Küçük Hikayelerden Güzel Hisseler

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • Barış
    Uzman Üye
    • Sep 2008
    • 569

    #16
    Öykümüz ünlü Çin düşünürü Lao Tzu'nun zamanında geçer. Lao Tzu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış.

    Efendim köyde bir yaşlı adam varmış. Çok fakir. Ama kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.

    "Bu at, bir at değil benim için. Bir dost. İnsan dostunu satar mı?" dermiş hep.

    Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış.

    "Seni ihtiyar bunak. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler.

    İhtiyar "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. Sadece 'At kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."

    Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.

    Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.

    Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.

    "Babalık" demişler. "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var."

    "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?."

    Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler.

    Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.

    Köylüler gene gelmişler ihtiyara.

    "Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler.

    İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."

    Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş.

    Köylüler, gene ihtiyara gelmişler.

    "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer."

    "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

    Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış, etrafına anlattığında:

    "Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."
    Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

    Comment

    • dost1
      Site Yöneticisi
      • Sep 2008
      • 1905

      #17
      Selamun Aleykum! Değerli Kardeşlerim!

      Merhum Onk . Dr. Haluk Nurbaki’nin bir anısını sizlerle paylaşmak istiyorum:

      Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum...
      Kanser hastanesinde baş hekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazi formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm.
      Ancak Serap'in da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim.
      Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış.
      Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:
      --''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.''
      -- ''Niçin?' diye sordum.
      --'Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?'
      Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildigim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:
      --'Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın...'
      Konuşmaya mecali olmadığından 'Ben o isteği duyuyorum' manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler 'hızlandırılmalı öğretime' dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.
      Vefatına bir hafta kala:
      --'Doktor bey'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?'
      --'Senin durumun çok özel' dedim. ''Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O anı fark edince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter.'
      O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya
      çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim.
      Dönüşümde annesi telefon ederek:
      --'Serap, bir haftadir morfin yaptırmıyor.' Dedi. 'Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor.'
      Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.
      'Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste 'Muhammed' diyemezsem?
      İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair bir işaret sezdim.
      Ertesi gün O'na:
      --'Hiç korkma!' dedim. 'İğneyi vurdurabilirsin.'
      Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:
      --'Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?'
      --'Kızım,' dedim. 'O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir.'
      Salı günü Serap'in ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
      -'Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!' dedi ve devam etti:
      --Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve 'yataktan kalkması imkansız' denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
      --'Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!.



      Eğer bir gün dünyaya ait, seni çok zorlayan bir derdin olursa, sakın "Benim Çok Büyük Bir Derdim Var" deme, " BENİM ÇOK BÜYÜK BİR RABBİM VAR!" de...
      Halil Ay

      Comment

      • Barış
        Uzman Üye
        • Sep 2008
        • 569

        #18
        Küçük İstavritin Öyküsü

        Küçük istavrit, yiyecek bir şey sanıp hızla atıldı çapariye önce müthiş bir acı duydu dudağında gümbür gümbür oldu yüreği sonra hızla çekildi yukarıya...

        Aslında hep merak etmişti denizlerin üstünü neye benzerdi acep gökyüzü.
        Bir yanda büyük bir merak biryanda ölüm korkusu.

        "Dudağı yarıklar " denir, şanslıdır onlar, hani görüpte gökyüzünü , insanı oltadan son anda kurtulanlar.

        Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu küçük istavrit anladı yolun sonu.
        Koca denizlere sığmazdı yüreği.

        Oysa, şimdi yüzerken küçücük yeşil leğende, ansız uzanıvermiş dostlarına değiyordu minik yüzgeci.

        İnsanlar gelip geçtiler önünden bir kedi yalanarak baktı gözünün içine yavaşça karardı dünya, başı da dönüyordu.
        Son bir kez düşündü derin maviyi, beyaz mercanı bir de yeşil yosunu.

        İşte tam o anda eğilip aldım onu.
        Yürüdüm deniz kenarına bir öpücük kondurdum başına, iki damla gözyaşından ibaret sade bir törenle, saldım denizin sularına.

        Bir an öylece baka-kaldı
        Sonra sevinçle dibe daldı.
        Gitti tüm kederimi söküp atarak, teşekkürü de ihmal etmemişti.
        Bir kaç değerli pulunu
        Elime, avuçlarıma bırakarak.

        Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme.
        Sorar gibiydiler, neden yaptın bunu niye?

        " Bir gün dedim, bulursam kendimi yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz,
        Son ana kadar hep bir umudum olsun diye...
        "
        Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

        Comment

        • Barış
          Uzman Üye
          • Sep 2008
          • 569

          #19
          İş adamı tıraş olurken bir yandan da berberiyle sohbet etmektedir. Derken, kapının önünden ağır ağır geçmekte olan paspal bir çocuk görürler. Berber, iş adamının kulağına fısıldar; 'Bu çocuk var ya, dünyanın en aptal çocuklarından biridir! Bak; dikkat et şimdi...'

          Berber çocuğa seslenir: 'Ali, buraya gel!'

          Bunun üzerine çocuk sakince dükkâna girer ve yüzündeki aptalca sırıtmayla berberi selamlar. Berber işadamının kulağına sessizce, 'bak şimdi' diye fısıldar ve bir elinde 5 liralık, diğer elinde 50 liralık bir banknot olduğu halde çocuğa sorar:

          'Hangisini istiyorsan alabilirsin? '

          Çocuk dalgın dalgın bir 5 liraya bir de 50 liraya bakar ve sonunda 5 liralık banknotu hızlıca çekerek berberin elinden alır.Berber işadamına döner ve gülerek:

          'Gördün mü? Sana söylemiştim.' der.

          Tıraş bitince işadamı sokağa çıkar ve az ileride kendi kendine oynayan Ali'yi görür. Yanına giderek, neden 50 liralık değil de, 5 liralık banknotu aldığını sorar. Çocuk hiç de aptalca olmayan bir sırıtmayla yanıt verir:

          'Eğer 50 liralığı alırsam oyun biter!'

          Dale Carnegie diyor ki,

          “Tanrı'nın bile insanlar hakkındaki hükmünü, ömürleri sona erdikten sonra verdiğine inanırken... Biz kim oluyoruz da insanları birkaç kez görmek, iki-üç yazı okumak, birkaç dedikodu dinlemekle yargılama hakkına sahip olabiliyoruz!”
          Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

          Comment

          • elmuh
            Katılımcı Üye
            • Sep 2008
            • 96

            #20
            Öğrenciler o yılın ders programında yeni bir ders olduğunu farkederler.
            Dersin adı Mantıktır ve derse yaşlıca bir profesör girecektir.
            Nihayet, ilk mantık dersi başlar.

            Çocuklardan biri söz hakkı isteyerek:
            -Sayın profesör, mantık bize ne öğretir? Lütfen her şeyden önce bunu anlatır mısınız ? ricasında bulunur.

            Profesör, kendisine merak ve şüpheyle bakan talebelerine:
            -mantık dersinin insanların düşüncesine yaptığı etkiyi açıklamak biraz güçtür.
            Onun için bunu sizlere bir örnekle açıklamak istiyorum- der.

            -Farzedin ki, maden ocağından iki insan çıkıyor: Birisinin üzeri tertemiz, diğerininki ise kömür karası içinde...
            Bunlardan hangisinin yıkanması lâzımdır?-

            Öğrenciler, hiç tereddüt etmeden:
            -Elbette, kirlisi!- diye cevap verirler.

            Profesör, tebessüm ederek:
            -İşte evlatlarım- der,
            -mantık bu soruya cevap vermeden önce şunu sorar:
            Nasıl olur da bir maden ocağından çıkan iki kişiden birinin üzeri tertemiz iken diğerininki kirli olabiliyor?

            Comment

            • Barış
              Uzman Üye
              • Sep 2008
              • 569

              #21
              ...Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler.
              Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar.

              Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler.

              Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplarlar, tekrar başlarını cama vururlar.

              Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çekerler.

              Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler.

              Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplarlar! Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları vardır ama buna hiç cesaret edemezler.

              Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı ‘hayat dersi’ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkânları vardır ama kaçamazlar.

              Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel (cam) kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel (burada 30cm’den fazla zıplanamaz inancı) varlığını sürdürmektedir.

              Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini göstermektedir.
              Bu pirelerin yaşadıklarına ‘cam tavan sendromu’ denir. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır.

              Cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir.

              Kıssadan Felsefe : Kendini geliştir Bir şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu size ispatlamak üzere çalışmaya başlar.

              Ama bir Şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız yapmak üzere çözümler bulma konusunda size yardım etmek için çalışmaya başlar”

              Dr. David J. Schwaz
              Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

              Comment

              • hiiic
                Uzman Üye
                • Mar 2010
                • 1980

                #22
                Hindistan’da yabani bir fil yavrusu kalın bir zincirle kalın bir ağaca bağlanır. Fil kaçmaya çalışır fakat kaçamaz. Zamanla kaçma denemelerinden vazgeçer.Çünkü esareti öğrenmiş o ağaçtan hiçbir zaman kurtulamayacağına kanaat getirmiştir.Ayağındaki zinciri ağaçtan sökerler ve bir odun parçasına bağlarlar.Yavru fil her yürüyüşünde odunun peşinden geldiğini görünce hala o ağaca bağlı olduğunu ve hiçbir zaman o ağaçtan kurtulamayacağını düşünerek kaçma girişiminde bulunmaz.Başlangıçta yavru fil, kaçabileceğine inancı vardı ama imkanı yoktu.İkinci aşamada imkanı var ama inancını kaybetti.Bu ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİKTİR…
                ---------------------------------------
                Bir köpekbalığı aç halde bir akvaryuma konur. Her yere yüzebilmekte avlayabileceği bir şeyler aramaktadır. Daha sonra akvaryuma küçük bir balık konur. Köpekbalığı onu yemek için harekete geçer. Çünkü açtır ( motivasyon ) küçük balığı yiyebileceğine inanıyor ( özgüven ) küçük balığı yemenin kendi elinde olduğunu biliyor ( kontrol ).Bir hamle yapınca kafasını sert bir cisme çarpıyor.Çünkü küçük balıkla köpekbalığının arasında cam bir bölme mevcuttur.Fakat köpekbalığı bunu kafasını çarpınca anlayabilmektedir.Her hamlede aynı şey yaşanmaktadır.Tanımlayamadığı bişey hedefine ulaşmasına engel olmaktadır.48 saat sonra küçükbalığı yemekten vazgeçer.” Büyükbalık küçükbalığı yer ” kuralı işlememektedir.Cam bölme aradan kaldırılır.Köpekbalığı aç engelde yoktur.Fakat küçükbalığı yemek için hiçbir hamle yapmaz.Üstelikte açlıktan ölmek üzeredir.Bu durum bir canlının defalarca denediği halde istediği sonucu alamaması durumunda başarısız olacağını beklemesinden dolayı deneme cesaretini kaybedip hiçbirşey yapmaması haline yani ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK’ e örnek bir durum.Öğrenilmiş çaresizlik zihine takılmış bir kelepçedir.

                Eğer iç inançlarınız dış gerçeklere uymuyorsa düşüncelerinizin son kullanma tarihi geçmiş demektir.

                Yapabilirim inancı ile yapabilme imkânı bir araya geldiğinde başarı doğar.

                İnsanları başarılı yada başarısız yapan şey deneyipte sonuç alamadıkları zaman kendi kendilerine yaptıkları iç konuşmalarıdır.

                Kontrol inancı kaybolunca kadercilik inancı başlar.
                Attached Files
                Last edited by hiiic; 17. July 2010, 07:12 AM.

                Comment

                • hiiic
                  Uzman Üye
                  • Mar 2010
                  • 1980

                  #23
                  Bir kurbağayı kaynar suyun içerisine koyarsanız, kendini hemen dışarı atmaya çalışacaktır. Ama kurbağayı oda sıcaklığında bir suyun içerisine koyarsanız ve korkutmazsanız, öylece kımıldamadan duracaktır. Bu arada su sıcaklığını yavaş yavaş arttırırsanız çok ilginç bir şey olur. Sıcaklık yükselirken kurbağa hiç bir şey yap...maz. Tersine halinden keyfi çok yerinde gibi görünmektedir. Sıcaklık kademe kademe artıkça, kurbağa gittikçe daha çok sersemleyecektir, ta ki kaptan dışarı çıkacak hali kalmayana kadar. Onu dışarı fırlamaktan alı koyacak hiçbir şey olmamasına rağmen, kurbağa orada oturup haşlanmayı bekleyecektir. Niye? Çünkü kurbağanın hayatına yönelen tehditleri algılayan dâhili aygıtı, onun çevresindeki ani değişimlere programlanmıştır. Kademe kademe değişikliklere değil. Bu olay sosyal bilimlerde şöyle kullanılır: Az miktarda hissedilen bir olay kademeli olarak gittikçe artarsa, insanlar buna sonunda alışa alışa gormezden gelmeye ya da farketmemeye, normal oymuş gibi algılamaya başlarlar.

                  VİDEOYU NASIL DİREK SİTEYE MONTE EDECEĞİM BİLMİYORUM AMA;

                  BURAYA TIKLAYARAK İZLEYEBİLİRSİNİZ,



                  -
                  Last edited by hiiic; 3. November 2010, 01:48 PM.

                  Comment

                  • dost1
                    Site Yöneticisi
                    • Sep 2008
                    • 1905

                    #24
                    YÜK VE YOL
                    Hamalsan iki şey önemli oluyor senin için:

                    Yük ve yol...

                    Ancak sırtına aldığın yükle bu mesafeyi aşabilirsen,
                    ücret mevzu bahis oluyor. Aksi olursa, cereme çekiyorsun!
                    Bunu düşünüyordum. Yanımdaki hamalla yola çıktık.
                    İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği... Diyordum ki içimden "Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!.."
                    Nitekim, çok geçmeden dedi ki: "Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!. ..
                    "Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!. . "Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü. Salarken yükünün ipini "Sen de dinlen hadi" dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe.Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum. O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakt a dolanıyordum. Bir saat kadar sonra yine durdu,oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında...
                    "Yükünü indirip sen de dinlen", demesine aldırmadım,ona daha çok kızdım...
                    Sonra yine durdu. Bana da "dinlenmemi" söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım saat sonra "dinlenelim mi" diye sordu, aksi aksi başımı salladım...
                    Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü.
                    Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı. Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim.
                    Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım...
                    Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek; "Hadi kalk, dedi. Bana yaslan. Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz." Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana.
                    "Ben yılların hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapıl ı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda... Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu, anlattığım bu insanlara ait...
                    Halbuki bir yükü "taşımak" bizim işimiz, "altında ezilmek" değil!.. Unutma ki bir yük taşıdıkça ağırlaşır.
                    Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem.
                    Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma...
                    Akşamları bırak ve hafifle... Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü. Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil. Çünkü , yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler var...

                    Gerçek şu ki, hepimiz şu hayatın hamallarıyız.. Yüklerimizi en doğru şekilde taşımak ve hayatın altında ezilmemek dileklerimle. ..
                    Halil Ay

                    Comment

                    • Barış
                      Uzman Üye
                      • Sep 2008
                      • 569

                      #25
                      Genç bir Yönetici, yeni Jaguarı içinde kurulmuş, biraz da hızlıca, bir mahalleden geçiyordu Park etmiş arabaların arasından yola fırlayan bir çocuk olabilir düşüncesiyle dikkatini daha çok yol kenarına vermişti Bir şeyin yola fırladığını görünce hemen fren yaptı ama aracı durana kadar geçen mesafede yola çocuk fırlamadı Bunun yerine, yepyeni arabasının yan kapısına büyükçe bir taş çarptı Adam hızlıca frene yüklendi ve taşın fırlatıldığı boşluğa doğru geri geri gitti
                      Taşın Hikayesi
                      Sinirlenmiş olan genç adam arabasından fırladı ve taşı atan çocuğu kaptığı gibi yakında park etmiş olan bir arabanın gövdesine sıkıştırdı Bunu yaparken de bağırıyordu : Sen ne yaptığını sanıyorsun serseri? Bu yaptığın ne demek oluyor? O gördüğün yepyeni ve pahalı bir araba ve attığın o taşın mahvettiği yeri düzelttirmek için kaportacıya bir sürü para ödemek zorunda kalacağım Neden yaptın bunu ?

                      ”Küçük çocuk üzgün ve suçlu bir tavır içindeydi “Lütfen, amca, lütfen kızmayın Ben çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim, bilemedim Taşı attım çünkü işaret etmeme rağmen diğer arabalar durmadı Çocuk, gözlerinden süzülen yaşları elinin tersiyle silerek park etmiş bir aracın arkasına işaret etti “abim orada Yokuştan aşağı yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü ve ben onu kaldıramıyorum”

                      Çocuğun şimdi hıçkırıklardan omuzları sarsılıyordu ve şaşkın adama sordu : “Onu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturtmama yardım edebilir misiniz? Sanırım abim yaralandı ve benim için çok ağır
                      Ne diyeceğini bilemez halde, genç yönetici boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalıştı Yerde yatan sakat çocuğu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturttu, cebinden temiz ve ütülü mendilini çıkartıp, çeşitli yerlerinde oluşmuş ve kanayan yara ve sıyrıkları dikkatlice silmeye çalıştı

                      Bir şeyler söyleyemeyecek kadar duygulanmış olan genç adam, abisinin tekerlekli sandalyesini iterek yavaş yavaş uzaklaşan çocuğun ardından bakakaldı Jaguar marka arabasına geri dönüşü yavaş yavaş oldu ve yol ona çok uzun geldi
                      Arabanın yan kapısında taşın bıraktığı iz çok derin ve net görülür şekildeydi ama adam orayı hiçbir zaman tamir ettirmedi Oradaki izi, şu mesajı hiç unutmamak için sakladı :

                      Hiçbir zaman yaşamın içinden, seni durdurmak ve dikkatini çekmek için birilerinin taş atmasına mecbur kalacağı kadar hızlı geçme

                      Yaratıcı ruhumuza fısıldar ve kalbimizle konuşur Bazen, onu dinlemek için vaktimiz olmuyorsa, bize taş fırlatmak zorunda kalır

                      Fısıltıyı dinle… veya taşı bekle

                      Seçim senin.
                      Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

                      Comment

                      • Barış
                        Uzman Üye
                        • Sep 2008
                        • 569

                        #26
                        Dağlarda gezen bir bilge kadın, nehirde değerli bir taş bulmuş. Ertesi gün kendisi gibi bir seyyahla karşılaşmış. Ama seyyahın karnı açmış. Bilge kadın torbasını çıkarmış ve yemeğini onunla paylaşmış. Aç seyyah, bilge kadının torbasındaki değerli taşı görmüş ve taşı çok beğendiğini söyleyip onu kendisine vermesini istemiş. Bilge kadın hiç tereddüt etmeden taşı ona vermiş. Seyyah karşısına çıkan bu şansa çok sevinip, bilge kadının yanından ayrılmış. Taşın, yaşamının geri kalan kısmını güvence altına alacak kadar değerli bir taş olduğunu biliyormuş.

                        Fakat bundan uzun yıllar sonra seyyah, uzun uğraşların sonunda bulduğu bilge kadının karşısına yeniden çıkmış. Seyyah, bilge kadına, "senden bu taşı değil, bundan daha değerli birşeyi istiyorum. Bana onu verebilir misin?" demiş. Bilge kadın, seyyahın kendisinden ne istediğini sorunca, seyyah yanıtlamış : "Bu taşı bana vermeni sağlayan şeyi."
                        Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

                        Comment

                        • Barış
                          Uzman Üye
                          • Sep 2008
                          • 569

                          #27
                          Genç bir adam, ülkenin uzak bir şehrinde yaşayan bir bilgeyi ziyaret etmek
                          ister.... Uzun süren yolculuktan sonra şehre varır. Bilgenin evine misafir
                          olur. Evde hiç bir lüks eşya yoktur. Sadece kitaplar ve oturmak için de
                          minderler vardır. Evdeki tek mobilya, okumak için ayrılmış küçük bir
                          sehpa ve bir eski iskemledir.
                          "Sizin hiç mobilyanız yok mu?" diye sorar genç adam hayretle.
                          "Peki seninkiler nerde?" diye karşılık verir bilge.
                          "Benimkiler mi?" der genç adam. Şaşırmıştır. "Ben yolcuyum, biliyorsunuz"
                          "Ben de öyle!" der bilge...
                          Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

                          Comment

                          • Barış
                            Uzman Üye
                            • Sep 2008
                            • 569

                            #28
                            ‎"onlar kuşların gözleri"


                            Babası İspanya'nın en ağır siyasi cezalarının verildiği bir hapishanede mahkûmdu küçük kızın. Fırsat bulduğu her hafta sonu babasını ziyaret için annesiyle birlikte hapishaneye giderdi. Yine bir ziyarete giderken babası için çizdiği resmi yanında yanında götürdü ancak hapishane kurallarına göre özgürlüğü çağrıştıran her türlü şeyin mahkumlara verilmesi yasaktı. Bu sebeple kağıda çizdiği kuş resmini kabul etmemişler ve oracıkta yırtmışlardı... Çok üzülmüştü küçük kız... Babasına söyledi bunu, o da:

                            "Üzülme kızım, yine çizersin; bu sefer çizdiklerine dikkat edersin olur mu?"dedi.

                            Küçük kız diğer ziyaretinde babasına yeni bir resim çizip götürdü. Bu sefer kuş yerine bir ağaç ve üzerine siyah minik benekler çizmişti. Babası keyifle resme baktı ve sordu:

                            "Hmmm! Ne güzel bir ağaç bu! Üzerindeki benekler ne? Portakal mı?

                            Küçük kız babasına eğilerek, sessizce:

                            "Hşşşşt! O benekler ağacın içinde saklanan kuşların gözleri!..."
                            Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

                            Comment

                            • dost1
                              Site Yöneticisi
                              • Sep 2008
                              • 1905

                              #29
                              Basit yasayın,
                              Cömertçe sevin,
                              Birbirinize derinden itina gösterin.
                              Nazik olun,
                              gerisi kendiliginden gelir...

                              Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler.
                              Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikâyetleşmeye döner. Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir.Herkes bir bardak secince, profesör şöyle söyler:
                              'Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı. Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında. Emin olun ki, bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız.
                              Şunu bir düşünün: Hayat kahvedir. İş, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayatı tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yaşadığımız hayatın kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de.
                              Bazen sadece bardağa odaklanarak Allah’ın sunduğu kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz.
                              Kahvenizin tadına varın!
                              En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler.
                              Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.
                              Halil Ay

                              Comment

                              • Barış
                                Uzman Üye
                                • Sep 2008
                                • 569

                                #30
                                Genç bir cift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine taşınmışlar. Sabah kahvaltı ya...parlarken, komşu da camaşırları asıyormuş. Kadın kocasına ' Bak, camaşırları yeterince temiz değil, camaşır yıkamayı bilmiyor, belki de dogğru sabunu kullanmıyor.' demiş. Kocası ona bakmış, hiçbir şey sylememiş, kahvaltısına devam etmiş.

                                Kadın, komşusunun camaşır astığını gördüğü her sabah aynı yorumu yapmaya devam etmiş.

                                Bir ay kadar sonra, bir sabah, komşusunun camaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok şaşırmış 'Bak' demiş kocasına ' Çamaşır yıkamayı oğrendi sonunda, merak ediyorum, kim öğretti acaba ?'

                                'Ben bu sabah biraz erken kalkıp penceremizi sildim' diye cevap vermiş kocası.

                                Hayatta da böyle değil midir ?

                                Baskalarını izlerken görduklerimiz, baktığımiz pencerenin ne kadar temiz olduguna baglidir. Birini elestirmeden ve hemen yargılamadan önce zihin durumumuza bakmak ve 'iyi' olanı görmeye hazır olup olmadığımızı farketmek güzel bir fikir olabilir ...

                                Pencerelerimizi temiz tutabilmek dileğiyle..
                                Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

                                Comment

                                Working...