Kehf sûresine giriş

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • ÖmerFurkan
    Site Yöneticisi
    • Sep 2008
    • 445

    #16
    “İKİ SEDD [VESİKA] ARASI”
    Ayette geçen bu ifadeyle iki ayrı belgenin imzalandığı iki kentin arasına işaret edildiği kanaatindeyiz. İmzalanan iki belge Medine Vesikası ve Hudeybiye Vesikası; imzalandıkları kentler de Mekke ve Medine kentleridir. Bu iki kentin arası ise Hayber kentidir.
    “SÖZ ANLAMAZ KAVİM”
    Zülkarneyn, Hayber’e vardığında “iki kavmin astlarından, neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim buldu” buyrulmaktadır. Burada Zülkarneyn’in karşılaştığı toplumun iki özelliği verilmiştir. Birincisi, bu toplumun Mekke ve Medine toplumlarına göre seviyesiz oluşu, diğeri de “neredeyse hiç söz anlamayan bir toplum” olmalarıdır.
    Ayetin orijinalinde “ يفقهونyefkahûne” sözcüğü kullanılmıştır. Bu sözcük, dil bilmez anlamında değildir. Bu sözcük “ الفقهfıkıh” sözcüğünün türevlerindendir.
    “ الفقهFıkıh” sözcüğü, “bir şeyi bilmek, onu anlamak” demektir. Saygınlığı, şerefi, üstünlüğü diğer bilgilerden fazla olması nedeniyle zamanla “din bilgisi, din anlayışı [hukuk bilgisi, hukuk anlayışı, medenî kanun bilgisi]” anlamında kullanılır olmuştur. (Lisanü’l Arab, c. 7, s.147) Bu durumda, ayette geçen “neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim” anlamındaki “lâ yekâdûne yefkahûne kavlen” ifadesi, bu toplumun “elinden gelse, kanun, nizam tanımayacak, hak hukuk önemsemeyecek bir toplum” olduğu mesajını vermektedir.
    Bilindiği gibi, verdikleri sözde durmama, ahitlerini, misaklarını bozma, yaptıklarını gönüllü yapmama gibi davranışlar İsrailoğulları’nın sıklıkla işledikleri davranışlardır.
    Bu durumda, burada sözü edilen toplum “Hayber Yahudileri”dir. Nitekim Hayber’de yaşayan Yahudilerden bir kısmı, Medine sözleşmesine riayet etmeyerek Medine’den oraya göçmüş bulunan Yahudilerdir.
    YE’CÜC VE ME’CÜC
    Bu sözcüklerle ilgili birçok abartılı nakiller ortaya atılmıştır. Bunların en sadesini naklediyoruz:
    Ye'cuc ve Me'cuc hakkında yaptığı nakilde ise şunlar bulunmaktadır: Bazıları "Ye'cuc" ve "Me'cuc" kelimelerinin Arapça asıldan geldiğini, ateşin tutuşup alevlen­mesi anlamında olduğunu söylemiştir. Veya bunlar, yabancı kelimeler olup Arapçalaştırılmıştır. Bu iki kavim Yafes b. Nuh'un çocuklarından olup Türklerden bir nesildir. Ya­hut Türkler onlardan bir grup olup, Zülkarneyn seddi inşa etmeden oradan çıkmışlar ve dışarıda kalmışlardır. Sonra da Türk diye adlandırılmışlardır. 22 kabile olup Âdemoğullarının onda dokuzunu oluşturmaktadırlar. Onlar iki millet olup her millet de dört bin millettir. Erkeklerinin her biri, neslinden bin kişinin yetişip silah kullanabilecek duru­ma geldiğini görmeden ölmez. Bunlar Âdem (as)'in çocuklarından olup dünyayı tahrip etmek için dolaşırlar. Onlar hakkında anlatılanlara göre, bunlar üç sınıftır: Bir sınıf Şam'daki çamlar gibidir; boyları göğe doğru 120 zira'dır [Bir zira' yaklaşık 70 cm uzunluğundadır]. Diğer bir sınıf, genişliği ve uzunluğu eşit olarak 120 zira'dır, bunların karşısında ne dağ ne de demir duramaz. Üçüncü sınıf ise, bir kulağını yere yayıp üzerine yatar, öbür kulağıyla da sarınıp örtünür. Bunlar, karşılaştıkları her türlü vahşi hayvanı, fili, domuzu, köpeği hatta kendilerinden öleni bile yerler. Önleri Şam'da arkaları Horasan'dadır, doğu nehirlerinin hepsini içerler. Bununla beraber bunlardan bir karış uzunlu­ğunda olanlar da vardır. Zülkarneyn onlardan, boyu orta boylu adamın yarısı kadar olan­lar da buldu, onların ellerinde pençeler vardı. Dişleri vahşi hayvanların dişleri gibiydi, kendilerini sıcak ve soğuktan koruyan cesetlerinde kıllar vardı ve hayvanlar gibi çiftleşirlerdi. Âdem (as) bir gece ihtilam olmuş, menisi toprakla karışmış, Allah da bu sudan Ye'cuc ve Me'cuc'u yaratmıştır. Onlar Âdemoğulları ile baba cihetinden birleşmektedirler. Onlar yırtıcılara benzeyip hayvanları, yırtıcıları parçalarlar; yılan, akrep ve her türlü canlıyı yerler. İlkbaharda ülkelerinden çıkıyorlar ve yaş, yeşil olan her şeyi yiyor; kuru olanları ise beraberlerinde götürüyorlardı. (Derveze; et Tefsirü’l Hadis)

    Bizim bu konuyla ilgili tahlilimiz ise şöyledir:
    “Ye’cüc” ve “Me’cüc” sözcüklerinin Arapça olmadığı hakkında görüşler ortaya atılmıştır. Hatta Kur’an’daki Arapça olmayan kelimelerin tespit ve açıklaması konusunda yapılan çalışmalarda, bu sözcüklerin “Harut” ve “Marut” sözcükleri gibi yabancı [Yunanca] olduğu, sonradan Arapçalaştırıldıkları nakledilmiştir. (el Cevaliki ; el Muarreb, Dr. Semih Ebu Muğuli; Fi’l Kur’ani min Külli Lisan)
    Bu sözcüklerin yapılarına ekleme çıkarma yapılmak suretiyle Arapça olduğu da kabul edilmiştir. Bu konuda bizim de bir hayli gayretimiz olmuş, ancak bu gayretler de boşuna olmuştur.
    Şöyle ki: Bu sözcükleri Arapça kabul edebilmek için, bu sözcüklerden “ يأجوج Ye’cûc” sözcüğünün “ateşi alevlendirmek, ateş sesi, acı vermek [tuz acısı]” anlamındaki “ ا ج جecc” kökünden; “ مأجوجme’cûc” sözcüğünün de “atmak, saçmak” (Lisanü’l Arab, c. 8, s. 204) anlamındaki “ م ج جmcc” kökünden türediği düşünülebilir. Ne var ki, bu kökten her ne kadar “ يأجج ye’cücü” veya “ يؤجج yü’cicü”, يمججyemcicü” kalıbında geniş zaman fiili oluşturulabilse de, hiçbir zaman “Ye’cûc” veya “Yâcûc”; “Me’cûc” veya “Mâcûc” kalıbında isim oluşturulması mümkün değildir. Bu durumda, isim olan bu sözcüklerin Arap diline başka dillerden geldiğini kabul etmek zorunluluğu doğmaktadır. Tüm dillerde bu tarz yapılandırmalar vardır. Buna “Herc ü Merc”, “Harut Marut”, “herrü merrü” gibi sözcükleri örnek verebiliriz.
    Ye’cüc ve Me’cüc sözcükleri, bizim kanaatimize göre de, genel kabule uygun olarak Arapça kökenli değildir. “Teogog” ve “Demogog” sözcüklerinin kısaltılmışları olan “Gog” ve “Magog” sözcüklerinin Arapçalaşmış halleridir.
    Bu sözcükler ile ilgili olarak Ehl-i Kitap’ın [Yahudi ve Hıristiyanların] kutsal kitaplarında metinler vardır:
    İncil /Vahiy 20. Bab 7-8:
    “Bin yıl dolunca, şeytan zindanından çözülecektir; ve yerin dört köşesinde olan milletleri, Gog ve Magog'u, saptırmak ve onları çenk için bir araya toplamak üzere çıkacaktır. Onların sayısı denizin kumu gibidir.”

    Tekvin 10/2:
    “Yâfes’in oğulları: Gomer, ve Me’cûc, ve Maday, ve Yavan, ve Tubal, ve Meşek, ve Tiras...”
    Tesniye 28/49-51:
    “Rab uzaktan, dünyanın ucundan bir milleti, dilini anlamayacağın bir milleti kartal uçar gibi senin üzerine getirecek; kocamış olanın şahsına itibar etmeyen ve çocuklara acımayan, sert yüzlü bir millet, ve o seni helak edinceye kadar, hayvanlarının semeresini, ve toprağının semeresini yiyecek; ve seni bitirinceye kadar sana buğday, yeni şarap ve yağ, hayvanlarının yavrularını, ve koyunlarının yavrularını bırakmayacaktır. Ve bütün memleketinde güvenmiş olduğun yüksek ve dayanıklı duvarların düşünceye kadar seni bütün şehirlerinde muhasara edecekler ve Allah’ın Rabbin sana verdiği memleketinde, seni bütün şehirlerinde muhasara edecekler.

    Hezekiel 38/2-3:
    “Âdemoğlu, Magog diyarından olan, Roşun, Meşekin ve Tubal’ın beyi Gog’a yönel ve ona karşı peygamberlik et ve de: Yehova şöyle diyor: “Roşun, Meşekin ve Tubalın beyi Gog, işte, ben sana karşıyım.”
    Hezekiel 38/14-16:
    “Bundan dolayı, Âdemoğlu peygamberlik et ve Gog’a de: ‘Rab Yahova şöyle diyor: ‘Kavmim İsrâil emniyette oturunca, sen o gün öğrenmeyeceksin. Ve sen ve seninle beraber bir çok kavimler, hepsi atlara binmiş, büyük bir cumhur ve kuvvetli bir ordu olarak, şimalin sonlarından, kendi yerinden geleceksin, ve diyarı örtmek için bir bulut gibi kavmim İsrâil’e karşı çıkacaksın, son günlerde vaki olacak ki, milletlerin gözü önünde sende takdis olunacağım zaman, ey Gog, onlar beni tanısınlar diye, seni kendi diyarıma karşı getireceğim.”
    Hezekiel 39/1-6:
    “Ve Gog İsrâil diyarına karşı geldiği zaman, Rab Yehova’nın sözü, o günde vaki olacak ki, ateş püsküreceğim. Ve sen Ademoğlu, Gog’a karşı peygamberlik et, ve de: ‘Rab Yehova şöyle diyor’: ‘Roşun, Meşekin ve Tubalın beyi Gog, işte, ben sana karşıyım; Ve seni geri çevireceğim, ve seni ileri götüreceğim, ve şimalin sonlarından seni çıkaracağım; ve seni İsrail dağları üzerine getireceğim; ve sol elinden yayını ve sağ elinden oklarını vurup düşüreceğim. Sen, bütün ordularınla ve yanında olan kavimlerle, İsrâil dağları üzerinde düşeceksin; yesinler diye her çeşit yırtıcı kuşa, ve kırın canavarına seni vereceğim. Açık kırda düşeceksin; çünkü ben söyledim, Rab Yehovanın sözü. Ve Magog üzerine, ve adalarda emniyette oturanlar üzerine ateş göndereceğim; ve bilecekler ki; ben Rabbim.”
    Hezekiel 39/ 11-12:
    “Ve o gün vaki olacak ki, İsrâil’de, denizin şarkında Geçiciler deresinde [Abarim deresinde] Gog’a kabir yeri vereceğim; ve oradan geçenleri o durduracak; ve orada Gog’u ve bütün cumhurunu gömecekler; ve oraya Hamon-Gog [Gog cumhuru] deresi denilecek. Ve memleketi temizlesinler diye İsrail evleri yedi ay onları gömmekte devam edecekler. Ve onları memleketin bütün kavmi gömecek, ve onlara izzet bulduğum günde nam olacak, Rab Yehova’nın sözü. Ve devam üzere memleket içinden geçecek adamlar, ve o geçenlerle beraber memleketi temizlemek için yerin üzerinde kalanları gömecek adamlar ayıracaklar; onlar yedi ayın sonunu da araştıracaklar. Ve memleket içinden geçecek olanlar geçecekler; ve biri insan kemiği görünce gömecek olanlar onu Hamon-gog deresine gömünceye kadar yanına bir nişan koyacak. Ve Hamona da bir şehrin adı olacak. Memleketi temizleyecekler.”
    Yuhannâ’nın Vahyi 20/7-8:
    “Ve bin yıl tamam olunca, şeytan zindanından çözülecektir; ve yerin dört köşesinde olan milletleri, Ye’cûc ve Me’cûc’ü, saptırmak ve onları çenk için bir araya toplamak üzere çıkacaktır; Onların sayısı denizin kumu gibidir. Ve yerin genişliği üzerine çıktılar, ve mukaddeslerin ordusunu ve sevgili şehri kuşattılar; ve gökten ateş inip onları yedi.”
    Yeremya 5/15:
    “İşte, ey İsrail evi, uzaktan evinize bir millet getireceğim, Rab diyor; o zorlu bir millet, eski bir millettir, bir millet ki, sen onun dilini bilmez, ve ne dediklerini anlamazsın. Onların ok kılıfı açık bir kabirdir, hepsi yiğitlerdir. Oğullarının ve kızlarının yiyecekleri harman mahsulünü ve ekmeğini onlar yiyecekler; asmalarını ve incir ağaçlarını yiyecekler; güvenmekte olduğun duvarlı şehirlerini kılıçla vurup yıkacaklar. Fakat o günlerde bile sizi bütün bütün bitirmeyeceğim, Rab diyor.
    Bu anlamları Ye’cüc ve Me’cüc’ün ikinci kez yer aldığı Enbiya suresindeki paragrafta tetkik edelim:
    Şüphesiz bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin.
    Hâlbuki onlar [müşrikler], işlerini aralarında paramparça ettiler. Hepsi yalnızca Bize dönücülerdir.
    Öyleyse kim inanmış olarak salihatı işlerse onun emeği için nankörlük edilmeyecektir. Biz, hiç şüphesiz onu yazanlarız da.
    Ve helak ettiğimiz bir kent üzerine, “kendilerinin dönmemeleri” haramdır [dönmemeleri düşünülemez].
    Hatta Ye'cûc ve Me'cûc [akıncılar] açıldığı zaman, onlar, yüksek tepeden akın edip çıkarlar.
    Ve gerçek vaat yaklaştığı zaman o küfretmiş olan kişilerin gözleri dönüverir: “Eyvah bizlere! Kesinlikle biz bundan gaflet içindeydik. Aslında biz zalim kimseler idik." (Enbiya/92-97)
    Gerek Kitab-ı Mukaddes ve İncil’deki, gerekse Kur’an’daki anlatıma göre Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortak özelliği akıncılık, istilacılıktır.
    Dolayısıyla, bu iki sözcüğün çağrıştırdığı güç bir ordunun gücüdür. Bu durumda “Yecüc” ordu komutanı, “Me”cûc” de onun askerleri anlamındadır.
    Dikkat çeken bir diğer nokta da, bu sözcüklerin “yakıp yıkma, atıp saçma” sözcüklerini çağrıştıran kelimelerle Arapçalaşmış olmalarıdır.
    Ye’cüc ve Me’cüc’ü belli bir tarihe ve coğrafyaya sıkıştırmak yanlıştır. Her devirde ve her bölgede Ye’cüc Me’cüc olabilir. Geçmiş devirde Büyük İskender ve ordusu Ye’cüc Me’cüc idi. Anadolu’yu istila/feth eden Alpaslan ve ordusu da Anadolu halkı için Ye’cüc ve Me’cüc idi. Bizansı istila/feth eden Fatih ve ordusu Bizans için, bugün Irak’ı işgal/istila eden Amerika ve müttefikleri de İslam dünyası için Ye’cüc ve Me’cüc’dür. Afganistan’ı, Çeçenistan’ı, Filistin’i, Vietnam’ı, Mısır’ı, Libya’yı, Fas’ı, Tunus’u istila edenler de hep Ye’cüc ve Me’cüc’dür.
    Bütün bu açıklamalardan varacağımız sonuç şudur: Hayber’i istila eden komutan [Muhammed] ve askerleri [Sahabe] de Hayberliler için Ye’cüc ve Me’cüc’dür.
    94. ayette, sözcüklerin hakikat anlamlarına göre, “laf anlamaz, kanun nizam dinlemez toplum”un sanki üçüncü şahıslardan bahseder gibi Zülkarneyn’e “Ey Zülkarneyn! Şüphesiz Ye'cüc ve Me'cüc bu topraklarda bozgunculardır” şeklinde hitap ettikleri görülmektedir. Üzerinde yeterince tefekkür edilmediği için ayette nakledilen bu konuşma yanlış değerlendirilmektedir. Hâlbuki sözü edilen “laf anlamaz, kanun nizam dinlemez toplum” Zülkarneyn’e doğrudan “Sen ve ordun, bu topraklarda bozguncularsınız” demeyip nazik ve diplomatik bir üslupla “Ey Zülkarneyn! Şüphesiz Ye'cuc ve Me'cuc bu topraklarda bozgunculardır” şeklinde kinayeli bir lisanla seslenmektedirler.
    “Kinaye sanatı” Kur’an’da ve Arap edebiyatında sıkça başvurulan bir yoldur. Hatırlanacağı üzere, Alak suresinde “Salât ettiğin [eğitim öğretim verdiğin, sosyal destek sağladığın] za­man seni engelleyen kişiyi gördün mü?” yerine, “Salât ettiği [eğitim öğretim verdiği, sosyal destek sağladığı] za­man bir kulu engelleyen kişiyi gördün mü? (Alak/9, 10)” denmiştir. Yine aynı şekilde, Abese suresinde de “Yüzünü ekşittin ve sırt çevirdin; sana o kör geldi diye” yerine, “Yüzünü ekşitti ve sırt çevirdi; kendisine o kör geldi diye… (Abese/1, 2)” denmiştir. Her iki ayette de muhataba doğrudan değil, kinayeli bir anlatımla üçüncü şahıs olarak hitap edilmiştir.

    Comment

    • ÖmerFurkan
      Site Yöneticisi
      • Sep 2008
      • 445

      #17
      TOPRAKLARDA BOZGUNCULUK
      Ayette, kanun-nizam tanımaz toplumun [Hayberli Yahudilerin] Zülkarneyn’e: “Ey Zülkarneyn! Şüphesiz Ye'cuc ve Me'cuc bu topraklarda bozgunculardır. Onun için, bizimle onlar arasında bir sedd kılman üzere [şartıyla] sana bir vergi versek olur mu?” diye teklifte bulundukları nakledilmektedir.
      Ayetin orijinalindeki “ الآرضel-Arz” sözcüğünün başındaki “ الel” takısı “ahd” anlamına alındığı zaman, anlam da “yeryüzünde” değil, “bu yerde, bu topraklarda” şeklinde olur. Sözcük bu anlamıyla ele alındığında ise, Hayberlilerin Zülkarneyn’e [Resulullah’a] “İstilacılar [sen ve askerlerin] çiftçilikten anlamazsınız, bu toprakları ekip biçmesini bilmezsiniz, bu topraklara yazık edersiniz, tarlaları bozup dağıtırsınız. O nedenle, bu toprakları elimizden almayın. Bu toprakları yine biz ekelim, dikelim. Karşılığında da size vergi verelim” diye teklifte bulundukları anlaşılır.
      95 – O [Zülkarneyn] dedi ki: “Rabbimin beni içinde bulundurduğu imkânlar daha hayırlıdır. Haydin siz bana kuvvetle yardım edin de sizinle onların arasında çok sağlam bir sedd kılayım.
      96- Bana, demir kütleleri getirin / ince zekânızla hazırladığınız teklif metinlerini bana getirin.” Nihayet iki tepe /hedef eşitleştiği zaman: “Üfürün!” dedi. Nihayet onu [demiri] bir ateş haline getirince, ‘getirin bana üzerine su boşaltayım’ dedi.
      Bu ayetlerde, Zülkarneyn’in vergi karşılığı sedd yapmasını teklif eden laf anlamaz kavme verdiği cevap ve yaptığı işler konu edilmiştir. Zülkarneyn [Resulullah], verdiği bu cevapta, Allah’ın kendisine lütfettiği zaferin oradan alınacak ganimetten daha değerli ve yararlı olduğunu dile getirmiş, sonra da “gelin, çok sağlam bir anlaşma yapalım” demiştir. “Çok sağlam bir sedd” anlamı verdiğimiz “redm” sözcüğü, “sedd” sözcüğünden daha şümullü bir anlam ifade etmektedir. (Lisanü’l Arab, c. 4, s. 121, “rdm” mad.)
      Hak-hukuk bilmez kavim Zülkarneyn’e “bize bir sedd yapıver” demişken, Zülkarneyn onlara çok daha sağlam bir sedd [redm] yapmaktan bahsetmektedir. Buradan anlaşılan o ki, Hayberlilerle yapılacak sözleşme, Medinelilerle yapılan sözleşmeden de, Mekkelilerle Hudeybiye’de yapılan sözleşmeden de daha sağlam olacaktır. Zaten de öyle olmuştur.
      زبر الحديدZÜBERE’L-HADİD
      “ الزّبرZüber” sözcüğü “parça, kütle” anlamında kullanıldığı gibi, “kitap, küçük kitap, broşür, yazılı notlar” anlamında da kullanılır. Davud peygambere verilen kitabın adı olan Zebur da bu sözcükle aynı kökten gelmektedir. (Lisanü’l Arab, c.4, s. 332-335]
      الحديد" Hadid” sözcüğü “demir” anlamında olduğu gibi, “keskin zeka, keskin görüş, göz keskinliği” anlamında da kullanılmaktadır. Sözcükle ilgili olarak daha evvel Sebe/10, 11’in tahlilinde açıklama yapıldığından, detayın oradan (Tebyinü’l Kur’an; c.6, s. 79-82) okunmasını öneriyoruz.
      Hadid sözcüğü, Kaf/22’de “Kesinlikle sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir” şeklinde “keskin görüş, ince zekâ” anlamında kullanılmıştı. Sözcük konumuz olan ayette de yine “keskin görüş, ince zekâ” anlamındadır.
      “Zübere’l-hadid” tamlamasını, bu anlam doğrultusunda değerlendirdiğimizde, cümlenin anlamı da “keskin zekânızın notlarını bana getirin” demek olur. Diğer bir ifadeyle “ince zekânızla hazırladığınız teklif metinlerini bana getirin” demektir. Böylece yapılacak anlaşma için Zülkarneyn ilk teklifi onlardan beklemektedir.
      Ayetteki “Nihayet iki tepe /hedef eşitleştiği zaman” ifadesi ise “her iki tarafın kabul edeceği şartlar oluşunca” demektir. Bu gerçekleşince onlara “üfürün” denmiştir. “Üfürün” ifadesi, “siz hazırlayınca biz de imzalayalım, anlaşma sapasağlam olsun” demektir. Zira sözcüklerin lafzî manalarına göre, demiri ateş haline getirip üzerine su boşaltmak, demire, çeliğe su vermektir. Demire, çeliğe su vermek, onu daha sağlam, eğilmez, bükülmez, bozulmaz kılmaktır.
      Zülkarneyn “Nihayet onu bir ateş haline getirince” yani, her iki tarafın şartları ortaya konup anlaşma sağlanınca, “getirin bana, üzerine su boşaltayım”demiştir. Burada da yine çok anlamlı sözcüklerle sanatsal bir anlatım icra edilmektedir. Bu nedenle, ifadelerin mecazî anlamlarına dikkat edilmelidir. Klasik kabullerdeki gibi, iki dağ arasına demir kütükleri yığdırıp sonra üzerine erimiş bakır dökmek, aklın alacağı şey değildir. Halkın o kadar demiri ve onu eritecek körüğü olsaydı Zülkarneyn’den yardım da istemezlerdi. Ayrıca iki dağ arasına yığılmış binlerce ton demirin körükle ısıtılıp eritilmesi de imkân dışı bir şeydir.
      Ayette genellikle “erimiş bakır” anlamı verilen “ قطرktr” sözcüğü bu anlamı ifade etmekle birlikte, esas anlamı “su”, yağmur” ve “gözyaşı” gibi sıvılardır. (Lisanü’l Arab, c. 7, s. 410, 411) Biz burada su anlamını tercih etmiş bulunuyoruz.
      97 - Artık onlar [o söz anlamaz kavim], onu [sağlamca yapılan sözleşmeyi] aşmaya güç yetiremediler, onu delmeye de güç yetiremediler.
      98 – O [Zülkarneyn] dedi ki: “Bu [Sağlamca yapılan sözleşme] Rabbimden bir rahmettir. Artık Rabbimin vaadi geldiği vakit de onu dümdüz yapacaktır. Rabbimin vaadi de haktır.”
      Bu ayetlerde sözleşmenin hayırla, rahmetle sonuçlandığı ve bu sözleşmenin bozulmadığı açıklanmıştır.
      Bu ayetler indiği zaman bunların hiç birisi olmamıştı. Dolayısıyla, Resulullah’ın bu olayları yaşayıncaya kadar Kur’an’da konu edilen Zülkarneyn’in bizzat kendisi olduğunu anlayıp anlamadığını bilemiyoruz.
      Son olarak şunu da ifade edelim: Resulullah’ın “Zülkarneyn [İki Çağ Sahibi]” oluşu, peygamberlikteki hayatının iki aşamalı oluşundan dolayıdır. Müslümanlar daha sonraki yıllarda Hicret’i takvimlerinin başlangıç yılı olarak kabul ettiler. Böylece olaylar “HÖ [Hicretten Önce]” ve “HS [Hicretten sonra]” diye ayrımlanarak tarihe girdi. Tıpkı “MÖ [Milattan önce] ve “MS [Milattan sonra]” ifadelerindeki “Milat” gibi, “Hicret” olayı da tarih düzleminde iki ayrı çağa işaret eden bir referans noktası olarak kabul edildi.
      HAYBERLİLERLE YAPILAN ANTLAŞMA
      Konumuzla alakası bakımından Hayberlilerle yapılan sözleşmenin özellikle bilinmesi gerektiğine inanıyoruz. Hayber Yahudilerinin ellerindeki toprakları yarıcı olarak işletmelerinin öngörüldüğü bu antlaşmanın şartları şöyleydi:
      Hayber Yahudileri, hususan Vatîh ve Sülalim Yahudileri, kendilerine Peygamberimiz Aleyhisselam tarafından verilen eman ve söz üzerine, bütün mallarını, mülklerini bırakarak Hayber'den çıkıp gideceklerdi. Peygamberimiz Aleyhisselamın onları Hayber'den sürüp çıkarmak istediği sırada, Yahudiler:
      "Bizi Hayber'de bırak da, şu Hayber toprağında bulunalım, onları imar edelim, görüp gözetelim. Yâ Muhammed! Biz mal mülk sahipleriyiz. Biz mülk bakımını, işletmesini sizden daha iyi bilir ve başarırız. Sen bu mülkleri bize işlettir!" dediler. Böylece Hayber mülkleri üzerinde yarıcı olarak çalışmak istediklerini belirttiler.
      Gerçekten de ne Peygamberimiz Aleyhisselamın, ne de ashabının Hayber mülklerine bakabilecek işçileri bulunmadığı gibi, orayı bizzat görüp gözetmeye de vakitleri yoktu.
      Peygamberimiz Aleyhisselam:
      "İstiyorsanız, şu malları işlemek üzere size vereyim, mahsul ve meyveler aramızda bölüşülsün! Sizi bu mallar üzerinde Allah'ın durdurduğu müddetçe durdurayım!" buyurdu.
      Hayber Yahudileri kabul ettiler. Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
      "Sizi çıkarmak istediğimiz zaman, çıkarmamız şartıyla!" diyerek ve mahsulü yarı yarıya bölüşmek üzere, onlarla anlaşma yaptı. Hayber arazisini böylece onlara işletti.
      Buna göre; Yahudiler çalışacaklar, ekecekler, dikecekler, elde edilecek ekin ve hurma mahsullerinin yarısını hizmetlerinin karşılığı olarak alacaklardı
      Abdurrezzak'ın İmam Zührî'den rivayetine göre:
      Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber Yahudilerini, Hayber'den çıkıp gidecekleri sırada yanına çağırdı. Mahsulünü yarı yarıya bölüşmek üzere Hayber hurmalık ve ekinliklerini onlara teslim etti ve kendi­lerine:
      "Allah sizi durdurdukça, bu iş üzerinde duracaksınız" buyurdu.
      Hayber'de ne Peygamberimiz Aleyhisselam, ne de ashabı hesabına Yahudilerden başka işçi çalıştırılmamıştır.
      Ketibe'de yetişmiş 400.000 hurma ağacı vardı. Peygamberimiz Aleyhisselam, mahsul zamanında Abdullah b. Revâha'yı, sonra da Cebbar b. Sahr'ı Hayber'e gönderir, mahsul ve meyveleri adalet ve hakkaniyet üzere tahminlettirip yarı yarıya bölüştürürdü.
      Abdullah b. Revâha, mahsulü tahminleyip ikiye böldükten sonra, istedikleri bölüğü almakta Yahudileri serbest bırakır, yahut onlara:
      "Siz tahminleyip bölünüz, birisini almakta beni serbest bırakınız" derdi.
      Buna rağmen, Yahudilerin Abdullah b. Revâha'ya:
      "Bize haksızlık ettin!" diyecek kadar ileri gittikleri olur, Abdullah b. Revâha:
      "İsterseniz, bize düşen sizin olsun! Size düşen de bizim olsun!" diyerek olgunluk gösterirdi
      Yahudiler, kadınlarının zinet takıntılarını toplayıp Abdullah b. Revâha'ya:
      "Bunlar senin olsun da, bize bölüştürmede iyilik et! Göz yum!" dediler.
      Abdullah b. Revâha:
      "Ey Yahudi cemaati! Vallahi, siz bana Allah'ın yaratıklarının en sevimsizi ve iğrencisinizdir! Sizin bana teklif ettiğiniz ücret, bir rüşvettir. Rüşvet ise haramdır! Biz onu ağzımıza koymayız, yemeyiz!" dedi
      Yahudiler:
      "Gökler ve yer durdukça, hak ve gerçek olan da budur!" diyerek, rüşvetin kendilerince de haram olduğunu itiraf ettiler.
      Abdullah b. Revâha, mahsulü 40.000 vesk olarak tahminlemiş, her iki tarafa yirmişer bin vesk düşmüştü
      Hayber Yahudileri, Abdullah b. Süheyl'i öldürünceye kadar, Müslümanlardan hiçbir sert muamele görmediler. Peygamberimiz Aleyhisselam’ın vefatından sonra, Hz. Ebu Bekir de, Hayber Yahudileri hakkında aynı şekilde hareket etti. Hz. Ebu Bekir'in vefatından sonra Hz. Ömer de Hayber Yahudileri hakkında onlar işi azıtıncaya kadar böyle hareket etti. Hz. Ömer'in devrinde Müslümanların elinde işçiler çoğalmış, toprağı işlemek kolaylaşmış, Yahudilere pek ihtiyaç kalmamıştı.
      Ketibe'nin yıllık hurma mahsulü tahminen 8.000 vesk idi. Bunun yarısı olan 4.000 vesk hurma yarıcı olan Yahudilere bırakılıyordu.
      Ketibe'de ekilen arpanın yıllık hâsılatı 3.000 sa' idi. Bunun yarısı olan 1.500 sa' arpayı Peygamberimiz Aleyhisselam alıyor, 1.500 sa'ını da Yahudilere bırakıyordu.
      1.000 sa' tutan hurma çekirdeğinin de yarısı Peygamberimiz Aleyhisselama aitti.
      Peygamberimiz Aleyhisselam, bütün bu arpa ve hurma mahsulleriyle hurma çekirdeğinden Müslümanlara vermekte idi. (Tüm İslam Tarihi Belgeleri)
      99- Ve Biz, o gün [kıyamet günü] onları [şirk koşan kimseleri]dalgalar halinde birbirlerine girer halde bırakıvermişizdir. Sûr’a da üfürülmüştür. Böylece onların [şirk koşan kimselerin] hepsini bir araya toplayıvermişizdir.
      100, 101 - Ve Biz, cehennemi o gün, Beni hatırlatan âyetlerimden gözleri bir örtü içinde olan ve dinlemeye [vahye kulak vermeye] güçleri olmayan kafirler için genişlettikçe genişlettik.
      Zülkarneyn tanıtıldıktan sonra, bu ayet grubunda Rabbimiz insanları uyarmak için konuyu yine Kıyamet’e getirmiştir. Pasajda konu edilen kimseler, surenin giriş kısmında konu edilen müşriklerdir.
      Kıyamet gününde müşrikler mutlak bir hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Öyle ki, inanmadıkları, olmaz dedikleri kıyamet ile artık yüz yüze kalmışlardır. İster istemez mahşerde toplanmışlar, hesaplarının görülmesini beklemektedirler. Karşılarında tüm inançsızları içine alacak kadar genişletilmiş bir cehennem vardır.
      O hâlde onlardan geri dur [sırt çevir]. O günde Çağırıcı'nın, nüküre [bilinmedik, inkâr edilen, yadırganan bir şeye] çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, o davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar, sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O kâfirler, “Bu, zor bir gündür” derler. (Kamer/6-8)
      Kim ondan [Bizim verdiğimiz zikirden; Kur’an’dan] yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü; Sur’a üfürüldüğü gün, sürekli içinde kalacakları bir yük yüklenecektir. Ve kıyamet günü onlar için bu ne fena bir yüktür! Biz suçluları o gün, gözleri göğermiş olarak toplayacağız. (Ta Ha/100- 102)
      O gün Sûr’a üflenir: Siz de hemen bölükler halinde gelirsiniz. (Nebe’/18)
      102 – Peki o kâfirler, Benim astlarımdan bir takım veliler edineceklerini mi sandılar? Şüphesiz Biz cehennemi o kâfirlere bir konukluk olarak hazırladık.
      Bu ayette de yine küfre batmış olanlara bir gönderme yapılıp tehdit ve aşağılama üslubuyla kendilerine “Peki o kâfirler, Benim astlarımdan bir takım veliler edineceklerini mi sandılar” denilmiştir. Tabiî ki onları içinde bulundukları durumdan kurtaracak kimse bulunmamaktadır.
      Ve onlar, kendileri için bir izzet [güç, şan, şeref] olsun diye, Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler.
      Hayır... Hayır... [Onların zannettikleri gibi değil]... Onlar [edindikleri ilâhlar] onların ibadetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır. (Meryem/81, 82)
      103 - De ki: “Ameller bakımından en çok zarara uğrayanları haber verelim mi?
      104 – Onlar, kendileri sanat/sanayi olarak, güzellik ürettiklerini sanırken basit hayatta çalışmaları da boşa gitmiş olan kimselerdir.”
      105- İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmiş kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz].
      106 – İşte, inkâr etmeleri, Benim âyetlerimi ve elçilerimi alaya almaları sebebiyle, onların cezaları cehennemdir.
      Bu ayet grubunda Rabbimiz “en çok zarara uğrayanlar”ı elçisi aracılığı ile açıklamaktadır. Buna göre en çok zarara uğrayanlar, dünyada güzel şeyler yapıp ürettiklerini sanırken çalışmaları boşa gitmiş olan kimselerdir. Zira onlar yanlışın en büyüğünü yapmış, Allah’ın ayetlerini ve ahıreti inkâr etmişlerdi. Bu yüzden tüm emekleri boşa gitmiş, yaptıklarının teraziye konulması bile söz konusu olmamıştır. İnkâr etmeleri ve elçiyi alaya almaları yüzünden gidecekleri yer de sadece cehennemdir.
      Birçok ayette belirtildiği gibi, burada da amellerin bir kıymet ifade etmesi iman şartına bağlanmıştır. İman olmadan ameller değerlendirilmeyecektir.
      Her kim basit hayatı ve süsünü isterse, yaptıklarının karşılığını, ona hiç eksiltmeden, burada tastamam veririz. Onlar orada hiçbir zarara uğratılmazlar.
      İşte onlar, kendileri için, ahirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Yapıp ürettikleri de orada boşa gitmiştir. Yaptıkları şeyler de batıldır. (Hud/15, 16)
      Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkarcı oldukları halde de ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın - onu fidye verseler bile - asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Al-i Imran/91)
      Rabblerini inkâr eden kimselerin durumu; onların yaptıkları tıpkı fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde tutamazlar. İşte bu, uzak sapıklığın ta kendisidir. (İbrahim/18)
      Ve Biz onların [Bize kavuşmayı ummayanların] amelden her yaptıklarının önüne geçtik de onu saçılmış toz zerreleri hâline getiriverdik. (Furkan/23)
      Ve şu küfretmiş olan kişilere gelince, onların amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki, susayan onu su zanneder, ona vardığında da orada herhangi bir şey bulamaz. Yanında Allah’ı bulmuştur. Allah ise onun hesabını tastamam ödemiştir. Allah hesabı çok çabuk görür. (Nur/39)
      107, 108- Şüphesiz şu iman etmiş ve salihatı işlemiş kimseler; içlerinde sürekli kalmak üzere Firdevs bahçeleri onlar için ikram olunmuştur. Onlar, oradan hiç ayrılmak istemezler.
      Bu ayetlerde ise inanan ve salihatı işleyenlerin durumu ortaya konmuştur. Onlar Firdevs bahçelerine yerleştirilecek, orada sürekli kalacaklar ve oradan hiç çıkmak istemeyeceklerdir.

      Comment

      • ÖmerFurkan
        Site Yöneticisi
        • Sep 2008
        • 445

        #18
        FİRDEVS BAHÇELERİ
        Ayette yer alan “Firdevs”, genel kanaate göre sonradan Arapçalaşmış bir sözcüktür. Rumca “bahçe” demektir. Firdevs sözcüğünün çoğulu olan “Ferâdis” Suriye’de [Şam’da] bir yerin adıdır. (Lisanü’l Arab, c.7 , s. 55, 56)
        “Firdevs bahçeleri” ifadesiyle müminler cenneti kazandıracak işler yapmaya özendirilmektedir. Klasik kaynaklardaki nakillere göre, Katade Firdevs'in cennetin merkezi ve en üstün yeri olduğunu ileri sürerken, Kâ'b da "Cennetler içinde Fİrdevs'ten daha üstün ve yücesi yoktur” demektedir.
        Ayetten, müminlerin ahirette Firdevs bahçeleri ile ödüllendirileceği anlaşıldığı gibi, bu ayetin indiği dönemde henüz Bizans toprağı olan Suriye’deki Firdevs bahçelerinin bir gün inananların olacağı müjdesi de anlaşılabilir.
        109- “De ki: Rabbimin sözleri için deniz mürekkep olsa Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenirdi, hatta bir o kadarını daha getirsek bile...”
        Rabbimiz bu ayette kudretinin sonsuzluğuna işaret ederken aynı zamanda kullarına olan rahmetinin de sonsuzluğunu açıklamaktadır. Kullarına o kadar müşfik ve merhametlidir ki, onlar için sürekli peygamber göndermiş, vahiy indirmiştir.
        Bu ayetin bir benzerini daha evvel Lokman suresinde görmüştük:
        Ve eğer, şüphesiz yeryüzünde ağaçtan ne varsa kalem olsa, deniz de arkasından yedi deniz katılarak onun mürekkebi, Allah'ın sözleri tükenmezdi. Şüphe yok ki Allah Azîz’dir, Hakîm’dir. (Lokman/27)
        Sizin yanınızdaki tükenir, Allah’ın katındaki ise kalıcıdır. Ve Biz kesinlikle sabredenlere ecirlerini, yaptıklarının daha güzeli olarak karşılık vereceğiz. (Nahl/96)
        110 - De ki: “Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih ameli işlesin ve Rabbine kullukta hiç kimseyi ortak etmesin.”
        Bu ayette Rabbimiz mesajını elçisinin diliyle vermektedir. Bu mesaja göre, elçinin kendisi de bir beşerdir. Ne var ki, elçilikle görevlendirilerek kendisine tek bir ilah olduğu vahyedilmiştir. Tercih insanların kendisine aittir. Kim öldükten sonra Allah’a kavuşmaya inanıyorsa salih amel işlemelidir. Allah’a kullukta kimse bir tek olan Rabbine başka varlıkları ortak koşmamalıdır.
        Allah’a nasıl ve niçin ortak koşulduğuna ve böylelerinin nasıl bir akıbetle karşılaşacağına dair birkaç ayet hatırlayalım:
        De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinimden “şekk”te idiyseniz [benim dinimin ne olduğunu kesin ve tam olarak bilmiyorduysanız], iyi bilin ki, Allah’ın astlarından sizin taptıklarınıza ben tapmam. Velâkin sizin canınızı alacak olana [Allah’a] taparım. Ve ben müminlerden olmamla ve ‘yüzünü [tüm benliğini] hanif olarak [şirkten, küfürden Hakk’a dönen biri olarak] Din’e döndür ve sakın müşriklerden olma! Ve Allah'ın astlarından sana fayda vermeyen, zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Buna rağmen eğer yaparsan, o zaman hiç şüphesiz sen zalimlerden olursun’ diye emrolundum.” (Yunus/106)
        Ve ant olsun ki, sana ve senden öncekilere vahyedildi ki: “Ant olsun ki, eğer şirk koşarsan amelin kesinlikle boşa gidecek ve mutlaka kaybedenlerden olacaksın. Onun için, tam aksine yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.” (Zümer/65) 66:
        Dikkatli olun, halis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından bir takım veliler edinenler: “Onlar [Allah’ın astlarından edindiğimiz veliler] bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz”. Şüphesiz kendilerinin ihtilaf edip durdukları şeylerde, onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez. (Zümer/3)
        İşte böyle! Ve kim Allah’ın yasaklarına saygı gösterirse, bu, kendisi için Rabbinin katında şüphesiz hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar size helal kılınmıştır. O halde Allah’a yönelmişler olarak, O’na şirk koşanlar olmayarak o putlardan olan kirlilikten kaçının, yalan sözden de kaçının. Bilin ki, Allah’a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın kendisini ıssız bir yere sürüklediği şey gibidir. (Hacc/31)
        İşte bu, Allah'ın kılavuzluğudur. O, onunla kullarından dilediğine kılavuzluk eder. Ve eğer onlar ortak koşsalardı, kesinlikle yapmış oldukları şeyler boşa gitmişti. (En’am/88)
        Ve ant olsun ki, siz, sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapayalnız / teker teker Bize geldiniz ve size verdiğimiz şeyleri arkanızda bıraktınız. Ve içinizde kendilerinin ortaklar olduğuna inandığınız şefaatçilerinizi sizinle beraber görmüyoruz. Ant olsun aranızda kesilme olmuş ve yanlış inandığınız şeyler kaybolmuştur. (En’am/94)
        Yoksa onların, Allah’ın dinde izin vermediği şeyi kendileri için meşru kılmış ortaklar mı vardır? Eğer “Fasl sözü” olmasaydı, aralarında kesinlikle gerçekleşmişti [işleri bitirilmişti]. Ve şüphesiz zalimler; kendileri için acı bir azap olanlardır. (Şura/21)
        Allah, doğrusunu en iyi bilendi

        Comment

        Working...