87 (2). Bakara Suresi

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • Barış
    Uzman Üye
    • Sep 2008
    • 569

    #46
    Selam Hiiç kardeşim,

    Benim de aklımın bir köşesinde soru işareti ile birlikte duran bir ayete dikkat çekmişsin.

    Durum kendisince anlaşılınca: Şimdi iyice biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir, dedi.
    Ayetin bu ifadesine dikkatimizi çekmek istedim.
    Ayetteki soruyu soran kişiye durum anlaşılmış. Ve o iiyice bilmiş.
    Bizler ise ayeti okumakla beraber, durum bizce anlaşılır değil gibi. Ve bu yüzden de bilmiyoruz o kişi gibi.
    Kimse kimsenin yargıcı değil, olmamalı da zaten..Herkes kendi üzerinde gözetmen ve yargıç olsun..Kendimizi rahatsız edelim, dünyamız değişsin...Belki o zaman huzuru bulmuş benliğimiz başkalarına kendiliğinden ışık saçar../Elif.

    Comment

    • dost1
      Site Yöneticisi
      • Sep 2008
      • 1905

      #47
      Selamun Aleykum! Değerli Hiiç Kardeşim!


      hiiic Nickli Üyeden Alıntı
      Bakara 259
      Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş (alt üst olmuş) bir kasabaya uğradı; "Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!" dedi. Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz sene bıraktı; sonra tekrar diriltti. Ne kadar kaldın? dedi. "Bir gün yahut daha az" dedi. Allah ona: Hayır, yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Eşeğine de bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl düzenliyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz, dedi. Durum kendisince anlaşılınca: Şimdi iyice biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir, dedi.


      Bu ayetin tahlili beni pek mutmain etmedi... Bu konuda bilen birisi açıklama yapabilir mi? bu yaşanan olay nedir neyi anlatıyor?


      Cenabı Allah, ayetlerinde asla bir çelişki ve tutarsızlık bulunmayacağını belirtiyor. Ateş yakar,bıçak keser,su yüzme bilmeyeni boğar,ölen insan dirilmez. Kıyametten sonraki dirilme dışında yani, kıyametten önce ölen bir insanın dirilmesi Allah’ın vahyine aykırıdır.

      Aşağıdaki ayetleri bu bilinçle okuduğunuzda taşlar yerine oturacaktır. İnşaAllah.


      Bakara;170: Ve onlara, “Allah'ın indirdiğine uyun” dendiği vakit, “Aksine biz, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız” dediler. Ataları bir şeye akıl erdirmez ve doğru yolu bulmaz idiyseler de mi?

      Bakara;171: Ve küfretmiş olan şu kişilerin hâli, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyen şeylere çoban haykırışı/karga haykırışı yapan kimsenin hâli gibidir; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden onlar, akıl da etmezler.

      Bakara;259: Veya (o küfretmiş kişilerin hâli), evlerinin çatıları çökmüş bir kente uğrayan kimse gibidir: O [o kimse], “Bunu bu ölümünden sonra Allah, nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz sene öldürdü, sonra diriltti. O [Allah], “Ne kadar kaldın?” dedi. O, “Bir gün yahut bir günün bir kısmı kaldım” dedi. O [Allah], “Bilakis, sen yüz sene kaldın, öyle iken bak yiyeceğine, içeceğine henüz bozulmamış, eşeğine de bak. –Ve seni insanlar için bir âyet kılalım diye…– O kemiklere de bak, onları nasıl yüksekleştiriyoruz. Sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?” dedi. Böylece ona açıkça belli olunca, “Şüphesiz Allah'ın her şeye kadir olduğunu daha iyi biliyorum” dedi.

      Bu âyetlerde, taklitçi müşriklerin şirk koşma gerekçelerinin tutarsızlığı, sanatsal bir soru ile ortaya konmuş, ardından da iki örnekle kınanmışlardır.

      Atalarından intikal eden din, iman ve kültüre körü körüne tâbi olup meseleleri sorgulamayanlar, başka sûrelerde de zikredilmiştir:

      Ve onlara, “Allah'ın indirdiğine ve Elçi'ye gelin” dendiği zaman, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter” derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu bulmayan kimseler olsa da mı? (Mâide/104)

      Ve onlara, “Allah'ın indirdiğine tâbi olun!”dendiği zaman, “Aksine, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” dediler. Ya şeytân onları cehennemin azabına çağırıyor idiyse! (Lokmân/21)

      Taklitçi kâfirler, ilk örnekte; duymayan, akletmeyen, yardım etmesi mümkün olmayan nesnelere bağıran kimseye benzetilmiştir; ki bunların, dünyada yaptıkları bütün iyilikler boşa gidecek, amellerinin kendilerine hiç faydası olmayacaktır.

      Kur’ân'da fayda ve zarar vermeye gücü olmayan, hatta kendilerine bile hayrı dokunmayan şeylere yakaranlardan, Bakara/102; En‘âm/71; Hacc/12; Yûnus/18, 106; Furkân/3, 55; Mâide/76; Ra‘d/16; Tâ-Hâ/89 ve Enbiyâ/66'da da bahsedilmiş ve geniş bilgi verilmişti. Bu âyetle aynı içerikte olan Şu‘arâ ve Meryem sûrelerindeki âyetleri de takdim ediyoruz:


      Ve onlara İbrâhîm'in haberini oku! Hani o, babasına ve kavmine, “Siz neye kulluk ediyorsunuz?” demişti. Onlar, “Birtakım putlara kulluk ediyoruz. Onlara kulluk etmeye devam edeceğiz” dediler. O [İbrâhîm], “Yalvarıp yakardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı veya size fayda veriyorlar mı yahut zarar veriyorlar mı?” dedi. Onlar, “Bilakis, biz babalarımızı böyle yapar bulduk” dediler. O [İbrâhîm], “Peki, siz ve en eski babalarınızın nelere tapmış olduğunuzu gördünüz mü? İşte onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi ayrı. O, beni yaratandır. Ve bana doğru yolu O gösterir. Ve O, beni yediren, içirenin ta kendisidir. Hastalandığım zaman O bana şifa verir. Ve O, beni öldürecek, sonra beni diriltecektir. Ve O, din günü, hatamı bağışlayacağını umduğumdur. Rabbim! Bana hüküm ver ve beni iyilere kat! Ve beni, sonra gelecekler için doğrulukla anılanlardan kıl! Ve beni naim [nimeti bol] cennetinin mirasçılarından kıl! Ve babamı da bağışla, şüphesiz o sapıklardan oldu. Ve yeniden diriltilen gün; mal ve oğulların sağlam bir kalple [gerçek imanla] gelenlerden başkasına fayda vermediği ve cennetin muttakilere yaklaştırıldığı, azgınlar için de cehennemin açılıp gösterildiği gün beni rezil etme!” dedi. Ve onlara, “Allah'ın astlarından taptığınız şeyler nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?” denilmiştir. Sonra da onlar [putlar ve azgınlar] ve İblisin askerleri toptan onun [cehennemin] içine fırlatılmışlardır. Onlar, onun içinde birbirleriyle çekişirlerken dediler ki: “Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içinde idik. Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk. Ve bizi yalnızca o günahkârlar saptırdı. Artık bizim için şefaatçilerden hiçbir kimse ve candan bir velî yoktur. Ah keşke bizim için bir geri dönüş olsaydı da biz de mü’minlerden olsaydık!” Şüphesiz bunda bir âyet [alınacak bir ders] vardır. Ama onların çoğu iman edenler değillerdi. (Şu‘arâ/69-103)


      Kitap'ta İbrâhîm'i de an/hatırlat. Şüphesiz ki o, sıddîk [özü, sözü doğru] biri idi, peygamberdi. Bir zaman o, babasına, “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibâdet ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir ilim bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytâna kulluk etme. Şüphesiz şeytân Rahmân'a âsi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahmân'dan bir azap dokunur da şeytân için bir velî [yardımcı] olursun diye korkuyorum” demişti. (Meryem/41-45)


      259. âyetteki ikinci örnekte ise, inkârcılar, başka bir inkârcıya benzetilmektedir: Veya (o küfretmiş kişilerin hâli), evlerinin çatıları çökmüş bir kente uğrayan kimse gibidir: O [o kimse], “Bunu bu ölümünden sonra Allah, nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz sene öldürdü, sonra diriltti. O [Allah], “Ne kadar kaldın?” dedi. O, “Bir gün yahut bir günün bir kısmı kaldım” dedi. O [Allah], “Bilakis, sen yüz sene kaldın, öyle iken bak yiyeceğine, içeceğine henüz bozulmamış, eşeğine de bak. –Ve seni insanlar için bir âyet kılalım diye…– O kemiklere de bak, onları nasıl yüksekleştiriyoruz. Sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?” dedi. Böylece ona açıkça belli olunca, “Şüphesiz Allah'ın her şeye kadir olduğunu daha iyi biliyorum” dedi.

      Bu örnekteki kişi, uğradığı harap olmuş bir kent halkını Allah'ın nasıl dirilteceğini havsalasına sığdıramaz. Allah da onu öldürüp tekrar diriltmek sûretiyle bunu gösterir. Bunun üzerine o, “Şüphesiz Allah'ın her şeye kadir olduğunu daha iyi biliyorum” der. Böylece Allah'ın diriltmesini bizzat yaşayarak öğrenir.

      Bakara/259. âyetin başındaki أوْ [ev/veya] ve ك[ke/gibi] edatları, paragraf içinde herhangi bir merciye bağlanmazsa, kurulacak cümle bir mana ifade etmez. Ama ne yazık ki mevcut Mushafta böyledir. Bazıları bu gerçeği göz ardı ederek parantez içi ilavelerle âyeti anlamaya çalışmışlardır. Bizce bu âyet, ait olduğu pasaj tesbit edilmedikçe anlaşılamaz.

      Âyette geçen, “Bunu bu ölümünden sonra Allah, nasıl diriltecek?” dedi ifadesine göre, bu kişi, –Mekke müşrikleri gibi– Allah'a inanan, fakat âhirete inanmayan bir kişidir.

      Mekke müşriklerinin de, Allah'a inandıkları hâlde ölümden sonra dirilişe inanmadıklarını gösteren âyetlerin bazılarını hatırlatalım:

      Yine andolsun ki onlara sorsan: “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim kontrol altına aldı?” Kesinlikle, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl çevriliyorlar? (Ankebût/61)

      Ve hiç kuşkusuz eğer sen onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, kesinlikle “Onları Azîz, Alîm yarattı” diyeceklerdir. (Zuhruf/9)

      Yine andolsun ki, onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, kesin “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Allah'a hamd olsun!” Aslında onların çoğu bilmezler. (Lokmân/25)

      Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!” De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir. Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O'nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir. (Yâ-Sîn/78-82)

      Ve onlar, “Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir. Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? Önceki atalarımız da mı?” diyorlar. (Sâffât/15-17)

      Onlardan bir sözcü der ki: “Şüphesiz benim, ‘Sen gerçekten, kesinlikle doğrulayanlardan mısın? Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz karşılık göreceğiz?’ diyen bir karînim [yaşıtım, yakın arkadaşım] vardı.” (Sâffât/51-53)

      Âyette dikkat edilmesi gereken bir nokta da, örnek verilen kişi ile ilgili, Böylece ona açıkça belli olunca, “Şüphesiz Allah'ın her şeye kadir olduğunu daha iyi biliyorum” dedi ifadesidir.

      Bu ifadeye göre, bu kişi için artık mesele, iman meselesi olmaktan çıkmış, bilgi meselesine dönüşmüştür.

      Bilgi ise iman ile aynı şey değildir. Bilgi, görme ve duyma gibi yollarla gerçekleşen bir tasdik; iman ise gaybı tasdiktir.

      Mü’min Allah'ı, âhireti, ölümden sonra dirilişi, görmeden ve tecrübe etmeden iman eder. İman ile tasdik arasındaki fark şöyle bir örnekle izah edilebilir: “Cebimde iki kalem var” diyen birine güvenerek, kalemleri görmeden tasdik etmek imandır. O iki kalem çıkarılıp gösterildikten sonra tasdik etmek ise iman değildir:

      Meleklerin gelmesinden, yahut Rabbinin gelmesinden, ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Rabbinin âyetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; şüphesiz biz de bekleyicileriz.” (En‘âm/158)

      Öyleyse, Allah'tan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru/koruyan dine çevir. O gün onlar, O'nun [Allah'ın], iman eden ve sâlihatı işleyen kimselere lütfundan karşılık vermesi için bölük bölük ayrılırlar. Şüphesiz O, kâfirleri sevmez. Kim inkâr ederse, artık inkârı kendi aleyhinedir. Kim de sâlihi işlerse, artık onlar da kendileri için döşek [rahat bir yer] hazırlamış olurlar. (Rûm/43-44)

      Allah'tan, kendileri için dönüş yeri olmayan geri çevrilemeyecek gün gelmeden önce, Rabbinize icabet ediniz. O gün, sizin için sığınacak bir yer yoktur, sizin için inkâr da/tanınmamak da yoktur. (Şûrâ/47)

      Sizden birinize ölüm gelip de, ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye [ecele] kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve sâlihlerden olsam’ demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. (Münâfikûn/10)

      Bu âyette konu edilen örnek tipin âhiretteki durumu da Kur’ân'da nakledilmiştir:
      Artık Sûr'a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy-sop ilişkisi yoktur. İstekleşemezler de [kimse kimseden bir şey isteyemez]. Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte bunlar asıl kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; cehennemde sürekli kalıcıdırlar. Orada onlar, dişleri sırıtır hâlde iken ateş yüzlerini yalar. “Benim âyetlerim size okunmadı mı? Siz de onları yalanlıyor muydunuz?” Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zâlimleriz.” O [Allah] dedi ki: “Sinin oraya! Bana konuşmayın da. Şüphesiz Benim kullarımdan bir grup, ‘Rabbimiz! Biz iman ettik; artık bizi bağışla, bize merhamet et, Sen, merhametlilerin en iyisisin’ diyorlardı. İşte siz onları alaya aldınız; sonunda da onlar, size Benim zikrimi/öğüdümü unutturdu/terk ettirdi. Ve siz onlara gülüyordunuz. Şüphesiz ki bugün Ben onlara, sabrettiklerine karşılık verdim; onlar, kazançlı çıkanların ta kendileridir.” O [Allah], “Yeryüzünde yıl sayısı olarak kaç yıl kaldınız?” dedi. Onlar, “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. Haydi, sayanlara sor” dediler. O [Allah], “Siz sadece pek az bir süre kaldınız; keşke siz bilmiş olsaydınız!” dedi. Peki siz, Bizim sizi sadece boş yere yarattığımızı ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? İşte gerçek kral Allah, yüceler yücesidir. O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, saygın Arş'ın Rabbidir. Her kim, hiç bir delili olmadığı hâlde, Allah ile birlikte diğer bir ilâha yakarırsa, bilsin ki, o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şüphesiz kâfirler, iflah olmazlar [durumlarını koruyamazlar, zafer kazanamazlar]. (Mü’minûn/101-117)

      Bir parantez cümlesi olan, "...ve seni insanlar için bir âyet kılalım diye… ifadesinda hazf bulunmaktadır.

      İfadenin ve bağlacıyla başlaması, cümlenin öncesinin olduğunu gösterir. "Ve seni insanlar için bir âyet kılalım diye…" ifadesi, gerekçenin ikinci kısmıdır.

      Birinci kısmının da, –paragraftan anlaşıldığına göre– şu şekilde takdir edilmesi gerekir: “Bu hâdisenin gerçekleşmesi, sana konuyu iyice öğretelim diyedir.”

      Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
      Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
      Sevgi,saygı ve muhabbetle.
      Allah'a emanet olunuz.
      Halil Ay

      Comment

      • hiiic
        Uzman Üye
        • Mar 2010
        • 1980

        #48
        Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş (alt üst olmuş) bir kasabaya uğradı;
        Burası dünyadan bir şehir mesela deprem sonrası bir şehire bakıyoruz

        "Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!" dedi.
        Sorduğumuzu farz edelim

        Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz sene bıraktı;
        Burada ki ölüm kalbin ölmesi mi? yoksa bedensel ölüm mü? bu adam ölüyken çürümüş mü?
        Sorduğu soru yada imansızlık üzerin kalbi ölmüş olabilir...

        sonra tekrar diriltti.
        kalbini tekrar diriltmiş mi yoksa bedensel bir diriltme mi?

        Ne kadar kaldın? dedi.
        Bu adam Musa peygamber gibi Allahla konuşuyor, ondan gelen sesi alıyor,??

        "Bir gün yahut daha az" dedi. Allah ona: Hayır, yüz sene kaldın.
        İmansızlıkla geçirdiği heba ettiği yılları hesaplıyor... 100 sene ömrünü boş işlerle öldürmüş..

        Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır.
        Ayrıca burdan mana "bak 100 seneden beri aynı yiyeceği yiyorsun bir değişme yok doğa sana bunu hep taze olarak sağlıyor" manasına da gelemez mi?

        Eşeğine de bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik).
        100 senelik ölüm acaba 100 sene imansız geçen akli ölüm mü? 100 sene sonra tekrar imana geliyor olabilir.

        Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl düzenliyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz, dedi.
        Bu eşşek aynı eşşek mi yoksa 100 sene sonra farklı bir eşşeğin doğurmasına yani gebe eşşeğin karnındaki gelişimi gözlemlerken tekrar imana gelmiş soyut anlamda dirilmiş olabilir.

        Durum kendisince anlaşılınca: Şimdi iyice biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir, dedi.
        Sonuçta eşşeğin oluşumunu rahimdeki gelişimini kemiklerin ve etin oluşumunu inceledikten sonra imna gelmiş, Allahın ilminin ne kadar derin olduğunu ve böyle bir olayın ancak üstün bir yaratcı zeka ve kudretle olabileceğini kavramış olabilir..
        -------------------------------------------------------------

        Acaba bu yazdığım mı doğru yoksa ayeti ilk okuyunca anladığımız adamın ölmesi (100 senede ölünün de çürümüş olması gerek) sonra dirilmesi (ölümden sonra bir daha geri dönüş yok ayetlerine ters olmasına rağmen) sonra yemeğinin 100 sene sonra bozulmamış oluşu (belki bal olabilir) sonra çürümüş eşşeğin dirilişi v.s. mi acaba?
        Sadece bunu sormak istedim..
        Last edited by hiiic; 24. November 2010, 01:53 PM.

        Comment

        • elmuh
          Katılımcı Üye
          • Sep 2008
          • 96

          #49
          Selam Dostlar,

          İzninizle ne anladığımı anlatmaya çalışayım.

          2:259 Ya da altı üstüne gelmiş, ıssız duran bir şehre uğrayan gibisini (görmedin mi?) Demişti ki: "Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecekmiş?" Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra onu diriltti. (Ve ona) Dedi ki: "Ne kadar kaldın?" O: "Bir gün veya bir günden az kaldım" dedi. (Allah ona "Hayır, yüz yıl kaldın, böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış; eşeğine de bir bak; (bunu yapmamız) seni insanlara ibret belgesi kılmamız içindir. Kemiklere de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?" dedi. O, kendisine (bunlar) apaçık belli olduktan sonra dedi ki: "(Artık şimdi) Biliyorum ki gerçekten Allah, her şeye güç yetirendir."

          Allah'ın muhataplarına hitabı olan vahiy, onları ikna etmek için kanıtlarını, mantık yürütmelerini, onların diline, anlayışına, kültürel yapısına uygun olarak düzenlemektedir. Kuran daki pek çok kıssa da bu anlayışa uygun olarak anlatılmaktadır. Bu kıssaların çoğu bildikleri kıssalardır ancak amaca uygun olarak yeniden düzenlenmiş ve anlatılmıştır.

          Kıssaların mutlaka gerçeği birebir anlatan hikayeler olmasını beklememek gerekir. Kültürü sözlü aktarıma dayanan toplumlarda, hikayeler zamanla değişebilir. Bu ya kıssa anlatıcının her sefer hikayeye farklı bir tat vermek istemesinden, ya hafızadan anlatım olduğu için her seferinde farklılıklar olmasından, ya da duyulan hikayenin akılda kaldığı gibi anlatılmasından, karşısındakilerin ilgisini çekmek için abartılması gibi nedenlerden kaynaklanabilir. Ancak sonuçta bu kıssalara birebir inanan bir topluluk olduğu gerçeği de ortada. Allah mesajını zihinlerde kalıcı kılmak için bu kıssaları amaca uygun olarak yeniden düzenleyerek veya onlara atıfta bulunarak vermektedir.

          Bu ayette de bahsedilen kişi ile ilgili bu hikayenin zaten bilindiğini düşünüyorum. Bu kişinin kim olduğu ile ilgili farklı iddialar var. Yahudi kaynaklarına dayanarak verilen bilgilerde bu kişinin Üzeyr veya Emriya olduğu da iddialar arasında. Yani kim olduğu kesin olmasa da bir hikayenin var olduğu biliniyor. Bu detay o kadar da önemli değil, zaten ayette de ismi verilmeden atıf yapılıyor.

          Asıl mesaj "Allah, her şeye güç yetirendir".

          Muhabbetle.

          Comment

          • dost1
            Site Yöneticisi
            • Sep 2008
            • 1905

            #50
            Selamun Aleykum! Değerli Elmuh Kardeşim!

            Öze değinmişsiniz. Allah razı olsun.
            Kur'an'da Kıssalar birer meseldir. Yaşanmış olması gerekmez. Ancak yaşanabilir de... Bakara 170,171,259 daki necmin 171 ve 259. ayetinde kafirin durumu ile ilgili bir mesel veriliyor. Kafirin durumu anlatılan meseldeki gibi olabilir, yaşanabilir...

            Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
            Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
            Sevgi,saygı ve muhabbetle.
            Allah'a emanet olunuz.
            Halil Ay

            Comment

            • pramid
              Uzman Üye
              • Sep 2010
              • 984

              #51
              intak sanatı kullanılmış. öğreten allah ne güzel misal verir

              Comment

              • galipyetkin
                Uzman Üye
                • Sep 2011
                • 1389

                #52
                Bu yazım ''Tur '' ifadesi üzerinedir.
                Bakara-63 ve 93 ile Nisa 154. ayetlerde geçen ''Tur''un dağ olarak aktarılmasında yanlışlık olduğunu belirten ''Adalet ve Rahmet'' sitesinde Sayın İlhami Çetin'in görüşünü aktarmak istiyorum.

                Şöyle ki:

                ''Ayette geçen kavrama verilmesi gereken anlamın 'Tur Dağı' ile yakından uzaktan bir alakası yoktur. Ahit yapmak için Allah'ın dağı kökünden sökerek kaldırıp, altına İsrailoğulları'nı koyarak söz alması akla mantığa sığmaz; böyle kokutularak ''ya ahit yaparsınız, ya da dağı üzerinize bırakırım'' tehdidiyle alınan sözden hayır mı gelir? 'Ulu dağ' denmek istenseydi 'Tuvar' değil 'Tuvad' kavramı kullanılırdı.

                Musa ile İsrailoğulları'na uygulattırılmak istenen din ekonomi politiği ilkesi 'Tuvar' üzeredir. Yani eşitlik, müsavat.
                Ettüvarü -tuvar :eşit,müsavi
                Ettüvadü -tuvad :ulu dağ

                Ayette geçen ''refe'a fevka'' (fevka kavramı manevi üstünlük) kavramının en doğru anlamı: 'sizin inkişaf ve yükselmeniz, size vereceğimiz derecelere en münasip sosyo-ekonomi politiğiniz, eşitlik-müsavat içinde gelişmeyi yol edinirseniz, size dereceler veririz, eşitliği-safı bozmadan maddi kalkınma modellerini izlerseniz ahırette buna göre yüksek dereceler alırsınız' yaklaşık meali vardır.''

                Bu tahlille ortaya çıkan farklılık, ve farklılığın giderilmesi yönünde, Bakara 63-93 ve Nisa-154 ayetlerini göz önüne alarak (özellikle Nisa-153-154 ayetleri) (Tin ve Meryem Sureleri hariç), bir görüş lütfen bildirebilir misiniz?

                Saygılarımla.
                Galip Yetkin.
                Last edited by galipyetkin; 30. May 2014, 10:04 AM.

                Comment

                • Anonymous
                  Uzman Üye
                  • Dec 2010
                  • 179

                  #53
                  Selam Sayın Galip Yetkin;

                  Tur ve Tur-i Sina kavramlarının "dağ" olmadığı konusunda size katılıyorum. Bu kavramlar hakkında değişik bir görüş olarak:
                  http://www.hanifler.com/showpost.php...02&postcount=9

                  Comment

                  • dost1
                    Site Yöneticisi
                    • Sep 2008
                    • 1905

                    #54
                    Selamun Aleykum! Değerli Galip Yetkin Kardeşim!

                    galipyetkin Nickli Üyeden Alıntı
                    Bu yazım ''Tur '' ifadesi üzerinedir.
                    Bakara-63 ve 93 ile Nisa 154. ayetlerde geçen ''Tur''un dağ olarak aktarılmasında yanlışlık olduğunu belirten ''Adalet ve Rahmet'' sitesinde Sayın İlhami Çetin'in görüşünü aktarmak istiyorum.

                    Şöyle ki:

                    ''Ayette geçen kavrama verilmesi gereken anlamın 'Tur Dağı' ile yakından uzaktan bir alakası yoktur. Ahit yapmak için Allah'ın dağı kökünden sökerek kaldırıp, altına İsrailoğulları'nı koyarak söz alması akla mantığa sığmaz; böyle kokutularak ''ya ahit yaparsınız, ya da dağı üzerinize bırakırım'' tehdidiyle alınan sözden hayır mı gelir? 'Ulu dağ' denmek istenseydi 'Tuvar' değil 'Tuvad' kavramı kullanılırdı.

                    Musa ile İsrailoğulları'na teklif edilen din ekonomi politiği 'Tuvar' üzeredir. Yani eşitlik, müsavat.
                    Ettüvarü -tuvar :eşit,müsavi
                    Ettüvadü -tuvad :ulu dağ

                    Ayette geçen ''refe'a fevka'' (fevka kavramı manevi üstünlük) kavramının en doğru anlamı: 'sizin inkişaf ve yükselmeniz, size vereceğimiz derecelere en münasip sosyo-ekonomi politiğiniz, eşitlik-müsavat içinde gelişmeyi yol edinirseniz, size dereceler veririz, eşitliği-safı bozmadan maddi kalkınma modellerini izlerseniz ahırette buna göre yüksek dereceler alırsınız' yaklaşık meali vardır.''

                    Bu tahlille ortaya çıkan farklılık, ve farklılığın giderilmesi yönünde, Bakara 63-93 ve Nisa-154 ayetlerini göz önüne alarak (özellikle Nisa-153-154 ayetleri) (Tin ve Meryem Sureleri hariç), bir görüş lütfen bildirebilir misiniz?

                    Saygılarımla.
                    Galip Yetkin.
                    Allah sizlerden razı olsun. Tefekkürlerin sonuçlarını bizlerle paylaşıyıorsunuz.

                    الطّور - et-tûr sözcüğünün aslı temel "demektir. Araplar evin temeline طورالدّار - tavaru'd-dâr demektedirler. Ancak bu sözcük, evin üzerine yapıldığı ilk temeli kapsadığı gibi, apartman katlarından her birinin başlangıcı anlamındaki ara temeli (tavr) de kapsar. Nitekim Türkçede "kademe, aşama" sözcükleriyle ifade edilen طور - tavr sözcüğü, Nûh Sûresinin 14. Âyetînde وقد خلقناكماطوارا . ve kad haleknâküm etvâra = sizi aşama aşama yarattık, ifadesinde de bu anlamda kullanılmıştır.
                    "Temel" anlamı ekseninde "kaya" ve "ağaç" için kullanılan tûr sözcüğü, daha sonra "dağ" anlamında kullanılmaya başlanmış ve bu anlamıyla daha meşhur olmuştur. Sözcüğün bu yöndeki gelişimine uygun olarak araştırmacıların bir kısmı tûr sözcüğünün genel anlamda "dağ" demek olduğunu söylemişler, bir kısmı ise Mûsâ peygamberin vahiy aldığı özel dağın adı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Gerçekten de tûr sözcüğü, Kur'ân'da yer aldığı Âyetlerde Mûsâ peygamberin vahiy aldığı özel dağın adı olarak kullanılmıştır. (Bakara Sûresinin 63, 93; Nisa Sûresinin 154; Meryem Sûresinin 52; Ta Ha Sûresinin 80; Müminûn Sûresinin 20; Kasas Sûresinin 29, 46; Tur Sûresinin 1; Tîn Sûresinin 2. Âyetlerine bakınız).
                    Bakara Altmış üçüncü ayet genellikle “” Tur’u/ dağı üzerinize kaldırdık” diye çevrilir. Ve bu çevirilerden de sünnetüllaha aykırı anlamlar çıkarılır. Âyetin orijinalindeki “Fevk” sözcüğü, “Dun, alt” sözcüğünün karşıtı olan “üst” edatı olduğu gibi, şeref ve fazilet açısından başkasının üstüne çıkma anlamındaki “Fake” fiilinin mastarıdır da. Ayrıca “fevk” sözcüğü, genelde manevi üstünlüğü ifade için kullanılır. Zuhruf; 32, Bakara; 212, Âl-i Imran; 55, En’am; 18 ve A’raf; 127’ye bakılabilir. Bu sözcüğün bazı kullanımları Türkçemize de geçmiştir. Üstün bir şey nitelenirken “Fevkalâde” denilir. Bu duruma göre sorduğunuz ayetlerin aşağıdaki gibi meallendirmesi daha uygun olur diye düşünüyorum.

                    Bakara;63: "Hani bir zamanlar Biz, sizden, “Allah’ın koruması altına girmeniz için verdiğimiz şeyi kuvvetle tutun ve içindekileri hatırınızdan çıkarmayın!” diye sağlam bir sözü almıştık ve sizin Üst’ünüzü; seçkininizi (Musa’yı) Tûr'a/dağa yükseltmiştik; çıkarmıştık."


                    Bakara;93: "Ve hani Biz, sizden, “Size verdiğimizi [Kitab'ı] kuvvetlice alın ve dinleyin” diye sağlam söz almış ve sizin Üstünüzü; seçkininizi (Musa’yı) Tûr'a yükseltmiştik; çıkarmıştık. Demişlerdi ki: “Dinledik ve isyan ettik/iyice sarıldık.” Ve gerçeği örtmeleri yüzünden buzağı [altının ilâhlığı] kalplerine içirilmişti. De ki: ‘Eğer inananlar iseniz, inancınızın size emrettiği şey ne çirkindir!"

                    Nisa 153: "Kitap Ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Ve kesinlikle onlar Mûsâ'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de, “Allah'ı bize açıkça göster” demişlerdi. Sonra da hakksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra da kendilerine açık deliller geldiği hâlde o buzağıyı/altını ilah edinmişlerdi. Sonra Biz onları bundan dolayı da affettik. Ve Biz Mûsâ'ya apaçık bir kanıt verdik."
                    Nisa;154: "Ve söz vermeleri ile birlikte üstlerini/en değerlilerini/Musa'yı Tûr'a yükselttik.Ve onlara: “O kapıdan secde ederek/boyun eğip teslimiyet göstererek girin” dedik. Yine onlara: Tefekkür /kulluk gününde sınırları aşmayın dedik."

                    Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
                    Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
                    Sevgi,saygı ve muhabbetle.
                    Allah'a emanet olunuz.
                    Halil Ay

                    Comment

                    • merdem
                      Uzman Üye
                      • Nov 2012
                      • 1364

                      #55
                      BAKARA / 186 "Evlere arkalardan girmek"

                      189. Sana hilâllerden [yeni aylardan] soruyorlar. De ki: "Onlar, insanlar ve hacc için zaman ölçüleridir." Evlerinize arka taraflarından girmeniz "birr" değildir. Ama "birr", takvâlı davranmaktır. Öyleyse, evlerinize kapılarından girin. Ve başarıya erenlerden [kurtulanlardan] olmanız için Allah'a takvâlı davranın.



                      Ebû Ubeyde'ye göre ise, “evlere arkalarından girmeyin, kapısından girin” ifadesi, bir deyim olup bununla, işinizde-gücünüzde yanlış yol izlemeyin, yanlış metod kullanmayın, her şeyi kuralına göre yapın, yanlış yoldan giderseniz menzil-i maksudunuza eremezsiniz; amacınıza ulaşamazsınız” denilmek istenmiştir. Bu durumda verilen mesaj şöyle olur: “İyi, dindar insan olmak için atalarınızın bâtıl inançlarına değil, dinin sahibinin koyduğu ilkelere uyun. Allah'ın koymadığı kurallar insanı Allah'a yaklaştırmaz.”

                      Mesela yukaridaki rivayet yeterli görülüp baska rivayetlere yer verilmemeliydi, yahutta en azindan, Hakki hocamiz bu Ayette kendi alayisini belirtmeliydi.


                      Allah kendisinden razi olsun, Hakki Hocamizin bilgilerinden faydalanabiliyoruz.

                      Ama bazi aciklamalarinda cok kafa karistirici bir usülü var. Inis sebebi olarak bazi rivayatleri hic katmamis olsa daha kisa ve anlayisli olacak aciklamalari.

                      Kafam hep takilmistir " Evlere arkalardan girmek " sözcüklerine. Rivayetlerde gösterilen misallar sacma geliyor akla, Allah'in her isi bittide arap milletine evlerinin ne tarafindan girmelerinin dogru oldugunu bildirsin.

                      Bazi rivayetler öylesine sacma ki, sanki mübarek Ayetler bir kac arabin yüzü suyuna indirlmis (!) Elbette aralarinda dogru olanlari vardir, ama o Ayetlerde; "Sana .... hakkinda soruyorlar" diye basliyor ve cevaplandiriliyor.

                      Kur'an kimsenin hatirina indirilmemistir, hic kimse de tekeline alamaz. Islam dini besbelli ki sadece bir arap dini degildir. Belli bir kavme indirilmis yolundan gidilerek dini suistimal etmeye lüzum yok. Tüm alemlere acik bir sekilde hitap eden Kur'an ona göre anlasilmalidir.

                      Belirtmek istedigim bir nokta var, acaba Kur'an'i anlamak ve tatbik etmek icin illede arap kültürünü, geleneklerini, tarihini ögrenmek sartmi?

                      Dünyanin öbür tarafinda olan bir müslüman arap usülüne göremi uygulamasi lazim her bir kurali tam bir mümin olabilmesi icin?

                      Comment

                      • merdem
                        Uzman Üye
                        • Nov 2012
                        • 1364

                        #56
                        BAKARA MUCİZESİ (MÜTEŞABİH BÖYLE OLUR) / Metin DURALİ

                        Google'a "yarasayi esneten madde, ilac" olarak arama yaptigimda bir sürü sayfa cikti ortaya.

                        Asagidaki yazida Bakara suresi 67-73. ayetler enteresan bir sekilde meallendirilmis.


                        ***



                        Şimdi aşağıdaki meali internette bulunanlar 30-40 mealin olduğu sitelere girip

                        (http://kuran.mollacami.com/ayetler.php?Asn=192) hem Arapçasını hem de Türkçe anlamı ve meali ile birlikte karşılaştırabilirler. Sizler de ellerinizdeki Kur’an mealleri ile karşılaştırarak anlatacağımız bu 7 ayeti herhangi bir sayı ya da ebced olmadan yani herhangi bir sayı ile karşılaştırmadan ve ne Arapça anlamına ne de Türkçe mealinde değişiklik yapmadan sadece yukarıda (PARANTEZ) içine aldığımız iki ANAHTAR kelimeyi çevirerek yukarıdan aşağı aynen kelime dizgisini bozmadan herhangi bir Arapçasında da değişiklik yapmadan yukarıdan aşağı okuyup bitirdiğimiz anda İNSAN BEYNİNDEKİ BİR HORMON’ a ulaşacağız.

                        Bakara suresi 67-73 Bismillahirrahmanirrahim

                        67. Bir vakit de Musa, kavmine demişti ki: “Allah size bir inek (boğazlamanızı) emrediyor. ” Onlar da: “Ay! Bizimle eğlenip alay mı ediyorsun?” dediler. O da: “O gibi cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.” dedi.

                        68- Onlar: “Bizim için Rabbine dua et onun ne olduğunu bize açıklasın.” dediler. O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: “Bir inek ki ne yaşlı, ne de genç, ikisi ortası bir dinç. Haydi, emrolunduğunuz işi yapın!” dedi.

                        69- Onlar: “Bizim için Rabbine dua et rengini bize açıklasın” dediler. O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: Rengi bakanlara sürur veren sapsarı bir inek.” dedi.

                        70- Onlar: “Bizim için Rabbine dua et, onu bize iyice açıklasın; çünkü o inek bize (benzer)geldi. Bununla beraber Allah dilerse elbette onu buluruz.” dediler.

                        71- O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: O, ne boyunduruk altına alınan ne de ekin sulayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir inektir.” dedi. Onlar da: “İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun.” dediler. Bunun üzerine o ineği bulup (boğazladılar) neredeyse yapmayacaklardı.

                        72- Ve o vakit birini öldürmüştünüz de, katili hakkında birbirinizle atışmış, üstünüzden atmıştınız. Hâlbuki Allah gizlemiş olduğunuzu açığa çıkaracaktı.

                        73- Onun için dedik ki: “O’nun bir kısmı ile ona vurun.” İşte böyle, Allah ölüleri diriltir ve size ayetlerini gösterir, ta ki aklınızı başınıza alasınız.

                        Yukarıdaki meallerden anladığımız şey: Hz. Musa zamanında biri öldürülmüş ve katili aranmış, bulunamayınca da hz. Musa’ya müracaat etmişler ve tarif edilen bir inek istenmiş ve bulunmuş ve 73. ayette de Allah böylece ölüleri diriltir demiş olduğudur. Sonunda Allah’ın ölüleri diriltmekten bahsetmesi ve bu anlatacağımız anlamı ile okuduğumuz zaman insan beynindeki bir HORMON a ulaşmış olmak tabii ki beni beyin araştırmalarına da sevk etti. Ellerinizdeki meallere ve diğer meallerle karşılaştırdığınız zaman şu değişikliklere rast geleceksiniz:

                        1- BAKARA kelimesi; kiminde İNEK, kiminde SIĞIR kiminde DÜVE olarak anlatılmış, Bakara kelimesinin ansiklopedik anlamına baktığımız zaman bir inek ya da öküz cinsinden sığır olarak geçse de hiç bir mealde ÖKÜZ kelimesine rastlayamazsınız. Çünkü bu ayetlerde geçen bakara = dişi inektir. Düve de ineğin küçük olanına denir. İnek ve düve de sığır cinsi olduğu içinde sığır olarak anılmasında bir mahsur görülmemiştir. Tabii ki bu kelime MÜENNES olduğu için dişisi yani inek olarak alınmıştır.

                        2- Birinci anahtar kelimemizdeki (boğazlayın) ise kesin ya da kurban edin olarak meallendirmişlerdir.

                        3- 73. ayette özellikle çoğu müfessirler (parantez arası) anlam kullanmışlardır.

                        Örneğin: Kesilen ineğin bir parçası ile öldürülen adama vurun, sığırın bir parçası ile ölen adama vurun gibi sadece Muhammed Esed (Yahudi kökenli olup Yahudi kültürünü bildiği için “bu prensibi bu gibi olaylarda uygulayın” diye çevirmiş ve Mustafa İslam hocamız da aynen onun mealini alarak diğerlerinden bu konuda ayrılmışlardır. Oysa bu kelimenin Arapça moda mod anlamı Elmalı’nın tefsirlerinde de açıkladığı gibi (O’nun bir Kısmıyla ona vurun) dur.

                        Bu değişiklikleri açıkladıktan sonra yukarıdaki ayetleri ve ANAHTAR iki kelimeyi açarak kelime yapısını bozmadan yukarıdan aşağıya anlamlandıralım.

                        Birinci anahtar kelimemiz Allah size bir inek (BOĞAZLAMANIZI) emrediyor cümlesindeki boğazlamak kelimesi Arapça olarak entezbehû olarak geçen ZBH kelimesinin moda mod anlamı = BOĞAZIN YARILMASI dır. Hayvanlar ellerinden ayaklarından değil sadece BOĞAZLARI YARILARAK işlem yapıldığı için müfessirler burada ZBH kelimesini görüp te aşağıdaki ayetlerde bir parçası ile vurulmasından bahsedince ineğin kesilmesi ya da boğazlanması ya da ineğin kurban edilmesi olarak çevirmişlerdir. Çünkü en yaygın anlam budur. Aynı kelimeden türeyen kurbanlık = ZiBH ve bizde de kullanılan MEZBAHA kelimesi hep hayvanların BOĞAZI YARILARAK yapılan işlem olduğu için bu yönde kullanılır olmuştur.

                        Meallerdeki değişiklikler de bundan dolayı kaynaklanmıştır. Kesin, boğazlayın, kurban edin gibi.

                        Biz de kelime bütünlüğünü bozmadan açıklayacağız dediğimize göre BOĞAZIN YARILMASI olarak anlamlandıracağız. Fakat genelde müfessirlerin düşündüğü gibi DIŞ BOĞAZI değil İÇ BOĞAZI YARACAĞIZ: yarılmak = İkiye ayrılmaktır ve müfessirler burada hep ineğin dış boğazının yarılmasını düşünmüşlerdir. Şimdi biz BOĞAZ deyince ne anlıyoruz?

                        Örneğin: boğazlı kazak ya da boğazımda sivilce çıktı ya da boğazıma bir şey kaçtı kelimelerindeki BOĞAZ kelimesi ikisi dış boğazı biri iç boğazı temsil etmektedir. Anatomik olarak bakarsanız aslında BOĞAZ kelimesi İÇ BOĞAZI temsil etmektedir.

                        İÇ BOĞAZI NASIL YARACAĞIZ (ikiye ayıracağız ?)

                        Yani esnetin anlamı ile. Şimdi 67. ayeti okuyalım:

                        Bir vakit de Musa, kavmine demişti ki: “Allah size bir İnek (boğazını yarmanızı=esnetmenizi) emrediyor.” Onlar da: “Ay! Bizimle eğlenip alay mı ediyorsun?” dediler. O da: “O gibi cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.” dedi.

                        Bizimle alay mı ediyorsun diyorlar çünkü İNEKLER ESNEMEZ. Hz. Musa zamanında da ESNEMİYOR du tabii ki. Bakın mesela google ye girerek esneyen hayvanlar yazın ve arama motoruna basın yaklaşık 230.000 sayfa açılıyor. Yüzlerce değişik hayvanların esnerken resimlerine rast geleceksiniz. Kediler, köpekler, atlar, aslanlar, vaşaklar, develer, kurtlar hatta yılanlar ve ülkemizde bulunmayan iguana ve daha birçok hayvan türünün resimlerine rast geldiğiniz halde bu kadar yaygın olan SIĞIR RESMİ göremeyeceksiniz. Çünkü bilimsel olarak İnekler esnemez.

                        Bu cevap karşısında hz. Musa da bir peygamber olduğunu hatırlatıp Allah’tan vahy aldığını da söyleyerek cahillerden olmaktan sakınırım böyle vahy geldi deyince İŞİN gerçek olduğunu anlıyorlar ve:

                        68 ayet – Onlar: “Bizim için Rabbine dua et onun ne olduğunu bize açıklasın.” dediler. O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: “Bir inek ki ne yaşlı, ne de genç, ikisi ortası bir dinç. Haydi, emrolunduğunuz işi yapın!” dedi.

                        Etraflarında esneyen inek göremedikleri için bari bu esneyen ineği tarif et diyorlar. Ne yaşlı ne de genç ikisi ortası deyince yine bakıyorlar ki esneyen inek yok ve tekrar danışıp sormak ihtiyacı duyuyorlar ve:

                        69. ayet – Onlar: “Bizim için Rabbine dua et rengini bize açıklasın” dediler. O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: Rengi bakanlara sürur veren sapsarı bir inek.” dedi.

                        Bu sefer renginin sarı olduğu bildiriliyor ve etraflarında sarı inek var fakat esneyen inek yok. Sonraki ayette farklı bir soru gelecek ve ikinci anahtar kelimemiz devreye girecek:

                        70. ayet – Onlar: “Bizim için Rabbine dua et, onu bize iyice açıklasın; çünkü o inek bize (benzer) geldi. Bununla beraber Allah dilerse elbette onu buluruz.” dediler.

                        Orta yaşta inek arayıp sonrada sarı inekler de esneyenini arayıp bulamayınca bir anlam veremedikleri için Musa bize bu inek (BENZER) geldi olarak meallenen ve çoğu meallerde bu inekler biri birine benzer olarak açıklanan bu ayetlerdeki İkinci Arapça kelime = teşâbehe kelimesidir.

                        Teşabehe kelimesinin kök anlamına baktığımız zaman TŞBH= benzetme, yani bizim Türkçemizde ve edebiyatımızda da çok sık kullanılan TEŞBİH yani farklı benzetmedir. Örnek vermek gerekirse “cin gibi çocuk, ya da Cennet gibi vatan benzetmeleri hep TEŞBİH yapmakla yani benzetme ile alakalıdır. Hatta “teşbihte (benzetmede) hata olmaz” deriz genelde.

                        İşte bu 70. ayette de Musa’nın etrafında bulunan insanlar Musa bize bu inek TEŞBİH yapılıyor gibi geldi deyince aşağıdaki ayetteki bu sorularının cevabı geliyor:

                        71. ayet – O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: O, ne boyunduruk altına alınan, ne de yeri sulayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır.” dedi. Onlar da: “İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun.” dediler. Bunun üzerine onu (boğazını yardılar = esnettiler) Neredeyse yapmayacaklardı.

                        Yüzyıllardır belki de çok dikkat edilmeyen bir gerçeklik var bu ayette zaten inekler ÇİFT sürüp boyunduruk altına alınmazlar. Bu gerçeği hem Allah biliyor Hem de hz. Musa ve Musa’nın çevresindekiler biliyor. Diyorlar ki İşte tam gerçeği dile getirdin çünkü inekler çift sürmez ve bu gerçekten TEŞBİH. Yani benzetme. Yüzlerce yıldır inekler çifte sürülüp boyunduruk altına alınmaz çünkü koca memeleri ile süt veren inekleri çifte sürerlerse sütten kesilir ve 50 lira iş yapacaklar diye 500 liralık zarara uğramak istemez çiftçiler ve hayvancılık yapanlar. Bunun için devesini atını ya da bu işi yapabilecek başka bir hayvan bulunur fakat süt veren ineklerini ahırda tutarlar…

                        İşte şimdi yapılacak en önemli iş bu TEŞBİH = benzetme yapılanı bulmaktır. Bu ayetlerde Allah, öküz isteyebilirdi. Özellikle inek istediğine göre, ineğin vasıflarını taşıyan bir benzetme olmalıydı. İnekle öküzü birbirinden ayıran belirgin özellik nedir? Her iki cinste de boynuz olabilir, derileri ve renkleri aynı olabilir ama ilk bakışta göze çarpan özellik ineğin MEMELİ olmasıdır.

                        Aramamız istenilen (teşbih=benzetme inek), öncelikle “MEMELݔ olmalıydı diye düşündüm. Ayrıca yeri sürmeyen ve boyunduruk altına alınmayan inek istendiğine göre bu (teşbih-benzetme) MEMELİ ya denizde ya da havada olmalıydı. Çünkü ne denizde ne de havadaki canlılar ne yeri sürüyor ne de boyunduruk altına alınıyordu.

                        Araştırmaya denizden başladım bütün balıklar yumurtluyordu sadece balina, yunus ve foklar MEMELİ idi. fakat 69. ayette renginin sarı ve üzerinde benek olmaması gerekiyordu. Denizde sarı olan balıklar vardı fakat memeli değildi. Memeli olanlarda da sarı renkli yoktu. Demek ki yüzümü gökyüzüne çevirmem gerekiyordu. Gökyüzünde de yüzlerce kuş türü vardı ve hepsi yumurtluyordu. Fakat Allah, sadece tek bir türü MEMELİ yaratmıştı. Evet, evet sadece tek tür: Yarasalar…

                        Peki, 69. ayette belirttiği gibi sarı renkli ve hiç alacası olmayan bir türü var mıydı? Tabii ki vardı “Vampir Yarasa”

                        İşte (TEŞBİH= BENZETME) yapılan MEMELİ vampir yarasa idi. Şimdi asıl istenen şey =İNEK in esnemesi değil (Teşbih = Benzetme) MEMELİ olan YARASA nın esnetilmesidir. Peki, bu yarasayı nasıl esneteceğiz. Günümüz dünyasına dönelim ve bu sorunun cevabını alalım. Günümüz şartlarında ve tıbbi olarak düşünelim lütfen. Şayet uyutun denseydi uyku ilacı vururduk değil mi? Yarasayı esnetin dediğine göre bizde yarasayı esneten ilacı bulur şırıngaya koyar ve ona enjekte ederdik değil mi? Eğer yarasa esnemeye başladı ise aradığımız ilaç doğru demekti. Şimdi elimizde bir yarasa ve diğer elimizde de içerisine onu esnetecek ilacı koyduğumuz şırınga var ve yarasaya enjekte ediyoruz. Evet, esnemeye başlıyor demek ki ilaç doğru. Şimdide aynı şırıngayı ölen adama doğrultun ve 73. ayeti okuyun. “Onun bir kısmıyla ona vurun.” Allah böylece ölüleri diriltir demiyor mu?

                        Onun (şırıngadaki ilacın) bir kısmıyla ona (öldürülen adama) vurun, aslında ölen adamı hayata döndürecek ilaç aynı zamanda yarasayı esnetiyor.

                        BU BİR FORMÜLÜN TARİFİ

                        Şırıngadaki ilacı da merak ettiğinize eminim = oksitosin hormonu. İnsan beyninin hipofiz bezinde yer alan bir hormon. Gökyüzünün tek memeli hayvanı olan yarasayı esneten ilaç = insan beynindeki bir hormon. Bu sizce tesadüf mü? Yoksa Allah’ın gizemli yollarında biri mi?

                        Bakın, yukarıda dediğimiz gibi sadece İKİ ANAHTAR kelimeyi açarak ve meallerdeki kelimelerin yerini değiştirmeden ve iki anahtar kelimenin gerçek anlamına müdahale etmeden yola çıktık ve hiç bir matematiksel formüle başvurmadan açıkladığımız ayetlerin sonunda İnsan beynindeki bir HORMON’A ulaştık.

                        Aslında MÜTEŞABİH AYET lerin gücünü göstermedeki en önemli ayetlerdir Bakara 67-73.

                        Comment

                        • Hasan Akçay
                          Uzman Üye
                          • Dec 2010
                          • 826

                          #57
                          Taner Nickli Üyeden Alıntı
                          Kamerî aylardan olmasi hasebiyle Ramazân'in günes takvimine göre herhangi bir ayda sabitlenmesi söz konusu olmaz.
                          Sayin Hakki Yilmaz'in
                          beserî rivayetlere dayandirdigi
                          görüsü bu.

                          Oysa sözü edilen eger Bakara 185’teki RAMAZÂN ise o, mevsim açisindan kesinlikle vakten sabitlenmistir.

                          Bunu görmek için BESERÎ rivayetlere degil
                          ILAHÎ uyarilara kulak verip
                          gökteki "ayetler"e bakmamiz gerekir.

                          …gögün ayetlerinden yüz çeviriyor onlar. (21:32)
                          De ki, "Göklerde ve yerde ne var, görün!" (10:101)


                          Sehru ramazân
                          kamerî ay degil
                          GÖKTEKI aydir.

                          Ramazân geldi mi diye "ramazân hilali"ni görmek için o yüzden GÖKLERE bakiyoruz.

                          Bakiyoruz... bakiyoruz da görüyor muyuz,
                          gördügümüzün ne oldugunu biliyor muyuz?

                          Bi görsek sunu bilecegiz, "aylarin iddeti"nde en az 12 ay var. Ama her üç iddetten birinde 13.

                          Iste Ramazân dahil, gökteki bütün aylar
                          o onüçüncü ay yoluyla sabitleniyor.

                          Allah, gökleri ve yeri yarattigi gün, düzenlemis bunu (9:36).

                          Buyurun,
                          birlikte görelim.

                          2011’in yaz dönencesinden sonraki ilk dolunay ile basliyoruz.
                          http://www.timeanddate.com/calendar/...ear=2011&n=0):

                          ..I: iddet 1
                          .II: iddet 2
                          III: iddet 3
                          IV: iddet 4

                          ag: agustos,
                          ey: eylul,
                          ek: ekim…

                          ..I.15 Tem 2011-13ag-12ey-12ek-10ka-10ar-09 Ocak 2012-07su-08ma-06ni-06ma-04ha
                          .II.03 Tem 2012-02ag-31ag-30ey-29ek-28ka-28ar-27 Ocak 2013-25su-27ma-25ni-25ma
                          III.23 Haz 2013-22te-21ag-19ey-18ek-17ka-17ar-16 Ocak 2014-14su-16ma-15ni-14ma-13ha
                          IV.12 Tem 2014...

                          Gördük mü?

                          Yaz dönencesinden sonraki ilk dolunaylarin
                          tarihleri:

                          15 Temmuz 2011,
                          03 Temmuz 2012 (I’den 11 gün önce)
                          23 Haziran 2013 (II’den 11 gün önce)

                          Bakar misiniz. Sira IV’e gelince, 13 Haziran tarihli oldugu için III’ün içinde kalan, 13 ncü ay araya giriveriyor. Eger III’ün içinde kalmasaydi bir sonraki iddet olan IV’e ait olacakti. Ve o zaman da IV 11 gün önce baslayacakti, tipki ötekiler gibi.

                          Ve bu hep böyle gidecekti. Zincirleme.

                          Allah buna izin vermiyor;
                          IV’ü
                          13 Haziran 2014’te degil
                          12 Temmuz 2104’te baslatarak
                          zinciri KIRIYOR.
                          http://www.timeanddate.com/calendar/...?year=2014&n=0

                          ve

                          ramazân dahil, gökteki bütün aylari
                          mevsim açisindan sabitliyor.

                          21 hazirandan sonraki ilk aydir ramazân. Mevsim açisindan Allah onu vakten sabitlemistir. Daima sicak yaz mevsiminin basindadir. Yaz mevsiminin basinda. Hep yaz mevsiminin basinda.

                          Sicak günlerin habercisidir. Örnegin sicak günlerde üreyip yavrularini büyütmekle mesgul olan av hayvanlarini öldürmek suretiyle kan dökmenin haram oldugu (5:2, 5:95) "haram aylar"in ilkidir.

                          SICAK AY anlaminda SEHRU RAMAZÂN denmesinin nedeni bu.
                          Last edited by Hasan Akçay; 3. June 2014, 02:30 AM.

                          Comment

                          • beyazasi
                            Katılımcı Üye
                            • Aug 2013
                            • 50

                            #58
                            ....
                            Last edited by beyazasi; 31. August 2017, 07:32 PM.

                            Comment

                            • Hasan Akçay
                              Uzman Üye
                              • Dec 2010
                              • 826

                              #59
                              beyazasi Nickli Üyeden Alıntı
                              sayın hasan akçay yaptığım tahmin eğer doğruysa bundan sonraki yıllarda ramazan bu tarihlerde başlıyacak.
                              2 Tem-2015
                              19 Tem-2016
                              9 Tem-2017
                              Evet.

                              IDDETIN
                              ILK DOLUNAYI – SON DOLUNAYI
                              02 Tem 2015 - 20 Haz 2016
                              19 Tem 2016 - 09 Haz 2017
                              09 Tem 2017 – 29 May 2018

                              Ilk iddette 13 ay var.

                              01.02 Tem 2015
                              02.31 Tem 2015
                              03.29 Agu 2015
                              04.28 Eyl 2015
                              05.27 Eki 2015
                              06.25 Kas 2015
                              07.25 Ara 2015
                              08.24 Oca 2016
                              09.22 Sub 2016
                              10.23 Mar 2016
                              11.22 Nis 2016
                              12.21 May 2016
                              13.20 Haz 2016

                              Comment

                              • Hasan Akçay
                                Uzman Üye
                                • Dec 2010
                                • 826

                                #60
                                Taner Nickli Üyeden Alıntı
                                Kamerî aylardan olması hasebiyle Ramazân'ın güneş takvimine göre herhangi bir ayda sabitlenmesi söz konusu olmaz. Zira Allah birçok görevi Kamerî takvime bağlamıştır.
                                Nasil söz konusu olmaz?

                                O kadar
                                abes bi iddia ki
                                bu...

                                Ha "Gökteki aylarin günes yilinin belli bir vaktinde sabitlenmesi söz konusu olmaz" demissiniz
                                ha "Allah söz konusu olmaz."

                                Çünkü

                                gökteki bütün aylar
                                günes yilinin belli bir vaktinde
                                Allah tarafindan sabitlenmis.

                                Yillarin sayisini
                                gökteki aylar
                                günes yilinin belli bir vaktinde sabitlenmis olmalari sayesinde
                                bildiriyorlar (Yûnus 5)

                                Ve

                                Şehru Ramazân
                                göktedir.

                                Göktedir ki
                                onu gökte görmeye çalisiyorsunuz
                                oruca baslamak için.
                                Last edited by Hasan Akçay; 2. June 2015, 09:52 AM.

                                Comment

                                Working...