kemli bir değişimi kendisinde barındırmaktadır; ne ya¬zık ki biz olaylar ve dünyaya egemen olan güçler konu¬sunda yargıda bulunurken hep içinde bulunduğumuz ça¬ğa karşı kötümserliğe kapılmaktayız. Oysa ben, kitleleri hesaba katarsak, insanlığın, adaletin, özgürlüğün ve hakperestliğin, bugün dünyada olduğu ölçüde asla taraf¬tarı ve bağlısı olmadığına inanmaktayım.

                      Tarihe bir bakınız; Her birkaç yüzyılda bir kimi za¬man bir yerde bir peygamberin çıktığını, birkaç yıl için, küçük bir grubun yüreklerinde insanlık, özgürlük, beşerî şeref ve kokuşmuşlukla savaşım duygusunu dirilttiğini, sonra da garip, mahkûm ve suskun bir biçimde yok oldu¬ğunu görüyoruz. Mesajının evrensel bir yankısı yoktur. Daha sonra mesajı evrensel yankı bulduğunda bu, Peygamber’in kendi düşmanları aracılığıyla, bu dinin ruhanileri ya da halifeleri ya da varisleri adıyla gerçekleşmiş¬tir. Ama bugün bu anlamlar, oldukça geniş ve güçlü bir biçimde insan kitlelerinin vicdanlarının derinliklerinde ufuklarda, ülkelerde, soylarda ve düzenlerde yayılmakta ve dünyanın bütün güçlerini tehdit etmektedir. Şu anda dünyada güç karşısında savaşan iman vardır. Dün¬yada güç ve baskı cephesi bugünkü gibi olmamıştır; ama öte yandan hak ve adalet cephesi bugünkü kadar bilinçli azimli ve güçlü olmamıştır. Sadece bugün insan, dünya¬daki hak-zulüm savaşında kesinlikle hakkın üstün gele¬ceğine iman etmiştir. Dünyadaki zulüm kutbuna karşın sermaye, makine, bilimler, hileler, sanatlar ve tüm ola¬naklar bu kutbun elinde olmasına, iman kutbu hala si¬lahsızlandırılmış olmasına karşın yine de iman öylesi¬ne güçlü ve bilinçlidir ve özveri ve isar’a eğilim öylesine azimle coşmaktadır ve insan, başarılı olacağına kesinlik¬le inanmaktadır. Sadece bu çağda insan, dünyada adalet cephesinin kesin üstün geleceğine inanmaktadır. Tarihte böyle bir duygu asla ele geçmemişti.

                      Adalet ve insanlığın yeniçağlarda dünya çapında elde ettiği en büyük zaferlerden biri tarihin gidişinin değişmesi olup bu değişim, insanların bakışlarının değiş¬mesinden kaynaklanmıştır. Böylelikle temelde aristokratik değerler ve egemen değerler yıkılmış, eskimeye yüz tutmuş ve değerler -güçler değilse de değerler- halkın tekeline geçmiştir. Dün, halk içinden çıkmış bireyler bile kendilerini yalan yere egemen ve aristokratik değerlere bağlıyorlardı. Çünkü prestijlerini bu yolla sağlıyorlardı ve değerler onların tekelindeydi. Yönetilense değerden yoksundu. Ama bugün tam tersine, dünyada aristokrasiye ve egemen kesime mensup olan kimselerin kendilerini doğru ya da yanlış olarak halkın ve kitlenin değerlerine bağladıklarını görüyoruz. Bu yüzden, Batı’da sermaye¬darlığın kurucusu ve koruyucusu olan en sağcı tutucu partiler bile, bir sosyal, bir demokrat, bir liberal ve bir popüler adının ardına düşmüşlerdir. Tüm bu yalan¬lar, her ne olursa olsun halka ait olan bütün nitelik ve değerlerin önem taşımalarından dolayıdır. Böyle olmasaydı onları aldatma örtüsü olarak yüzlerine çekmezlerdi. En faşist sistemler bile -ne olursa olsun- sahte olarak kendilerini halka bağlarlar ve halkçı görünürler.

                      Bu bakış değişikliğinin etkilerinden biri de tarihin gidişinin değişmesidir. Tarih, tarih ilmi, geçmiş tarihi bi¬ze anlatan ve aktaran o kalem, büyük olayların aktarıcısı olmaktan ve aynı biçimde güç odaklarının ve aristokrasinin hikâyecisi olmaktan başka birşey değildi. Sıradan bir bireyden ve sadece bireyden değil, milletten ve halk kitlesinden söz etmek, onun için anlamsız ve hatta utanç vericiydi. Şahname’nin altmış bin beytine bir bakınız -ki Şahname bizim tarihsel belgemizdir- altmış bin beyt, İran tarihinin başından başlayıp Sasanilerin sonuna dek olanları anlatmıştır. Tek bir yerde bile, İran halk kitlesinin nasıl yaşadığından ve bu sistemlerde, bu çağlarda on¬lara ne olduğundan söz edilmemiştir. Siz şimdi, tarih kitapları adıyla elinizde bulunan kitapların topunu -evet hepsini- buraya toplayınız ve bu on bin sayfalık toplam¬dan, hatta bu tarih kitaplarının nüshalarından halkın geçmişte nasıl yaşadığına ilişkin on sayfalık bir bilgi toplamaya çalışınız; sonuca ulaşamazsınız. Çünkü tari¬hin kalemi, sokağa bir uğrayıp, kayıp yüzlerden ve sıradan insanlardan söz etmeye utanmıştır. Halkın sözünü kimse dinlemezdi. Aslında bu tür insanlar destanları ve hayatları anlatılacak değerde değildiler. Bay İhvan Umid’in, şiir kitabında Eski Kürk [1] adlı oldukça de¬ğerli bir eseri vardır. Farsçada hiçbir eser, tarihi, bu güzellikte didik didik etmemiştir; Atalarından söz edip “Benden ve ailemden söz etmek isteyen tarih sadece ba-bamın kürküdür” diyor. Çünkü;

                      Bu akılsız, ahmak ve kalpsiz öğretmen; tarih,
                      Zaman zaman süslü defterini
                      Atalarımın perişan sergüzeştiyle ıslamak isteyince
                      Titremeye başlıyordu elleri
                      Titrek parmaklarında titriyordu kalem
                      Çünkü adil emirin sesi gök gürültüsünü andırıyordu;
                      “Hey! Nerdesin, sevgili amca? Yaz
                      Yeni ayı dün gece yarısı kullarımızla birlikte gördük.
                      Kırmızı yeleli kısrağımız sabaha dek tam üç kez doğurdu.
                      Hangi devirde olmuştur böylesi ya da öylesi; yaz.”

                      Bay Tarih bunları yazmış olmalıydı. Tarih konusunda bizim övünç duyduğumuz eserlerden biri olan Tarih-i Beyhakî’ye bir bakın; Tarih-i Beyhakî’nin içinde örneğin, çok yediği için Sultan Mes’ud’un sağlığı¬nın kaç kez bozulduğunu tespit edebilirsiniz, ama tüm Selçuklular döneminde milletimizin ne günler geçirdiği¬ne ilişkin tek bir bilgi bile bulamazsınız. İşte bu yüzden şimdi de tarihçilerimiz yine bu büyük ve tarihi araştır¬malara [ ! ] kendilerini kaptırmışlardır. Sayın Dr. Rıza Dâveri’nin, Edebiyat Fakültesi öğrenci dergisinde yayımladığı bir makalesini gördüm [O dergide birkaç ko¬nuşmayı yayımlamışlardı, biri de onun konuşmasıydı]. Bu makalede Dâveri, Reşiduddin Fazlullah hakkında birşeyler yazmak istediğini, Edebiyat Fakültesi hocalarının son araştırmalarından birine baktığını, acayip zah¬metler çektiklerini gördüğünü, Reşiduddin Fazlullah’ın -¬örneğin- falan yılın Rebiülevvel ayının üçüncü gününde -¬ki bütün tarihçiler bunda müttefiktirler- öldüğünü, gece mi yoksa gündüz mü öldüğünü araştırmak için bütün eski kaynakları elden geçirdiklerini, ama elbette bir so¬nuca ulaşamadıklarını yazıyordu. İşte bunlar, tarihtir!

                      [1] Şiirin gerçek adı "Miras"tır [Bak. Ahir’i Şehname, M. Umid]. Şiiri aktarırken, konuşmadaki metinden değil, asıl metinden yararlandık [Farsça yayın kurulu].
                      And olsun Biz Kur`an`ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? Kamer/17-22-32-40

                      Comment

                      • kamer
                        Super Moderator
                        • Sep 2008
                        • 272

                        #26
                        İSLAM BİLİM; DERS-10 [Bölüm 2]
                        Bütün destanlar, övünçler, dâhilikler, görkemlilikler ve yiğitlikler hep bir dönemin başta gelen kişisine, güçlü ve resmi adamına mal olmuştur. Ya da halk için¬den çıkmış kahraman ve pehlivanlar bilek güçleri Keykavus’un hizmetinde olmuştur. Artık başka hiçbir şeye yönelmez bu destanlar, başka bir haber yoktur on¬larda. Halkçılık görüşünün, halk kitlesine yöneliş görü-şünün dünyada ortaya çıkışı ve aristokratik değerleri alaşağı edişi, asıl Büyük Fransa Devrimi’nden sonra ol¬muştur. Halka olan bu yöneliş, aynı şekilde, edebiyatta yazarlık üslubunun değişmesine yol açmıştır. Halkın ko¬nuştuğu dilden bir kelimeyi kıymetli edebi eserlerinde kullanmaya utanan yazarlar, sade yazmaya yönelmişler ve sade yazma üslubu övünülesi bir üslup olmuştur. Sâde yazmak, aristokrasinin ve sarayın konuşmasını bırakıp yazarın kitle diline yönelmesi ve kendi edebi üslubu için halkın konuştuğu dili seçmesi demektir. İran’da da Meş¬rutiyet devriminden bu yana yazarlarımızın halkın diliy¬le, halkın kullandığı kelimelerle birşeyler yazmaya cesa¬ret ettiklerini görüyorsunuz. Oysa daha önce, münşiliğin -ki yazarlığın ta kendisiydi- tumturaklı sözler kullanmaktan başka bir şey olmadığını görüyoruz. Hatta keli¬meler sınıflara ayrılmıştı, kelimeler de sınıflandırılmış¬tı; Birtakım kelimeler yöneten sınıflara aitti, kimi keli¬melerse yönetilen sınıflara aitti. Bilinçli bir münşi [ya¬zar], yönetilen sınıfın kullandığı bir kelimeyi alıp güzel bir edebî metinde kullanamaz. Bu yüzden, bir yerden bir yere bir mektup gittiğinde üç sayfasını okuduğunuz hal¬de anlamının ne olduğunu anlamamanız gerekmektedir. Bu ise onun görkemli oluşunun göstergesidir. Çünkü an¬latım ve yazarlık üslubu edebi, değerli ve ustalıklı oldu¬ğunda avam ona ulaşamaz. Çünkü avamın anlayabilece¬ği şeyin önemi ve değeri yoktur!

                        Sanatta da bu böyledir; Aristo’nun Poetika’daki söyleyişiyle, halk kitlesi sadece komedide kişi ve kahra¬man olabilirdi. Sanat ve üstün tiyatro olan trajedideyse tanrılar, prensler, aristokratlar, büyükler ve ruhaniler oynamalıydılar. Halktan hiç kimse trajediye girmeme¬liydi. Çünkü girerse, gülünmesine yol açar, yüzünde ko¬mik ve sıradan bir ifade oluşur ve trajedinin görkemini yok eder. Sonra, Büyük Fransa Devrimi’nde edebiyat öy¬le bir biçim alır ki, Bourgeois Gentilhomme [Soylu bur¬juva] oluştuğunu görürüz. Sonra da bu Gentilhomme, bu aristokrat, komedi kahramanı olur. Fars dilinde ol¬dukça güzel edebi bir eser olup son günlerde yayımlanmış bulunan Şazde İhticab, İran üslubunda aristokrat bir soylu tipini incelemekte ve geçmişte trajediye özgü olan kahramanların şimdi komedilere girdiğini, bunun tersine olarak da sıradan tiplerin de trajediye girdikleri¬ni, bu çağın büyük destanlarını onların yarattıklarını göstermektedir. Bunun nedeni, tarihin de böyle olması¬dır. Geçmişte destan yaratanlar Rüstemlerdi, Zallardı, Zerirlerdi. Oysa bugün, kendilerinden bir haber bile bulunmayan adı bilinmez kitleler destan yaratmaktalar. Kahramanlar da başkalaşmışlardır. Tarih de ister iste¬mez saraydan kulübeye, kasırdan sokağa inmiştir. Bu¬gün, halkçı bir yapı kazandığını, geçmişi, eski doğa ve ya¬pısını unuttuğunu görüyoruz. Ancak, kimi yerlerde bulu¬nan fazıllar, edipler ve kadimler gibi oldukça eski ve geri birtakım gruplar bulunmaktadır hala; ne ki bunların so¬nu gelmiştir.

                        Fakat Büyük Fransa Devrimi’nden önce dünya çapın¬da tarihin aristokrasi ve kahramanların ya da yöneten¬lerin hikâyelerini aktarma huyunu bırakıp yoksun, bi¬linmez, garip, köle ve toplumsal, soysal övünçlerden uzak çehrelerden söz etme huyunu edinmesi İslam’da oluşmuştur. İslam tarihine baktığımızda, Peygamber’den sonra, Peygamber’e dayanan tarihin -yani biyografiler, rical ilmi- hiç beklemeden ashaba yöneldiğini görürüz. Ashabın kişiliği, İslam tarihinde görüldüğü gi¬bi, kendi insanî değerleri doğrultusunda ortaya konul¬muştur, soy değerleri doğrultusunda değil. Bu yüzden bir ara, İran’da tarihin sadece ve sadece Şapur-i Zu’l¬ İktaf’tan [1] söz ettiği sırada -tam bu sırada- bu köşede ne¬yi naklettiğini görüyoruz dersiniz? Neresi? Yoksul bir bedevinin çadırının dibine geldi. Tarihin hep soyuyla ve hatta kabilesiyle ilgili tek bir kelime bile anmaya ar ettiği Cundub b. Cunade’nin çadırının yanına oturup o hırs ve dikkatiyle onların en küçük hareketlerini ve sözlerini not ediyordu; Yoksul bir köle olan Bilal’i, yabancı bir ava¬re olup Yahudi kölesiyken azat edilen Selman’ı, oraya na¬sıl düştüğü bilinmeyen Yunanlı bir adam olan Suheyb’i, Huzeyfe’nin karısının kölesi olan Salim’i... Bunlar, İs¬lam’ın en parlak çehreleri olan kişiliklerdir. Bunlar, tari¬himizin büyük senetlerinin ve görkemli başyapıtlarının birey olarak sadece kendilerinden değil, sınıflarından bi¬le asla söz etmedikleri kimselerdir. İşte bu, tarihin doğa¬sındaki düşünsel devrimdir.

                        Bugün de bütün öykülerin, büyük sanat ve edebiyat eserlerinin ve zamanın gerçeklerini yazan bütün kalem¬lerin yine sıradan insanların ve sıradan çehrelerin ardı¬na düştüklerini ve tümünün onlara bakışlarını çevirdik¬lerini görüyoruz. Kahramanların coşmaları, dehaların ansızın açılmaları, karanlığı gidermek için ansızın şim¬şeklerin çakması için bütün gözler halk kitlesine, üm¬metin içine dikilmiştir. Bu, tarihsel görüş, toplumbilim¬sel görüş ve modern ideolojilerin görüşü ve temelde çağ¬daş insanî görüş olup bu derecede ümmî olmuştur. Dünya çapında, Büyük Fransa Devrimi’nden başlayarak tarih böylesine yön değiştirmektedir. Doğu kültüründey¬se İslam’dan başlamıştır ki bu bir gerçektir.

                        Kur’an ise tarihe önem vermekte olup şu ana dek biz Kur’an’ın tarihe bunca dayanışını fark etmedik. Şunu Kur’an’a ilişkin bir açıklama ya da bir parantez olarak be¬lirtmeliyim; Kur’an itikadî bir kitaptır, bir hidayet kita¬bıdır, insan yetiştiren bir kitaptır. İnsanı bilinçli kılmak, uyandırmak, kendine getirmek, kişilikli duruma getir¬mek, ona uyanış ve sorumluluk duygusu vermek için gel¬miştir. Kur’an bunun için gelmiştir, risaleti budur. Elbette bu esas büyük risaleti [nihaî hedefi] içinde konuşur ve çeşitli konulardan söz açar. Kendiliğinden doğayla ilgili konulara, doğaya ilişkin bilimlere de değinir, ama bir esas olarak, bir bilinmezin keşfi olarak ya da bir doğa ya¬sasını açıklamak için değil, bir hatırlatma, bir örnek ver¬me ya da dikkat çekme, düşünme olarak değinir; bilimsel bir kitap olarak, bir fizik ve kimya kitabı olarak değil. Ya da bu arada, bilimsel hükümleri ortaya koyup açıklama¬ya da yönelmiştir. Yine Kur’an’ın nihai risaleti insanların toplumsal ilişkilerin hukuksal ve yasal açıdan açıkla¬yıp düzenlemek olduğu için değil, Kur’an hayali bir ideo¬loji olarak kalmak istemediğinden ve düşünce ve öğreti biçimine dayanarak bir toplumsal sistem kurmak, bir hayat biçimi sunmak, bir uygarlık yaratmak istediğin¬den kaçınılmaz olarak, toplumsal hayatta pratik yönle de ilgilenmesi gerektiği içindir bu.

                        Bu ilgilenişi içinde de birtakım yasa ve hükümlerle de ilgilenmektedir. Nihai risaletiyse, hikmeti öğretmek, yani insanlara ilahi insanî bilinç vermek, insana kendi fıtrat çizgisinde ve idealinin sonuna varmak yolunda ay¬dınlık ve hareket bağışlamak, uyanıklık ve gelişme ba¬ğışlamak -bu onun risaletidir- ve hep peygamberlerin gönderilişinden sonra yinelediği kıst ve adaleti sağla-maktır. İnsanı bu öğretisi doğrultusunda eğitip yetiştir¬mek için kimi zaman da tabiî bilimlere bir işarette bulu¬nur. Örneğin, yerden söz eder, gökten söz eder, buluttan söz eder, güneşten, gök gürlemesinden, şimşekten, gece¬den ve yıldızdan söz eder; ayrıca insanî bilimlere daya¬nır, toplumlardan söz eder, ümmetlerden söz eder, tarih¬ten söz eder, geçmiş olaylardan söz eder, tarihsel kişiler¬den ve kişiliklerden söz eder, kavimlerin yazgısından söz eder, toplumsal sistemlerde doğru bulunan yasalara değinir. Dolayısıyla Kur’an, aydınlatmak ve hidayet olan idealinin, asıl hedef ve risaletinin gerçekleşmesi süre¬since hem tabiî bilimlere dayanır, değinir, hem de top¬lumbilim, tarih, ruhbilim ve insanbilim gibi insanî bilim¬lere dayanır, değinir. Fakat böyle edebi, fikri, itikadî, insanî bir kitap ve tek kelimeyle bir hidayet ve ideoloji kitabı, daha çok insanî bilimlere, yani ruhbilime, insan¬bilime, iktisada, toplumbilime ve tarih felsefesine daya¬nır. Bunlar, doğrudan doğruya onun risaletiyle duvar duvara komşu ve akrabadırlar. Öyle ki toplumun bir dü¬şünce önderi, kimyaya, fiziğe, apolloya ve jete olduğun¬dan çok toplumbilime, tarih felsefesine, iktisada ve tari¬he gereksinim duyar.

                        Fakat ruhbilim, toplumbilim ve tarih felsefesi gibi insanî bilimler, yeni bilimler olduklarından ve eskiden var olmadıklarından ya da var olsalar bile bilimsel olma¬yan ve bölük pörçük, dağınık sözler biçiminde başka eserlerin içinde bulunduklarından, ancak eski âlimlerimiz eski uygarlıkların ve başka uygarlıkların ya da kendi dönemlerinin bilimlerinin etkisi altında tabiî bilimlerden az çok haberli olduklarından [çünkü tabiî bi¬limler, bin yıllık, iki bin yıllık, üç bin yıllık geçmişi bulu¬nan eski bilimler olup bizim kimi âlimlerimiz ve müfes¬sirlerimiz bu bilimleri biliyorlardı] tabiî yönler ve aynı bi¬çimde Kur’an’ın dakik bilimlerdeki -tabiî bilimler, fizik, kimya vb.- bilimsel boyutları aydınlanmıştı. Hukuk ilmi, eskiden geçerli olan bir ilim olduğundan, Kur’an’ın hukukî ve fıkhî yönü de oldukça belirgindi. Ne ki Kur’an’ın en temel ve aynı biçimde en derinlikli, en dolu bo¬yutu, risaletini anlatmada Kur’an’ın içeriğini oluşturan en sermayeli boyutu, yani tarih, toplumsal bilimler, insanî bilimler, insanbilim, toplumbilim, ruhbilim, budunbilim [etnoloji], yeni bilimler olduklarından ve eski tefsircilerimiz ve Kur’an uzmanlarımız bu bilimlerle ta¬nışık olmadıklarından bütünüyle bilinmez olarak bir kö¬şede kalmıştır. İşte bugün de kimileri, Kur’an üzerinde bilinçli ve bilgince, bugünün bakışıyla, bugünün kültü¬rüyle çalışmışlar ve oldukça büyük ve değerli işler yap¬mışlardır. Kimileri de gazetelerden ve kimi ders kitaplarından yararlanıp hemencecik yeni bilimlerle ilgili bir¬şeyler öğrenmişler ve yalan yanlış sözlerden kimilerini rastgele bir araya getirip sonra da zorla Kur’an ayetlerine montaj ediyorlar, bu yüzden de yanılgıya düşüyorlar.

                        Einstein’in bağıntılılık kuramını, jeti, fiziği, hidro¬jen bombasını, mikrobu ve Avrupalıların buldukları bü¬tün şeyleri yeni baştan Kur’an’dan bulmaktadır. Bu, bir tür komplekstir. Böylelikle, kendi öğretisinin, kendi Kur’an’ının, kitabının ve kültürünün eskimediğini göster¬mek, ortaya koymak istemektedir. Tıpkı kompleksi bu¬lunan ve Batılılaşmaya, Batıcılığa, kendisini bu çağa mal etmek, bu çağa yaraşır olmak ve var olmak için aşırı ilgi gösteren doğulu gibidir. Oysa keşfedip dayandığında Batılıdan daha çok haysiyetli olabileceği asaletleri ve de¬ğerleri vardır onun. Hatta Batılıların gözünde de bu böy¬ledir. Apollo’yu Kur’an’ın içerisinden bulup çıkarmaya ge¬rek yoktur. Ondan insanı bulup çıkarmalı asıl. Apollo’¬yu kendileri bulabilirler; Kur’an’a kesinlikle ihtiyaç yok¬tur bu konuda, Allah’a da! Şu anda tanrısızların Apollo’¬yu icat ettiklerini görüyoruz. İnsan olmak, bu kitaba ve Tanrı’ya gereksinimlidir. Önemli olan insanın ortaya çı¬karılmasıdır. Bu gerçekleşmediğinde, neyi ortaya çıkar¬tırsan çıkart, bir yararı yoktur. Bu, şu anda büyük bir musibet olmuştur ve oldukça ürkütücüdür. Hatta bilim¬sel açıdan Kur’an üzerinde oldukça büyük çalışmalar yapmış kimselerin çalışmalarını da genelin gözünde mahvetmektedir. Kur’an ayetlerini yeni buluşlara ve ku¬ramlara yamamada şiddetli bir aşırılığa kaçılmıştır. Hem de bu buluş ve kuramları örneğin İttilâât ve Keyhan gazetelerinden okuyorlar. Ayrıca bunların muhabi¬rin malı mı yoksa başka bir yerden mi alınmış olduğu da bilinmiyor. Oralardan alıp birbirine yamıyorlar. Bu bu¬luşların ve kuramların ne olduğunu da tam olarak bilmi¬yorlar.

                        Bir kitap görmüştüm. Orada, Hz. Peygamber’in ya da Hz. Ali’nin arpa ekmeğini kepeği alınmadan yedikle¬rini yazıyordu. Bu, bizim kitaplarımızda, ahlak kitapla¬rımızda, özellikle de Siret kitaplarımızda vardır ve biz bunların ne demek olduğunu çok açıkça anlıyoruz. Ke¬sinlikle bu konuda bilime gereksinmemiz yok. Onun insanî anlamını biliyoruz. Şimdi tutmuş onun anlamını bozmak istiyor. Bunun anlamının ne olduğunu biz biliyo¬ruz. Bunun anlamı, İran ve Anadolu eyaletlerinin bir par¬çası olan Ali gibi büyük bir halife ve imparatorun işte böyle yiyeceklerle idare ettiğidir. Bizim için bunun değe¬ri oldukça açıktır. Ya da biz bundan, dünyanın büyük güçlerine diz çöktüren İslam Peygamberi’nin yaşayışı¬nın nasıl olduğunu anlıyoruz. Sonradan, bilginlerden bi¬rinin bu konuyu bugün gıda rejiminde yapılan buluşlara uyguladığını gördüler. Çünkü bu buğday ve özellikle de arpa kepeğinin çokça vitamin içerdiği keşfedilmiştir ve bugün Avrupa’da bu oldukça aristokratik fırıncılar, ke¬peği alınmamış arpa ekmeği satmaktadırlar, hem de ol¬dukça pahalı fiyata. Öyleyse bunlar rejimdeler, biz niçin bilinçsizce onların derdini çekelim? Vücutlarının güzel¬liği için yiyorlardı. Ondan iki satır sonra Hz. Ali’nin ken¬disi, “Eğer ben isteseydim en iyi baldan ve buğday özünden kendime ekmek ve yiyecek hazırlayabilirdim.” di¬yor. Arzusunun o olduğu ve yapısının bunu gerektirdiği anlaşılmaktadır. Ama bunu gözardı etseydi, bize başka bir şey öğretmek için yapardı bunu. Şimdiyse onu böyle bilimsel kıldıklarından bu şekli almaktadır. Yeni bilim¬lerden bu şekilde söz etmek, hem de yeni bilimlerden bu denli deneyimsizce, ikinci, üçüncü elden, kısıtlı haber kaynakları yoluyla haberli olan kimseler aracılığıyla bu¬nu yapmak, İslam’a çok zarar verir. Nasıl zarar verir? Temelde İslam’ın ve Kur’an’ın risaletinin esasını olum¬suzlayıp bozar.

                        Elbette dünyadan doğru ve teknik olarak bilimsel bi¬rikimleri bulunanlar ve bilimleri tanıyanların böyle bir¬şey yapmaya hakları vardır. Çünkü Kur’an bilimsel açı¬lardan konuşmasa da, doğal olaylara, doğal görüngülere değinirken bilimsel açıdan yanlış olmamalıdır. Dolayı¬sıyla yeni bilimlerde uzman olan âlimler ve bilginler, ulaştıkları bu ayetlere doğru bir biçimde ve bilimsel ola¬rak eğildiklerinde biz büyük bilgilere ulaşırız. Fakat bu Kur’an’ın risaleti biçiminde değil, Kur’an’ın kendi alanı dışındaki şeylere değinirken bilmeden ve yanlış olarak değil, doğru ve bilimsel olarak değindiği biçiminde alın¬malıdır. Örneğin Sadî, Gülistan’ını fizik, kimya ve tıp alanında değil, hidayet ve ahlâk amacıyla yazan bir kişi¬dir. Fakat kimi zaman, bu eserde yanlışların bulunduğu¬nu görüyoruz. Bu onun için kusur olamaz. Çünkü Gülis¬tan’ın misyonu başka birşeydir. Fakat tabip olmadığı için, zamanın geçerli bilimine göre tıbbi şeylere değinmiş olup bunlar bugün yanlıştır. Örneğin “İnsan sürekli de¬ğildir; hayat kalıcı değildir, geçicidir. Ansızın çöker. Bir¬birine çarpınca herşeyin ortadan kalkacağı tesadüfî ya da geçici bir dengeye bağlıdır” demek istediğinde, bu misyonu içinde yer aldığı için edebi, güzel bir biçimde, bir edebiyat başyapıtına yaraşır biçimde anlatır. Fakat za¬manının geçerli ilminin -ki bugün yanlışa çıkmıştır- di¬liyle konuşmak istediğinde şöyle der;

                        “Birbirinin karşıtı dört isyankâr nefis
                        Birbirleriyle ancak dört gün geçinebilirler.
                        Dördünden biri üstün gelince
                        Tatlı can çıkıp gider bedenden.”

                        Bu, dört mizaçtır. Bugün biz, kesinlikle böyle olmadı¬ğını biliyoruz. Tatlı canın bedenden ayrılması bu dört mi¬zaç yüzünden değil başka şeyler yüzündendir. Bunu an¬lamadığı anlaşılıyor. Önemi yok. Çünkü Sadi tıp bilmez. O, eski tıbba göre konuşmuştur. Fakat Kur’an, bir örnek verirken tabiî bilimlerden söz ederse, örneği bilimsel açı¬dan yanlış olmamalıdır. İşte bu yüzden uzman, bilinçli ve teknik bilginler, bu konuda, bu boyut ve açıdan Kur’an üzerinde çalışabilirler. Öyle ki uzman olup çalışma da yapan kimselerin çalışmaları, oldukça üstün, parlak ve gerçekten şaşırtıcı olmuştur. Fakat olayın bilincinde ol¬mayan, bu konuda bir bilgileri bulunmayan yöresel ve ol¬dukça yüzeysel ve yabancı bir dünya görüşü içerisinde, kısıtlı bir alanda bulunan ve bilimle bilimsel yaratı, bi¬limsel kuramlar ve bilimsel fantaziler arasındaki farkı bile bilmeyen -tüm bunları birbirine katan- tipler, hem bilimi, hem de Kur’an’ı mahvederler. Bunlar kesinlikle bu işe el sürmemelidirler. Ne yazık ki bugün bu öyle yaygın duruma gelmiştir ki her kitabın sayfalarını açtığımızda, birinin zavallı Einstein’ı uzattığını, bir başkasının zaval¬lı Darwin’i hemen reddettiğini arka arkaya on beş kanıt getirdiğini görüyoruz. Biri Apollo’dan söz ediyor, öteki başka birşeyden. Sonra da tarafın üslubundan bayın ke¬sinlikle olayın farkında olmadığının ortaya çıktığını, bir çeviri üzerinden cacık gibi bir şey söylediğini görüyoruz.

                        Dün birkaç arkadaşla sohbet ediyordum ve bunların işlerinin arkadaşlardan birinin örneğine benzediğini söylüyordum; Köyün birinde [2] yapma uydudan, Apollo¬’dan vb. söz ediliyordu. Biri diyor; “Efendi, bu Apollo’yu, jeti vs. bırak yere, bunlar hiçbir şey değil. Şu paketi al, paket paket! Ne içinde makine var, ne benzin içer, hiçbir şey. On kuruş verirsin bir attara, alırsın onu. Üstüne de ‘kendi gider’ diye yazarsın.” Harika! Yeni bilimlerden bu şekilde konuşmanın ne yararı var? Üstüne yazarsın; kendisi gider.

                        [1] 17-18 yaşında -bu denli küçükken!- sarayının penceresinin ar¬dında oturmuştu. Gürültü yükseldiğini gördü. "Ne oluyor?" Dediler: "Kalabalık". Dedi: "Niçin?" Dediler: "Irmağın üzerin¬de bir köprü var. Bu köprünün üstünden gelenler gidenler olu¬yor. Bu yüzden izdiham oluyor ve bu nedenle de gürültü olu¬yor." Bu yaşta bir deha kıvılcımı parladı onda! Dedi: "Öyleyse iki köprü yapın! Birinden gelenler, ötekinden gidenler geçsin!" Böylece, bu ırmağın üzerine iki köprü yapılıp birinden gidenle¬rin, ötekinden de gelenlerin geçmesinin tek bir köprünün bu¬lunmasından daha iyi olacağını anladılar! O zamana dek İran bilginleri olayın farkında değildiler!
                        [2] Bugün köylülerin bir araya gelip geçmişte olduğunun tersine, Apollo’dan, jetten, yeni buluşlardan oldukça çok konuştuklarını -kompleks artık- görüyoruz.
                        And olsun Biz Kur`an`ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? Kamer/17-22-32-40

                        Comment

                        • kamer
                          Super Moderator
                          • Sep 2008
                          • 272

                          #27
                          İSLAM BİLİM; DERS-10 [Bölüm 3]

                          Kur’an’ın, taşıdığı risalet ve hidayet açısından temel yönü, insanî risalet, aydınca sorumluluk ve insanlığın manevi önderliğidir; kişiyi, tarihi, toplumu ve hayatı ha*rekete geçirmektir; insana anlam kazandırmak ve bi*linçsiz insanlara sorumluluk bağışlamaktır. Bu, bir ideo*lojinin söyleyip vermek istediği hedeftir. Bu, insanî bi*limlere doğrudan bağlantı sağlamak isteyen bir risalet*tir; Kur’an da insanî bilimlere dayanır. Ama ne yazık ki insanî bilimler bizim dinî kültürümüzde henüz gündeme gelmediğinden, Kur’an’ın bu temel yönü meçhul kalmış*tır ve ne yazık ki insanî bilimlerde, özellikle tarih felsefe*si, toplumsal bilimler, toplumsal psikoloji ve iktisat vs. alanında çalışanlar, genellikle İslam kültüründen yok*sundurlar. Bugün, gördüğümüz gibi, adı sanı yitmiş ya da ünlü ama kıymetleri bilinmez kişiler dışında bu bilim*ler, öteki cephelerin, öteki hedeflerin tekelindedir. Kur’an’daki surelerin adlarına bakınız; İnsani bilimlere iliş*kin olanlardan yüzde ellisinin tarihe ilişkin olduğunu görüyoruz; Kıssalara yönelik olanlar, bireylere yönelik olanlar, peygamberlerin öyküleridir, zalimlerin öyküle*ridir, Ad, Semud, Ashab-ı Uhdud ve benzerlerinin öykü*leridir. Tüm bunlar tarihe ilişkin olup Kur’an, ya bir işa*ret biçiminde onlardan söz eder ve kimi zaman birçok kez yineler ya da ayrıntılı olarak onları açıklar. Aslında ki*mi zaman, bizim bunlardan tarihsel belge açısından sa*hip olduğumuz en fazla bilgi Kur’an’ın kendisidir.



                          Kur’an’da tarihe dayanış, sadece edim olarak değil, kuram olarak ve açıklıkla ortaya konulmuş ve hatta kimi zaman inkâr ve şaşırtıcılık içeren bir soruyla ifade edil*miştir; “Yeryüzünde hiç gezip dolaşmadılar mı?” [Yusuf Sûresi, 109] ya da “Yeryüzünde gezip dolaşın” [En’am Sûresi, 11] ve ‘‘Yeryüzünde dolaşmak” [Bakara Sûresi, 273]. Bunlar, hep tarihin ve tarihe yöneli*şin değerini yineleme isteyen çeşitli söyleyişlerdir. Bu tür ayetler, on beş ya da on altı tarzda Kur’an’da birçok kez çeşitli söyleyişlerle -soru şeklinde, emir şeklinde, ha*ber cümlesi şeklinde- yinelenmiştir; “Kendilerinden ön*cekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmek için yeryü*zünde hiç gezip dolaşmadılar mı?” ya da “Yalanlayanların sonu nice oldu görün” [Al-i İmran Suresi, 137]. Hem de tarih üzerinde zihinsel düşünmek değil, özdeş düşünmek, kalkıp yola düşmek, geçmişlerin izlerini görmek, yani şimdiye dek insanî, felsefî bir konu olan tarih konusuna özdeş bir yön*tem kazandırmak gündeme gelmektedir. Dolayısıyla *Kur’an’a bir bakış olarak- Kur’an, insanî bilimlere hep*sinden daha çok dayanır. Deneysel bilimlerde, daha çok doğadaki maddi görüngülere dayanılır. İnsani bilimler*deyse daha çok tarihe dayanılır. Kur’an’a içerik ve aynı şekilde sure adları açısından yüzeysel de olsa bakan her*kes için, Kur’an’ın tarihe ne denli önem verdiği, insanı ta*rihe nasıl kavuşturduğu ve takipçilerini İbrahim’in öyküsüne, Âdem’in öyküsüne, Musa’nın öyküsüne ve İsa’nın öyküsüne tarihsel bir birlik, tarihsel bir bütün*lük kazandırdığı tam olarak somutlaşır. Kur’an, yüzlerce ibareyle, onca çözüm ve yol yordam göstermeyle, günü*müz kuşağını, kendi öğretisini, risaletini, bireyini, kita*bını, düşünce açısından, inanç açısından, zaman açısın*dan, din açısından önceki hareketlere, önceki peygam*berlere, önceki ümmetlere bağlar. Buysa ne ölçüde hem tarihin değer ve önemine, hem de takipçilerinin dinî zi*hinsel eğitimlerinde, dinî bakımdan bilinçlenmelerinde tarihin rolüne önem verdiğini gösterir. Böylelikle bu ge*nel bir olay durumuna gelmektedir.



                          Kur’an, bir açık tarihi göstermektedir[1]. İslam’da tarihin çeşitli boyutları üzerinde ortaya koyduğum tar*tışmalarda ilk dönem İslam’ının tarihsel sürekliliğe ve verasete olan şiddetli ilgisini açıklamıştım. Aynı şekilde, İslam Peygamberi’nin İslam kelimesini kendi risaletine özgü bir ad olarak görmediğini, Müslim ve İslam’ı tek bir din anlamına ve tarih boyunca hayatı ve hareketi olan ve her çağda değişik şeriatı bulunan, aynı şekilde değişik peygamberi ve kitabı bulunan bireye özgü bir din olarak algıladığını, kendisini İslam’ı getiren olarak görmediğini söylemiştik. İslam’ı getiren Âdem’di; insan oldukça İs*lam da olmuştur. Kültürlerin ve beşerî yetkinleşmenin çizgisi üzerinde İslam da yetkinleşmiş ve hatemiyetle so*na ermiştir. Dolayısıyla o, geçmişte hep var olan dinin ta*mamlayıcısıdır. Peygamber, İslam’ı ve kendi risaletini İsa ve Musa’dan giderek İbrahim’e vardırırken İbra*him’den Nuh’a, ondan da Âdem’e götürmektedir. Bu ise açık tarihin anlamı olup tarih ilminde teknik bir terim*dir, tıpkı açık dünya görüşü gibi[2].



                          Açık tarihte tarih, bugünden sonsuza dek giden bir geçmiştir. Bu sonsuz ise matematiksel bir sonsuz değil, bilimsel bir sonsuzdur. Yani sonu bizim için açık olma*yan, belirlenebilir olmayan yer. Açık tarihte tarihin as*la -den’i yoktur. Kapalı tarihi de bulunan kapalı dünya görüşündeyse tarihin başlangıcı bilinmektedir, belirgin*dir; herkes de bilmektedir, en küçük kuşkusu bulunan kimse yoktur, tarihin küçük ayrıntıları bile bilinmekte*dir. Bizim bu eskilerin kitaplarında, tarihçinin sahip ol*duğu tek tarihsel-zihinsel sıçrama Âdem’dir. Âdem, in*sanlığın başlangıcıdır, ama sahip olduğu en büyük dü*şünsel sıçraması yedi bin yıllıktır. Âdem, yedi bin yıl önce yeryüzüne inmiştir. Bu, aslında zihninin üretebildiği en büyük sayıdır. Aslında zihni bundan fazlasını üretemez. Kapalı dünya görüşünde değerlerin de büyüklüğü, kü*çüklüğü tam anlamıyla değişir; Küçük beyin, küçük de*ğerleri büyük anlar, sayıları da büyük anlar[3]. Tarih, o denli kapalılaşmaktadır ki insanlığın başlangıcı yedi bin yıl önce olmuştur.



                          Sonra öyle bir biçim almaktadır ki bütün ayrıntıları açıktadır. Öyle ki, Hz. Âdem’in, Habil’e ağıt olarak söyle*diği şiiri bile Arapça olarak Nasihu’t Tevarih’te bulabi*lirsiniz. Şiir diliyle okunmuş, metni de ortada olan bir ağıt. Âdem ve Havva’nın nereye indiklerine ilişkin bütün ayrıntılar bilinmektedir; Havva’nın önce nereye girdiği, Âdem’in nereye indiği, sonra birbirlerini nasıl bulup ta*nıdıkları, neler konuştukları bütün ayrıntılarıyla apaçık ortadadır. Kapalı tarihin dünya görüşünde herşeyin bir başlangıcı vardır; yakın ve aydınlık bir başlangıcı. Bun*lar kapalı tarihin özellikleridir. Oysa Kur’an’ın İslam’a başlangıç ya da insana başlangıç ya da tevhid hareketine başlangıç olarak tanıttığını hayal ettiğimiz her yerin ar*kasını göstermektedir Kur’an; İbrahim, nebilerin babası, tevhidin kurucusu ve gönderilen büyük peygamberlerin büyük atasıdır. Biz, İslam’ın tarihsel dünya görüşünün İbrahim’den başladığını hayal ederiz. Oysa hemeninde, İbrahim’den önce yine konuların tarih şeklinde -kıssa, efsane ve mitos biçiminde değil- İbrahim’den sonrasının ortaya konulduğuyla özdeş tarzda ortaya konulduklarını görüyoruz. Ondan öncesinde Âdem’e gider, insanlık türünün başlangıcı olarak. Bütün tarihi oraya götürür. Bir dönemin başlangıcı namına bir olay belirlemez. Bu, açık tarihtir. Kapalı tarih görecelidir de. Şöyle ki ka*palı tarih, sadece kimi zaman Âdem’den başlamakla kal*maz; tersine kimi zaman tarih bilgimiz sınırlı durumda*dır.



                          Çoğunlukla bizim tarih bilgimizin başlangıcı İs*lam’dır. İslam’dan öncesini artık hiç tanımıyoruz. Zihni*mizde karanlık vardır. Öyleki ortaçağ Hıristiyanlığı da Mesih’in doğumunu Allah’ın yeryüzünde doğuşu olarak bilirdi. Dolayısıyla Hıristiyanlıktan önce dünyada dü*şünmeye ve tanımaya değecek bir şey bulunmamaktay*dı. Mesih’ten önceki herşey, zihninde değersiz bir mutlak belirsizlikte dönüp durmaktaydı. Sonra, avam dünya gö*rüşünün tarihsel açıdan daha da küçüldüğünü, tarihin daha da daraldığını görüyoruz. Öyleki bizim halk yığın*larımızın İslam tarihleri Peygamber döneminden de baş*lamaz, Aşura’dan başlar. Ondan öncesini kesinlikle kim*se bilmez. Zihinde, çehrelerin, olayların ve maceraların onun için tam anlamıyla belirgin olmadığı genel öncüller biçimindeki şeyler dışında hiç bir şey yoktur kesinlikle. Bu yüzden hep küçülmekte; böylece öyle bir yere varmakta ki köylü avamın, tarihi aktarmak isteyin*ce olaylara göre aktardığını görmekteyiz. Çünkü yılları tanımazlar, hangi yıl olduğunu söyleyemezler. Derler ki, “Bir batmanın bir lira olduğu yıl”



                          Bu onun için insanlık tarihinin başlangıcıdır. Bir batmanın bir lira olduğu yıl, ekmeğin bir batmanının ilk kez bir lira olduğu yıl demektir. Buradan insanlık tarihi başlar. Kabilelerin çoğunun kapalı tarihe sahip olduğu*nu görüyoruz. Kabile düzeninde bütün insanlık tarihi şu şekildedir; Dünyaya gelen ilk insanoğlu [Allah’ın yarat*tığı ilk insan] o kabilenin atasıdır. Bu kabileyse onun ço*cuklarıdır. Dolayısıyla bütün tarih, var olan bütün birey*lerin büyük atalarının ilk insanoğlu olması şeklindedir. Tarih bu şekilde küçülür. Kapalı sistemlerde tarih de ka*palıdır. Öyleyse iki tür tarih vardır; Açık tarih, kapalı tarih.



                          Tarih tanımlarına gelince; Tarihe ilişkin yapılan ta*nımların tümünü burada belirtmem olanaksız. Çünkü teknik bir konu olup ayrıca fazladır da. Tarih konusunun hangi ortamda gündemde olduğuna açıklık getirmek amacıyla sadece birkaç örnek vereceğim.[4]



                          Tarihin bir grup düşmanı vardır ki bunlar tarihi in*kâr ederler ve tarih boştur, anlamsızdır ve ondan söz et*mek ölünün ardından gıybet etmektir, derler. Şu anda okutulan, düzenlenip tebliğ edilen tarih de onun gibidir; doğrudur da. İnsanın vaktini telef etmesi ne kötü. Kah*vehanelerde hikâyeler anlatmak, laf ebeliği yapmak on*dan daha iyi. Tarih karşıtlarından olan Napoleon şöyle der; “Tarih birtakım yalanlar dizgesi olup öteki yalanlar*dan ayrılan yanı, bu yalanları herkesin kabul etmesidir. Öyleyse tarih, üzerinde müttefik olunan yalan demek*tir.”



                          Tam tersine Emerson’a “Tarih nedir?” diye sorduklarında o da cevap olarak sorar; “Ne tarih değil ki?” Emer*son, tarihi öyle genişletir ki insanlık, zaman ve insan ha*yatı konusundan daha kapsamlı kılar ve aslında her var*lık bir zaman sürecinde oluştuğuna ve varlık kazanıp şe*killendiğine göre her varlık -cansızlar, bitkiler, hayvan*lar ya da insanlar- tarihin çocuğu ve tarihin sonucudur, der. Dolayısıyla her nesne, yaşadıklarının konuşan dili olmaktan başka birşey değildir. Dolayısıyla da her var*lık, kendi ömrünün tarih kitabıdır. Çünkü her varlık bir zaman sürecinde varlık bulmuş ve bugünkü yapısını ve kimliğini kazanmıştır. Öyleyse tarih, Emerson’un deyi*şiyle bütün görüngülerin yaratıcısından ibarettir. Bu*nun için de Emerson’un bu sözü Kronizm mezhebine yakındır. Tevhidî konu olan oturumda bu mezhepten söz etmiştim. Dilimizdeki ‘dehr’in karşılığı olan Kron [Khronos] Yunan’da, her şeyi yaratan bir tanrının adı*dır. Aynı şekilde anlamı zamandır. Dehr’de kimilerinin sandıkları gibi doğa anlamına değil, zaman anlamına ge*lir. Dehriler doğacılar değildirler. Dehriler, zamanın asaletine ve ulûhiyetine inananlardır. Burada tarihin kron biçimini aldığını görüyoruz. Her bir nesne za*manda varlık bulduğu için her nesneyi zaman var etmek*tedir. Öyleyse zaman, her şeyin yaratanıdır. Şimdi de dilimizde vardır; Zaman her şeyi yok ediyor, zaman her şe*yi değiştiriyor, zaman her şeyi yapıyor, öldürüyor, doğu*ruyor, deriz. Burada, tarihsel asaletin ortaya konuldu*ğunu, zamanın, yani tarihin tanrılığının ve ulûhiyetinin belirtildiğini görüyoruz.



                          Burada, büyük bilginlerin, tarih adında apaçık bir gerçek karşısındaki sözlerinin ne denli birbirinden uzak olduğunu görüyoruz. Romain Rolland’ın başka bir kura*mı vardır; O, bu iki kişi arasında üçüncü bir kuram açıklar ve şöyle der [bu tanım oldukça hassastır]; “Tarih, za*man boyunca geçmiş, olaylar ve olgular biçiminde şekil*siz ve hedefsiz olarak üst üste yığılmış öğeler dizgesinden ibarettir. İşte tarihçi, bir bilgin gibi değil, bir sanatçı gibi [tarihçi bilgin değildir, çünkü tarih bilim değildir] tarih dağında, kendisinin planını ürettiği binayı yapmak için taş yontmaya koyulur.” Dolayısıyla Romain Rolland, ne tarihi inkâr eder, ne de tarihin bilimsel bir gerçek oldu*ğuna inanır. O, tarihin geçmişte üst üste yığılmış şekilsiz materyaller olduğunu söyler. Örneğin, içinde şekilsiz taşlar bulunan bir maden var ve adı da Büyük Fransa Devrimi. Ben, şu anda sizin için, bu kuşak için, dershane için, Fransız Devrimi konulu bir kitap yazmak istiyo*rum, diyelim. Solcu, sağcı, orta yolcu, dinci, din karşıtı, demokrat, muhafazakâr, devrimci ya da sahtekâr -her ne olursam olayım- olsam da bu olanaklıdır ve tarihçili*ğin ustaca kazmasıyla, içinde Büyük Fransız Devrimi öğelerinin şekilsiz maden damarları gibi yığıldıkları da*ğa gidebilirim. Şu anki inancıma, şu anda taşıdığım he*def ve yapıya, Büyük Fransa Devrimi kitabını yazmada izlediğim çıkarım türüne, amaç ve felsefeye göre kafam*da bu kitaba ilişkin bir plan ve inanç bulunmakta olup onun oluşturulması için, araç gereç toplayıp bu planın yapısına gerçeklik kazandırmak için Büyük Fransa Dev*rimi öğelerinden oluşan o maden damarlarında taşları yontarım. Yani, Büyük Fransa Devrimi’ne şekil veren be*nim, tarihçi ben. Nasıl bir şekil? Kendi istediğim bir şe*kil; tıpkı bir şair gibi. Kimdir şair? Bir fizikçiyle şair ara*sındaki ayırım şudur; Fizikçi, güneşin batışını sizin için olduğu gibi betimlemelidir. Yanılırsa fizikçi değildir. Şa*ir ise bir sanatçıdır; güneşin batışını yaratan, guruba kendi istediği rengi, şekli, anlamı, ruhu ve hedefi kazandıran bir sanatçıdır. Bu yüzden bir şair, gurubu üzünçlü ve kaygılı bir gülüş olarak betimlerken, başka bir şair -ya da aynı şair- duygularına göre, taşıdığı amaç ve anla*tıma göre aynı gurubu aynı şekil ve renk içerisinde derin bir filozofça gülüş, huzurlu bir mutluluk, oldukça büyük, güzel ve coşkulu bir bekleyiş ya da gelecek olarak göste*rebilir. Her ikisi de olabilir.



                          Çünkü sanatçı, kendisi nasıl isterse öyle yaratır. Dış gerçekler, sanatçının duygularının kalıbında sanatçının duygularının şeklini alırlar. Bilgin ise kâşiftir, dış gerçe*ğin fotoğrafçısıdır; ona en küçük bir müdahalede bulun*maya bile hakkı yoktur onun. Bu yüzden, tarihin bilim olduğunu söyleyen biri, Büyük Fransa Devrimi’nin so*mut bir gerçeklik taşıdığını, somut bir şekil taşıdığını, so*mut bir ruh, anlam, olaylar ve devinimler dizgesi taşıdı*ğını, kendisinin de somut olduğunu; özdeş olduğunu, bir manzara gibi olduğunu, tarihçinin gidip onu parça parça keşfetmesi gerektiğini, gerçek betimleme ve simanın ay*nısını kaydetmesi gerektiğini, bir yerde yanlış varsa ya*nıldığının anlaşılmış olacağını söylüyor demektir.



                          Romain Rolland ise tarihçinin sanatçı olduğunu söy*ler. Ona göre tarih, şekilsiz nesneler dizgesi olup sanatçı onu yaratır. Yoksulluk, karanlık, gece, sabah, yağmur, bu*lutun gülümseyişi, güneş, mum, kış, kar vs. nesneleri gi*bi dışsal olgular, dışsal gerçeklikler vardır, ama tüm nes*neler, şairin gözetimi ve duyguları altında bambaşka bir şekil alırlar. Hangi şekli? Şairin dayattığı şekli. Dolayı*sıyla şair, sabahı, göğü ve bulutu bile üretir ve yaratır. Robbe Grillet’nin söyleyişiyle, bir şair ya da ressam attan söz ediyorsa, bu yeryüzünde bulunan at değildir. Bu, zihinde, duyguda ya da atın tümel türselliğinde bulunan attır. Dolayısıyla tarih, ne tarihçinin keşfetmesi gereken kesin bir gerçekliktir ve ne de tarihçinin, içinde birşey bulamadığı ve boş atıp dolu tuttuğu mutlak bir kofluk*tur. Bu durumda tarih, sanatçıların elinde, insanın hiz*metine sunacakları ya da insanlara hıyanet amacıyla kullanacakları bir sermayedir.



                          Elbette şimdi de böyledir. Çünkü henüz tarih bilimi keşfedilmemiştir. Bu yüzden tarih, henüz sanat aşama*sındadır ve herkes başka türlü oluşturur onu; Biri tarihi yeis ve kötülüğe doğru götürürken, bir başkası tarihi in*sanın bilinci, aydınlığı ve üstünlüğü yönüne sürükler. Daha önce “Hiçbir zaman gerçek ve insanlığın, dünyada bugünkü gibi yandaşı ve inananı bulunmamıştır” der*ken ortaya koyduğum konuda tarihi bu şekilde anlat*maktayım. “Hiçbir zaman insanlık, gerçek ve beşeriyet bugünkü kadar garip ve kimsesiz olmamıştır” diyen biri ise o türlü söylemektedir. Elbette onun tüm bunlardan amaçladığı kendi çaresizliğidir. Ya oldukça dar bir çerçevede düşünmekte ve bunu bütün zamanlara genelleştir*mektedir ya da ölçütleri yanlış almış ve her zaman oldu*ğu gibi mevcut güçleri, mevcut zamanın ve gerçeğin ölçütü olarak almıştır [ölçütleri karıştırmış olabilir]. Ne olur*sa olsun bugün herkesin bir başka açıklama getirdiğini görüyoruz. Çünkü henüz bilim olmamıştır. Eğer bilim durumuna gelirse artık herkesin bir başka türlü konuş*ması doğru olmaz. Bu yüzden İmirnof, sadece, tarihin sa*nat olduğunu söylemekle kalmıyor, şiir olduğunu da söy*lüyor. Tarih, tarihçinin söylediği şiirdir. Nasıl şair üzgü ya da mutluluk üstüne, kavuşma ya da ayrılık üstüne, iman ya da küfür üstüne gazel ya da kaside ya da mesne*vi veya rubai söylerse, tarihçi de şiir gibi tarih söyler. Do*layısıyla tarih, tarihçinin duygularından başka bir şey değildir.



                          [1] Veraset konusunda söyledim, İbrahim'in kıssası konusunda söyledim, İbrahimi dinlerde tarih felsefesi üzerine burada bir konferans verdim. Bunlara ilişkin çeşitli boyutlarda ve çeşitli ortamlarda konuştum. Bunları artık tekrar etmeyeceğim. Bunların yayımlanacaklarını, burada daha yeni konuları ele alabilmemiz için bunları inceleyeceğinizi umuyorum.

                          [2] Açık dünya görüşü, sınırlı ve kapalı olmayan dünya görüşüdür. Bu yanda, "Kulzum" denizi, dünyanın sonudur. O tarafta Kafdağı vardır, diyen eski tarih kitaplarımızın dediklerinin tam tersi. Ondan sonra ne var, diye sorulduğunda aklı almayıp ka*ranlık var diyordu. Öyleyse karanlık ne demek? Karanlık, ka*ranlık demektir. Karanlık aslında nerededir? Benim bilmedi*ğim, benim için karanlık olan, görmediğim, gözlerimin karart*tığı aslında karanlık olmayan yer. Bu sınırlı bir şeydi. Ortaçağ*da aslında bütün dünya bir hamam biçimindeydi: Kubbemsi bir tavanı vardı, dört tane de duvarı vardı, hepsi bu! Ortasında da bunlar vardı. Şimdi de avamın gözünde ya da oldukça eski kafalarda dünya bir kümbet olup ufkun duvarları üzerine bir çadır gibi inmiş durumdadır. Bu, kapalı dünya görüşüdür. Gizi ve içi bilinmektedir, her şeyi bilinmektedir, her şeyi belirgin*dir. Ölçüleri belirgindir, resmi çekilebilir! Açık dünya görüşü, bireyin durduğu her noktada yine boyutların, mesafelerin, ufukların uzaklaşıp yaklaşmadıkları dünya görüşüdür. Açık dünya görüşünde birey, sonsuzu duyumsadığı için zihni ve duygusu asla varlık duvarına çarpmaz. Açık tarihte de böyle*dir. Kapalı tarihteyse tersi geçerlidir.
                          [3] Hastalanan bir adamı ziyarete gitmişler, sormuşlar, nasıl ol*du, soğuk mu aldınız? Rahatsız mısınız? Gıda zehirlenmesi mi? Dedi, hayır. Dediler, öyleyse ne? Dedi, hiçbir şey, biz far*kında değildik, evde sohbet ediyorduk; elhamdülillah, şu anda iki yüz seksen tümenimiz var, iki üç hafta bir güçlük çıkmazsa işimiz iş, diyorduk. Bizim haberimiz yoktu, biri bizi arkadan dinliyordu. Bizim dikkatsizce söylediğimiz sözleri hep duy*muştu, bize "nazar" etti. Şimdi bunun için hasta oldum. İki yüz seksen tümen için! Onun aklı bundan fazlasını anlayamaz, bu sayının ölçüsünü değerlendiremez.

                          [4] Bugünkü dersim sonuca ulaşmıyor. Bu nedenle, tarihe ve tarih felsefesine açıklık getirmek için ardarda üç oturumda ders vermeliyim. Dördüncü oturumdaysa dinimizdeki tarih felse*fesinden söz etmeliyim. Dolayısıyla bu oturumda tarihin ken*disini inceliyorum. Sonraki oturumda çeşitli öğretilerde tari*hi, tarihsel hareket etkeninin ne olduğu temeline [çeşitli ideo*lojilerde ve çeşitli toplumsal öğretilerde tarihin oturduğu te*mele] dayanarak, üçüncü oturumdaysa tarihi, tarih felsefesi ve çeşitli tarih ekolleri anlamında inceleyeceğim. Son oturum*da da İslam’dan kaynaklanan, somut ve yetkin biçimini Şia felsefesinde bulan tarih felsefesini ele alacağım.
                          And olsun Biz Kur`an`ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? Kamer/17-22-32-40

                          Comment

                          • kamer
                            Super Moderator
                            • Sep 2008
                            • 272

                            #28
                            İSLAM BİLİM; DERS-11 [Bölüm 1] :

                            TOYNBEE’NİN TEZİ VE “TARİHİN HAREKETE GEÇİRİCİ ETKENİ”

                            Bütün Kusurlar ve Gecikmeler İçin Bir Özür Dileği[1]


                            Benim kusurlarımın ve gecikmelerimin birkaç nedeni var. Biri, özel yetişme tarzım; bir başkası zihinsel ve ruhsal özelliğim ve başka nedenler... Fakat ne olursa olsun bu sorun var ve eksiklik ve kusur varlığını koruyor. Açıklamasını yapamamam bir yana, bunu itiraf ediyorum ve tutumumu, bütün eleştirenlerden daha çok ayıplıyorum ki siz bu gecikmelerin ve düzensizliklerin bir bölümüyle karşı karşıya kalıp rahatsız olurken bu gecikmeler ve düzensizliklerle birlikte yaşayan ben elbette daha çok sıkıntı çekiyorum ve kötü ve olumsuz etkilerine katlanıyorum. Bundan başka da çarem yok. Çünkü bu düzensizliklerin en büyüğü, başlangıçtan bu yana var olan düşünce ve ruh yapım olup gün geçtikçe daha da şiddetlenip güçlenmektedir ve ben onun karşısında giderek güçsüzleşmekteyim. Bu durum, benim gibi tiplerde çokça görülmektedir, ancak bu ruh durumu bende daha şiddetlidir.

                            Bir dost derdi ki; Falanca zorunlu olarak ve bilinçsizce ruh durumunun etkisinde kalmakta. Oysa sağlıklı insanlarda, ruh hali onların etkisi altındadır. Kimilerinde yani sağlam vücutlarında sağlam kafaları bulunan sağlıklı insanların çoğunda duygular, sevgiler ve çeşitli ruhsal ve içsel durumların, onların düşünce ve iradelerinin etkisi altında kalması, hatta bu insanlarca düzenlenip kontrol edilmesi, ortadan kaldırılması doğaldır.

                            Bu durumları için program düzenleyen bir büyüğü tanıyorum.

                            Örneğin ruhsal bir rahatsızlığı olduğunda takvimine bakıp not alır;

                            “Pazartesi günü saat üç buçukla dört buçuk arası üzülme zamanı” Harika. Sonra da başka işleri vardı.

                            Mantık, akıl ve irade açısından oldukça güçlü olan böyle tipler, büyük bir mutluluk içindedirler -bu, birçok şeyde olduğu gibi Allah’ın, onlara verdiği ve bize vermediği gerçek bir nimettir hangi işte olurlarsa olsunlar [mühendis, doktor, genel müdür ya da iktisat ve sanayi adamı] çalışma biçimi tam olarak mantıklı ve kuru ola¬rak hazırlandığı için kendiliğinden, onları kontrol ve düzenleme altına alır. Ama insanın kendisi, kendi duygularına kapıldığında ve düşünsel havanın ve çevrenin değişmesiyle, olaylarla ve koşullarla karşılaşmak yoluyla bü¬tünüyle değişir ve kendi duygularının tutsağı ve kurbanı olur. İşi de duygu ve eğilimleriyle uyumlu olduğunda bu duygu ve eğilimler karşısında daha çok güçsüzlük duyar.

                            Ben de böyle bir duruma kavuştum. Çünkü şu birkaç yılda konuşmalar yaptım -oysa ne konuşmacıydım ve ne de konuşmama uygundum- çünkü elimden başka bir iş gelmiyordu, şimdi de gelmiyor. Bu yüzden doğal yapımı, oturup yazdığımda biliyorum. Çünkü kendimi daha çok yazar olarak tanıyorum -elbette kendi çapımda ve bu yapım, tam anlamıyla duygusal ve âtıfî bir yapıdır.

                            Elbette, örneğin gazeteler ve dergiler için yazı ya da radyo ve televizyon için program metni yazan ve mantıklı, akılcı ve planlı bir iş yapan yazarlar da vardır. Fakat kendileri için yazanlar vardır. Yazmak onların ruhları¬nın bir tür konuşmasıdır; dertleri deşelemek, tutkuları ve iç sıkıntılarını açığa çıkarmak ve aslında soluk alıp vermek ve yaşamak demektir. Hatta onların yazdıkları¬nı kimse okumayabilir, görmeyebilir; onların yazıları ya¬yımlanmayabilir [çoğunluk da böyle olur]. Esas olan yazma eyleminin kendisidir; kim için ve ne için yazıldığı de¬ğil. İnsan yazmadan yapamadığı için yazmak. O zaman burada, duygusal olan plancı akıldan yoksun bulunan ve sonra da tek iş, uğraş ve yaşama vesilesi, tek doğal yapısı yazmak olan bir insan için yeni bir etken daha eklenmektedir ki bu etken acizliktir. Çünkü idealini, düşüncesini, derdini ve sıkıntısını kelimelere dökmek, kâğıtlara aktarmak dışında hiçbir anlatım, açıklama ve eyleme dök¬me aracı bulamaz.

                            İşte burada yazmak, insanın yaratılışının derinlikle¬rinden kopup gelen ve insanın elinde olmayan zorunlu bir inleyişe dönüşür. Bu yüzden, başkalarının değil, kendi yazılarımdan birkaçını tashih için okumak istediğim¬de bir cümleyi, bir parçayı okumak için kimi zaman ben¬de kendine özgü bir ruh yapısı oluşur. Ya da yaşama ve düşünme biçimi, yazgı ve çevre, herşey beni etkiler ve canıma bir nutfe yerleşir, bir anlama gebe kalırım ve dert gövdemden seslenir; Sanibof’un söyleyişiyle;

                            “Bir anlam, şair ya da yazarın içinde bir nutfe gibi şe¬killenir, gelişir ve cenine dönüşür. Sonra insan, o anlama gebe kalır ve doğurmak ya da doğurtmak derdini duyar. Kaçınılmaz olarak o derdin hastasıdır, başka bir iş yapa¬maz. Kaçınılmaz olarak o bağışlanmalıdır.”[2]

                            TARİHİN HAREKETE GEÇİRİCİ ETKENİ


                            Tarihin hareketi, insanın ve insan toplumunun hareketi gibi zaman sürecindedir; hem cevheri harekettir yani insanın türde, cinste ve özde hareketi ve hem de devimsel [intikali] harekettir. Bu iki hareketle, zaman boyunca ve çeşitli dönemler süresince insan, göçebe, geri ve yabani şekilden, şu anda yeryüzünde gördüğümüz ve es¬kiden taşımadığı özellikleri taşıyan bir insana dönüşmüştür.

                            Cevheri hareket -Molla Sadra’nın kullandığı bili¬nen terim- özde olan bir harekettir. Örneğin, başlangıç¬ta ham olan, bir süre yarı olgun duruma gelen, sonra da olgunlaşan, ardından yeşil rengi sarıya dönüşen ve en sonunda da kızaran meyvenin, cevheri bir hareketi vardır.

                            Çünkü mekânda hareket etmemiş, tersine özü değişmiş ve ilk olduğu yerde bir durumdan başka bir duruma geç¬miştir. Öyleyse cevheri hareket, bir özden başka bir öze geçiştir ya da bu özde cevherin hareketidir. Her ne olursa olsun, insanın ilkel durumdan şu anki duruma geçişi bir harekettir ve insanın -birey ya da toplum olarak toplumsal değişimler tarihini, değişiklikler tarihini, kültür ve uygarlık farklılaşmalarını, askeri ve siyasi olaylar zincirini oluşturan ve tarih [tarih ilmi değil, tarihin konusu] adını alan zamandaki hareketidir.

                            Şu anda, tarih, insanın -birey ya da toplum olarak¬- zaman sürecindeki hareketi olduğuna göre kendiliğinden, harekete geçiricinin ne olduğu yolunda bir soru gündeme gelir. İnsanı bireysel şekilde, toplumsal şekilde, özsel ve cevheri biçimde ya da içsel ve dışsal biçimde değiştiren, harekete geçiren ve dönem dönem ileri iten etken nedir? Tarih felsefesindeki yaygın söyleyişiyle ta¬rihin motoru nedir?

                            Bu soruya cevap olarak ayrıntılara girmeyi bir yana bırakıyorum. Çünkü bize bu kadarı gerekmiyor; asıl der¬simizden geri kalıyoruz. Ayrıca bunlar, İslam öğretisinde, İslam İdeolojisinde yer alan tarih felsefesi ve tarihten oluşan asıl konunun ele alınması için bir giriş durumun¬dadır [İslam öğretisinde tarihten amaçlanan, bilim, fel¬sefe, sanat, edebiyat ya da şiir olarak tarih değil, İslam ideolojisinde, İslam inançları içinde ve Kur’an’ın kendi¬sinde söz konusu olan tarihtir]. Bu yüzden en temel ko¬nulardan söz ediyorum ve amacım, bugün de dünyada gündemde olan bu ünlü öğretiyi aydınlatmaktır sadece.

                            Bu ölçüde de örneğin, Hegel’in tarih felsefesinin, Marx’ın tarih felsefesinin, Sartre’nin tarih felsefesinin vs. ne olduğunu açıkça ve inceden inceye anlayalım yeter. Metnin kendisini burada bağımsız bir ders metni gibi ele almak doğru olmaz. Bu bizim işimiz değil. [Sosyal Bi¬limler ve Yeni Felsefî ve Toplumsal Öğretiler konulu bir ders verecek olan Dr. Tevessuli Bey’in, bu öğretileri bağımsız olarak ele alıp okutacağını umuyorum.] Bu öğre¬tilere yapacağım işaretler, bu konuların okutulması de¬ğil, sadece kendi dersime bir giriş niteliğindedir.

                            ÇEŞİTLİ İNANIŞLARDA TARİHİN MOTORU

                            Toynbee, saldırı ve savunma esasını, tarihin motoru olarak görür. Coğrafya gerekircileri, coğrafyayı ve doğa¬nın değişken sertliğini temel etken sayarken, İbn Hal¬dun -tarih felsefesinin ve toplumbilimin kurucusu- ise coğrafyanın temel oluşundan yola çıkarak iklimi temel etken olarak görür. İbn Haldun, şehir ve kırsal bölge arasındaki iklim çelişmesini, tarihin hareketinin, dönemle¬rinin oluşmasının ve kendi tarih felsefesinin -ki dönem temeline dayalıdır- etkeni olarak algılar. Bütün rasist [ırkçı] ler ya da faşistler -özel anlamda ırk ve kan temeli¬ne inanan herkes- ırkı -öz ve asıl olarak- tarihin hareket etkeni olarak görürler. Öyle ki uygarlığa ilişkin de şöyle derler; Irk, uygarlık oluşturucusudur.

                            Schiller şöyle der; “Aşk ve açlık, tarihin hareket et¬kenleridir.” Ekonomistler -iktisada tapanlar- insan ve tarih felsefesine ilişkin konularda iktisadın temel oldu¬ğuna inanırlar. Marx da -ve hatta esas olarak kapitalist ideolojileri bulunan Marx karşıtları da- iktisadı tarihi harekete geçiren motor ve etken olarak görürler. Fakat Marx’ı ele almamızın nedeni, onun bunların hepsinden daha ünlü olması ve ayrıca bu esasa göre kendisinin ünlü tarih felsefesini ortaya koymasıdır.

                            Faşist olmayan bilgin ve düşünürlerin çoğu, taşıdık¬ları insan sever yüzleriyle birlikte, tıpkı faşistler gibi, ki¬şiliği ya da kahramanı tarihin hareketine etken olarak görür. Bir başyapıt olan Kahramanlar adlı kitabın sa¬hibi tanınmış İngiliz yazar Carlyle, bu kitabında büyük kişiliklerin biyografilerini yazmış olup onun inancına gö¬re tarih bu kişiliklerin ellerinden çıkmıştır. Bu cümleden olarak, tarihi yaratan kahramanlar arasında İslam Pey¬gamberi de anılmıştır. Emerson da şöyle der; “Bir kişinin kişiliğini ve biyografisini bana verin, onun çağının tari¬hini size ezbere yazayım. Çünkü tarih, büyük kahra¬manların irade ettiklerinden başka bir şey değildir [eğer kahramanlar yenilip yok olmuşlarsa bu, yeni kahraman¬ların ortaya çıkıp onları yenmiş ve yok etmiş olmalarındandır]. Öteki insanlar ise kahramanların ellerinde araç durumundadırlar.”

                            PROVİDENCE

                            Katoliklerin inancına göre tarihin hareketinin temel etkeni meşiyyet [ilahi irade] ya da ‘providence’dır. İlahi irade, takdir ve önceden planlanmış olan şey -Allah’ın, yaratıştan önce kendi ezeli bilgisinde taşıdığı plana göre ya da iradesi doğrultusunda- tarihi harekete geçirir. Ki-şiler, kişilikler, uluslar ve sınıflar, tümüyle ilahi irade¬nin iradesiz araçları durumundadırlar.

                            Gördüğünüz gibi, buradakinin tersine, bilim ve araş¬tırmanın gerçek anlamına kavuştuğu, bilgin ve araştır¬macının alıcı ve verici değil, arayıcı ve bulucu olduğu orada Marx’ın, maddeci olan ve olmayan, eski ve yeni öğ¬retilerin yanı başında providence ya da meşiyyet de ele alınabilir; nitekim ele almaktadırlar. Burada ise, bir ku¬ramı benimsemediğimiz ve ona inanmadığımız zaman, onu ele almamamız bir yana, bilimsel bir kuram olarak bile kabul etmeyip bütünüyle görmezden gelmekteyiz. Örneğin kimileri aydındırlar ve İran’da toplumbilim ala¬nında, ya da sosyal psikoloji alanında veya yeni şiir ve edebiyat alanında çalışırlar ve modern edebiyatı bilen bi¬rinin düşüncelerinin, inançlarının ve tipinin de aynı olması gerektiğine inanırlar. Örneğin öğleden sonraları kesinlikle şu takılma yerlerinden birinde görmeliyiz onu. Yoksa nasıl yeni şiir ya da modern edebiyat savında olabilir? Hayal bile edilemez. Ya da toplumbilimden an¬layan biri, ya Marksist olmalıdır ya da Durkheim’e inan¬malıdır. Üçüncü, dördüncü seçenek yoktur. Var olanlar¬sa derli toplu değildirler ve yönsüz konuşurlar; bu yüzden bunlar ele alınmaya değmezler.

                            Bir fakülteye geçmemden söz ediliyordu. Ben de ka¬bul etmiştim. Sonra biri benim kusurlarımı keşfetmiş ve bir bir saymıştı. Önce şöyle demişti; “Falancanın -yani benim- büyük bir kusuru var ki bu haliyle işe yaramıyor. Bu kusur, konuları, dersleri, öğretileri anlattıktan -doğ¬ru ve taassupsuz anlattıktan- sonra kendi inancını da anlatmasıdır.” İkinci ve daha kötü kusur ise şuydu; “Av¬rupa’ya gidip Avrupalı olmuşsa da belirli ve değişmez bir inancı vardır. Belirli ve değişmez inançları bulunan biri bilimsel ders veremez. Çünkü bütün öğretiler ve bi¬limsel dersler, onun inançlarının etkisi altında kalır ve ona bilim adamı denilemez.” Doğrudur, bilim adamı, sahte markalı ses kaydedicidir. Çünkü 16 ya da 30 tü¬men eden gerçek ses kaydedici, yanlış yapmaz, bozul¬maz. Masrafı da yoktur. Aylık da almaz, poz da vermez. Dakik olarak kaydeder. Ne günde iki yüz üç yüz Tümen harcaması vardır, ne de yanlış yapar!

                            Bunların inançlarına göre, bir profesör ya da bir öğ¬retmen, bilimler konusunda -özellikle insanî bilimlerde- ¬kendi inancı bulunan biriyse işe yaramaz biridir ve mahkûm edilir. Artık onun kabul edilmesi olanaksızdır. Tıp¬kı bir koyun ölüsü gibi; koyun etinin üzerinde belediye mührü varsa, dinî esaslara göre kıbleye çevrilerek bo¬ğazlanmış demektir. Mühür yoksa işin içinde sahtekârlık vardır. Sen de belediyenin mührünü taşıyan bu geçerli öğretilerden birine inanırsan, günün modası olduğundan prestijin artar; hem de Marx ve Sartre gibi bizden olmayan kişilere değil sokakta, Paris’in arka so¬kaklarında sürten ve “lay lay lay” diyerek dolaşan pinti bi¬rine de inansan yeter. Fakat eğer bizimle ilgili olan ve bizim kokumuzu veren bir dine ya da bir görüşe ve öğretiye bağlı olursa kabul edilebilir değilsindir, sana katlana¬mazlar. Onlar için ayırdedilir değildir; çünkü ayırd etmek için kendisinden birşeyleri olmalıdır, ayırdetme gü¬cü olmalıdır. Fakat yoktur ve kavrayamaz. Çünkü ulus¬lararası numarası ve değeri bilinmediği için bu yüzden kabul etmez.

                            Oysa Avrupa’da, toplumbilim öğretilerinden söz eden her kitapta -yazarı aşırı materyalist, Marksist ya da mutaassıp faşist bile olsa- Katolik keşişlerin ya da kilise¬ye bağlı kişiliklerin görüşleri -gerçek anlamda bilimsel ol¬masa da- bütün öbür öğretilerin yanında ele alınıp dik¬katle incelenir ve tam anlamıyla öğretilir. Dinî düşünce¬nin de orada yaşama, toplumsal bilimlerle ilgili dershanelerde ve maddi belgelerle, öteki düşünceler karşısında ele alınma hakkı vardır. Bilim ve düşünceler böyle iler¬ler. Böylelikledir ki Batı’ya egemen o paracı ve sermaye¬darlığa dayalı kirli sistemine ve kodamanlarına karşın yine de burnumuza insan kokusu gelir ve yine de düşün¬ce ve duygu vardır. Halkın, düşünürlerin ve yazarların olduğu, gücün ve siyasetin olmadığı ölçüde insanî gele¬nekler ve aklî gelenekler de vardır ve tartışılmaktadır. İşte bu yüzden, bizim İran üniversitelerinde ele alama¬yacağımız providence gibi konuyu, orada resmi olarak okutmakta ve tarih felsefesine ilişkin konuları işleyen her kitapta ‘providence’ı da işlemektedirler.

                            Hemen burada bu ilahî meşiyyete inanış tabirini küçümsememek ve o kadar da zayıf sanmamak gerekti¬ğini belirteyim. Çünkü bu, incelenmeye değer bir konu¬dur. Bir Fransız keşişi olan Milisky, bence son iki yüzyıl¬da Avrupa’da yazılmış olan en iyi, en yeni ve en bağımsız eser olan ‘Çağdaş Felsefe Tarihi’ni yazmıştır. Yazar, ke¬şiş olmasına ve resmi ruhanî elbisesi giymesine karşın, bütün filozoflara ve bütün öğretilere -dinî, din dışı, hatta din karşıtı filozof ve öğretilere- karşı tam anlamıyla bi¬limsel ve aynı zamanda dakik ve irdeleyici bir tarafsızlı¬ğa uymuştur. Onun Çağdaş Batı Felsefesi Tarihi’ni, Bertrand Russel’ın Batı Felsefesi Tarihi ile karşılaş¬tırdığımızda, yazarları tanımıyorsak Russel’ın kitabını mutaassıpça, bu keşişin kitabınıysa taassupsuz, inanç yükümlülüğünden yoksun ve tam anlamıyla scientist bir insanın eseri olarak görürüz. Ne olursa olsun bu, ilahi meşiyyete inanan bir kişidir. Toynbee ise, kilise mensu¬bu ve resmi bir din adamı olmamasına ve tam anlamıyla bilimsel ve akademik bir tip olmasına karşın tarih felse¬fesini insanın yaratılışının ilahi planının tecellisi olarak görür ki bu, bir tür ilahi meşiyyete inanmak demektir.

                            ----------------------------

                            [1] Pek çok kimsenin dilinden oldukça eleştirel bir tavırla dersin başında kalabalığın içinde "siz, niçin derse düzensiz olarak ve genellikle de geç geliyorsunuz?" diye soran öğrencilerden birine cevap...

                            [2] Dün öğleden sonra saat birden yediye sekize dek buradaydım. Sonra bir köşeye gidip yere oturdum ve ne dersle ilgisi olan, ne konuşmayla ilgisi olan ve ne de makaleyle ilgisi olan -hiçbir şey değildi- bir şey yazdım. Sonra başımı kaldırıp baktığımda saa¬tin bugünün dört çeyreğine geldiğini gördüm. Artık beni bağışlayacağınızı umarım.
                            And olsun Biz Kur`an`ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? Kamer/17-22-32-40

                            Comment

                            • kamer
                              Super Moderator
                              • Sep 2008
                              • 272

                              #29
                              İSLAM BİLİM; DERS-11 [Bölüm 2]

                              KARŞILIKLI SALDIRI VE SAVUNMA DOĞRULTUSUNDA TARİHİN HAREKETİ



                              Toynbee, bütün tarihin saldırı ve savunma duy¬gusuna göre hareket ettiğine inanır. Bu saldırı ve sa¬vunma -ki kesintisiz bir belirleyicilik yapısı da vardır¬- bir tür kültür, uygarlık ve toplumun oluşmasına, olgun¬laşmasına, güçsüzleşmesine, yaşlanmasına, başka bir kültür, toplum ya da uygarlık karşısında yok olmasına, sonra da yeni toplum ve kültürün yine olgunlaşma, yet¬kinlik, yaşlılık ve ölüm yönündeki gidişini gerçekleştir¬mesine ve yine genç ve yeni bir güçle karşı karşıya kalma¬sına neden olur.

                              Bu saldırı ve savunma, tarihin hem nedenini, hem etkenini gösterir; bunun yanısıra da kendiliğinden tarihin hareket şeklini, şu anda kafanızda canlandırabi¬leceğiniz şekilde belirginleştirir.


                              Saldırının doruğu, Saldırının doruğu, Saldırının doruğu


                              Başlangıç Başlangıç Başlangıç


                              Bu grafik, hem din hakkında, hem öğreti ve ideal hakkında, hem hareket hakkında, hem devrim, uygar¬lık, toplum, ulus, soy ya da kültür hakkında geçerlidir. Hangisini ele alırsanız alın, tümü de tıpkı kuşaklar ve in¬san bireyleri gibi, toplumlar, kültürler ve dinler gelirler ve giderler. Şu anlamda ki bir insan olgunluğa doğru yol alır; böylece grafiğin doruğuna erişir. Grafiğin doruğu, gençliğin uç noktasıdır. İnsan oradan, güçsüzleşmeye doğru gider. Bu, doruğa ulaşıp ondan sonra da yokluğa doğru inişe geçtiğinde, ötekisi başlangıç noktasındadır. Bir insan doruğa, uca ulaşırken, bu insanın doruğa ulaş¬masıyla eş zamanlı olarak yeni bir grafik gelişir ve sürer. Burada yükselen grafik saldırıdır ve bunlar bütünüyle saldırı durumudur. Doruk ise saldırının sonudur. Do¬ruktan inişe geçtiğindeyse savunma durumuna geçer.

                              Bir bireyde de böyledir. Bir çocuk, otuz, otuz beş, kırk yaşına dek -ki bu kırk yaşı aklî olgunluk yaşıdır; Dan¬te’nin İlahî Komedi’deki söyleyişiyle hayatın yarısı, bi¬zim inancımıza göreyse aklî olgunluk yaşı ve peygam¬berlerin çoğunun bi’set yaşıdır- saldırı durumu içindedir. Mutlak ve öz olarak saldırı durumu içindedir; özel birine ve özel birşeye karşı değildir bu saldırı. Yani hareket şek¬li, duruşu, zihinsel, aklî ve mantıkî duyguları saldırı du¬rumu içindedir. Bu, korkusuzluğun, saldırganlığın, iler¬lemenin ve sahiplenmenin güçlü olduğu bir durumdur. Bu yüzden, on iki on üç yaşındaki çocuğun, fazla enerjisi¬ni harcamak için yumruğunu duvara vurduğunu görüyo¬ruz. Kırk yaşından daha yukarda bulunan kişi ise fazla enerji arar, sürekli takviye ampulü kullanır, kendisini bakıma alır ve savunma durumuna geçer.

                              Psikolojik açıdan da bu durum söz konusudur. Çok ihtiyatlı duruma gelince, ızdıraplı ve kaygılı yaşlı insan¬lar görmüşsünüzdür[1]. Böyle kişiler, tehlikedeki insan¬lar gibi, hep yitme ve yitirme tedirginliği içindedirler ve sürekli olarak dünyadan korkarlar. Kendileri savunma durumunda oldukları için; herşeyi ve herkesi saldırı du¬rumunda görürler. Bu içsel ızdırap ve tedirginlik, içe ka¬panma, kendi içinde kalma, zihinsel, düşünsel ve ruhsal bakımdan kendini hapsetme durumu kazanmalarına onları zorlar.

                              Piyasada ve iktisadî işlerde de bu durumu görüyoruz. Saldırı durumunda olan şey, daha çok riske girer ve ayrıntılar üzerinde daha az düşünür, hedefleri, prog¬ramları, projeleri, işlemleri, daha çok kendi gücü açısın¬dan göz önüne alır ve maddi olanaklarını, bu çarpışma ve savaşlarda kullanır. Bankadaki varlığını, kendisinde gördüğü ruhsal gücünün itibarıyla bir araya getirdiği ne-den, bilinçsiz olarak, alım gücünü, mülk edinme gücünü daha çok kendisinin özdeş iktisadî varlığında duyumsar. Fakat, aynı kişi, doruğu aşıp hayatın inişine doğru yönel¬diğinde iki üç bin lira için eli titrer. Çünkü savunma du¬rumu, onun ruhsal güçsüzlüğünü daha da güçsüz kılar.

                              Zaaf ve ruh durumunun, özsel ve iktisadî konular üzerinde ne derece etkili olduğunu ve matematiksel sayı¬lar gibi birbirleriyle bir araya getirilebilir olduğunu görü¬yorsunuz.

                              Bu örnekler, Toynbee’nin kültür, uygarlık ve din üze¬rine ileri sürdüğü teze açıklık getirmektedir. Toynbee’nin tezi biraz karmaşık olup anlaşılması zordur. Ama her öğretinin söylediğinin özünü kavrarsak yeterli¬dir. Çıkarımımız ve tanıyışımızla o öğretinin ayrıntı du¬rumundaki konularını sonradan inceleyebiliriz. Toynbee’nin söylediği, sonraki kuşağın saldırgan durumu¬nun, önceki kuşağın savunmacı durumunu -ki tam anla¬mıyla bireysel ve doğal bir durumdur- güçlendirdiğidir. Örneğin kırk yaş doruğuna ulaşıp inişe geçmiş olan ama evladı bulunmayan ve özdeş ve dışsal bir etkenin, kendi¬sini savunma darboğazında bırakmadığı bir kişi, sinirsel gerilimini çok az duyumsayabilir ve çok geç savunma du¬rumuna geçer. Fakat evladı ve torunu olan aynı yaştaki başka bir insan, iki kez saldırıya uğradığı için, kendi ini¬şini çok erken anlamış ve savunma durumuna geçmiştir[2].

                              Toynbee’nin kitabının bir cildi bu konudadır. Oldukça bilinen ve açık örneklerle, bir dinin, bir ideolojinin ve bir toplumun ve ulusun devrim hareketinin de saldırı ve savunma durumu içinde olduğunu dile getirir. Saldırı, coşku, gelişme ve yükselme durumundaki bir öğreti, her yeri kırıp dökebileceğini, ele geçirebileceğini düşünen saldırgan bir genç gibidir tıpkı. Asla kendisinden kork¬maz, içine kapanmaz, kendisini her çatışma alanına at¬mak, kendisini herkese göstermek ister ve kendisine ina¬nır ve dayanır.

                              Din de ilk dönemde böyle bir durumdadır. Dine ina¬nanlar da aynı durumu kazanırlar. Öteki din ve öğretile¬rin karşısına çıkarlar. Tartışma oturumları yapılsın da kendileri dinlerini anlatsınlar, diyeceklerini desinler, tebliğlerini yapsınlar isterler. Çünkü küçük bir olanak ele geçirirler, ayaklarını bir yere koyarlar, elleriyle bir yerden tutarlarsa, çevreyi egemenlikleri altına alabile-ceklerini bilirler. Bu yüzden bütün kaynakları, kitapları ve sözleri açık ve anlaşılırdır. İkinci durumdaysa, hep kendilerini gizlemek, saklamak isteyen, tanınmaz du¬rumda kalmak isteyen, çünkü dışarı çıkınca kendisini yere çarpacaklarını, sopa yiyeceğini, herkesin onun ku¬surunu anlayacağını hisseden ve bu yüzden hep kaçış ve sakınma içinde olan yenik bir adamın durumuna düşer¬ler.

                              DİNİN YENİLENMESİNİN GEREĞİ

                              Öğreti ve ideoloji de böyle durumdadır. İslam’ın ilk yıllarındaki Müslümanlar da böyleydiler. İslam’ın ken¬disi bir öğreti ve bir inançlar dizgesi olarak zaman içinde değişime uğramaz. Bir din olarak İslam, toplumların ge¬leneksel çerçevelerinde, uygarlık ve kültürlerin gövde¬sinde yer almakta olup özdeş dışsal bir cisim kazanır ve bu şekilde tarihin değişimlerinin çizgisinde cılızlaşır, ye¬nileşmeye, şeklini, kılığını, ilişkilerini ve dilini değiştir¬meye gereksinim duyar. Yanlış anlaşılmasın, -gerçi ço¬ğunluk için yanlış anlaşılma söz konusu değildir- yeni¬leşmeden amaç, İslam’ın kendisi olan değişmez gerçeğin yenileşmesi değildir. Birtakım kimselerin, “dinî düşünce¬mizde görüşümüzü yenilemeliyiz, dinî görüşümüz yeni¬lenmelidir, din bu çağın diliyle, bu kuşağa uygun ve yara¬şır olarak tebliğ edilmelidir” şeklindeki sözleri, dinin de¬ğişmesi anlamına gelmez. Çünkü inanan kimse, kimi yerlerinde müdahaleye gerek vardır diyemez; inanmı¬yorsa zaten böyle bir konudan söz etmez. Dinî düşünce¬nin yenilenmesi şu anlamdadır; Değişmez gerçek, gele¬nek, soy, toplum, kültür, inanç, birey, felsefe ve ruh kap¬ları içinde yer aldığında bir süre sonra toplumsal ve ta¬rihsel koşulların ürünü olan ve değişebilen kapları de-ğiştirmek gerekir. Çünkü bu kutsal gerçeğin kabını de¬ğiştirip yenilemezsek, kabın içindeki yitip gider.

                              TEHLİKE

                              Tehlike budur. Sürekli sözünü ettiğimiz tehlike şu¬dur; Ölümsüz bir gerçeği eskiyebilen değişken bir kabın içine yerleştirdiğimizde, bu anlam, hep bu kalıpla birlikte olduğu için birkaç kuşağın geçmesiyle geleneksel ve kalıtsal bir şekle dönüşür ve sonraki kuşaklar içeriğin [ideoloji, öğreti ve iman] hangisi, kabın [dil, anlatım, mantık, bilimler, gelenek ve delillendirme] hangisi oldu-ğunu ayırt edemezler. Kaçınılmaz olarak da bu ikisini, yanlış yere birbirlerini gereksindiklerini sanırlar. Bu kaplar bütün zamanlarda kalamayacağı ve zorunlu ola¬rak yok olacağı için geriler. Kendi kendine kalma ve edimde bulunma yeteneği yoktur bu durumda. Bilinçli, inanmış ve bu içerik -İslam ve din- ile tanışık bir kuşak, bunu çıkartıp diriltmez ve çağıyla uyumlu anlatım, açık¬lama ve bilim zarfları içinde yeniden ortaya koymazsa, kap ve içerik hep birlikte yok olup gider. Örneğin Pey¬gamber Mescidi’nin o üç basamaklı minberiyle yetinir¬sek, bütün seslerin, bütün söylenenlerin, bütün müziklerin ve bütün konuşmaların, uzun ve kısa dalgalar yoluyla dünyanın her yanına yayılmasından ve yerkürenin geniş bir bölgesinin radyoyla, televizyonla, basınla, hoporlör¬lerle ve filmlerle düşünsel kılığa bürünmesinden sonra, en yüce, en kurtarıcı ve en gerçek sözleri de söylesek özel bir toplantının kısıtlı alanı içinde kalacak, ölecek ve dün¬yanın kulağına ulaşmayacaktır.

                              IŞIĞIN HAREKETİ GİBİ ŞAŞIRTICI BİR HAREKET

                              Din, saldırı durumu kazanınca, kendisini hızla de¬ğiştirir. Bir güçlük çıktığı yerde bu güçlüğü hızla çözebi¬lir ve kendisini hızla koşullara uydurabilir [dinî güç kas¬tedilmektedir] ve çözüm yolu gösterebilir. Düşman kar¬şısında korkmaması, kaçmaması ve kanısını gizlememe¬si bir yana ileri çıkar ve onu avlayıp kontrol altına alır; onun ağzına gem vurur, toplumun koruyucularını kendisinin düşünce, akıl ve hüküm buyruğunun dizgini altına alır ve zaman binitine biner. Toplumda baş gösteren her hareket onun yetkisi altındadır. Her yerde hazır bulu¬nur. Ahlak, aile, siyaset ve iktisat sorunlarını hiç kimse dinden daha çabuk cevaplayamaz.

                              Böylelikle, İslam’ın coşkun gençlik döneminde İslamî bir grubun, tarihte ışığın hareketi gibi şaşırtıcı bir hızla ileri atıldığını, 18. yılından 21. yılına dek İran’ın fet¬hedildiğini ve bu büyük insanlık hareketinin önderinin ömrünün sonuna dek -ki on, onbir yıldan fazla değildir- bir köy durumundaki Medine’nin bin kılıçlı savaşçıyla, dünya çapında devrimci bir etken, dünyanın en büyük imparatorluklarına karşı saldırıya geçmiş bir güç şekli¬ne dönüştüğünü görüyoruz. Bir yüzyıl içinde İslamî amaçlar ve itikadî düşünceler, sadece birkaç yazılı kay¬nağı bulunan ümmî bedevi toplumda, Batı ve Doğu uygar¬lıklar cephesini kendi görüşüne ve ruhunun yönelimine göre değiştirir. İki yüzyıl sonraysa en büyük üniversite¬ler, kütüphaneler, düşünsel, kültürel ve bilimsel yaratı ve gelişmeler, farklı, çelişkili ve çeşitli boyutlarıyla olu¬şur. Yaklaşık iki yüzyıl, İslam toplumlarının her yanın¬da, bugün de adları insanlık dehası tarihinin ölümsüz yüzleri arasında yer alan nice dehalar kendini gösterir.

                              Şii imam mescitte oturuyorken dehri bir şair ya da câsilik biri -ki sanıldığının tersine câsilik bir kişi adı değil, Katolik demektir- içeri girer. Mescide saldırı ve eleştiri için geldiği ortadadır, ama din, o konuşunca her¬kesin sapıtacağından korkmaz. Bu yüzden onun konuş¬masına ve cevabını almasına engel olmaz. Oysa bugün Müslüman zayıflamıştır, korkmaktadır; dehriden değil, İbn Ebi’l Avca’dan değil, Ebi’l-Ala Ma’arri’den değil de benim gibi adamlardan korkmaktadır hem de.

                              Arkadaşlardan biri diyordu ki, sana -yani benim- ko¬yu muhalif olanlardan birine senin konuşmalarını hiç dinleyip dinlemediğini sorduk. Dedi, hayır. Dedik, hiç ki¬tabını ya da yazısını okudun mu? Dedi, hayır. Dedik, öy¬leyse nereden anladın kötü bir adam olduğunu? Dedi, bil-miyorum; falanca söyledi. Dedik, sen de insansın, öğre¬nim görmüş birisin; hem de yüksek öğrenim görmüşsün; şu kitaplardan birini al, oku. Alıp gitti. Bir süre sonra, okuyup okumadığını sorduk. Dedi, “Korktum; onu oku¬yunca sapıtabileceğimi gördüm.” Acizliği görüyor musu¬nuz? Tıpkı hasta adamlar gibi, midesi artık birşey hazmedemiyor. Kanı, algılama ve tatma yeteneği yok. Her¬şeyden korkuyor. Doktor ne söylerse onu yiyor; söyleme¬diğini de yemiyor. Kendiliğinden birşey yerse yanlış ya¬pıyor. Dinleme ve anlama cesareti yok. Anlayabilir ama --anlamak başka bir kategoridir- cesareti yok.

                              ---------------------------

                              [1] Tren kompartımanında karşımda yaşlı bir adam oturuyordu. Sıklıkla bavullarını açıp bakıyor, kontrol ediyordu. Sonra pa¬ketlerinde çeşitli kâğıtlardan başka bir şey olmadığını anla¬dım. Bir avuç kâğıt için bunca ihtiyat!
                              [2] Ben lise ikinci sınıftayken bir sınıf arkadaşım vardı -oldukça ibret verici bir durum; benim ele aldığım konudan başka ibreti ve ahlaki sonucu vardır-. O, Horasan dolaylarından bir köy¬dendi ve lise ikinci sınıfta olmakla birlikte evlenmişti. Oldukça kötü bir insandı. "İtici bir tipti. Bütün çocuklar ondan nefret ediyorlardı. Oldukça ağzı bozuk, kinci, tatsız, kötü sözlü, kötü" yapılı, kötü niyetli ve kötü düşünceli biriydi. Bütün kötülükle¬rin koleksiyonunu yapıyordu sanki. Çok şiddetli sigara tirya¬kisiydi ve ayrıca keldi. Ona saldırıyorduk ve sen hem kelsin, hem sigara tiryakisisin, hem de evlisin diyorduk. On-on iki yıl sonra onu yolda gördüm ve karşılıklı hal hatır sorduk. Ona daha önce söylediklerimin hepsinin tam olarak ben¬de belirdiğini gördüm. Hem kelim, hem sigara içiyorum, hem de evliyim! Bu savunma durumu, dış etkenin saldırısına uğ¬rarsa şiddetle geriler. Yine bu yüzden de kimileri örneğin kı¬zının ya da oğlunun oldukça büyüdüğünü görünce, şaka yoluy¬la onların kardeşleri ya da bacıları olduklarını söylerler! Ken¬disini -bu şekilde- onun yaşça saldırısına uğramak istemedi¬ğinden, kendiliğinden bu büyümüş çocuk karşısında pozisyon alır, onu tam anlamıyla savunma durumunda bırakır. Saldırı¬ya uğramadığındaysa özgürdür.
                              Last edited by kamer; 5. September 2010, 11:48 PM.
                              And olsun Biz Kur`an`ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? Kamer/17-22-32-40

                              Comment

                              Working...