Fetih sûresi

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • dost1
    Site Yöneticisi
    • Sep 2008
    • 1905

    #1

    Fetih sûresi

    MEDÎNE DÖNEMİ

    Necm: 666

    1-3Şüphesiz Biz, Allah, senin günahlarından geçmiş ve gelecek olanları bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın, seni dosdoğru yola kılavuzlasın ve Allah, sana çok güçlü bir zaferle yardım etsin diye, sana apaçık bir fethi açtık.400
    4O, kendi imanları ile birlikte, imanca fazlalaşsınlar diye mü’minlerin kalplerine kalbi teskin eden güven ve yatışma duygusu/moral indirendir. Göklerin ve yerin orduları da yalnızca Allah'ındır. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır.
    (111/48, Fetih/1-4)


    Necm: 667

    7Göklerin ve yeryüzünün orduları da Allah'ındır. Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.
    8,9,5,6Şüphesiz Biz, Allah'a ve Elçisi'ne iman etmeniz, O'na yardım etmeniz, O'na saygı göstermeniz ve her zaman O'nu her türlü noksanlıktan arındırmanız için;mü’min erkekler ve mü’min kadınları, içinde sürekli kalanlar olarak, altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirmesi ve onların kötülüklerini örtmesi için –işte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur–;
    ve Allah hakkında kötü zanda bulunan o münâfık erkekler ve münâfık kadınları, Allah'a ortak koşan erkekleri ve ortak koşan kadınları azaplandırması için –kötülük onların üzerine olmuştur. Allah onlara gazap etmiş, onları dışlamış; rahmetinden mahrum bırakmış ve kendileri için cehennemi hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir!–; seni, şâhit, müjdeleyici ve uyarıcı olmak üzere elçi yaptık.401
    (111/48, Fetih/7-9, 5-6)


    Necm: 668

    10Şüphesiz sana bağlılık yemini eden şu kimseler, gerçekte Allah'a bağlılık yemini etmektedirler. Allah'ın gücü; nimetleri, yardımları onların güçlerinin; yardımlarının, hizmetlerinin üzerindedir. O nedenle kim sözünden dönerse, artık sadece kendisi aleyhine olmak üzere dönmüştür. Kim de Allah'a verdiği söze vefa gösterirse, Allah ona hemen büyük bir ödül verecektir.
    1111Bedevi Araplardan geri bırakılmış; sizinle gelmemiş olanlar, sana yakında, “Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti/alıkoydu. Hadi Allah'tan bizim bağışlanmamızı dile” diyeceklerdir. Onlar, kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: “Allah, size, sizi cezalandırmak için bir zarar dilediyse veya ödüllendirmek için bir yarar dilediyse O'na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Tam tersi Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”
    12Aslında siz, Elçi ve mü’minlerin, ailelerine/yakınlarına sonsuza dek geri dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu sizin gönüllerinize de güzel göründü. Ve siz, kötü zanda bulundunuz ve değişime/yıkıma uğramış bir toplum oldunuz.
    13Ve kim Allah'a ve Elçisi'ne iman etmezse, bilsin ki şüphesiz Biz, kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler için çılgın bir ateşi hazırlamışızdır.
    14Ve göklerin ve yeryüzünün hükümranlığı Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar dilediğini azaplandırır. Ve Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
    15Siz, ganimetleri almak için gittiğinizde o geri kalanlar: “Bırakın bizi de sizi izleyelim” diyeceklerdir. Onlar, Allah'ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: “Siz, asla bizimle gelemeyeceksiniz. Allah, daha önce böyle buyurmuştur.” Sonra onlar: “Tam tersi, siz, bizi kıskanıyorsunuz” diyeceklerdir. Tam tersi onlar, pek az şey dışında anlamazlar.
    16Bedevi Araplardan, geri bırakılmış olanlara de ki: “Siz, yakında çok kuvvetli bir topluma karşı çağırılacaksınız, onlarla savaşırsınız veya onlar Müslüman olurlar. Artık, eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir ödül verir. Ama önceden yan çizdiğiniz gibi yine yan çizecek olursanız sizi acıklı bir azap ile azaplandırır.”
    17Kör için bir vebal yoktur, topal için de bir vebal yoktur, hasta için de bir vebal yoktur.
    Bununla beraber kim Allah'a ve Elçisi'ne itâat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere girdirir. Kim de yan çizerse, onu acıklı bir azap ile azaplandırır.
    (111/48, Fetih/10-17)


    Necm: 669

    18,19Andolsun o ağacın altında sana bağlılık yemini ederlerken Allah, mü’minlerden razı olmuştur. İşte kalplerinde olanı bilmiş, onlara kalbi teskin eden, güven ve yatışma duygusu/ moral indirmiş ve onları pek yakın bir fetih ve alacakları birçok ganimetler ile ödüllendirmiştir. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.
    20,21Ve Allah size, alacağınız birçok ganimetleri ve sizin güç yetiremediğiniz, ama Allah'ın sizin için kuşattığı başka şeyleri, siz yararlanasınız ve mü’minlere bir alâmet olsun, Allah sizi dosdoğru yola kılavuzlasın diye vaat etmiştir. İşte Allah, bunu size hemen vermiş ve insanların ellerini sizden çekmiştir. Ve Allah, her şeye en iyi güç yetirendir.
    22,23Ve eğer kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş kimseler, sizinle savaşsalardı kesinlikle Allah'ın öteden beri gelen kanunu/ uygulaması olarak arkalarına dönüp kaçarlardı. –Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.– Sonra bir yol gösteren, koruyan yakın ve yardımcı da bulamazlardı.
    24,25Ve Allah, sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra Mekke'nin vadisinde; Hudeybiye'de, Allah'ın dilediği kimseyi rahmetine girdirmesi için, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Ve Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir. Onlar, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini kabul etmeyen ve sizi Mescid-i Haram'dan ve ayarlanmış hedylerin/ hac yapanlara gönderilen yiyeceklerin yerlerine ulaşmasını engelleyen kimselerdir. Eğer kendilerini henüz tanımadığınız, bilmeyerek ezmek sûretiyle kendilerinden sorumluluğunuz olacak mü’min erkekler, mü’min kadınlar olmasaydı, eğer onlar, birbirinden ayrılmış olsalardı kesinlikle onlardan Allah'ın ilâhlığına ve rabliğine inanmayan kimseleri acıklı bir azapla azaplandırırdık.
    26Hani kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler, cahiliye kalıntısı gurur ve soy asabiyetini, tutuculuğu kendi kalplerinde alevlendirip kışkırttıkları zaman, hemen Allah, Elçisi'nin ve mü’minlerin üzerine kalbi teskin eden güven ve yatışma duygusunu/ morali indirmiş ve o mü’minlerin “takvâ/Allah'ın koruması altına girme” sözüne ilzam etmişti/sadık kalmalarını sağlamıştı. Zaten onlar, buna lâyık ve ehil idiler. Allah, her şeyi en iyi bilendir.
    (111/48, Fetih/18-26)


    Necm: 670

    27Andolsun ki Allah, Elçisi'ne o görüntüyü; “Siz, Allah dilerse kesinlikle, güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış kişiler olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz” vizyonunu hak ile doğru çıkardı. Öyleyse Allah, sizin bilmediğinizi bilir. Sonra da size bundan ast/yakın bir fetih kıldı.
    28Allah, hak dini bütün dinlere üstün kılmak için, Elçisi'ni doğru yol kılavuzu Kur’ân ve hak din ile gönderendir. Şâhit olarak da Allah yeter.
    (111/48, Fetih/27-28)


    Necm: 671

    2929Muhammed, Allah'ın elçisidir./Allah’ın elçisi Muhammed ve onunla beraber olan kimseler de, Allah'ın, kendileriyle kâfirleri öfkelendirmesi için onlara; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimselere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Sen onları, Allah'ın fazlından ve bir hoşnutluk isteyerek Allah'ın birliğini öğretenler, boyun eğip teslimiyet gösterenler olarak görürsün. Onların Allah'a teslimiyetlerinden nişanları, tüm varlıklarında/ her taraflarında belli olur. Bu, onların Tevrât'taki örnekleridir. Onların İncîl'deki örnekleri de, filizini yarıp çıkarmış, sonra onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, sonra da gövdesi üzerine dikilmiş bir ekin gibidir. Bu, ziraatçıların da hoşuna gider. Allah, onlardan iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimselere bağışlama ve büyük bir ödül söz vermiştir.
    (111/48, Fetih/29)


    Dip not:

    400 Burada Hudeybiye Barış Antlaşması ve Rıdvan Bitati'nden bahsedilmektedir. Hicretin üzerinden 6 yıl geçmiş ve bu süre içerisinde kimse öz yurdu ve akrabaları ile temas kuramamıştı. Muhâcirlerde hasret ve gurbet duyguları kabarmış, Ensâr'da da Ka‘be'ye karşı özlem oluşmuştu. Bu nedenle Rasûlullah, Mekke'ye gitmek isteyenlerin hazırlanmasını istedi. Zilkâde'nin ilk Pazartesi günü [13 Mart 628] 1.400 kişi ile Mekke'ye doğru hareket edildi. Amacın barış olduğunu göstermek için yanlarına, yolcu kılıcı denilen kılıçtan başka silah almadılar. Durumu öğrenen Mekkeli müşrikler, ne pahasına olursa olsun Rasûlullah'ı Mekke'ye sokmama kararı aldılar ve o'nun Mekke'ye daha fazla yaklaşmasına engel olmak için de Hâlid b. Velîd komutasında 200 atlıdan oluşan bir birlik gönderdiler. Bu arada Rasûlullah ile mü’minler Mekke yakınlarındaki Hudeybiye mevkiine gelmişlerdi. Rasûlullah, amaçlarını bildirmek, Mekke müşriklerinin tutumunu öğrenmek için Mekke'ye, savaşmak niyetinde olmayıp yalnızca Ka‘be'yi ziyaret için geldiklerini ve umre yapıp döneceklerini bildiren bir elçi gönderdi. Buna rağmen müşrikler devesine vurup elçiyi yere düşürerek öldürmek istediler. Mekkeli olmayan bazı kimseler araya girip elçiyi kurtardılar. Elçi geri dönerek durumu Rasûlullah'a anlattı. Mekkeli müşrikler, Müslümanların Mekke'ye girmesini kendileri için büyük onursuzluk sayıyor ve Arapların gözünden düşeceklerini düşünüyorlardı. Mekke'de hâlâ hatırı sayılan ve etkin birçok akrabası bulunan Osman'ın elçi olarak gönderilmesi önerisi üzerine Rasûlullah Osman'ı Kureyş'e gönderdi. Osman, önce Rasûlullah'ın mesajını iletti ve, “Biz muharebeye gelmedik, yalnızca umre yapmak için geldik” dedi. Kureyşliler Osman'a, “İstersen Ka‘be'yi tavaf et; ancak hepinizin Mekke'ye girmesine ve Ka‘be'yi tavaf etmesine izin veremeyiz” dediler. Reddetmesi üzerine de Osman'ı Mekke'de alıkoyup göz hapsinde tuttular. Müslümanlar arasında, Osman'ın öldürüldüğü şayiasının çıkması üzerine Rasûlullah, mü’minleri biata davet etti. Bütün mü’minler, ölüm pahasına da olsa savaştan kaçmamak üzere o'na biat ettiler. Bu konu, sûrenin 10, 18 ve 19. âyetlerinde yer almaktadır. Bu âyetlerden hareketle bu biata, “Biatu'r-Rıdvân” [razılık biatı] ve biat esnasında altında durulan ağaca da “Şeceretu'r-Rıdvân” [razılık ağacı] adı verilmiştir. Sonra, Osman ile ilgili ölüm haberinin asılsız olduğu anlaşıldı. Bu arada karşılıklı elçiler gidip geliyor, bir uzlaşma yolu aranıyordu. Müşrikler Müslümanları Mekke'ye sokmamaya kararlı gözüküyorlardı. Rasûlullah ise, “Biz savaşmak için gelmedik. Amacımız Ka‘be'yi ziyarettir, umre yapmaktır. Kureyşliler savaşlarda zayıf düşmüşlerdir. Dilerlerse onlarla bir anlaşma yapmak isterim. Kabul ederlerse ne âlâ, aksi takdirde ölünceye kadar onlarla savaşırım” diyerek barış öneriyordu. Mekkeli müşrikler, Allah Rasûlü'nün kararlılığı yüzünden savaşı göze alamayarak; Osman'ı ve Mekke'deki bir kısım Müslümanı serbest bıraktılar. Arkasından, Suheyl b. Amr'ın başkanlığında bir heyeti anlaşma yapmak üzere Rasûlullah'a gönderdiler. Burada “Hudeybiye Andlaşması” yapıldı. Buna göre;
    1) Müslümanlarla müşrikler 10 yıl savaşmayacaklar.
    2) Müslümanlar bu yıl Ka‘be'yi ziyaretten vazgeçerek geri dönecekler, ancak gelecek yıl umre yapacaklar, müşriklerin boşaltacağı Mekke'de üç gün kalacaklar ve yanlarında yolcu kılıçlarından başka silâh taşımayacaklar.
    3) Mekke'den birisi Müslüman olarak Medîne'ye sığındığı zaman iade edilecek; fakat Medîne'den Mekke'ye sığınanlar iade edilmeyecek.
    4) Arap kabileleri istedikleri tarafla anlaşma yapmakta serbest olacaklar.
    Şartlarının, görünüşte Müslümanların aleyhine olması sebebiyle Müslümanlar büyük bir hayal kırıklığına uğradılar ve Rasûlullah'a, “Sen Allah'ın Rasûlü değil misin? Davamız hak dava değil mi? Bu zilleti neden kabul ediyoruz?” diye serzenişte bulundular. Hudeybiye'de 19 gün kalındıktan sonra Medîne'ye doğru yola çıkıldı. Yolda, bu sûre indi.

    401 Bu pasajı, teknik gerekçeler ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf'tan farklı tertip ettik. Ayrıntılı açıklamalar için bkz.
    Tebyîn.
    Halil Ay
  • Hasan Akçay
    Uzman Üye
    • Dec 2010
    • 826

    #2
    dost1 Nickli Üyeden Alıntı
    24,25Ve Allah, sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra Mekke'nin vadisinde; Hudeybiye'de, Allah'ın dilediği kimseyi rahmetine girdirmesi için, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Ve Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir. Onlar, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini kabul etmeyen ve sizi Mescid-i Haram'dan ve ayarlanmış hedylerin/ hac yapanlara gönderilen yiyeceklerin yerlerine ulaşmasını engelleyen kimselerdir. Eğer kendilerini henüz tanımadığınız, bilmeyerek ezmek sûretiyle kendilerinden sorumluluğunuz olacak mü’min erkekler, mü’min kadınlar olmasaydı, eğer onlar, birbirinden ayrılmış olsalardı kesinlikle onlardan Allah'ın ilâhlığına ve rabliğine inanmayan kimseleri acıklı bir azapla azaplandırırdık.
    Aşağıdaki sorularımın cevabını
    nerde bulabilirim?

    Fetih 24:

    sizi onlara muzaffer kıldıktan sonra
    min ba’di en azferekum aleyhim


    1.
    Sözü edilen zafer tam olarak neyin zaferiydi,
    yani örneğin Mekke'nin fethi miydi ya da başka bir şey?
    Müminler o zaferi HANGi YIL kazandılar?

    *

    Mekke'nin vadisinde
    bi batni mekke


    2.
    BATN vadi midir?
    Kanıt?

    *

    Hudeybiye'de
    ?


    3.
    Hudeybiye
    Mekke'nin kilometrelerce dışında olduğu halde
    sayın Hakkı Yılmaz onu
    niçin Mekke'nin batnında gösteriyor?

    *

    onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir
    huvellezî keffe eydiyehum ankum ve eydiyekum anhum


    Anlaşılan
    zaferi müminler kazanmış ama...
    yenilenler de hâlâ güçlüymüş,

    öyle ki

    anlaşma yapılmasa (Allah onların ellerini müminlerden çekmese)
    onların elleri müminlerin gırtlağını sıkabilirmiş.

    4.
    O anda müminler nerededir,
    yenilenler nerede?

    *

    Fetih 25

    Eğer kendilerini henüz tanımadığınız,
    bilmeyerek ezmek sûretiyle kendilerinden sorumluluğunuz olacak
    mü’min erkekler, mü’min kadınlar olmasaydı...
    eğer onlar, birbirinden AYRILMIŞ olsalardı


    Buradan anlaşılan ise
    savaşçı müminler ile
    onlara hedef olabilecek düşmanlar ARTI bazı müminler BiR ARADA imiş.

    5.
    Mekke'nin neresinde
    BiR ARADA idiler;
    içinde mi, dışında mı?
    Last edited by Hasan Akçay; 27. April 2015, 08:01 AM.

    Comment

    • Hasan Akçay
      Uzman Üye
      • Dec 2010
      • 826

      #3
      Özelime bırakılan 3 yazı:

      1.
      Bir sitede, 'Kuran açısından Hicri ve Miladi Takvimler ' bölümünde bir yazınızı okudum. Şöyle bir ifade kullanmışsınız: 'Üreme mevsiminde av hayvani öldürmenin haramligi da Allah'in hükmüdür.' İslamiyette bir delil var mıdır bu haramla ilgili. Yani üreme döneminde avlanmak yasaklanmış mıdır?

      2.
      Sizinle tanışmak yazışmak istiyorum. Ramazan döneminde sizi tanıdım. Özellikle bu konu (Şehru Ramazan) çok ilgimi çekiyor. Takvim olayı vs.

      3.
      Sizden istirhamım şayet bir çeviriniz varsa edinmek isterim.. Hem de çok.. Taslak çalışma da olsa mutlaka okumak isterim.. Yardımcı olursanız tahmin edemeyeceğiniz kadar memnun olacağım..


      *

      Bu müzakere zincirinde
      kendi görüşlerimi açıklamaya çalışacağım.
      Bu 3 kardeşimizin istekleri
      o arada inşallah yerine gelecek.
      Last edited by Hasan Akçay; 28. April 2015, 11:48 AM.

      Comment

      • Hasan Akçay
        Uzman Üye
        • Dec 2010
        • 826

        #4
        Hudeybiye'de
        ?


        Soru işareti "Nerden çıktı bu?" demek.

        Yani
        Allah'ın sözü olan Arapça metinde
        Hudeybiye var mı?

        Ve huvellezî keffe eydiyehum ankum ve eydiyekum anhum bibatni mekke...
        ...وهو الذي كف ايديهم عنكم وايديكم عنهم ببطن مكة

        Yok.

        Allah
        Hudeybiye diye bi söz
        etmiyor.

        Bir insanın söylemediğini söyledi demek "o insana iftira"dır da
        Allah'ın söylemediğini söyledi demek ALLAH'A iFTiRA değil midir?


        *

        "Bir çeviriniz varsa... edinmek isterim" diyen kardeşim,
        ihtiyacınızı anlıyorum ama bi çevirim yok.

        Olsaydı
        "huvellezî keffe eydiyehum ankum ve eydiyekum anhum bibatni mekke"nin çevirisi
        şöyle olurdu:

        Mekke'nin içinde
        onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çeken
        O'dur.
        Last edited by Hasan Akçay; 29. April 2015, 05:31 AM.

        Comment

        • Hasan Akçay
          Uzman Üye
          • Dec 2010
          • 826

          #5
          dost1 Nickli Üyeden Alıntı
          Dip not:

          Zilkâde'nin ilk Pazartesi günü [13 Mart 628] 1.400 kişi ile Mekke'ye doğru hareket edildi.
          Zilkâde…
          Peki
          bu nerden çıktı?

          Elde 13 Mart 628 diye bir bilgi var,
          onu kamerîye* çevirmişler.

          Miladî.: 13 Mart 628
          Kamerî: 01 Zilkâde 6

          Elbet tamamen uydurma
          tamamen gerçek dışıdır.

          Çünkü

          çevirme işleminden anlaşıldığı üzere
          bu Zilkâde kamerî yıla ait bir aydır,
          dolayısıyla vakten sürekli oynayıp
          bir şu mevsime denk gelir bir bu mevsime.

          Oysa
          Kuran’da ŞEHR diye geçen aylar
          vakten sabittir.

          Örneğin
          Ramazân AŞIRI SICAK demek olup (Elmalılı)
          haram ayların ilkidir, yazın başında yer alır.

          OTURUŞ anlamındaki Zilkâde de haram aylardan biridir ve daima yazın içindedir;
          o ayda savaşılmayıp oturulduğu için bu adı almıştır.

          Açıklaması
          kısaca şöyle:

          Bir ramazan hilali ile bir sonraki ramazan hilalinin arası
          9:36’da ayların süresi diye geçiyor (ıddet eş-şuhûr).

          Allah katında ayların süresi oniki aydır,
          ıddet eş-şuhûri ındellah isné aşere şehr
          .

          Ama 12 ay (12 x 29.5 =) 354 gün olduğu için
          365 günlük şemsî yılın 11 günü artar.

          Artan bu 11 günler birikerek 29.5 güne ulaştığında
          artık ay ortaya çıkar ve vakti sabitler.

          Örneğin
          08 Haz 628’de başlayan** süredeki hilallerin tarihleri şöyle
          (ha:Haz, te:Tem, ağ:Ağu, ey:Eyl…):

          ------1------2----3----4-----5----6----7------8-------9----10----11---12--artık ay
          )08ha 628)07te)06ağ)04ey)04ek)02ka)02ar)01oc 629)31oc)02ma)31ma)30ni)29ma
          )26ha 629….

          Görüldüğü gibi artık ay var.

          O yüzden
          bırakın hilallerin zincirleme 11 gün erken gelip vakten oynamasını
          26 Haz 629 hilali 19 gün GEÇ gelir

          Artık ay böylece her ayın kendi mevsiminde kalmasını sağlayıp
          onları vakten sabitler.

          ____________________________________

          *Bkz. http://www.islamicfinder.org/dateCon...&date_result=1
          **Bkz http://www.timeanddate.com/calendar/?year=628&country=4

          Comment

          • Hasan Akçay
            Uzman Üye
            • Dec 2010
            • 826

            #6
            Miladî 13 Mart 628'in
            Hicrî 01 Zilkâde 6 olduğu iddiası
            boştur, abestir.

            Yılların sayısını
            ve onların içindeki ayların (şehrlerin) adlarını bilmek istiyorsanız
            Allah'ın yapın dediğini yapacaksınız (Yûnus 5):

            Güneşi bir ışık ve kameri bir nur yapıp
            yılların sayısını bilin diye
            kamere menziller verendir O.


            O dolunay
            D çeyrekay
            ) Hilal

            Kamerin menzilleri bunlar.

            21 Hazirandan (gündönümünden) sonraki
            ilk hilal "ramazân hilali"dir,
            ilk dolunay ramazân dolunayı.

            Kanıt isteyene meton döngüsü* yeter.

            Meton döngüsü
            dolunay, şişkin ay, çeyrek ay, hilal tarihlerinin
            19 yıl arayla
            AYNI olmasıdır.

            Örneğin
            2015
            630'un tekrarıdır.

            Yani
            ramazân hilali
            2015'te** hangi tarihte görünecekse
            630'da*** o tarihte göründü.

            Ramazân hilali
            2015'in 17 Haziranında görünecek,
            630'un da 17 Haziranında göründü.

            17 Haziran 2015 nasıl şehru ramazân ise
            17 Haziran 630'da da şehru ramazân idi.

            Allah'ın
            gökleri ve yeri yarattığı gün aylara (şehrlere) verdiği düzen bu.
            Menziller vakten sabit, aylar vakten sabittir;
            21 Hazirandan sonraki ilk ay "şehru ramazân"dır.

            ______________________________

            Bkz.
            * http://tr.wikipedia.org/wiki/Meton_d...g%C3%BCs%C3%BC
            ** http://www.timeanddate.com/calendar/...2015&country=4
            *** http://www.timeanddate.com/calendar/?year=630&country=4

            Comment

            • Hasan Akçay
              Uzman Üye
              • Dec 2010
              • 826

              #7
              Sonuç olarak
              Zilkâden'in ilk pazartesi günü
              nasıl sanal ise, uydurma ise
              o günlerde yer aldığı öne sürülen Hudeybiye andlaşmasının da
              uydurma olduğu görülüyor.

              Hudeybiye diye bir andlaşma yapıldıysa bile
              gerçekler, anlatılanlardan farklıdır.

              Islam tarihini
              siyer adına anlatılan masallara değil
              Allah'ın kitabına dayandırmak gerekir.

              Orada, örneğin Tevbe 7'de,
              dile getirilen ahid ise
              "Mescidil Harâm andlaşması"dır.

              Tevbe suresinin başındaki ayetler ile
              Fetih suresi
              birlikte okunnduğunda
              her şey yerli yerine oturuyor.
              Last edited by Hasan Akçay; 2. May 2015, 10:17 AM.

              Comment

              • Hasan Akçay
                Uzman Üye
                • Dec 2010
                • 826

                #8
                Mekke'ye müminler
                17 Haz 630 pazar günü girdiler.
                Fetih günü odur.

                Kanıt? Müşriklere tanınan dört ay, erbeate eşhur (9:2).

                Haram aylardı bunlar, eşhurul hurum (9:5).
                O esnada yapılan haccıl ekber de bunu gösterir.

                Bilindiği üzere
                hac Zilhicce'de yapılır;
                Zilhicce haram aydır.

                Haram aylar sona erer ermez 4 aylık süre de sona erecektir (9:5).

                O halde süre
                haram ayların ilk günü başlar,
                17 Haziran.

                Ne bir gün erken
                ne bir gün geç.

                Çünkü

                Mekke'ye
                bir gün erken girilse kullandırılan süre tanınandan bir gün fazla olur,
                bir gün geç girilse bir gün eksik.

                Oysa süreyi tanıyan Allah'dır (9:1),
                Allah yalan söylemez.
                Dört ay demiştir, dört aydır. Ne bir gün fazla ne bir gün eksik.


                *

                48:24'te sözü edilen zafer
                müminlerin Mekke'ye girmesidir.

                Fetih bu suretle gerçek olmuştur ama tamamlanmamıştır.
                Müşriklerin hâlâ direnme gücü var.
                Var ki ateşkes andlaşması yapılıyor kendileriyle.

                Zaten
                müşriklerle
                Mekke'den göç edememiş olan müminler
                Mekke'de iç içedir (48:25);
                o durumda savaş cinayettir.


                *

                Müminlerin müşriklerle
                o ateşkes andlaşmasını
                Mekke'ye girdikleri gün Mescidil Harâm'da
                yaptıkları kesin (9:7).

                Andlaşmanın maddeleri:

                1.Taraflardan biri dışardan saldırıya uğrarsa öteki taraf o saldıranlara arka çıkmayacak.
                2.Bu, taraflar birbirlerine saldırmayacak anlamına da gelir. O halde madde 2: Taraflar birbirlerine saldırmayacaklar.
                3.Müminlerin "Allah bir" demesini savaş nedeni sayan müşriklerle sürekli barışı söz konusu değildir. Süre sona erer ermez savaş yeniden başlayacak.

                İkinci haram ay olan Zilhicce'deki "haccıl ekber"den sonra
                müşriklere
                süre sona erer ermez ya yakalandıkları yerde öldürülecekleri ya da islam olmaları gerektiği ihtar edilmiştir (9:5).
                Last edited by Hasan Akçay; 2. May 2015, 06:27 AM.

                Comment

                • galipyetkin
                  Uzman Üye
                  • Sep 2011
                  • 1389

                  #9
                  Sayın Hasan Akçay ın bu söylediklerine katılmak katiyetle mümkün değil.
                  Ayet gayet açık:Müşriklerin, Allah ve Resulü nün indinde bir anlaşmaları nasıl olabilir? diyerek kuralı koyuyor. Ve MESCİD İL HARAM İSTİKÂMETİNDE yani KOLLEKTİF YARDIMLAŞMA İÇİNDE yaşam süren bir grub himayeye alınıyor.

                  Makalenin bitiminde geniş bir açıklama yapacağım.
                  Bu yazı ise bir acil reddiye idi.

                  Saygılarımla.
                  Galip Yetkin.
                  Last edited by galipyetkin; 13. January 2020, 05:21 PM.

                  Comment

                  • Hasan Akçay
                    Uzman Üye
                    • Dec 2010
                    • 826

                    #10
                    Sayın Galip Yetkin'in yazıları
                    "Allah öyle diyor ama benim dediğimi kastediyor" iddiasını taşıdıkları için
                    yazılarının hiç birini okumuyorum.

                    Benim tavrım:

                    Allah ne diyorsa
                    onu kastediyor.

                    *

                    Meton döngüsü:

                    628 = 2013
                    629 = 2014
                    630 = 2015

                    17 Haz 630’da başlayan
                    "ıddet eş-şuhûr"daki hilallerin tarihleri:

                    01.Ramazân….….……)17 Haz 630
                    02.Zilhicce……….……)17 Tem
                    03.Zilkâde………….….)15 Ağu
                    04.Recep…………….…)14 Eyl
                    05.Cemaziyelevvel…)12 Ekim
                    06.Cemaziyelahir....)12 Kas
                    07.Şaban……………….)11 Ara
                    08.Safer…………………)10 Ocak 631
                    09.??????……………….)09 Şub
                    10.Rebiulevvel……….)10 Mart
                    11.Rebiulahir….……..)08 Nis
                    12.Şevval ….….…….)07 May
                    Artık ay….…….…....)06 Haz

                    Haram aylar: Ramazân, Zilhicce, Zilkâde, Recep
                    Last edited by Hasan Akçay; 2. May 2015, 11:24 AM.

                    Comment

                    • galipyetkin
                      Uzman Üye
                      • Sep 2011
                      • 1389

                      #11
                      Sayın Hasan Akçay benim uyaran eleştirilerime "boş şeyler" dese bile 9.Tevbe Suresi 7. ayetinin orijinalinde "fe mâstekamu/istikametinde" kelimesi "kapı" gibi duruyor. Yani "mescidi'l haram istikâmetindekiler"
                      "Keyfe yekûnu lil muşrikîne ahdun indallâhi ve inde resûlihî illâllezîne âhedtum indel mescidil harâm(harâmi) fe mâstekâmû lekum festekîmû lehum, innallâhe yuhıbbul muttekîn(muttekîne).

                      Görüldüğü gibi biz senelerdir hep aynı şeyi, Allah'ın dediğini; bazı zamanlarda da doğru bulduğuz yazılarıyla Sayın Hasan Akçay'dan da aktarırken ne yazık ki Sayın Hasan Akçay ..............

                      Saygılarımla.
                      Galip Yetkin.
                      Last edited by galipyetkin; 26. March 2018, 03:43 PM.

                      Comment

                      • Hasan Akçay
                        Uzman Üye
                        • Dec 2010
                        • 826

                        #12
                        Hasan Akçay Nickli Üyeden Alıntı
                        Meton döngüsü:

                        628 = 2013
                        629 = 2014
                        630 = 2015

                        17 Haz 630’da başlayan
                        "ıddet eş-şuhûr"daki hilallerin tarihleri:

                        01.Ramazân….….……)17 Haz 630
                        02.Zilhicce……….……)17 Tem
                        03.Zilkâde………….….)15 Ağu
                        04.Recep…………….…)14 Eyl
                        05.Cemaziyelevvel…)12 Ekim
                        06.Cemaziyelahir....)12 Kas
                        07.Şaban……………….)11 Ara
                        08.Safer…………………)10 Ocak 631
                        09.??????……………….)09 Şub
                        10.Rebiulevvel……….)10 Mart
                        11.Rebiulahir….……..)08 Nis
                        12.Şevval ….….…….)07 May
                        Artık ay….…….…....)06 Haz

                        Haram aylar: Ramazân, Zilhicce, Zilkâde, Recep
                        Bunlar
                        "ıddet eş-şuhûr"un "şehr"leridir,
                        yılın 1/12'i anlamına gelmezler.

                        "Şehr"ler
                        artık ay yoluyla
                        Allah tarafından
                        vakten sabitlenerek şemsî yıla uyarlanmıştır

                        ama

                        ıddet eş-şuhûr
                        yıl değildir.

                        Zira
                        yıl, uzunluğu sabit bi zaman birimidir.

                        Örneğin
                        hicrî takvimin esas aldığı kamerî yıl 354 gündür,
                        miladî takvimin esas aldığı şemsî yıl 365 gün,
                        yıldız takviminin esas aldığı yıldız yılı 365 gün.

                        Bu uzunluklar değişmez.

                        Iddet ise
                        eğer "artık ay"a sahip değilse 354 gündür
                        "artık ay"a sahipse 383.5 gün.
                        Değişir.


                        *

                        Arkeolojik bulguların ortaya koyduğuna göre
                        Hz Muhammed döneminde ve daha önce
                        yılın "onikide biri"ne
                        Araplar YERH* diyordu.

                        Şehr kelimesine yılın 1/12'i anlamı
                        Hz Muhammed ahrete göçtükten sonra,
                        muhtemelen hicrî takvim düzenlenirken,
                        "şehr"in anlamı çarpıtılarak verilmiştir.

                        Bi daha:
                        Kuran'da geçen "şehr"ler asla yılın 1/12'i değildir.

                        Kuran'da geçen "şehr"ler
                        artık aylı "ıddet eş-şuhûr"un 1/13'idir,
                        artık aysız "ıddet eş-şuhûr"un 1/12'i.


                        *

                        "Iddet eş-şuhûr"u oluşturan şehrlerin
                        yalnızca biri Kuran'da geçiyor: Şehru ramazân.

                        Ötekiler
                        taşıdıkları anlamlara dayanark
                        benim yaptığım tahmin.

                        ________________________________

                        * Bkz
                        1.Rakuş mezar yazısı (alttan 4. satır): http://www.islamic-awareness.org/His...ns/raqush.html
                        2.Ebrehe kitabesi (satır iii): http://www.mnh.si.edu/epigraphy/e_pr...04_sabaean.htm
                        Last edited by Hasan Akçay; 3. May 2015, 07:49 PM.

                        Comment

                        • Hasan Akçay
                          Uzman Üye
                          • Dec 2010
                          • 826

                          #13
                          Hasan Akçay Nickli Üyeden Alıntı
                          Özelime bırakılan yazılardan biri:

                          Bir sitede, 'Kuran açısından Hicri ve Miladi Takvimler ' bölümünde bir yazınızı okudum. Şöyle bir ifade kullanmışsınız: 'Üreme mevsiminde av hayvani öldürmenin haramligi da Allah'in hükmüdür.' İslamiyette bir delil var mıdır bu haramla ilgili. Yani hayvanların üreme döneminde avlanmak yasaklanmış mıdır?
                          Kesinlikle.

                          Haram aylar vakten sabit olup
                          daima ama daima yaz mevsiminin içinde
                          yer alırlar

                          yani

                          av hayvanlarının
                          üreme vaktinde.

                          Siz hiç av hayvanlarının
                          yavrularını karların içinde dünyaya getirdiğini
                          duydunuz, gördünüz mü

                          ki

                          Allah
                          kamerî yılcıların yaptığı gibi
                          haram ayların yılın içinde mevsimden mevsime gezmesini
                          ve karların her yeri kapladığı kış mevsimine denk gelmesini
                          sağlasın?

                          Şimdi Mâide 2'ye bakalım:

                          İnananlar! Allah'ın ilkelerini ve "haram ay"ı İHLAL etmeyin...
                          Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ TUHILLÛ şeâirallâhi ve lâş şehral harâm.

                          Yani?

                          Yasaktan
                          çıktığınız vakit avlanın.
                          iza haleltum fastâdû


                          Ve Mâide 95:

                          İnananlar! Siz yasaklı olup dururken av hayvanı öldürmeyin
                          Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ taktulûs sayde ve entum hurum

                          Ne zaman yasaklıyız;
                          av hayvanlarının ürediği mevsimde mi,
                          her yeri karların kapladığı kışın mı?
                          Last edited by Hasan Akçay; 3. May 2015, 07:42 PM.

                          Comment

                          • dost1
                            Site Yöneticisi
                            • Sep 2008
                            • 1905

                            #14
                            Selamun aleyküm,

                            Hasan Akçay Nickli Üyeden Alıntı
                            Aşağıdaki sorularımın cevabını
                            nerde bulabilirim?

                            Fetih 24:

                            sizi onlara muzaffer kıldıktan sonra
                            min ba’di en azferekum aleyhim



                            1.
                            Sözü edilen zafer tam olarak neyin zaferiydi,
                            yani örneğin Mekke'nin fethi miydi ya da başka bir şey?
                            Müminler o zaferi HANGi YIL kazandılar?
                            Sorularınızı okuyanların aydınlanmasına yönelik olarak Rıdvan biatı ve Hudeybiye Antlaşması ile ilgili ön bir bilgi:

                            Rasûlullah ve Muhâcirlerin Mekke'den ayrılmasının üzerinden altı yıl geçmiş ve bu süre içerisinde kimse öz yurdu ve akrabaları ile temas kuramamıştı. Muhâcirlerde hasret ve gurbet duyguları kabarmış, Medîneli Ensâr'da da Ka‘be'ye karşı özlem oluşmuştu. Müslümanların hepsi, Mekke'yi ve Ka‘be'yi ziyaret etmek istiyorlardı.
                            Bu genel istek üzerine, Rasûlullah, Mekke'ye gitmek isteyenlerin hazırlanmasını istedi.
                            Hazırlıklar yapıldı ve Zilkâde'nin ilk Pazartesi günü [13 Mart 628] 1.400 kişi ile birlikte Mekke'ye doğru hareket edildi. Amacın barış olduğunu göstermek için yanlarına, yolcu kılıcı denilen kılıçtan başka silah almadılar.
                            Mekkeli müşrikler bu durumu öğrenince toplandılar ve ne pahasına olursa olsun Rasûlullah'ı Mekke'ye sokmamaya karar aldılar. Rasûlullah'ın Mekke'ye daha fazla yaklaşmasına engel olmak üzere de Hâlid b. Velîd komutasında 200 atlıdan oluşan bir birlik gönderdiler.
                            Bu arada Rasûlullah ve beraberindeki mü’minler Mekke yakınlarındaki Hudeybiye mevkiine gelmişlerdi.
                            Rasûlullah, amaçlarını bildirmek, Mekke müşriklerinin durum ve tutumlarını öğrenmek için Mekke'ye, Hudâalılardan Hıraş b. Umeyye'yi elçi olarak gönderdi. Elçi Umeyye, müşriklere, savaşmak niyetinde olmayıp yalnızca Ka‘be'yi ziyaret için geldiklerini ve umre yapıp döneceklerini bildirdi. Buna rağmen müşrikler, devesine vurup onu yere düşürerek öldürmek istediler. Mekkeli olmayan çoğu Habeşli bazı kimseler araya girip Umeyye'yi kurtardılar. Umeyye geri dönerek durumu Rasûlullah'a anlattı.
                            Mekkeli müşrikler, Müslümanların Mekke'ye sokulmasını kendileri için büyük onursuzluk sayıyor ve bütün Arap dünyasının gözünden düşecekleri şeklinde yorumluyorlardı.
                            Bu gelişmeler üzerine Rasûlullah, Ömer'i göndermek için yanına çağırdı. Ömer, Mekkelilerin kendisine olan kinlerinden dolayı güvende olamayacağını, kimsenin de kendisine yardıma gelmeyeceğini ileri sürerek, Mekke'de hâlâ hatırı sayılan ve etkin birçok akrabası bulunan Osman b. Affân'ı göndermesini istedi.
                            Bunun üzerine Rasûlullah, Osman b. Affân'ı çağırıp, onu Kureyş'e gönderdi. Osman b. Affân Mekke-i Mükerreme'ye varınca, önce Rasûlullah'ın mesajını iletti ve, “Biz, Hudeybiye'ye muharebeye gelmedik, yalnızca ziyaret ve umre yapmak için geldik” dedi.
                            Bu arada Kureyşliler Osman'a, “İstersen sen Ka‘be'yi tavaf et; ancak hepinizin Mekke'ye girmesine ve Ka‘be'yi tavaf etmesine izin veremeyiz” dediler. Osman'ın bunu reddetmesi üzerine de onu Mekke'de alıkoyup göz hapsinde tuttular.
                            Bu arada Hudeybiye'de bulunan Müslümanlar arasında, Osman'ın öldürüldüğü şayiası çıktı. Bu haber üzerine Rasûlullah, mü’minleri biata davet etti. Bütün mü’minler, Allah adına o'na biat ettiler; ölmek pahasına da olsa savaştan kaçmamak ve asla çekinmemek üzere söz verdiler. Bu sözleşme, semure ağacı altında olmuştu. Bu konu, sûrenin 10, 18 ve 19. âyetlerinde yer almaktadır. Bu âyetlerden ilham alınarak bu biata, “Biatu'r-Rıdvân” [razılık biatı] ve biatın alınışında altında durulan ağaca da “Şeceretu'r-Rıdvân” [razılık ağacı] adı verilmiştir.
                            Kısa bir aradan sonra, Osman ile ilgili ölüm haberinin asılsız olduğu anlaşılmıştır.
                            Bu arada karşılıklı elçiler gidip geliyor, bir uzlaşma yolu aranıyordu. Müşrikler, Müslümanları Mekke'ye sokmamaya kararlı gözüküyorlardı. Rasûlullah ise, “Biz, buraya kesinlikle savaşmak için gelmedik. Amacımız Ka‘be'yi ziyarettir, umre yapmaktır. Kureyşliler eski savaşlarda zayıf düşmüşlerdir. Dilerlerse onlarla bir anlaşma, bir süre için barış anlaşması yapmak isterim. Kabul ederlerse ne âlâ, aksi takdirde Allah'a yemin ederim ki, ölünceye kadar onlarla savaşırım” diyerek barış öneriyordu.
                            Mekkeli müşrikler, Allah Rasûlü'nün kararlılığı yüzünden savaşı göze alamadılar, Osman b. Affân ve bir kısım Mekke'deki Müslümanları serbest bıraktılar. Arkasından, Suheyl b. Amr'ın başkanlığında bir heyeti anlaşma yapmak üzere Rasûlullah'a gönderdiler. Burada meşhur “Hudeybiye Andlaşması” yapıldı.
                            Rasûlullah ile Süheyl uzun görüşmelerden sonra anlaşma şartlarını tesbit ettiler. Buna göre;
                            1) Müslümanlarla müşrikler 10 yıl süreyle savaşmayacaklar, birbirlerine saldırmayacaklardı.
                            2) Müslümanlar, bu yıl Ka‘be'yi ziyaretten vazgeçerek geri dönecekler, ancak gelecek yıl umre yapacaklar, müşriklerin boşaltacağı Mekke'de üç gün kalacaklar ve yanlarında yolcu kılıçlarından başka silah taşımayacaklardı.
                            3) Mekke'den birisi Müslüman olarak Medîne'ye sığındığı zaman iade edilecek; fakat Medîne'den Mekke'ye sığınanlar iade edilmeyecekti.
                            4) Arap kabileleri istedikleri tarafla anlaşma yapmakta serbest olacaklardı.
                            Bu antlaşmasının bütün şartları, görünüşte Müslümanların aleyhine idi. Bu nedenle Müslümanlar büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Bu antlaşmayı bir aşağılanma, bir küçük düşürülme olarak kabul ettiler. “Sen, Allah'ın Rasûlü değil misin? Davamız hakk dava değil mi? Bu zilleti neden kabul ediyoruz?” diye serzenişte bulundular.
                            Hudeybiye'de 19 gün kalındıktan sonra Medîne'ye doğru yola çıkıldı. Yolda, bu sûre indi.

                            şimdi sorularınıza dönecek olursak. Âyetleri bağlamından koparmadan okursak
                            Fetih Suresinin 24-26 âyet grubunda Mekke'nin fethi değil,mü’minler ve müşrikler arasında meydana gelebilecek büyük felaketlerin engellendiği açıklanmaktadır.
                            Bu olayın târihsel anlatımı da Kurtubî'nin, "el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân'da " şöyledir:

                            Mekkelilerden 80 kişi silahlı olarak Peygamber'i (s.a) ve ashâbını gâfil avlamak isteği ile Tenim dağı'ndan aşağıya indiler. Bize herhangi bir zarar veremeden onları teslim aldık ve hayatta bıraktık [öldürmedik]. Bunun üzerine yüce Allah, O sizi kendilerine karşı muzaffer kıldıktan sonra Batn-ı Mekke'de onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendi buyruğunu indirdi.

                            Abdullah b. Muğaffel el-Müzenî dedi ki: Hudeybiye'de Peygamber (s.a) ile birlikte yüce Allah'ın Kur’ân-ı Kerîm'de sözünü ettiği ağacın dibinde bulunuyorduk. Biz, bu durumda iken üzerimize silahlı 30 genç delikanlı çıkıverdi. Yüzümüze doğru hücum ettiler. Peygamber (s.a) onlara beddua etti, yüce Allah onların gözlerini aldı. Rasûlullah (s.a) onlara, “Sizler herhangi bir kimsenin ahdine [emanına] sığınarak mı geldiniz? Yoksa herhangi bir kimse size bir eman mı verdi?” diye sordu. Onlar, “Hayır, öyle bir şey yok” dediler. Peygamber de onları serbest bıraktı. Bunun üzerine yüce Allah, O sizi... onların ellerini sizden... çekendi âyetini indirdi.

                            Seleme b. el-Ekva dedi ki: “Henüz barış görüşmeleri yapılıyorken Ebû Süfyân geliverdi. Vâdi silahlı adamlarla dolup taşıyordu.” (Seleme) devamla dedi ki: Kendilerine ne bir fayda, ne de bir zarar vermek imkânını bulamayan silahlı 6 müşriği önüme katarak getirdim ve onları Rasûlullah'ın (s.a) huzuruna çıkardım. Ömer ise yolda, “Ey Allah'ın Rasûlü! Biz bizimle savaş hâlinde olan bir topluluğun üzerine gidiyoruz. Bizim ise beraberimizde silah da yok, savaş araç-gereci de yok” dedi. Rasûlullah (s.a) bunun üzerine yoldan Medîne'ye haber gönderdi de, oradaki bütün silahları, savaş araç ve gereçlerini getirdiler, Rasûlullah'a (s.a), Ebû Cehl'in oğlu İkrime senin üzerine 500 atlı ile birlikte geldi” diye haber verildi. Rasûlullah (s.a) Hâlid b. el-Velîd'e, “İşte bu senin amcan oğlu, üzerine 500 kişi ile birlikte geliyor”' dedi. Hâlid, “Ben Allah'ın ve Rasûlü'nün kılıcıyım” dedi. Bunun üzerine o gün kendisine ‘Allah'ın kılıcı’ adı verildi. Beraberinde bir grup atlı ile birlikte yola çıktı, kâfirleri bozguna uğratarak Mekke bahçelerine sığınmak zorunda bıraktı. (Bu rivâyet daha sahihtir. Aralarında çarpışma taşlarla olmuştu. Oklarla ve yayların uçlarıyla çarpıştıkları da söylenmiştir.)

                            Tarihi kaynaklarda bunun tarihi olarak Zilkâde'nin ilk Pazartesi günü [13 Mart 628] verilir.
                            *
                            Hasan Akçay Nickli Üyeden Alıntı
                            Mekke'nin vadisinde
                            bi batni mekke


                            2.
                            BATN vadi midir?
                            Kanıt?
                            İsterseniz bu sözcüğün türetildiği kök harflerin anlamını Lisanul Arap'tan bakınız:

                            بطن: البَطْنُ من الإنسان وسائِر الحيوان: معروفٌ خلاف الظَّهْر،
                            مذكَّر، وحكى أَبو عبيدة أَن تأْنيثه لغةٌ؛ قال ابن بري: شاهدُ التذكير فيه
                            قولُ ميّةَ بنتِ ضِرار:
                            يَطْوي، إذا ما الشُّحُّ أَبْهَمَ قُفْلَه،
                            بَطْناً، من الزادِ الخبيثِ، خَميصا
                            وقد ذَكرْنا في ترجمة ظهر في حرف الراء وجهَ الرفع والنصب فيما حكاه
                            سيبويه من قولِ العرب: ضُرِبَ عبدُ الله بَطْنُه وظهرُه، وضُرِبَ زيدٌ
                            البطنُ والظهرُ. وجمعُ البَطْنِ أَبطُنٌ وبُطُونٌ وبُطْنانٌ؛ التهذيب: وهي
                            ثلاثةُ أَبْطُنٍ إلى العَشْرِ، وبُطونٌ كثيرة لِما فوْقَ العَشْرِ، وتصغيرُ
                            البَطْنِ بُطَيْنٌ. والبِطْنةُ: امتلاءُ البَطْنِ من الطعام، وهي
                            الأَشَرُ من كَثْرةِ المال أَيضاً. بَطِنَ يَبْطَنُ بَطَناً وبِطْنةً وبَطُنَ
                            وهو بَطينٌ، وذلك إذا عَظُمَ بطْنُه. ويقال: ثَقُلَتْ عليه البِطْنةُ، وهي
                            الكِظَّة، وهي أَن يَمْتلِئَ من الطعام امتلاءً شديداً. ويقال: ليس
                            للبِطْنةِ خيرٌ من خَمْصةٍ تَتْبَعُها؛ أَراد بالخَمْصَة الجوعَ. ومن
                            أَمثالهم: البِطْنة تُذْهِبُ الفِطْنةَ؛ ومنه قول الشاعر:
                            يا بَني المُنْذرِ بن عَبْدانَ، والبِطـ
                            ـنةُ ممّا تُسَفِّهُ الأَحْلاما
                            ويقال: مات فلانٌ بالبَطَنِ. الجوهري: وبُطِنَ الرجلُ، على ما لم يسمَّ
                            فاعله، اشْتَكَى بَطْنَه. وبَطِن، بالكسر، يَبْطَن بَطَناً: عَظُم
                            بَطْنُه من الشِّبَعِ؛ قال القُلاخ:
                            ولم تَضَعْ أَولادَها من البَطَنْ،
                            ولم تُصِبْه نَعْسَةٌ على غَدَنْ
                            والغَدَنُ: الإسْتِرخاءُ والفَتْرة. وفي الحديث: المَبْطونُ شهيدٌ أَي
                            الذي يموتُ بمَرَض بَطْنه كالاسْتِسْقاء ونحوه؛ ومنه الحديث: أَنَّ
                            امرأَةً ماتت في بَطَن، وقيل: أَراد به ههنا النِّفاسَ، قال: وهو أَظهر لأَن
                            البخاريّ ترْجَم عليه باب الصلاة على النُّفَساء. وقوله في الحديث: تَغْدُو
                            خِماصاً وتَرُوحُ بِطاناً أَي ممتَلِئةَ البُطونِ. وفي حديث موسى
                            وشعيبٍ، على نبيّنا وعليهما الصلاة والسلام، وعَوْد غَنَمِه: حُفَّلاً بِطاناً؛
                            ومنه حديث عليّ، عليه السلام: أَبِيتُ مِبْطاناً وحَوْلي بُطونٌ غَرْثى؛
                            المِبْطان: الكثيرُ الأَكل والعظيمُ البطنِ. وفي صفة علي، عليه السلام:
                            البَطِينُ الأَنْزَعُ أَي العظيمُ البطْنِ. ورجلٌ بَطِنٌ: لا هَمَّ له
                            إلاَّ بَطْنُه، وقيل: هو الرَّغيب الذي لا تَنْتَهِي نفسُه من الأَكل،
                            وقيل: هو الذي لا يَزَالُ عظيمَ البَطْنِ من كثرةِ الأَكل، وقالوا: كِيسٌ
                            بَطينٌ أَي مَلآنُ، على المَثَل؛ أَنشد ثعلبٌ لبعض اللُّصوص:
                            فأَصْدَرْتُ منها عَيْبةً ذاتَ حُلَّةٍ،
                            وكِيسُ أَبي الجارُودِ غَيْرُ بَطينِ
                            ورجل مِبْطانٌ: كثيرُ الأَكل لا يَهُمُّه إلا بَطْنُه، وبَطينٌ: عظيمُ
                            البَطْنِ، ومُبَطَّنٌ: ضامِر البَطْنِ خَميصُه، قال: وهذا على السَّلْب
                            كأَنه سُلِبَ بَطْنَه فأُعْدِمَه، والأُنثى مُبَطَّنةٌ، ومَبْطونٌ:
                            يَشْتَكي بَطْنَه؛ قال ذو الرمة:
                            رَخِيمات الكلامِ مُبَطَّنات،
                            جَواعِل في البُرَى قَصَباً خِدالا
                            ومن أَمثالهم: الذئب يُغْبَط بِذي بَطْنه؛ قال أَبو عبيد: وذلك أَنه لا
                            يُظَنُّ به أَبداً الجوع إنما يُظَنّ به البِطْنةُ لِعَدْوِه على الناس
                            والماشِيَةِ، ولعلَّه يكونُ مَجْهوداً من الجوع؛ وأَنشد:
                            ومَنْ يَسْكُنِ البَحْرَيْنِ يَعْظُمْ طِحالُه،
                            ويُغْبَطُ ما في بَطْنه وهْو جائعُ
                            وفي صفة عيسى، على نبينا وعليه أَفضل الصلاة والسلام: فإذا رجُل
                            مُبَطَّنٌ مثلُ السَّيف؛ المُبَطَّنُ: الضامِرُ البَطْن، ويقال للذي لا يَزالُ
                            ضَخْمَ البطنِ من كثرة الأَكل مِبْطانٌ، فإذا قالوا رَجُلٌ مُبَطَّنٌ
                            فمعناه أَنه خَميص البَطْن؛ قال مُتمّم بن نُوَيرة:
                            فَتىً غَيْرَ مِبْطانِ العَشِيَّةِ أَرْوعا
                            ومن أَمثال العرب التي تُضْرَب للأَمر إذا اشتدّ: التَقَتْ حَلْقَتا
                            البِطانِ، وأَما قول الراعي يصف إبلاً وحالبها:
                            إذا سُرِّحَتْ من مَبْرَكٍ نامَ خلفَها،
                            بمَيْثاءَ، مِبْطان الضُّحى غير أَرْوعا
                            مِبْطانُ الضُّحى: يعني راعياً يُبادِر الصَّبوح فيشرَبُ حتى يَميلَ من
                            اللَّبَن. والبَطينُ: الذي لا يَهُمُّه إلا بَطْنُه. والمَبْطُونُ:
                            العَليل البَطْنِ. والمِبْطانُ: الذي لا يزالُ ضخْمَ البطنِ. والبَطَنُ: داءُ
                            البَطْن. ويقال: بَطَنَه الداءُ وهو يَبْطُنُه، إذا دَخَله، بُطوناً.
                            ورجل مَبْطونٌ: يَشْتَكي بَطْنَه. وفي حديث عطاء: بَطَنتْ بك الحُمَّى أَي
                            أَثَّرَت في باطنك. يقال: بَطَنَه الداءُ يبطُنه. وفي الحديث: رجل
                            ارْتَبَطَ فرَساً لِيَسْتبْطِنَها أَي يَطْلُبَ ما في بطنها من النِّتاج.
                            وبَطَنَه يبْطُنُه بَطْناً وبَطَنَ له، كِلاهما: ضرَب بَطْنَه. وضرَب فلانٌ
                            البعيرَ فبَطَنَ له إذا ضرَب له تحت البَطْن؛ قال الشاعر:
                            إذا ضرَبْتَ مُوقَراً فابْطُنْ لهْ،
                            تحتَ قُصَيْراهُ ودُون الجُلَّهْ،
                            فإنَّ أَنْ تَبْطُنَهُ خَيرٌ لَهْ
                            أَراد فابطُنْه فزاد لاماً، وقيل: بَطَنَه وبَطَن له مثل شَكَره
                            وشَكَرَ له ونصَحَه ونصحَ له، قال ابن بري: وإنما أَسكن النون للإدغام في
                            اللام؛ يقول: إذا ضربت بعيراً مُوقَراً بحِمْله فاضْرِبْه في موضع لا يَضُرُّ
                            به الضربُ، فإنّ ضرْبَه في ذلك الموضع من بطْنه خير له من غيره. وأَلقَى
                            الرجلُ ذا بَطْنه: كناية عن الرَّجيع. وأَلْقَت الدَّجاجةُ ذا بَطْنِها:
                            يعني مَزْقَها إذا باضت. ونثرَت المرأَةُ بَطْنَها ولداً: كَثُر ولدُها.
                            وأَلقت المرأَةُ ذا بطنِها أَي وَلَدَت. وفي حديث القاسم بن أَبي
                            بَرَّةَ: أَمَرَ بعشَرَةٍ من الطَّهارة: الخِتانِ والاستِحدادِ وغَسْلِ
                            البَطِنةِ ونَتْفِ الإبْطِ وتقليم الأَظفار وقصِّ الشارب والاستِنْثار؛ قال
                            بعضهم: البَطِنة هي الدبُر، هكذا رواها بَطِنة، بفتح الباء وكسر الطاء؛ قال
                            شمر: والانتِضاحُ
                            (* قوله «والانتضاح» هكذا بدون ذكره في الحديث).
                            الاسْتِنجاءُ بالماء. والبَطْنُ: دون القبيلة، وقيل: هو دون الفَخِذِ وفوق
                            العِمارة، مُذَكَّر، والجمع أَبْطُنٌ وبُطُونٌ. وفي حديث علي، عليه السلام:
                            كَتَب على كلِّ بطْنٍ عُقولَه؛ قال: البَطْنُ ما دون القبيلة وفوق الفخِذ،
                            أَي كَتَب عليهم ما تَغْرَمُه العاقلة من الدِّيات فبَيَّن ما على كل قوم
                            منها؛ فأَما قوله:
                            وإنَّ كِلاباً هذه عَشْرُ أَبْطُنٍ،
                            وأَنتَ بريءٌ من قبَائِلِها العَشْر
                            فإنه أَنّث على معنى القبيلة وأَبانَ ذلك بقوله من قبائلها العشر. وفرسٌ
                            مُبَطَّنٌ: أَبيضُ البَطْنِ والظهر كالثوب المُبطَّن ولَوْنُ سائرِه ما
                            كان. والبَطْنُ من كل شيء: جَوْفُه، والجمع كالجمع. وفي صفة القرآن
                            العزيز: لكل آية منها ظَهْرٌ وبطْن؛ أَراد بالظَّهْرِ ما ظَهَرَ بيانُه،
                            وبالبَطْن ما احتيج إلى تفسيره كالباطِن خلاف الظاهر، والجمع بَواطِنُ؛
                            وقوله:وسُفْعاً ضِياهُنَّ الوَقودُ فأَصْبَحَت
                            ظواهِرُها سُوداً، وباطِنُها حُمْرا
                            أَراد: وبواطِنُها حُمْراً فوَضع الواحدَ موضعَ الجمع، ولذلك استَجاز
                            أَن يقول حُمْراً، وقد بَطُنَ يَبْطُنُ. والباطِنُ: من أَسماء الله عز وجل.
                            وفي التنزيل العزيز: هو الأَوّلُ والآخِرُ والظاهر والباطن؛ وتأْويلُه
                            ما روي عن النبي، صلى الله عليه وسلم، في تَمْجيد الربّ: اللهمّ أَنتَ
                            الظاهِر فليس فوقَك شيءٌ، وأَنت الباطِنُ فليس دونَك شيء، وقيل: معناه أَنه
                            علِمَ السرائرَ والخفيَّاتِ كما علم كلَّ ما هو ظاهرُ الخَلْقِ، وقيل:
                            الباطِن هو المُحْتَجِب عن أَبصار الخلائِق وأَوْهامِهم فلا يُدرِكُه بَصَر
                            ولا يُحيطُ به وَهْم، وقيل: هو العالمُ بكلِّ ما بَطَن. يقال: بَطَنْتُ
                            الأَمرَ إذا عَرَفتَ باطنَه. وقوله تعالى: وذَرُوا ظاهرَ الإثْمِ
                            وباطِنَه؛ فسره ثعلب فقال: ظاهرُه المُخالَّة وباطنُه الزِّنا، وهو مذكور في
                            موضعه. والباطِنةُ: خلافُ الظاهرة. والبِطانةُ: خلافُ الظِّهارة. وبِطانةُ
                            الرجل: خاصَّتُه، وفي الصحاح: بِطانةُ الرجل وَليجتُه. وأَبْطَنَه:
                            اتَّخَذَه بِطانةً. وأَبْطَنْتُ الرجلَ إذا جَعَلْتَه من خَواصِّك. وفي الحديث:
                            ما بَعَثَ الله من نبيّ ولا استَخْلَفَ من خليفة إلا كانت له بِطانتانِ؛
                            بِطانةُ الرجل: صاحبُ سِرِّه وداخِلةُ أَمره الذي يُشاوِرُه في أَحواله.
                            وقوله في حديث الاستسقاء: وجاء أَهلُ البِطانةِ يَضِجُّون؛ البِطانةُ:
                            الخارجُ من المدينة. والنَّعْمة الباطنةُ: الخاصَّةُ، والظاهرةُ:
                            العامَّةُ. ويقال: بَطْنُ الراحهِ وظَهْرُ الكَفّ. ويقال: باطنُ الإبْط، ولا يقال
                            بطْن الإبْط. وباطِنُ الخُفّ: الذي تَليه الرجْلُ. وفي حديث النَّخَعي:
                            أَنه كان يُبَطِّنُ لِحْيتَه ويأْخُذُ من جَوانِبها؛ قال شمر: معنى
                            يُبَطِّن لحيتَه أَي يأْخذ الشَّعَر من تحت الحَنَك والذَّقَنِ، والله أَعلم.
                            وأَفْرَشَني ظَهْر أَمرِه وبَطْنَه أَي سِرَّه وعلانِيَتَه، وبَطَنَ
                            خبرَه يَبْطُنُه، وأَفرَشَني بَطْنَ أَمره وظَهْرَه، ووَقَف على دَخْلَته.
                            وبَطَن فلانٌ بفلان يَبْطُنُ به بُطوناً وبطانة إذا كان خاصّاً به
                            داخلاًفي أَمره، وقيل: بَطَنَ به دخل في أَمره. وبَطَنتُ بفلان: صِرْتُ من
                            خواصِّه. وإنَّ فلاناً لذو بِطانة بفلان أَي ذو علمٍ بداخلةِ أَمره. ويقال:
                            أَنتَ أَبْطنْتَ فلاناً دوني أَي جَعلْتَه أَخَصَّ بك مني، وهو مُبَطَّنٌ
                            إذا أَدخَله في أَمره وخُصَّ به دون غيره وصار من أَهل دَخْلَتِه. وفي
                            التنزيل العزيز: يا أَيها الذين آمنوا لا تَتَّخِذُوا بِطانةً من دونكم؛
                            قال الزجاج: البِطانة الدُّخَلاء الذين يُنْبَسط إليهم ويُسْتَبْطَنونَ؛
                            يقال: فلان بِطانةٌ لفلان أَي مُداخِلٌ له مُؤانِس، والمعنى أَن المؤمنين
                            نُهوا أَن يَتَّخِذوا المنافقين خاصَّتَهم وأَن يُفْضُوا إليهم
                            أَسرارَهم. ويقال: أَنت أَبْطَنُ بهذا الأَمر أَي أَخبَرُ بباطِنِه. وتبَطَّنْت
                            الأَمرَ: عَلِمت باطنَه. وبَطَنْت الوادي: دَخَلْته. وبَطَنْت هذا الأَمرَ:
                            عَرَفْت باطنَه، ومنه الباطِن في صفة الله عز وجل. والبطانةُ: السريرةُ.
                            وباطِنةُ الكُورة: وَسَطُها، وظاهرتُها: ما تنَحَّى منها. والباطنةُ من
                            البَصْرةِ والكوفة: مُجْتَمَعُ الدُّور والأَسواقِ في قَصَبتها،
                            والضاحيةُ: ما تنَحَّى عن المساكن وكان بارزاً. وبَطْنُ الأَرض وباطنُها: ما
                            غَمَض منها واطمأَنّ. والبَطْنُ من الأَرض: الغامضُ الداخلُ، والجمعُ القليل
                            أَبْطِنةٌ، نادرٌ، والكثير بُطْنان؛ وقال أَبو حنيفة: البُطْنانُ من
                            الأَرض واحدٌ كالبَطْن. وأَتى فلانٌ الوادي فتَبَطَّنه أَي دخل بطنَه. ابن
                            شميل: بُطْنانُ الأَرض ما تَوَطَّأَ في بطون الأَرض سَهْلِها وحَزْنها
                            ورياضها، وهي قَرار الماء ومستَنْقَعُه، وهي البواطنُ والبُطون. ويقال: أَخذ
                            فلانٌ باطناً من الأَرض وهي أَبطأُ جفوفاً من غيرها. وتبطَّنْتُ الوادي:
                            دخلْت بطْنه وجَوَّلْت فيه. وبُطْنانُ الجنة: وسَطُها. وفي الحديث: ينادي
                            مُنادٍ من بُطْنانُ العرش أَي من وسَطه، وقيل: من أَصله، وقيل:
                            البُطْنان جمع بطن، وهو الغامض من الأَرض، يريد من دواخل العرش؛ ومنه كلام علي،
                            عليه السلام، في الاستسقاء: تَرْوَى به القِيعانُ وتسيل به البُطْنان.
                            والبُطْنُ: مسايلُ الماء في الغَلْظ، واحدها باطنٌ؛ وقول مُلَيْح:
                            مُنِيرٌ تَجُوزُ العِيسُ من بَطِناتِه
                            نَوىً، مثل أَنْواءِ الرَّضيخِ المُفَلَّق
                            قال: بَطِناتُه مَحاجُّه. والبَطْنُ: الجانب الطويلُ من الريش، والجمع
                            بُطْنانٌ مثل ظَهْرٍ وظُهْرانٍ وعَبْدٍ وعُبْدانٍ. والبَطْنُ: الشِّقُّ
                            الأَطولُ من الريشة، وجمعها بُطْنان. والبُطْنانُ أَيضاً من الريش: ما كان
                            بطنُ القُذَّة منه يَلي بطنَ الأُخرى، وقيل: البُطْنانُ ما كان من تحت
                            العَسيب، وظُهْرانُه ما كان فوق العسيب؛ وقال أَبو حنيفة: البُطْنانُ من
                            الريش الذي يَلي الأَرضَ إذا وقَع الطائرُ أَو سَفَعَ شيئاً أَو جَثَمَ على
                            بَيْضه أَو فِراخه، والظُّهارُ والظُّهْرانُ ما جُعِلَ من ظَهر عَسيب
                            الريشة. ويقال: راشَ سهمَه بظُهْرانٍ ولم يَرِشْه ببُطْنانٍ، لأَنَّ
                            ظُهْرانَ الريش أَوفَى وأَتَمُّ، وبُطْنانُ الريش قِصار، وواحدُ البُطْنانِ
                            بَطْنٌ، وواحدُ الظُّهْرانِ ظَهْرٌ، والعَسِيبُ قَضيبُ الريش في وسَطِه.
                            وأَبْطَن الرجل كَشْحَه سَيفَه ولسيفه: جعله بطانتَه. وأَبطنَ السيفَ كشْحَه
                            إذا جعله تحت خَصْره. وبطَّنَ ثوبَه بثوبٍ آخر: جعله تحته. وبِطانةُ
                            الثوب: خلافُ ظِهارته. وبطَّنَ فلان ثوبه تبطيناً: جعل له بطانةً، ولِحافٌ
                            مَبْطُونٌ ومُبَطَّن، وهي البِطانة والظِّهارة. قال الله عز وجل:
                            بَطائنُها من إسْتَبْرقٍ. وقال الفراء في قوله تعالى: مُتَّكِئِين على فُرُشٍ
                            بَطائنُها من إستبرقٍ؛ قال: قد تكونُ البِطانةُ ظِهارةً والظهارةُ بطانةً،
                            وذلك أَن كلَّ واحدٍ منها قد يكونُ وجهاً، قال: وقد تقول العربُ هذا ظهرُ
                            السماء وهذا بطنُ السماء لظاهرها الذي تراه. وقال غير الفراء: البِطانةُ
                            ما بطَنَ من الثوب وكان من شأْن الناس إخْفاؤه، والظهارة ما ظَهَرَ وكان
                            من شأْن الناس إبداؤه. قال: وإنما يجوز ما قال الفراء في ذي الوجهين
                            المتساويين إذا وَلِيَ كلُّ واحد منهما قوْماً، كحائطٍ يلي أَحد صَفْحَيْه
                            قوماً، والصَّفْحُ الآخرُ قوماً آخرين، فكلُّ وجهٍ من الحائط ظَهْرٌ
                            لمن يليه، وكلُّ واحدٍ من الوجهين ظَهْر وبَطْن، وكذلك وجْها الجبل وما
                            شاكلَه، فأَما الثوبُ فلا يجوز أَن تكونَ بطانتُه ظهارةً ولا ظِهارتُه
                            بِطانةً، ويجوز أَن يُجْعَل ما يَلينا من وجه السماء والكواكِب ظهْراً
                            وبطْناً، وكذلك ما يَلينا من سُقوف البيت. أَبو عبيدة: في باطِن وظِيفَيِ
                            الفرس أَبْطَنانِ، وهما عِرْقان اسْتَبْطَنا الذِّراعَ حتى انغَمَسا في
                            عَصَب الوَظيف. الجوهري: الأَبْطَنُ في ذِراع الفرسِ عِرْق في باطنها، وهما
                            أَبْطَنانِ. والأبْطَنانِ: عِرْقان مُسْتَبْطِنا بَواطِن وظِيفَي
                            الذراعَينِ حتى يَنْغَمِسا في الكَفَّين. والبِطانُ: الحزامُ الذي يَلي البَطْنَ.
                            والبِطانُ: حِزامُ الرَّحْل والقَتَب، وقيل: هو للبعير كالحِزام للدابة،
                            والجمع أَبطِنةٌ وبُطُن. وبَطَنَه يَبْطُنُه وأَبْطَنَه: شَدَّ بِطانه.
                            قال ابن الأَعرابي وحده: أَبْطَنْتُ البعير ولا يقال بَطَنْتُه، بغير
                            أَلف؛ قال ذو الرمة يصف الظليم:
                            أَو مُقْحَم أَضْعَفَ الإبْطانَ حادجُه،
                            بالأَمسِ، فاستَأْخَرَ العِدْلانِ والقَتَبُ
                            شَبَّه الظَّليمَ بجَمَل أَضْعَفَ حادِجُهُ شَدَّ بِطانِه فاسترْخَى؛
                            فشبَّه استِرْخاء
                            (* قوله «فشبه استرخاء إلخ» كذا بالأصل والتهذيب أيضاً،
                            ولعلها مقلوبة، والأصل: فشبه استرخاء جناحي الظليم باسترخاء عكميه).
                            عِكْمَيْه باسترخاء جَناحَيِ الظَّليم، وقد أَنكر أَبو الهيثم بَطَنْت، وقال:
                            لا يجوز إلا أَبْطَنت، واحتجَّ ببيت ذي الرمة. قال الأَزهري: وبَطَنْتُ
                            لغةٌ
                            أَيضاً. والبِطانُ للقَتَب خاصة، وجمعه أَبْطِنة، والحزامُ للسَّرْج.
                            ابن شميل: يقال أَبْطَنَ حِمْلَ البعيرِ وواضَعَه حتى يتَّضِع أَي حتى
                            يَسْترْخي على بَطْنه ويتمكن الحِمْل منه. الجوهري: البِطانُ للقَتَب
                            الحزامُ الذي يجعل تحت بطن البعير. يقال: التَقَتْ حَلْقَتا البطان للأَمر إذا
                            اشتدَّ، وهو بمنزلة التَّصدير للرحْل، يقال منه: أَبْطَنْتُ البعيرَ
                            إِبْطاناً إذا شَدَدْتَ بِطانَه. وإنه لعريضُ البِطانِ أَي رَخِيُّ البالِ.
                            وقال أَبو عبيد في باب البخيل، يموتُ ومالُه وافِرٌ لم يُنْفق منه شيئاً:
                            مات فلانٌ بِبِطْنَتِه لم يتَغَضْغَضْ منها شيء، ومثله: مات فلانٌ وهو
                            عريضُ البِطانِ أَي مالُه جَمٌّ لم يَذهَبْ منه شيءٌ؛ قال أَبو عبيد:
                            ويُضْرَب هذا المثلُ في أَمر الدِّين أَي خرَجَ من الدنيا سليماً لم يَثْلِمْ
                            دينَه شيءٌ، قال ذلك عمرو ابنُ العاص في عبد الرحمن بن عَوف لما مات:
                            هنيئاً لك خرَجْتَ من الدنيا بِبِطْنَتِكَ لم يتَغَضْغَضْ منها شيء؛ ضرَبَ
                            البطْنةَ مثلاً في أَمر الدين، وتغضْغَضَ الماءُ: نَقَصَ، قال: وقد يكون
                            ذمَّاً ولم يُرِدْ به هنا إلاْ المَدْحَ. ورجل بَطِنٌ: كثيرُ المال.
                            والبَطِنُ: الأَشِرُ. والبِطْنةُ: الأَشَرُ. وفي المَثَل: البِطْنةُ تُذْهِبُ
                            الفِطْنةَ، وقد بَطِنَ. وشأْوٌ بَطِينٌ: واسعٌ. والبَطين: البعيد، يقال:
                            شأْوٌ بطين أَي بعيد؛ وأَنشد:
                            وبَصْبَصْنَ، بين أَداني الغَضَا
                            وبين عُنَيْزةَ، شأْواً بَطِيناً
                            قال: وفي حديث سليمان بن صُرَد: الشَّوْطُ بَطِينٌ أَي بعيد. وتبطَّن
                            الرجلُ جاريتَه إذا باشَرها ولمَسَها، وقيل: تبطَّنها إذا أَوْلَج ذكرَه
                            فيها؛ قال امرؤُ القيس:
                            كأَنِّي لم أَرْكَبْ جَواداً لِلَذَّةٍ،
                            ولم أَتَبطَّنْ كاعِباً ذاتَ خَلْخالِ
                            وقال شمر: تبطَّنها إذا باشَرَ بطنُه بطنَها في قوله:
                            إذا أَخُو لذَّةِ الدنيا تبطَّنها
                            ويقال: اسْتَبْطَن الفحلُ الشَّوْلَ إذا ضربَها فلُقحَت كلُّها كأَنه
                            أَوْدع نطفتَه بطونها؛ ومنه قول الكميت:
                            فلما رأَى الجَوْزاءَ أَولُ صابِحٍ،
                            وصَرَّتَها في الفجر كالكاعِب الفُضُلْ،
                            وخَبَّ السَّفا، واسْتبطن الفحلُ، والتقتْ
                            بأَمْعَزِها بُقْعُ الجَنادِبِ تَرْتَكِلْ
                            صرَّتُها: جماعة كواكبها، والجَنادِب ترتَكِل من شدة الرَّمْضاء. وقال
                            عمرو بن بَحْر: ليس من حَيَوانٍ يتبطَّنُ طَروقتَه غيرُ الإنسان والتمساح،
                            قال: والبهائم تأْتي إناثها من ورائها، والطيرُ تُلْزِق الدُّبُرَ
                            بالدبر، قال أَبو منصور: وقول ذي الرمة تبطَّنَها أَي علا بطْنَها
                            ليُجامِعَها. واسْتبطنْتُ الشيءَ وتبَطَّنْتُ الكلأَ: جَوَّلتُ فيه. وابْتَطنْتُ
                            الناقةَ عشرةَ أَبطن أَي نَتجْتُها عشرَ مرات. ورجل بَطِين الكُرْز إذا كان
                            يَخبَأُ زادَه في السفر ويأْكل زادَ صاحبه؛ وقال رؤبة يذم رجلاً:
                            أَو كُرَّزٌ يمشي بَطينَ الكُرْزِ
                            والبُطَيْن: نجم من نجوم السماء من منازل القمر بين الشرَطَيْن
                            والثُّرَيَّا، جاء مصغَّراً
                            عن العرب، وهو ثلاثةُ كواكبَ صغار مستوية التثليث كأَنها أَثافي، وهو
                            بطن الحمَل، وصُغِّر لأَن الحمَل نجومٌ كثيرة على صورة الحَمَل، والشرَطان
                            قَرْناه، والبُطَيْن بَطنُه، والثريا أَليتُه، والعرب تزعُم أَن البُطَين
                            لا نَوْء له إلا الريحُ. والبَطينُ: فرس معروف من خيل العرب، وكذلك
                            البِطان، وهو ابن البَطين
                            (* قوله «وهو ابن البطين» عبارة القاموس: وهو أبو
                            البطين). والبَطين: رجل من الخَوارج. والبُطَين الحِمْضيّ: من
                            شُعَرائهم.


                            Hasan Akçay Nickli Üyeden Alıntı
                            Hudeybiye'de
                            ?



                            3.
                            Hudeybiye
                            Mekke'nin kilometrelerce dışında olduğu halde
                            sayın Hakkı Yılmaz onu
                            niçin Mekke'nin batnında gösteriyor?
                            Hudeybiye Mekke'nin 16 km uzağındadır ve Mekke'nin batnındadır.Bunun böyle olduğunu "be-tı-nun" kök harfi ile ilgili yazılanları okursanız görebilirsiniz.
                            *
                            Hasan Akçay Nickli Üyeden Alıntı
                            onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir
                            huvellezî keffe eydiyehum ankum ve eydiyekum anhum


                            Anlaşılan
                            zaferi müminler kazanmış ama...
                            yenilenler de hâlâ güçlüymüş,

                            öyle ki

                            anlaşma yapılmasa (Allah onların ellerini müminlerden çekmese)
                            onların elleri müminlerin gırtlağını sıkabilirmiş.
                            Bu durumun tarihsel arka planını yazının girişinde önbilgi olark aktardım.

                            Hasan Akçay Nickli Üyeden Alıntı
                            4.
                            O anda müminler nerededir,
                            yenilenler nerede?

                            *

                            Fetih 25

                            Eğer kendilerini henüz tanımadığınız,
                            bilmeyerek ezmek sûretiyle kendilerinden sorumluluğunuz olacak
                            mü’min erkekler, mü’min kadınlar olmasaydı...
                            eğer onlar, birbirinden AYRILMIŞ olsalardı


                            Buradan anlaşılan ise
                            savaşçı müminler ile
                            onlara hedef olabilecek düşmanlar ARTI bazı müminler BiR ARADA imiş.
                            Âyet grubu bakınız ne diyor?
                            24,25Ve Allah, sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra Mekke'nin vadisinde; Hudeybiye'de, Allah'ın dilediği kimseyi rahmetine girdirmesi için, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Ve Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir. Onlar, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini kabul etmeyen ve sizi Mescid-i Haram'dan ve ayarlanmış hedylerin/ hac yapanlara gönderilen yiyeceklerin yerlerine ulaşmasını engelleyen kimselerdir. Eğer kendilerini henüz tanımadığınız, bilmeyerek ezmek sûretiyle kendilerinden sorumluluğunuz olacak mü’min erkekler, mü’min kadınlar olmasaydı, eğer onlar, birbirinden ayrılmış olsalardı kesinlikle onlardan Allah'ın ilâhlığına ve rabliğine inanmayan kimseleri acıklı bir azapla azaplandırırdık.
                            26Hani kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler, cahiliye kalıntısı gurur ve soy asabiyetini, tutuculuğu kendi kalplerinde alevlendirip kışkırttıkları zaman, hemen Allah, Elçisi'nin ve mü’minlerin üzerine kalbi teskin eden güven ve yatışma duygusunu/ morali indirmiş ve o mü’minlerin “takvâ/Allah'ın koruması altına girme” sözüne ilzam etmişti/sadık kalmalarını sağlamıştı. Zaten onlar, buna lâyık ve ehil idiler. Allah, her şeyi en iyi bilendir.


                            Hasan Akçay Nickli Üyeden Alıntı
                            5.
                            Mekke'nin neresinde
                            BiR ARADA idiler;
                            içinde mi, dışında mı?
                            Mekke'nin batnında Hudeybiyede.

                            Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
                            Doğrusunu en iyi ilen Allah'tır.
                            Sevgi,saygı ve muhabbetle.
                            Allah'a emanet olunuz.
                            Halil Ay

                            Comment

                            • dost1
                              Site Yöneticisi
                              • Sep 2008
                              • 1905

                              #15
                              Selamun aleyküm,

                              Hasan Akçay Nickli Üyeden Alıntı
                              Hudeybiye'de
                              ?


                              Soru işareti "Nerden çıktı bu?" demek.

                              Yani
                              Allah'ın sözü olan Arapça metinde
                              Hudeybiye var mı?

                              Ve huvellezî keffe eydiyehum ankum ve eydiyekum anhum bibatni mekke...
                              ...وهو الذي كف ايديهم عنكم وايديكم عنهم ببطن مكة

                              Yok.

                              Allah
                              Hudeybiye diye bi söz
                              etmiyor.

                              Bir insanın söylemediğini söyledi demek "o insana iftira"dır da
                              Allah'ın söylemediğini söyledi demek ALLAH'A iFTiRA değil midir?
                              Olmadığını göstermek için metni yazmışsınız. Metinde Hudeybiye yok. "Bibatni mekke" var. Size birisi sırtınızın batnında ağrı var mı? diye sorsa siz ne cevap verirsiniz. Bu soruyu duyan birisi de sırtın batnı neresi acaba diye düşünse ve batnı sözcüğünün ne olduğunu bilen birisi de ona bunu söylese iftira mı etmiş olur?
                              *
                              Hasan Akçay Nickli Üyeden Alıntı
                              [COLOR="Blue"]
                              "Bir çeviriniz varsa... edinmek isterim" diyen kardeşim,
                              ihtiyacınızı anlıyorum ama bi çevirim yok.

                              Olsaydı
                              "huvellezî keffe eydiyehum ankum ve eydiyekum anhum bibatni mekke"nin çevirisi
                              şöyle olurdu:

                              Mekke'nin içinde
                              onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çeken
                              O'dur.
                              Lütfen "be-tı-nun" kök harflerini inceleyiniz ve "bibatni mekke" yi Mekke'nin içinde diye çevirmeyiniz.

                              Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
                              Doğrusunu en iyi ilen Allah'tır.
                              Sevgi,saygı ve muhabbetle.
                              Allah'a emanet olunuz.
                              Halil Ay

                              Comment

                              Working...