Küçük Hikayelerden Güzel Hisseler

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • Barış
    Uzman Üye
    • Sep 2008
    • 569

    #1

    Küçük Hikayelerden Güzel Hisseler

    Cami imamı Abdullah hoca , bir iş için resmi dairelerden birine gider.
    Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet- cafenin yolunu tutmak zorunda kalır.

    Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim 'fesubhânallah' lar,estagfirullah'lar çektirir hoca efendiye, hem de peşpeşe:
    CEN.NET CAFE

    Cafe işleten delikanlıya:
    - Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?
    - Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.

    Abdullah hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulundugu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline.
    Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır.
    Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur.
    Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler
    nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de
    buradan çıkamadıklarını düşünür. Bir 'fesubhanallah'
    Bir 'fesubhânallah' daha çeker ve:
    - Ähir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine.

    Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur.
    En azından bu da bir hürmet ifadesidir. 'Aferin' derken içinden, hayıflanır, istemeden:
    - Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.
    Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir:

    - Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün?
    - Buyurun amca, ne soracaktınız?
    - Sen Allah'ı bilir misin?

    Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli saçları,
    her baktığında bir 'fesubhanallah' daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır.

    Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak:
    - Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini nasıl bilmez amca?

    Hayretle sormaktan alamaz kendisini:
    - Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah'ı, bana bir anlatır mısın?

    Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir:
    - Bu bilgisayar ile biliyorum amca.

    - Bunlarla mı? Pek anlayamadım.

    - Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah'ın varlığının en açık delillerinden biridir.
    Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca,böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir.
    Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını,
    mutlaka birisi tarafindan yapılmış olduğunu söyler sana.
    Meselâ Darwin kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki:
    'Bu Älet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir.' Darwin bile 'çüş lan deve' der.

    Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir:
    - Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım?

    - Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlı, hepsi bir program tarafından idare ediliyor.
    Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur;
    Yani bir anlamda da farzi muhal buranın sahibi benim.
    Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor.
    Hemen yakaliyorum onları. 'Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle?
    Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılacağınızı mı zannettiniz?
    'Paramız yok abi! ' derlerse; 'Yok öyle yağma! ' deyip cezalandırıyorum.
    İnternet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camları silip tuvaleti temizlettiriyorum.
    Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insana?
    Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatı kusursuz işleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mı?
    Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi?

    - Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah'ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin?

    -Ben Allah'ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca.

    - Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım?

    Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti:
    - Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır.
    Birbirlerine benzemezler.
    Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka.
    Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır.
    Kamerası vardır, ses düzeni vardiır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır.

    Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti.
    Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu.
    Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama muhabbete devam etmek istedi.

    - Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun?

    - Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda
    kendimi yeterli görmüyorum.

    - Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardımcı olabilirim belki evlâdım.

    - Neler yapmam gerektiğine dair şuradan biliyorum amca:
    Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş.
    Ben de gönlümde sadece O'na ve sevdiklerine yer vermeliyim,
    O'nun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım.
    İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman O'nu soylemeli, O'nu anlatmalıyım.
    Son olarak bana verdiği bu bedeni onun razı olacağı şekilde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu
    O'nun yolunda eskitmeliyim. Benim bildigim bundan ibaret.

    - Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!

    - Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki!
    Gidilecek yolu bilmek ayrı, usuluyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey
    Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse,
    Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFS virusunu aktif hale getiriyor.
    Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir antivirus programı bulmam lazım belki de..

    - Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: ""NAMAZ""
    - Eveeet amca, ""NAMAZ"" anti-virus programlarından birisidir.
    Hayat sistemine kurup, günde beş kere de bağlanırız
    Böylece sürekli güncellenir.
    Last edited by Barış; 11. February 2010, 11:40 PM.
    Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.
  • Barış
    Uzman Üye
    • Sep 2008
    • 569

    #2
    Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak,yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı. "Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "acı" diye cevap verdi.

    Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu: "Tadı nasıl?"

    "Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak. "Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam. " Hayır" diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:

    "Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır.

    Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."
    __________________
    Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

    Comment

    • Barış
      Uzman Üye
      • Sep 2008
      • 569

      #3
      Efsane Wimbledon'un ilk zenci Şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS'den ölüm döşeğindeydi..

      Hayranlarından biri sordu.. 'Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?'

      Arthur Ashe cevap verdi.. 'Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir, 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50'si Wimbledon'a kadar gelir, 4'ü yarı finale, 2'si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı'ya 'Neden ben?' diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Tanrı'ya nasıl 'Niye ben?' derim?.
      Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

      Comment

      • Barış
        Uzman Üye
        • Sep 2008
        • 569

        #4
        Okulda birinci sınıf öğrencileri, bir aile resmi hakkında tartışıyorlardı.

        Resimdeki küçük erkek çocuğunun saç rengi ailenin diğer aile üyelerinin saç renklerinden farklıydı.

        Öğrencilerden biri o küçük erkek çocuğunun evlat edinilmiş olduğunu ileri sürdü ve bunun üzerine Jocelynn Jay adındaki bir kız öğrenci şunları söyledi :

        “Ben evlat edinme konusunda her şeyi bilirim, çünkü ben de evlatlığım.”

        Bir başka çocuk, “Evlat edinilmek ne demektir ?” diye sordu.

        Jocelynn söyle yanıtladı onu:

        “Annenin karnında değil, yüreğinde büyümen demektir.”
        Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

        Comment

        • Barış
          Uzman Üye
          • Sep 2008
          • 569

          #5
          Yoksul Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta kibirli bir zenginle karşılaştı.

          İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildi.

          Kibirli zengin, hor gördüğü filozofa, “Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem!” dedi.

          Diyojen, hemen kenara çekilerek, gayet sakin bir şekilde şu karşılığı verdi:
          “Ben çekilirim!”
          Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

          Comment

          • Barış
            Uzman Üye
            • Sep 2008
            • 569

            #6
            Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix ), Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş.Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir.....Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi... İstek, aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret ve yokluk vadileri...

            Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş..."Aşk denizi"nden geçmişler önce...”"Ayrılık vadisi"nden uçmuşlar..”."Hırs ovası"nı aşıp, "kıskançlık gölü"ne sapmışlar..”.Kuşların kimi aşk denizi’ne dalmış, kimi ayrılık vadisi’nde kopmuş sürüden...Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle...Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış;Baykuş yıkıntılarını özlemiş;Balıkçıl kuşu bataklığını.Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş...



            Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş:Farsça "si", "otuz" demektir....murg" ise "kuş"...Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki;"Simurg - otuz kuş" demekmiş.Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. 30 kuş", anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...
            Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

            Comment

            • Barış
              Uzman Üye
              • Sep 2008
              • 569

              #7
              KIRMIZI İBİKLİ KÜÇÜK TAVUK

              Zamanın birinde bir çiftlikte kırmızı ibikli küçük bir tavuk yaşarmış. Tavuk kendi yiyeceğini kendisi bulur ve bu güzel çiftlikte çok mutlu bir hayat yaşarmış. Bir gün buğday taneleri bulmuş ve bunları ekerek daha çok yiyecek elde edeceğini düşünmüş. Ancak nasıl ekeceğini bilmediği için arkadaşlarından yardım istemiş:

              '- Bu buğday tanelerini ekmek için kim bana yardım edecek ?'

              Ördek cevaplamış:
              '- Ben yardım edemem, ancak istersen sana kahve tohumu satabilirim. Buğday yerine kahve ekersen, çok para kazanır ve istediğin kadar buğday alırsın .'


              Domuz oradan seslenmiş:
              '- Ben de yardım edemem, ancak kahve ekersen ürünlerini ben satın alırım.'

              Fare hemen atlamış:
              '- Ben buğday ekiminden anlamam ancak kahve ekmek için gereken parayı sana borç verebilirim, sonra ödersin.'

              Ticaretten ve tarımdan anlamayan kırmızı ibikli şirin tavuk, bu sözler sonrasında kahve ekmeye karar vermiş ve buğdaydan vazgeçmiş.

              Ancak kahve nasıl ekilir bilmediğinden yine yardım istemiş: '- Kahve ekmek için kim bana yardım edecek?'

              Ördek:
              '- Ben yardım edemem, ancak kahvenin çabuk büyümesi için gereken gübreyi sana satabilirim' demiş.

              Domuz:
              '- Ben kahve yetiştirmekten anlamam ancak kahveleri zararlı böceklerden korumak için ilaca ihtiyacın var, istersen sana satarım' demiş.

              Fare de:
              '- Gübre ve ilaç için gereken parayı istersen sana borç olarak veririm ' demiş.


              Sonunda kırmızı ibikli tavuk çalışmaya başlamış, çalışmıııııış çalışmış.


              Kahve yetiştirmek buğday yetiştirmekten daha zormuş ve daha çok gübre ve il aç gerekiyormuş. Ama tavuğumuz sonunda çok zengin olacağını hayal ederek sabretmiş. Ve sonunda hasat zamanı gelmiş ve gerçekten de tavuk çok miktarda ürün elde etmiş, kendisine yol gösteren arkadaşlarına seslenmiş:

              Kahve yetiştirmek buğday yetiştirmekten daha zormuş ve daha çok gübre ve il aç gerekiyormuş. Ama tavuğumuz sonunda çok zengin olacağını hayal ederek sabretmiş. Ve sonunda hasat zamanı gelmiş ve gerçekten de tavuk çok miktarda ürün elde etmiş, kendisine yol gösteren arkadaşlarına seslenmiş:
              '- Kahveleri satmama kim yardım edecek?'


              Ördek:
              '- Ben yardım edemem, ancak kahveleri işlemek ve paketlemek için benim fabrikama getirmelisin.'

              Domuz:
              '- Ben de yardım edemem, zaten her önüne gelen kahve ektiği için kahve fiyatları çok düştü, senin kahven beş para etmez.'

              Fare:
              '- Ben bu işlerden anlamam, ayrıca artık sana verdiğim borçları ödemen lazım.'

              Sonunda kırmızı ibikli küçük tavuk gerçeğin farkına varmış ve buğday yerine kahve ekmenin büyük bir hata olduğunu anlamış, çünkü borç içinde imiş ve yiyecek tek bir lokması yokmuş. Açl ıktan ölmemek için yine yardım
              istemiş:
              '- Yiyecek bir kaç lokma bulmama kim yardım edecek?'

              Ördek:
              - Ben yardım edemem, senin hiç paran yok.'

              Domuz:
              '- Ben de yardım edemem, zaten herkes kahve ektiği için buğday eken de kalmadı, yiyecek yok.'


              Fare:
              '- Ben yiyecek bulamam. Ancak bana borçlarını ödemediğin için para yerine senin tarlanı almak zorundayım, iyi bir tavuk olursan, belki senin o tarlada
              boğaz tokluğuna çalışıp, benim için buğday yetiştirmene izin verebilirim.

              Şimdilerde bizim kırmızı ibikli küçük tavuğumuz, artık farenin olan eski tarlasında buğday yetiştiriyor ve karnını doyurmaya çalışıyor.


              Kaynak : İngiltere de ilkokullarda okuma kitabı olarak okutulan 'The Little Red Hen' kitabı.
              Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

              Comment

              • dost1
                Site Yöneticisi
                • Sep 2008
                • 1905

                #8
                Selamun Aleyküm! Değerli Kardeşlerim.
                Sizlerle paylaşmak istedim.

                HIRSIZLAR KASABASI

                Bir kasabada her gün hava kararınca, insanlar maymuncuklarını ve fenerlerini yanlarına alır, komşularının evlerini soymaya giderlermiş. Fakat, gün doğarken geri döndükleri her seferinde kendi evlerini desoyulmuş durumda bulurlarmış. Ama ülkede kimse kaybetmezmiş, çünkü herkes birbirinden çalarmış. Bir gün, nasıl olmuşsa, dürüst bir adam ortaya çıkmış. Geceleri, diğerleri gibi çantasını fenerini alıp hırsızlığa çıkmaktansa, evinde kalıp çalışmayı tercih edermiş bu adam. Hırsızlar da onun evinin önüne geldiklerinde içeride ışık yandığını görünce döner giderlermiş. Fakat durum böyle sürünce, ahali ona kızmaya başlamış:

                "Çalmadan yaşamak senin tercihin, ama başkalarını engellemeye hakkın yok" demişler.

                Bunun üzerine dürüst adam, geceleri ışığını söndürüp dışarı çıkmaya başlamış. Her gece, hırsızlık yapmadan orada burada dolaşır durur, sonunda yatmaya evine dönermiş. Fakat her döndüğünde evini soyulmuş bulurmuş. Sonuçta bir haftadan daha az bir sürede, yiyecek içecek hiç bir şeyi kalmamış ve memleketini terketmek zorunda kalmış. Kasabada hırsızlıkta ustalaşıp giderek zenginleşenler kendileri için soygun yapmak üzere maaşlı hırsızlar tutmaya başlamışlar.
                Zamanla, zengin fakir ayrımı çoğalmış. Zenginler mallarını korumak için bekçiler tutmuşlar, hapishaneler kurmuşlar.
                Kendi mallarının çalınmasını da yasa dışı ilan etmişler!
                Ancak yoksulların mallarını çalmak hala serbestmiş!
                Bir süre geçtikten sonra, artık kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmez olmuş. Çünkü, yoksulların çoğu ya açlıktan ölmüş ya da oraları terketip gitmişler. Zenginler ve maaşlı soyguncular ise ortada soyacakları kimse kalmadığından servetlerini yavaş yavaş yitirmeye başlamışlar. Sonunda zenginler eski düzeni yeniden sağlamak için oraları ilk terkeden dürüst adamı başa getirmeye karar vermişler. Sora sora nerede yaşadığını öğrenmişler.Evine gittiklerinde kapıda yazılı bir kağıt görmüşler. Kağıtta şunlar yazıyormuş:

                "Bir insan sadece dürüst olduğu için aranıyorsa, her şey için çok geç olmuş demektir..."

                Bir millet uyuyorsa uyandırmak kolaydır. Ama uyumuyor da uyuyor gibi yapıyorsa ne yapsanız nafile, uyandıramazsınız.

                Indra Ghandi
                Halil Ay

                Comment

                • Barış
                  Uzman Üye
                  • Sep 2008
                  • 569

                  #9
                  Bir zamanlar Afrika’ daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral daha
                  çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç
                  yanından ayırmazdı.Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu
                  arkadaşının ise değişik bir huyu vardı.İster kendi başına gelsin ister
                  başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi
                  söylerdi:

                  -Bunda da bir hayır var!

                  Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri
                  dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu.Arkadaşı muhtemelen
                  tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken
                  tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu.Durumu gören
                  arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:

                  -Bunda da bir hayır var!

                  Kral acı ve öf***le bağırdı:
                  -Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun,parmağım koptu?

                  Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.

                  Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak
                  durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu.Yamyamlar
                  onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler.Ellerini, ayaklarını
                  bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da onları odunların
                  ortasına diktikleri direklere bağladılar.

                  Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını
                  farkettiler.Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik
                  olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü
                  olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve
                  salıverdiler.Diğer adamları ise pişirip yediler.

                  Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini
                  anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman
                  oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından
                  geçenleri bir bir anlattı.

                  -Haklıymışsın!! dedi. Parmağımın kopmasında gerçekten de hayır varmış.İşte
                  bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.
                  Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi.

                  -Hayır, diye karşılık verdi arkadaşı.
                  -Bunda da bir hayır var.
                  -Ne diyorsun Allah aşkına? diye hayretle bağırdı kral. Bir arkadaşımı bir
                  yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir?
                  -Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil
                  mi? Ve sonrasını düşünsene ordan sadece sen kurtulabildin…
                  Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

                  Comment

                  • Barış
                    Uzman Üye
                    • Sep 2008
                    • 569

                    #10
                    ÇELİMSİZ küçük bir kız çocuğu sokağın köşesine oturmuş yiyecek,para veya işe yarar herhangi birşey için dileniyordu. Üzerindeki yırtık pırtık giysiler giysiden çok paçavraya benziyordu...Yüzü gözü ise kir içindeydi. Küçük kız çocuğu gerçekten perişan bir haldeydi.

                    Kız dilenirken sokaktan,genç sağlıklı zengin görünümlü bir adam geçti,kızı farketmişti ama belli etmemek için dönüp bir daha bakmadı. Geniş ve lüks evine, konfor içinde yaşayan ailesinin yanına geldiğinde çok güzel hazırlanmış bir akşam sofrası onu bekliyordu.Fakat az sonra gördüğü o dilenci kız aklına takıldı yeniden,duyguları birşeylere itiraz ediyordu.

                    Sonra kolay yolu tercih etti ve itirazlarını Allah'a yöneltti.Böyle durumların var olmasına izin veren O değilmiydi?

                    "Böyle bir şeyin olmasına nasıl müsaade ediyorsun? Neden o küçük kıza yardım için birşeyler yapmıyorsun?" diye yakınmaya başladı.

                    Biraz sonra ruhunun derinliklerşinden gelen şu sesi işitti:

                    "YAPTIM.SENİ YARATTIM!".
                    Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

                    Comment

                    • Barış
                      Uzman Üye
                      • Sep 2008
                      • 569

                      #11
                      Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.

                      Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.
                      Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider. Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.
                      En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar.

                      En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar. Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir.
                      Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

                      Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz

                      Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı... Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi...

                      Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?
                      Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

                      Comment

                      • Barış
                        Uzman Üye
                        • Sep 2008
                        • 569

                        #12
                        Öyküyü bilirsiniz belki, geçmiş dönemde çok zengin bir adamın dalkavuğu varmış, ne söylerse “isabet buyurdunuz efendim” diyerek kavuk sallarmış.

                        Bir gün efendinin aklına esmiş, patlıcanın yararlarını sayacağı tutmuş,

                        -Bu patlıcan da, demiş, ne kadar lezzetlidir.

                        Dalkavuk hemen yapıştırmış:

                        -İsabet buyurdunuz efendim, gerçekten lezizdir.

                        Efendi sürdürmüş:

                        -Çok da çeşitli yemeği olur, hiçbir sebze onun gibi değildir.

                        -Evet efendim, yine isabet buyurdunuz, gerçekten hiçbir sebzede bu kadar çeşit yoktur.

                        Efendinin canı sıkılmış, biraz da tersini söylemek istemiş:

                        -Ama o kadar da değil canım, biraz da yavandır hani...

                        Dalkavuk hemen onaylamış:

                        -İsabet buyurdunuz efendim, gerçekten de yavandır.

                        Efendinin tepesi atmış:

                        -Evet ama hani demin iyidir diye övüyordun?

                        Dalkavuk sırıtarak yanıtlamış:

                        -Ne yapayım efendimiz, ben patlıcanın değil sizin dalkavuğunuzum.
                        Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

                        Comment

                        • Barış
                          Uzman Üye
                          • Sep 2008
                          • 569

                          #13
                          Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. işveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işimden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var ki. Müteahhit iyi isçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve ise girişti, ne var ki gönlünün yaptığı iste olmadığını görmek pek kolaydı. Bastan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!..işini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. "Bu ev senin" dedi, "sana benden hediye". Marangoz soka girdi. Ne kadar utanmıştı!

                          Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar miydi! Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zamanda, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz.

                          Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. "Hayat bir kendin yap tasarımıdır" demiştir biri. Bugün yaptığınız davranış ve seçimler, yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun.

                          Hepimizin kendimize özgü kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Büyük planda hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin. Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer, siz de güzelliklere sebep kalabilirsiniz.
                          Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

                          Comment

                          • Barış
                            Uzman Üye
                            • Sep 2008
                            • 569

                            #14
                            Aslanlar ve Öküzler

                            Ormanın birinde...

                            Aslanlar toplanmış.

                            "Yahu" demişler, "Hesapta kralız, açlıktan öleceğiz birader....

                            Maymuna saldırsak, ağaca kaçıyor; fillere saldırsak, fazla büyük...

                            Ceylanlar hızlı, yetişemiyoruz; kuşa dalsak, uçuyor,

                            ee balık yakalayacak halimiz de yok...

                            N'aapsak?"

                            Bir tanesi "En iyisi, ÖKÜZLERE SALDIRALIM" demiş,

                            "iri yarı görünüyorlar ama ne pençeleri var, ne dişleri diş... Tam dişimize göre!"

                            Olur mu? Olur.

                            Hücum!

                            Ama evdeki hesap çarşıya uymamış;

                            Öküz, öyle yabana atılacak hayvan değilmiş meğer...

                            Organize oluyorlar, topluca savunma yapıyorlar, püskürtüyorlarmış.

                            Aslanlar aç bilaç.

                            N'aapsak, n'aapsak?

                            "Tilkiye danışalım" demişler.

                            Tilki "kolay" demiş,

                            "beni, öküzlerin yaşadığı zengin otlakların prensi yapın, işinizi halledeyim..."

                            Kabul etmişler.

                            Tilki, elinde beyaz bayrakla öküzlere gitmiş,

                            "saygıdeğer öküzler" demiş,

                            "aslında aslanlar uysaldır, sizi de çok seviyorlar... Ama

                            Şu aranızdaki SARI ÖKÜZ var ya, sarı öküz, İŞTE SORUN O...

                            Görünce tahrik oluyorlar, canları çekiyor, VERİN ŞU SARI ÖKÜZÜ,

                            KURTULUN KARDEŞİM, HUZUR İÇİNDE YAŞAYIN!"

                            Öküz heyeti düşünmüş taşınmış,

                            "BANA DOKUNMAYAN YILAN BİN YAŞASIN"

                            mantığıyla, verivermişler sarı öküzü...

                            Aslanlar da afiyetle yemiş.

                            Bir gün, iki gün....

                            Tilki gene gelmiş.

                            "Bakın gördüğünüz gibi, saldırılar kesildi, mutlu mutlu yaşıyorsunuz" demiş ve

                            eklemiş: "Ama şu BENEKLİ ÖKÜZ var ya, benekli öküz,

                            o burada olduğu sürece size rahat yüzü yok arkadaş, canları çekiyor, VERİN, KURTULUN!"

                            Öküz heyeti düşünmüş,

                            "OTLAĞIN SELAMETİ İÇİN"

                            teslim etmiş benekli öküzü..

                            Üç gün, dört gün...

                            Tilki gene gelmiş.

                            KUYRUĞU UZUN OLANI...

                            BURNU BEYAZ OLANI...

                            TOMBUL OLANI...

                            Tek tek alıp, gitmiş.

                            Otlak seyrelmiş.

                            Aslanlar semirmiş.

                            Bir gün... Tilki gelmemiş!

                            Gerek kalmamış çünkü.

                            Direkt Aslan gelmiş.

                            "Hanginizi istiyorsam, canım hanginizi çekiyorsa, onu vereceksiniz, adamı hasta etmeyin" demiş.

                            Otların arasında tir tir titreyen, tek tük kalmış öküzler,

                            "KEŞKE SARI ÖKÜZÜ VERMESEYDİK" demiş ama İŞ İŞTEN GEÇMİŞ.
                            *
                            İşte böyle çocuklar...

                            Öküzlük böyle bir şeydir.
                            Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

                            Comment

                            • müslümanlardan
                              Uzman Üye
                              • Jan 2010
                              • 207

                              #15
                              mahşerden dünyaya bakış,

                              Bir çiftlik sahibi kahyasıyla birlikte kasabaya inmeye karar vermiş. At arabasını hazırladıktan sonra yola koyulmuşlar. Yolculuk sırasında kahyasıyla eğlenmek isteyen çiftlik sahibi “Kahya, bu ara*bayı sana satayım” demiş. Kahya “Ağam, bende bu ara*bayı alacak para ne gezer!” dediğinde, çiftlik sahibi ara*bayı toprak yoldaki bir inek pisliğinin yanında durdurup “Bunları yersen bu araba, atıyla birlikte senin” demiş. Kahya arabadan inerek önce yerdeki inek tezeğine, sonra arabaya bakmış. At arabası gerçekten o zamanın güzel ve değerli arabalarından biriymiş. Atın ve arabanın güzelliğine daha fazla dayanamayan kahya, yere'çömeşerek inek pis*liğini sonuna kadar yemiş.”


                              “Atı ve arabayı kahyaya veren çiftlik sahibi, kasaba*dan dönerken pişmanlık duyarak “Ya kahya!. Ben yanlış bir iş yaptım. Sen bana bu arabayı geri sat” demiş. Yediği pislikten içi dışına çıkan ve hala midesi bulanmakta olan kahya, arabayı bir başka inek pisliğinin yanında durdura*rak “Ancak aldığım fiyata satarım. Arabayı geri almak isti*yorsan, işte bedeli orada duruyor” demiş. Çiftlik sahibi de önce yerdeki pisliğe ve daha sonra uzun uzun arabasına baktıktan sonra, yere çömelerek inek pisliğini yemeye baş*lamış.”


                              Çiftliğe döndükleri zaman, kahya önce at arabasına ve daha sonra çiftlik sahibine bakarak “Ya ağam!. Biz çiftlikten ayrılırken senin bir araban vardı ve benim hiçbir şeyim yoktu. Şimdi çiftliğe geri döndük. Senin yine sadece bir araban var ve benim yine hiçbir şeyim” dedik*ten sonra düşünceli gözlerle “Peki, biz o HAYVAN PİSLŞKLERİNİ niye yedik” demiş.

                              “İnsanların büyük çoğunluğu da benzer durumlarda aynı sözü söyleyecekler. Dünyadan ayrılma vakti geldiğinde, dünyadan hiçbir şey götüremediklerini ve çıp*lak geldikleri gibi, çıplak gittiklerini anlayarak “Bu dünyaya nasıl gelmiş isek. Öyle gidiyoruz” diyecekler ve bu gerçeği gördükten sonra geride bıraktıkları yaşantılarına bakarak “Peki, biz o PİSLİKLERİ niye yedik!” sorusunu soracaklardır.”

                              ALEMLER İÇİNDE SELAM OLSUN,DÜNYA HAYATININ SONUNDA BÖYLE BİR SÖZ

                              SÖYLEMEYECEK ŞEKİLDE KURANİ BİR HAYAT YAŞAMAK İÇİN MÜCADELE EDENE

                              ENAM SÜRESİ.162- De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir."

                              Comment

                              Working...