Lütfen İFFET kelimesini kullanmadan cevap verir misiniz.
Daha evvel de yazmıştım. Bizim anlayışımıza göre "ferc" açıklık, ara, mesafe dir. "aradaki mesafeyi koruyan" veya "mesafeyi koruyanlar, veya saygın kişiler, veya kişilik sahipleri"
Saygılarımla.
Galip Yetkin.
Last edited by galipyetkin; 30. December 2018, 12:32 PM.
24. âyette, Yeminlerinizin sahip oldukları hariç, muhsan kadınlar [nikâhlı/evli kadınlar] da haram kılındı buyurulmuştur. Müslümanlara iltica edip de himâyeye verilmiş kadınların diyar-ı küfürdeki kocalarının varlığı önemli değildir.
Halil Hocamız
sayın Hakkı Yılmaz'dan alıntılamış bu "tahlil"i,
dolayısıyla itirazım aslında sayın Yılmaz'adır.
Sayın Yılmaz ise görüldüğü üzere
yeminlerinizin sahip olduğu kadınlar sanki koca üstüne kocaya varacak kadar iffetsiz* imişcesine
onların evli olanlarıyla evlenmenizi caiz ilan ediyor ve bunu 60:10'a dayandırıyor.
Oysa 60:10'da
yeminlerinizin sahip olduğu evli kadınlarla evlenmeniz caizdir
anlamına gelen hiç bir ifade yok.
Tam aksine
sığınmacı kadınları sizin eş alabilmeniz için onların önce kafir kocalarından kopup bekar hale gelmesi şart koşuluyor,
tıpkı kafirlerin sizin nikahınız altındaki kadınları eş alabilmesi için onların önce sizden kopmasının şart koşulması gibi.
Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın <---> sığınmacı kadınları kâfirlere geri döndürmeyin.
(Bu kevâfir size helal değildir) <---> bu sığınmacı mümineler kafirlere helal değildir
Sarfettiğinizi kafirlerden isteyin <---> Kafirler de sarfettiklerini sizden istesinler.
Artık bütün bunlardan sonra
sığınmacı kadınlar o kafirlerle ne kadar evli ise
sizin eski eşleriniz sizinle o kadar "evli"dir.
O kafirler sizin nikahınız altındaki kadınlarla mı evlendiler?
___________________________________________
*Türkçede iffet ve IRZ eş anlamlıdır.
İffet sözcüğü örneğin 66:12'de de geçmiyor
ama Hz Meryem'le ilgili o ayette
Hz Meryem'in "iffet"inden söz ediliyor:
Ve meryem ebnete ımrân
elletî ahsanet fercehâ -iffetini koruyan idi o.
Eğer Hz Meryem iffetini koruyan değil idi ise
neyini koruyan idi?
Lütfen iffet, IRZ demeden cevap verir misiniz.
Halil hocamızı ben de sayarım elbet
ama Türkçe kelimelerde Arapça anlamlar vehmedip anlam karmaşası yaratması doğru değil.
Birinin bunu ona söylemesi lazım.
Ve eğer "Hocamıza saygı!" diyerek
özgürce yazamıycaksam
hiç yazmamayı tercih ederim.
.
Last edited by Hasan Akçay; 27. February 2018, 10:26 PM.
"İffet" kelimesine yalnızca kadınları niteleyecek şekilde "namus" anlamını verirseniz, bu anlamı kabul etmediğimiz zaman biz Meryem'e "iffetini koruMAyan biri/namussuz" mu demiş oluyoruz?
Tuhafsınız.
Meryem kaldığı ibadethanenin kuytu bir yerine çekilmiş olması da ırz düşmanı din adamları, ya da bütün erkekler tecavüzcü ya!...., onların tasallutundan korunma ve "namusunu/iffetini" koruma iç güdüsünden mı?
Yoksa, hamile ve "savm etmekte" ollduğundan dolayı diğer kişilere karşı bu sebeplerden dolayı mesafeli davranmasından mı?"
Kadınların genelini siz îmânızla namussuz/iffetsiz" deyip hangilerinin "iffetli" olduğunu veya nasıl "iffetli" olacaklarını anlatmanız da tuhaf.
Namus/iffet" esas "namussuzluk/iffetsizlik" istisna olması gerekirken sizin anlatılarınızda sanki "iffetsizlik" esas da "iffet" marifet.
Her ne ise siz bakın işinize.
Saygılar, Sevgiler.
Galip Yetkin.
Last edited by galipyetkin; 23. August 2018, 08:36 AM.
Ve apış aralarını saklayanlardır onlar
Vellezîne hum li furûcihim hâfizûn
ama eşleri ya da yeminlerinin malik oldukları hariç....
Müminler bu ikisinin dışındaki insanlara mesafeli davranırlar mı demektir bu
ya da onlara ilgi göstermekle birlikte ve yakınlarında olmakla birlikte
apış aralarını açmamak suretiyle ırzlarını yani "iffet"lerini korurlar mı?
Bu sorum sayın Galip Yetkin'e değildir.
.
Last edited by Hasan Akçay; 28. February 2018, 12:40 AM.
Bu yazdığım Sayın Hasan Akçay iletisine cevap olmayıp ayette geçen konu ile ilgili "furûcihim hâfizûn" ifadesinden, aklım-fikrim apış aram ile meşgul olmadığından, yukarıda belirttiğim gibi "ferc/füruç" ifadesini "mesafe" olarak anladığımdan "hâfizûn" kelimesi de bana "aklından çıkartmadığı/aklında/ezberinde tuttuğu" anlamını ifade ettiğinden, "mesafeli davranmayı aklından çıkartmayan kişi"; "mesafeli davranmayı kendine prensip edinmiş olan fert" ifadesini/mânâsını anlıyorum.
Her halde yenisi açılmadıkça bu konuya bir daha değinmem zannederim.
Saygılarımla.
Galip Yetkin.
Last edited by galipyetkin; 22. July 2018, 10:59 PM.
47:4'ü vahyederek köleliğe son veren Yüce Allah'a inat*
"cariyeler"den yani hür olmayan kadınlar"dan nasıl dem vurulabilir ki
"hür kadınlar"dan dem vurulabiliyor?
Konumuz, İslamiyette esirliğin olup olmaması, esirliğin Cenabı Allah'ın yasaklayıp yasaklaması mı ki, Muhammed Suresi 4. ayete gönderme yaptınız.
Yazmış olduğum yazı"MUHSANAT" sözcüğü ile ilgili yapmış olduğum açıklamada cahiliye dönemindeki Arapların mevcut uygulamalarını belirtmek içindir.
Cenabı Allah Kur'an'da müslümanlara:" Ey müslümanlar!Müslüman olmayanlara saldırın. Onların erkeklerini, kadınlarını, çocuklarını esir alın ve onları köleleştirin, kadınlarını cariye olarak kullanın mı diyor yoksa tebliğ yapılan toplumun mevcut uygulamalarının yanlış olanlarının düzeltilmesi için uyararak ilkelerini mi belirtiyor?
Okuyan kardeşlerimizin görmeleri için Muhammed Suresinin 4-6 ayetlerini belirtelim:
Muhammed;4: Feiza lekıytümülleziyne keferu fedarberrikab* hatta iza eshantümuhüm feşüddül vesâka, feimma mennen ba'dü ve imma fidaen hatta tedaal harbü evzareha* zâlik* velev yeşaullahu lentesare minhüm ve lâkin liyeblüve ba'daküm Bi ba'd* velleziyne kutilu fiy sebiylillahi felen yudılle a'malehüm.
"Kafir olanlarla karşılaştığınızda, boyunları vurmaya bakın. Nihayet onlara ağır bastığınızda, bağı kuvvetleyin. Ondan sonra ya karşılıksız salıvermek ya bir fida’dır/kurtulmalık karşılığı. Harb, ağırlıklarını bırakıncaya kadar..."
Enfal;67:Ma kâne li Nebîyyin en yekûne lehu esra hatta yüshıne fiyl Ard* türiydune aradaddünya* vAllahu yüriydül ahirete, vAllahu Azîyzün Hakiym;
67Yeryüzünde ağır basmadıkça; savaşta kesin ve tam üstünlük sağlamadıkça, kendisi için esirler oluşturması hiçbir Nebiye uygun değildir. Siz, dünya genişliğini istersiniz, Allah da âhireti ister. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.
Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Alalh'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.
Hasan bey ve halil hocam selam.sizden yorum bekliyorum.
Öncelikle "ma meleket eyman" ifadesi neyi kasdeder
Bu ifadeyle ilgili ayetlere baktığımda,
"eş,çocuk,evde yaşayan bireyler hatta köle cariye olarak bir üst başlık olarak " bakmakla yükümlü olduğu kimseler" diye düşünüyorum
Ne dersiniz.
Şayet aksi takdirde nisa 36nın kapsamında sanki eş ve çocuklar yokmuş da cariyeler varmış anlamı çıkmıyor mu.
Veya müminun 6 da cariyelere karşı furucunu korumaya gerek yok anlamı verilirken nur58 de cariyeler odanıza girerken izin istesin anlamı çıkıyor.
Müminun 6: eşleriniz veya(yani,) yeminleriniz altıdakiler...
Tıpkı başka bir ayette "işitseydik veya(yani) akıl etseydik... Dediği gibi.
Yani burdaki "veya" bağlacı aynı öznenin farklı anlatımlarını betimliyor sanki.
Örneğin türkçede,
"epilepsi veya halk dilinde sara hastalığı.
Nur58:yemininiz altında olan(bakmakla yükümlü olduğunuz,evinizde yaşayan) ve ergeliğe girmemiş olanlar...
Burda da "ve" ifadesi aynı özneyi betimliyor
Yani hem bakmakla yükümlü olduğun hem de küçük olanlar.bunlar iki ayrı kişi değil bir bireyin iki özelliği.
Diye düşünüyorum.
Doğrusunu allah bilir
Sizin fikriniz ne yöndedir.
yolcu42 Nickli Üyeden Alıntı
Öncelikle "ma meleket eyman" ifadesi neyi kasdeder
Öncelikle şunu belirteyim. İslam dini nikâhsız cinsel ilişkiyi onaylamaz. Nikâhsız gönüllü ilişkiyi zina, nikâhsız ve gönülsüz ilişkiyi de tecavüz sayar.
Allah Resulünün eşlerinden olan "Müminlerin Annesi Safiye" bir savaş esiridir; "Mü'minlerin annesi Mariye" de kendisine hediyedir. Allah'ın Resulü her ikisi ile de nikâhlanmış,Tahrim ve Ahzab surelerinde de Resulullah’ın “eşleri” olarak nitelenmişlerdir.
Ayetlerde geçen “ ما ملكت ايمانهمma meleket eymanühüm:“Sağ ellerinizin sahip olduğu” demektir. İslam dini tebliğ edilmeye başlandığında Arabistan coğrafyasında kölelik, kurumsal olarak vardı. Satın alınma, miras yoluyla gelme, baskınla kaçırma, harp esirlerinin köleleştirilmesi ve köle bağışı gibi yollarla kölelik kurumlaşmış olarak devam ediyordu. Ma meleket eymanühüm'ü "Sözleşmelerinin sahip oldukları" denilebilir.
İslam dini sıcak savaş dışında esir almayı, savaşta alınan esirlerin de köleleştirilmesini yasakladı (Enfal 67 ve Muhammed4)
yolcu42 Nickli Üyeden Alıntı
"eş,çocuk,evde yaşayan bireyler hatta köle cariye olarak bir üst başlık olarak " bakmakla yükümlü olduğu kimseler" diye düşünüyorum
Ne dersiniz.
Sözleşmelerinin sahip oldukları içerisine yukarıda belirttiklerim girer.Cariye sözcüğü ise bu kavrama yamanmış bir iftiradır.
Cariye” sözcüğü kök anlamı "olmak,geçmek, akmak" vb anlamlarındaki (cim,ra,ye)kök harflerinden türemiş; "akan, elden ele dolanan, parayla alınıp satılabilen köle kadın" anlamında bir sözcüktür. Türkçemizde bu kökten türemiş İcra/yürütme uygulama, cari/geçerli, cerayan/elektrik akımı gibi kullanılan çokça sözcükler vardır.
Şayet aksi takdirde nisa 36nın kapsamında sanki eş ve çocuklar yokmuş da cariyeler varmış anlamı çıkmıyor mu.
Ayete bakalım.
Nisa;36: Va'budullahe ve la tüşrikû biHi şey’en ve bil valideyni ıhsanen ve bi zil kurba vel yetama vel mesakiyni velcari zil kurba vel caril cünübi ves sahıbi bil cenbi vebnis sebiyli ve ma meleket eymanüküm* innAllahe la yuhıbbu men kâne muhtalen fahura;
Allah’a kulluk yapın. O’na hiç bir şeyi ortak etmeyin. Ana-baba’ya, yakınlık sahiplerine, yetimlere, miskinlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolun oğluna ve ellerinizin malik olduklarına/sözleşmelerinin sahip olduklarına ihsanda bulunun. Muhakkak ki Allah kibirlenip övünenleri sevmez.
Dediğim gibi cariye ma meleket eymanüküm içerisinde olmaz.
Müminun 6: eşleriniz veya(yani,) yeminleriniz altıdakiler...
Tıpkı başka bir ayette "işitseydik veya(yani) akıl etseydik... Dediği gibi.
Yani burdaki "veya" bağlacı aynı öznenin farklı anlatımlarını betimliyor sanki.
Örneğin türkçede,
"epilepsi veya halk dilinde sara hastalığı.
Olay "ev" bağlacının kullanımında.
Müminun;6:İlla alâ ezvacihim ev ma meleket eymanühüm feinnehüm ğayru melumiyn
Eşleri yahut sözleşmelerinin sahip oldukları ayrı. Çünkü onlar levmedilmiş değillerdir/kınanmazlar.
Burada "EV" bağlacı ile ma meleket eymanüküm ile ilgili açıklama yapılacağı belirtilir ki bu da belirtilmiştir.
Ev bağlacının özelliklerini bilmeyenlar bu durum açıklanmayacak gibi eşler ayrı ma meleket eymanüküm ayrı gibi düşünerek açıklamalar yapmışlardır.
Ev bağlacıyla ilgili özet açıklamadan sonra ayrıntılı açıklama geleceği ile ilgili Kuranda örnekler vardır. Bakara 135, Zariyat 52 ye bakabilirsiniz.
Nur58:yemininiz altında olan(bakmakla yükümlü olduğunuz,evinizde yaşayan) ve ergeliğe girmemiş olanlar...
Burda da "ve" ifadesi aynı özneyi betimliyor
Yani hem bakmakla yükümlü olduğun hem de küçük olanlar.bunlar iki ayrı kişi değil bir bireyin iki özelliği.
Diye düşünüyorum.
Doğrusunu allah bilir
Sizin fikriniz ne yöndedir.
Nur;58:Ya eyyühelleziyne amenu li yeste'zinkümülleziyne meleket eymanüküm velleziyne lem yeblüğul hulüme minküm selâse merrat...
Ey iman edenler!.Sağ ellerinizin malik olduğu/Sözleşmelerinin sahip oldukları kimseler ve sizden akil-baliğ olmayanlarınız, sizden üç defa izin istesinler.
Sözleşmelerinin sahip oldukları ile sorumluluk ve bakımı üzerinde söz sahibi oldukları herkes bu kavramın içerisindedir.
Kusursuzluk sadece Allah'a mahsustur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.
Hayır, Hz Meryem bekardı ve korunan kadınlardan biriydi (66:12).
O halde Hz Meryem örneğinde görüldüğü üzere
muhsanât kelimesinin anlamı "Allah tarafından korunan kadın" demek olur. O günkü toplumda bolca vardı kendilerini Allah'a adadıkları için Allah tarafından korunan bu tür kadınlar
ki aralarında 47:4'ten önce cariye yapılmış olanlar vardı.
Zina etmezdi onlar, zina etmeyi çok büyük vebal sayarlardı.
Öyleyse, 24. âyetteki المحصنات [el-muhsanât] ile, Allah tarafından korunan “bekar kadınlar” kastedilmiştir.
Ne kadar keyfî bir iddia değil mi,
tıpkı şunun gibi:
Öyleyse, 24. âyetteki المحصنات [el-muhsanât] ile, “evli kadınlar” kastedilmiştir.
Bırakalım kardeşim, Allah'a şunu kastettirmeyi bunu kastettirmeyi de
"Allah ne diyorsa o!" diyelim. 4:24'te O'nun dediği şudur:
Ve kadınların korunanları ama yeminlerinizin yönettikleri hariç -Vel muhsanâtu minen nisâi illâ mâ meleket eymânukum...
Bakınız bakalım ayete, Meryemin fercini Allah mı korumuş yoksa kendisi mi korumuş?
Ve Meryemebnete 'ımranelletiy ahsanet ferceha fenefahna fiyhi min ruhıNa ve saddekat bikelimati Rabbiha ve kütübiHi ve kânet minelkanitiyn;
Ve fercini bir kale gibi koruyan İmran kızı Meryem’i de. Onun içine ruhumuzdan nefhettik. Ve Rabbinin Kelimelerini ve Kitablarını tasdik etti ve kanitiynden oldu.
Her zaman dersiniz ya: "Allah ne dediyse o." bu sözünüzün uygulayıcısı olup Allah'ın söylemediklerini, söylemiş gibi yapmayınız lütfen.
Tahrimdeki vurgu, Meryem'in bakireliği değil,fercini koruduğunadır. Cenabı Allah'ın "bakire/dokunulmamış" sözcüğünü kullandığı ayetlere de bakarsanız olayı daha net görürsünüz.
Muhsanat ile ilgili yazımda:
Sözcüğün türediği ح ص ن [h-s-n] kökünün anlamı, “engel olma, koruma altına alma” demektir. Şehri koruyan sûr'a ve kaleye, حصن [hısn] denir. Konumuz olan المحصنات [muhsanât] sözcüğünün anlamı ise, “koruma altına alınmış kadın” demektir.
diyerek sözcüğün türetildiği kök harflerinin anlamını da vermiştim.
Tahrim deki ahsanet Nisa24 deki el-muhsanât, Nisa 25 deki muhsanat ayrımına iyi bakınız lütfen. Bakmanız durumunda yine de yazınızdaki savlarda bulunacaksanız birşey diyemem.
Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.
Ve men lem yestetı’ minkum tavlen en yenkıhal muhsanâtil mu’minâti fe min mâ meleket eymânukum min feteyâtikumul mu’minât...
Taner Nickli Üyeden Alıntı
Ve sizden her kim hür mü’min kadınları nikâh edecek bir zenginliğe gücü yetmiyorsa, ona da, yeminlerinizin mâlik olduğu, mü’min genç kızlarınızdan nikâhlamak var....
Konumuz muhsanâtil mu'minât ifadesindeki muhsanât kelimesidir,
ki Hz Meryem örneğinde görüldüğü üzere iffeti "korunan kadınlar" anlamındadır
ve hür olmakla ilgisi yoktur.
Nisâ 25 ise çağlar ve bölgeler ötesidir
cahiliye Arabistan'ındaki hür kadın - hür olmayan kadın anlayışına indirgenemez.
Ve islamda hür olmayan kadın yoktur.
Muhsanât
kadınların
evlenme konusunda sizden BAĞIMSIZ olanlarıdır ki iffetlerini korurlar
tıpkı yeminlerinizin size BAĞLI kıldığı feteyâtikum-genç kızlarınız gibi, ki iffetlerini korurlar.
Yeminlerinizin malik olduğu genç kızlarınız iffetlerini korumazlar demek onlara hakarettir.
Evlenirken size BAĞLI olan
18'den küçük öz kızlarınız nasıl hür olmayan değilse, cariye değilse
yeminlerinizin malik olduğu genç kızlarınız da hür olmayan değildir.
Yanlış olan şey
sayın Hakkı Yılmaz'in çevirilerinde
4:24'teki "muhsanât"a evli,
4:25'teki "muhsanât"a hür denmesidir.
Konumuz bu.
.
Last edited by Hasan Akçay; 28. February 2018, 04:26 AM.
Halil Ay hocamız
sayfa 18'de
"Tefekkürlerimize ışık olması dileğiyle" deyip MUHSANÂT ile ilgili görüşlerini açıklıyor
ama kapkaranlık, zifiri karanlık sözler ediyor.
Çünkü bakın
mâ meleket eymânukum min feteyâtikumul müminât yani yeminlerinizin malik olduğu mümin genç kızlarınız (Nisâ 25)
hocamızın hemen arkadan gelen açıklamasına göre ne biçim insanlar imiş:
MÜMİN olmalarına rağmen
iffeti korunmayan kimseler.
Allah aşkına,
kendisini Kuran odaklı diye tanımlayan bir sitede nasıl söylenir bu,
yüce Allah Kuran'ında tam aksini söyleyip dururken (Müminûn 5):
Müminler
o kimselerdir ki iffetlerini korurlar
ellezîne hum li furûcihim hâfizûn
"Feteyât ikumul müminât"tır onlar,
onları Allah böyle tanımlıyor Allah.
Ve Müminûn 5'te diyor ki
mümin olmanın alameti farikası iffetin korunmasıdır.
Kişi iffetini koruyorsa mümindir, korumuyorsa değil.
.
Kur'an, Arabiyyendir. El Muhsanat sözcüğünün Arapçada türetildiği kök حصن - "h-s-n"dir. Bu kökün anlamı, "engel olma, koruma altına alma" demektir. Muhsanat sözcüğü "Korunulan, korunmuş olan,korunma altına alınmış olan" anlamındadır.
Kapkaranlık, zifiri karanlık sözler olarak belirttiğiniz Nisa 24 ve 25 deki "El muhsanat",Korunduğu, korunmuşluğu bilinenlerdir. Korunduğu, korunmuşluğu bilinenler de bu ayetlerin tebliğ edildiği toplumun geleneklerinde, yaşantılarında "evli kadınlar ile hür kadınlardır."
Çünkü bakın
mâ meleket eymânukum min feteyâtikumul müminât yani yeminlerinizin malik olduğu mümin genç kızlarınız (Nisâ 25)
hocamızın hemen arkadan gelen açıklamasına göre ne biçim insanlar imiş:
Değerli kardeşim sizin "feteyat" ile ilgili bu mesajınıza:
FETEYÂT
erkek + dişi değil
yalnızca dişilerdir:
Prof Süleyman Ateş (Kur'ânı Kerîm Tefsîri, Nisâ 25):
İnanmış feteyâtınızdan... ifadesindeki
el-feteyât "el-FETÂT"ın çoğulu olup
fetâ genç delikanlı, yiğit cömert erkek anlamına gelir,
FETÂT ise genç, güzel, cömert kız demektir.
"Kuvvetli,genç avrat/korunmasız" sözlerini eklemiştim.
Avrat sözcüğü ile ilgili yanlış anlamalara meydan vermemek için de avrat sözcüğünün korunmasız olduğunu slaçla eklemiştim. Buna göre "feteyat";Genç,güzel,cömert, kuvvetli genç avrat olur.
Arapça olan "avrat" sözcüğü; "yarık, yırtık, açık, gedik, korumasız" anlamındaki عور - 'avr sözcüğünden türeyen عورة - "avret" sözcüğünün çoğuludur.
Bu nedenle avrat sözcüğünü slaçla korunmasız diye vurguladım.
Anlamını dikkatinizden kaçıran avrat sözcüğüne göndermeler yaparak neler de üretmişsiniz? Hayret!
MÜMİN olmalarına rağmen
iffeti korunmayan kimseler.
Allah aşkına,
kendisini Kuran odaklı diye tanımlayan bir sitede nasıl söylenir bu,
yüce Allah Kuran'ında tam aksini söyleyip dururken (Müminûn 5):
Müminler
o kimselerdir ki iffetlerini korurlar
ellezîne hum li furûcihim hâfizûn
"Feteyât ikumul müminât"tır onlar,
onları Allah böyle tanımlıyor Allah.
Ve Müminûn 5'te diyor ki
mümin olmanın alameti farikası iffetin korunmasıdır.
Kişi iffetini koruyorsa mümindir, korumuyorsa değil.
Bu yargınızı okuyanların ulaşacakları sonuç: Dini İslam olmayan ancak iffetini koruyan herkes mü'mindir olur.
Söylemlerinizle ilgili algı yaratmak için örnek verdiğiniz ayet Mü'minun suresinin mü'min olanların yapması gerekenlerin belirtildiği ayet bir bütün olarak 11 ayette belirtilen:
1Kesinlikle, inananlar durumlarını korudular/ zafer kazandılar.
2Onlar, salâtlarında [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmalarında; toplumu aydınlatmaya çalışmalarında] gösterişsiz/ samimi olan kimselerdir.
3Ve onlar, boş şeylerden yüz çeviren kimselerdir,
4Ve onlar, zekâtı işleyen/vergiyi veren kimselerdir,
5-7Ve onlar, ferclerini koruyan kimselerdir, –eşleri veya sözleşmelerinin sahip oldukları ayrı, çünkü bundan dolayı kınanamazlar, oysa bunun ötesine gitmek isteyenler, işte onlar, sınırları aşanların ta kendileridir.–
8Ve onlar, emanetlerine ve antlaşmalarına riâyet eden kimselerdir.
9Ve onlar, salâtlarını [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını] koruyan kimselerdir.
10,11İşte onlar, içinde temelli kalacakları Firdevs cennetine son sahip olan son sahiplerin ta kendileridir.
ayetlerden 5.sidir. Bu ayete bakalım:
Mü'minun;5: Velleziyne hüm li furucihim hafizun;
Ve onlar ki ferclerini mühafaza edicidirler.
Burada iffetlerini değil ferclerini korurlar diyor.
Bakınız Cenabı Allah Nisa;6:
"...ve men kâne ğaniyyen felyesta'fif... diyor.
Şimdi burada ne diyeceğiz? Zengin olanlar İffetli davransınlar mı diyeceğiz?
"Feteyât ikumul müminât"tır onlar,
onları Allah böyle tanımlıyor Allah.
Değerli kardeşim cümlelerin ögelerini oluşturan sözcüklerin açıklanması ile cümleyi ögelerinden koparmadan vermek farklı şeylerdir.
Nisa;25 den alıntı yaptığınız neden yarım bırakıyorsunuz?
Ve men lem yestetı' minküm tavlen en yenkihal muhsanatil mu'minati femin ma meleket eymanüküm min feteyatikümül mu'minat
Ve sizden her kim hür mü’min kadınları/muhsanatil mu'minati nikâh edecek bir zenginliğe gücü yetmiyorsa, ona da, yasal çerçevede himayenize verilen, mü’min genç kızlarınızdan/min feteyatikümül mu'minat nikâhlamak var. Ve Allah, sizin imanınızı daha iyi bilir.
Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.
Kur'an Arabiyyendir. Arabiyyen olan Kur'an ayetleri Türkçeye, Arapça sözcüklerin Türkçe karşılıkları ile açıklanır.
Müzakerelerde sıkça kullanılan ırz,iffet sözcükleri ile ilgili sorunları gidermek için bu konu ile ilgili yapılmış İlyas Karslı'ya ait olan bir çalışmadan alıntılar yapacağım.
العِرْض ırz:Ceset: beden/vücut nefs: hayat/can/kişinin kendisi haseb:soy/sop/asalet, şeref/haysiyet, kişinin övme ya da yermeye konu olabilecek manevi kişiliği bedenin pis ya da temiz kokusu, gözenek, yağmur bulutu, ağaçlı vadi… İbn Kuteybe, bu kelimenin sadece 'nefs/kişinin kendisi, bedeni, canı' anlamına geldiğini iddia etmiştir. Ancak, diğer birçok Arap dilcisi, bunun değişik anlamlarının olduğunu delilleriyle ortaya koymuştur.
Araştırabildiğimiz kadarıyla, Arapça lügatlerin hiçbirinde, 'ırz' kelimesinin, cinsellik ifade ettiğine veya cinselliği çağrıştıran bir anlamının olduğuna rastlayamadık.
Kullanım Yerine Göre Anlamları:
Bu kelime, çoğu defa başka bir kelimeyle birleşip yeni bir tabir oluşturmak suretiyle kullanılır. Onların bazıları şöyledir:
لاَ تعرضْ عِرضَ فُلانٍ! – Irzına sataşma!= Hakkında kötü konuşma!
عَرَضَ عِرضَهُ. – Sövüp hakaret etti. Soyu-sopu ve asaletiyle onu aşağıladı.
طَعَنَ فلان في عِرض فلان. – Irzını rencide etti=Hakkında kötü konuştu.
أكْرَمْتُ عنه عِرضي. – Irzımı ondan korudum=Canımı/kendimi ondan korudum.
فلانٌ نقِيّ العِرض. – Falancanın ırzı temizdir=Haysiyetlidir.
فلان مُنتنُ العِرض. – Bedeni pis kokuyor.
فلان جَرِبُ العِرضِ. – Soyu-sopu bozuk.
إمرأةٌ طَيِّبةُ العِرضِ. –Vücudu hoş kokan kadın.
فلان كريم العرضِ. – Soylu/soplu birisi=Asilzâde birisi.
Arap Dilciler, Ebu'd-Derdâ'nın: أَقْرِضْ مِن عِرضك لِيوم فَقْركَ! – sözünü:''Seni yerip ayıplayan kişiye karşılık verme! Onu, kıyamet günü ihtiyacın olunca alacağın olarak kabul et!'' şeklinde anlamışlardır.
Yine Arap dilciler, Hz. Ömer'in (ra) Hutay'e adlı şaire söylediği
فانْدّفّعْتَ تُغَنّي بأعراض المسلمين! sözünü; 'Şiirinde müslümanların soyunu-sopunu/ırzlarını yermeye koyuldun' şeklinde yorumlamışlardır.
Arap televizyonlarında film vb. seyrederken şöyle ifadeleri sıkça duymak mümkündür: فليس لي مال سِوى عِرضي. 'Irzım/canımdan başka hiçbir malım/kuruşum yoktur.'
Şiirlerdeki Anlamları:
Birçok Arap şair, 'ırz' kelimesini değişik anlamlar ifade edecek biçimde kullanmıştır. Onlardan bazıları şöyledir:
لَوأن الصّخورَ الصُّمَّ يسمعْنَ صَلْقَنَا لَرُحْنَ وفي أعراضهن فُطورُ.
-Şayet sağır kayalar feryadımızı duysalardı, bünyelerinde gedikler açılmış bir halde kaçarlardı.
رُبَّ مهزولٍ سمينٌ عِرضُه وسمين الجسمِ مهزولُ الحَسَبِ.
-Nice güçsüzler var ki, ırzı/kişiliği güçlüdür. Nice bedeni güçlü olanlar vardır ki, onların da soyu-sopunda iş yoktur.
فإنّ أبي ووالده وعرضي لعرضِ محمد منكم وِقاءُ.
-Babam, onun babası ve benim ırzım:bedenim/canım, size karşı Muhammed'in ırzını:bedenini/canını korumak için kalkandır.
ولكنّ أعراضَ الكِرامِ مَصُونـــةٌ إذا كان أعراضَ اللئامِ تُفَرفََرُ.
-Alçakların ırzları/kişilikleri bocalasa bile, asilzadelerin ırzları/kişilikleri korunmuştur.
قاتلك اللهُ! ما أشَدَّ عليـ كَ البَدْلَ في صَوْنِ عرضك الجَرِبِ.
-Allah cezanı versin! Soysuzluğunu korumada ne kadar değiştin!?
يُنْبِئُكَ ذُو عِرضهم عنّي وعالمُهـــــم وليس جاهلُ أمرٍ مِثْلَ مَن عَلِمَا.
-Onların soylu-sopluları/asilzadeleri/eşrafı ve alimleri sana beni anlatıyor. Bilmeyen, bilen gibi olmaz!
أصون عرضي بمالي لا أدنّسه لا بارك اللهُ بعد العرض في المال.
-Paramla ırzımı/nâmusumu:kişiliğimi korurum, onu kirletmem. Çünkü, ırz/nâmûs:kişilik olmadıktan sonra Allah paraya da bereket vermez.
Örneklerde de görüldüğü gibi 'ırz' kelimesi bazen 'beden/can/vücut' anlamında, bazen de 'manevi kişilik/haysiyet, şeref, asalet..' anlamında kullanılmıştır. Bu kullanım biçimlerini biraz daha netleştirecek olursak şöyle diyebiliriz: Arap şiirlerindeki 'ırz' kelimesi, bazen maddî varlığı, bazen de insanın manevî varlığını ifade etmekte olup, cinsellik ifade eden bir anlamı bulunmamaktadır.
Kur'ân âyetlerinde yer almayan 'ırz' kelimesinin, hadislerde sıkça kullanıldığını görmekteyiz. Kelimenin anlamını daha iyi kavrayabilmemiz için, hadislerde kullanım biçimlerini de görmek faydalı olur kanaatindeyiz. Ancak, hadislerde geçen bu kelimeyi incelerken, hadislerin sıhhat, senet ya da içerdiği hükümlere değinmeden, sadece birkaç hadisi örnek vermek suretiyle, 'ırz' kelimesinin hadislerdeki anlamları üzerinde duracağız. 1. Hadis:
Şiirler bölümünde gördüğümüz ve Hz. Peygamber'in (sa) özel şairi olan Hassân b. Sâbit'e ait kısım, Buhârî (Meğâzî, 34) ve Müslim (Fedâilu's-Sahâbe 157, Tevbe 57..) gibi sahih hadis kaynaklarında geçmektedir. Bu şiirin فإنّ أبي ووالده وعرضي لعرضِ محمد منكم وِقاءُ bölümü hadis mütercimleri tara-fından şu şekillerde tercüme edilmiştir:
a)
"Çünkü babam, onun babası ve benim şerefim
Size karşı Muhammed'in şerefine siperdir."
b)
‘'Şüphesiz benim babam, babamın babası ile benim şeref ve nâmûsum, Muhammed'in şerefi için size karşı bir muhafazadır.'’
c)
‘Hiç şüphe yok ki babam, onun babası ve benim ırzım, Muhammed'in ırzını sizden korumak için muhafazadır.'
d)
‘Muhakkak ki, babam, babası ve ırzım, Muhammed'in ırzını sizden korumak için muhafazadır.'
Bu dört örneğin ortak noktası, 'ırz' kelimesinin 'şeref, ırz, nâmûs' şeklinde tercüme edilmiş olmasıdır. Kanaatimize göre şiir metninde geçen 'ırz' kelimesi, Türkçemizde kullanılan 'ırz'la aynı anlama gelmemektedir. Buradaki 'ırz' doğrudan doğruya 'beden, vücut/can'/insanın kendisi anlamlarını taşır. Çünkü, ne Türk ne de Arap örfünde 'ırz'ın, 'ırz'a siper edilmesi, diğer bir ifadeyle, 'birinin şerefinin diğer birinin şerefine siper edilmesi' makul ve mantıklı de-ğildir. Şerefin siper edileceği şey yoktur, her şey (can ve beden dahil) sadece şeref için siper edilebilir.
Hassân b. Sâbit bu kelimeyi başka bir şiirinde 'şeref/nâmûs/haysiyet' anlamında kullanmıştır. Meselâ şu şiir bunun açık örneğini teşkil eder:
أصون عرضي بمالي لا أدنّسه لا بارك اللهُ بعد العرض في المال.
-Paramla ırzımı/nâmusumu:kişiliğimi korurum, onu kirletmem. Çünkü, ırz/nâmûs:kişilik olmadıktan sonra Allah paraya da bereket vermez.
Hatalı tercüme edildiğini söylediğimiz şiirin doğruya yakın tercümesi şöyle olmalıydı:
'Babam, onun babası/dedem ve benim ırzım:bedenim/canım, size karşı Muhammed'in ırzını:bedenini/canını korumak için kalkandır.'
Bu şiirin İngilizce tercümesinde de aynı hataya düşülmüş ve 'ırz' kelimesi orada da 'honour/şeref' şeklinde tercüme edilmiştir.
''My father and his (my father) father and my honour are all for protection of Muhammad's honour from.''
2. Hadis: ... فمن اتّقى الشّبهات إستبرأ لدينه وعرضه ...
Bu hadis de muhtelif hadis kitaplarında farklı kayıtlarla mevcuttur ve birçok mütercim tarafından tercüme edilmiştir. Bu tercümelerin de ortak noktası, metinde geçen ‘ırz’ kelimesinin Türkçeye ‘ırz’ olarak tercüme edilmesidir. Halbuki metinde geçen ‘ırz’ kelimesi, Türkçedeki cinselliği çağrıştıran ‘ırz’ anlamında değildir. Nitekim bazı mütercimler bunu parantez içinde ‘yani şeref ve haysiyetini’, bazıları da ‘haysiyetini’ şeklinde tercüme etmişlerdir.
'Irz' kelimesi, aynı hadisin İngilizceye tercümesinde 'honour/şeref/haysiyet' şeklinde geçmektedir.
Bu kelime, metinlerini verdiğimiz iki hadisin dışında da geçmektedir ve oralarda yine çoğu kez ‘ırz’ diye tercüme edilmektedir. Bu durum bazen anlaşılmayı da zorlaştırabilmektedir. Meselâ şu hadisin tercümesini anlamakta güçlük çekilir:
3. Hadis: لَيُّ الواجدِ يُحِلّ عِرضه وعقوبتَه.
‘Ödeyecek şeyi bulan kimsenin, borç ödemeyi geciktirip uzatması, ona ceza vermeyi ve ırzını helâl kılar.’ Bu tercümenin muhatabı olan Türk oku-yucu için, ‘ırz’ın helâl kılınması, izaha muhtaç bir durumdur. Onun için bazı mütercimler bu ifadeyi yumuşatarak ‘haysiyetinin ihlal edilmesi’ şeklinde tercüme etmişlerdir. Ancak bu tercüme de yine izaha muhtaçtır. Öyleyse bu-rada geçen ‘ırz’ kelimelerini ‘beden/vücut’ şeklinde tercüme etmek ve buna göre izah etmek daha mantıklı olabilirdi.
Burada metnini verdiğimiz üç hadisin dışında da bazı hadisler vardır. 'Irz' kelimesi onlarda da bu 'ırz' olarak tercüme edilmiştir. Ancak biz, konuyu uzatmamak için onları buraya almayacağız.
Arapça kaynaklarda Hz. Peygamber'e (sa) isnad edilen bir ifade var. Onda geçen 'ırz' kelimesi de açıkça anlaşılacak şekilde 'beden/can/hayat' anlamına gelir.
إنما هو عَرَقٌ يجري من أعراضهم مثلُ المسك. – ''Onların bedenlerinden sadece misk gibi ter akar.''
'IRZ' KAVRAMININ TÜRKÇEDEKİ ANLAMLARI A- Sözlük Anlamları:
Türkçe sözlük ve ansiklopediler 'ırz' kelimesini, anlamları birbirine çok yakın olan bazı soyut kavramlarla açıklarlar. Onların bu kelimeye verdikleri anlamlar ana hatları itibariyle şöyledir: IRZ: Nâmûs, iffet, şeref, ismet, şan ve şeref, perde vakar, cinsel haysiyet…
Sözlüklerin 'Irz' kavramına verdiği anlamlara baktığımızda göze çarpan önemli iki şey var. Bunlardan biri, Arapça asıllı bir kelimenin açıklamasında kullanılan kelimelerin yine genelde Arapça olması, ikincisi ise, 'ırz' kelimesini açıklamak için kullanılan kelimelerin de 'ırz' gibi soyut kavramlar olması. Nâmûs, iffet, şeref… gibi.
Durum böyle olunca bazı sözlükler, bu kavramı tanımlama yolunu tercih etmişlerdir. Meselâ: 'IRZ': Bir kimsenin, başkaları tarafından dokunulmaması ve saygı gösterilmesi gereken iffetidir. Bir başka tanıma göre ise, -başkaları tarafından saygı gösterilmesi gereken nâmûs ve iffettir.
Bu tanımlamalara dikkat edildiğinde yine ön plana çıkan iki kavram vardır: İffet ve nâmûs. Bu durum da bize, 'ırz' hakkında net bir fikir vermemektedir. Çünkü, 'iffet ve nâmûs' kavramları da yabancı kelime ve somut anlamlara olmayan, çok geniş anlam ifade eden kavramlardır. Bundan dolayı olacak ki sözlükler ve deyimleri toplayan kitaplar, 'ırz' kavramıyla ilgili deyimleri de toplamışlardır. Bu eserlerde 'ırz'la ilgili şu deyimler de geçmektedir: Irz ehli: Nâmuslu, afîf, namuslu, iffetli kimse.
Irz düşmanı: Cinsel zevki için her türlü yasa ve töreleri çiğnemekten çe-kinmeyen kimse, insanların ırzlarına musallat olan kimse, başkalarının cinsel haysiyetine zarar veren kimse, cinsel zevki için başkalarının ırzına el uzatmaktan çekinmeyen kimse, başkalarının namusuna göz diken ve cinsel isteğini her türlü ahlak, töre ve yasaları çiğneyerek karşılamaktan çekinmeyen kimse..
Bu deyimlerin de okuyucuya net bir fikir verdiği söylenemez. Ancak, 'ırz'ın cinsellikle ilgili bir kavram olması ihtimali arttığı da bir gerçektir. Kav-ramı daha net bir şekilde anlayabilmek için, bu tür deyimleri incelemeye de-vam ettiğimizde karşımıza hukuku da ilgilendiren bir deyim çıkmaktadır. O da 'ırza geçmek' deyimidir. Irza geçmek: Aldatarak ya da zor kullanarak, bir kimseyi cinsel zevkine konu yapmak, zor kullanarak cinsi temasta bulunmak anlamına gelmektedir.
Bu deyimin hukuk literatüründeki anlamı da yine 'cinsel ilişki'yle ilgilidir. Çünkü, ‘ırz’ kelimesi zaman içinde, korunması gereken manevi kişilik değerlerinden yalnızca ‘iffet’le ve cinsî hayatla ilgili olanlarına hasredilmiş, ‘ırza tecavüz’ tabiri de özellikle Türk örfünde ve hukuk dilinde ‘cinsel tecavüz’ü ifade eder olmuştur. Bütün bunları göz önünde bulundurmak suretiyle bir neticeye varmak istersek, 'ırz'ın kesin olarak cinsellik ifade ettiğini, namus ve iffet gibi diğer soyut kavramlardan daha özel bir anlamı olduğunu söylememiz mümkündür. Ancak bu kavramın, sözlüklerin de açıkça belirttiği gibi, nâmûs, iffet, şan ve şeref.. gibi anlamları da vardır. Nitekim bazı nesir ve şiirlerde bu kavramın her iki (cinsellik ve nâmûs) anlama yorumlanacak şekilde kullanıldığı da görülür.
B- Şiir ve Nesirdeki Anlamları:
'Irz' kavramı, zaman zaman Türkçe şiir ve nesirde de kullanılmıştır. Bir fikir vermesi açısından sadece ikişer kısa örnekle bunlara işaret etmekte fayda vardır.
M. Akif Ersoy mısraında şöyle der:
Irzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan
Hey sıkılmaz! Ağlamazsan bari gülmekten utan!
Mir'âtî de dörtlüğünde şunları söyler:
Gördüğün dilbere dil verip akma,
Kimsenin ırzına yan gözle bakma
Kapın kakılmadan kapıyı kakma,
Kıyamete kalmaz zaman demişler.
Bu şiirler incelendiğinde 'ırz'ın, Akif tarafından 'nâmûs, iffet, şeref, haysiyet, manevi kişilik' anlamlarında kullanıldığı söylenebilir. Mir'âtî'nin şiirinde ise, dil-gönül, ve dilber-sevgili kelimelerinin kullanılması, cinselliği çağrıştırmaktadır.
Nesirdeki örnek için, Sâmiha Ayverdi'nin şu sözü önemlidir: 'Bekçiye mahalle, ırzını, namusunu, malını canını tereddütsüz teslim edebilirdi.' Ömer Asım Aksoy ise: ' İnsan ırzını, nâmûsunu korumak için canını feda eder.' İfadelere dikkat edilecek olursa görülür ki, her ikisinde de önce 'ırz', sonra da 'nâmûs' kavramları peş peşe kullanılmış. Bu da bize, 'ırz'ın 'nâmûs'tan daha özel bir kavram olduğunu göstermektedir. Bunun cinsellik olması ihtimali fazladır.
'Irz' Arapça asıllı bir kelime olmakla birlikte, anlam kaybına uğramış olarak Türkçede de sıkça kullanılan bir kelime olmuştur. Bu kelime Ku'ân'da yer almamakla birlikte, Kur'ân meallerinde yer almaktadır. Kur'ân'da geçen 'ferc/üreme organı' kelimesi meallerde 'ırz' olarak tercüme edilmiş. Hadislerde geçen 'ırz' kelimeleri de tercümeye yine 'ırz' olarak yansımıştır. Dolayısıyla şöyle bir denklem oluşmuştur: Kur'ân'daki 'ferc/üreme organı'=Türkçedeki 'ırz'=Hadislerdeki 'ırz'.
Yani Kur'ân'da üreme organını ifade eden ‘ferc’ kelimesi Türkçeye, hadislerde 'ırz/haysiyet, şeref, kişinin kendisi, beden, asalet, manevi kişilik.. ifade eden kelimeyle tercüme edilir olmuştur. Dolayısıyla, Kur'ân'da üreme organı olan kelimeyle, hadislerdeki 'ırz' ve Türkçedeki 'ırz' birbirinin eş anlamlısı durumuna gelmiştir. Halbuki gerçekte durum hiç de öyle değildir. Hadislerde geçen 'ırz' kelimesinin cinsellikle hiçbir ilgisi yoktur. Türkçedeki 'ırz' ise, cinsellikle yakından ilgilidir. Bu duruma göre, hadislerde geçen bu kelimenin Türkçeye 'ırz' diye çevrilmesi, izaha muhtaçtır. Öyleyse bu kelime, içerisinde bulunduğu cümlenin bağlamına göre tercüme edilmelidir.
Değerli kardeşlerim,
Arapça'ya aşina olanlarca anlaşılır olmasına rağmen aşina olmayanlarca yanlış yargılara neden olmamak için bu sözcükler kullanıldığında kısa bir notla açıklama yapılması gerektiğini düşünüyorum.
Geçen yıllarda görsel ve yazılı basında sıkça gündeme gelen "mahallenin namusu" ile ilgili söylemler "namus" sözcüğünün uyulacak ilkeler yasalar vb gerçek anlamını bilmeyenler, Türkçedeki anlamı gibi düşünerek acımasızca eleştirilerde bulunmuşlardı.
Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.
Yanlış anlamadıysam şöyle diyorsunuz doğru mudur:
"eski arap gelenekleri üzerine dinimiz gelmiştir.
Başka ifadeler gibi Ma meleket eyman ifadesi de islamiyet öncesinde kullanılan bir ifadedir.örneğin müminün 6 da "eşleri veya yeminleri bağladıkları" şeklinde ayrı ayrı ifade kullanmıştır fakat kuranın diğer hükümleri zaten bu ikisinin eşit haklara sahip olduğunu belirtir.
Yani şöyle bir ifade olsa,
"ali veya ahmet gelebilir"
Bu ifade ali ile ahmedin farklı sıfatlara sahip olduğunu gösterse de başka cümlelerde ali'ye de ahmedin sahip olduğu haklar verilmiştir"
Sadece benim aklıma takılan bazı ayetler vardı.aslında ben de böyle düşünüyordum.
Mesela nisa36 da eş ve çocuklardan bahsetmemesi.
Aslında yazınızı okuyunca müminün6 da verdiğim " veya" bağlacına " yani" anlamı vermenin biraz keyfi olabileceğini farkettim.
Eğer benim düşündüğüm gibi .
"ma meleket eyman" ifadesine "şu an yönetiminizde(elinizde) bulunan anlamı verince şunlar oluyor
Müminün 5-6 " eşleri veya yönetimi altındakiler(mesela evinde yaşayanlar) dışında furuçlarını korurlar"
Burda furucunu korumak kavramı üzerine düşününce
Meryem için 21/91 -- 66/12" furucunu koruyan(hasun)
Eş ve yeminleri bağladıkları dışında ( müminün6)"furucunu koruyan(hafız)
Korumak için İki ayrı yüklem kullanılıyor.(hasun ve hafız)
Acaba kişinin aile içinde" eşi veya ev halkı" içinde furucunu korumaya gerek olmaması demek " edep yerlerini açması" değilde " "zinetlerini belli edebilecek kıyafetlerle ( eşofman,tişört) oturabilmesimidir
Yani nur 30-31 de
Furcunu korumak ve zinetini belli etmek aynı şeyi ifade edebiliyor olabilir
Nur 30 da " furucunu korusunlar,bu daha temizdir."der ve devam eder.
Ayrıca nisa3 de şöyle bir anlam oluyor
"ikişer üçer,dörder evlenin
Adaletsiz davranmaktan Korkarsanız bir tane veya şu an elinizde olan( yani elinizde iki tane varsa onunla yetin)
Aslında biraz karışık oldu
Aklımın bir yanı sizin gibi düşünürken diğer yanı ma meleket eyman ifadesinin " ev halkını da kapsadığını da düşünüyor.
Neyse inşallah araştırıyorum.
Uzun bir zamandan beri FERC kelimesinin iki şey arasındaki aralık/boşluk/mesafe demek olduğunu iddia ediyoruz.
Düşüncelerimize göre bu ifade ile "FECR-/yarmak-yarık ile karıştırılmaktadır.
Bu karıştırmanın bir sonucu olarak dişi canlıların üreme organları ferc-furuc denmesinin bu organların yarık olmasından ileri geldiği zannedilmektedir. Halbuki sebep bu organların yarık olmasından değil iki bacak aralığında bulunuyor olmasındandır. Zamanla kadının önünden kinaye olarak kullanımı yaygınlaşmıştır. "Ahsenet ferâcehâ" bu anlamdadır.
Biz yazdığımız yazılarda bu "cinsel organ" diye (meselâ:Nur-30-31)ifade ettiklerinin mânâsının bu olmayıp 'aralık-mesafe-haysiyetli davranış' olduğunu belirttik.
Bu nedenle de Kaf-6. ayette "furuç" ifadesi geçtiğinden "göğün yarığından" değil; "göğün aralığından" bahsedilmek gerekir.
Bu ifade meallerde ve sitemize yazanlarca "ırz-iffet" diye kullanılıyor. Halbuki karşılığı "aralık/mesafe/şeref/haysiyet/saygınlık/karakter/ kişilik/kişinin başkalarını etki altına almamak (kibirlenmemek) üzere kendi kendine duyduğu gurur/özbenlik"dir.
Mu'minun Suresinde de bu anlamların verilmesinin sebebi de o kişilerin zekatı verip, başkalarının haklarını yemedikleri için gururlu, haysiyetli, şerefli, saygınlıklı, karakterli kişiler olup bu durumları nedeni ile kendiliğinden diğerlerinden mesafeli durmalarıdır.
23/MU'MİNÛN-4 : Ve onlar, zekâtı verenlerdir. 23/MU'MİNÛN-5 : Ve onlar, (bu nedenle)mesafeli duruşlarını/saygınlıklarını koruyanlardır; kişilik sahibidirler.
Saygılarımla.
Galip Yetkin
Last edited by galipyetkin; 1. October 2019, 10:22 PM.
Nisa;25 den alıntı yaptığınız neden yarım bırakıyorsunuz?
Ve men lem yestetı' minküm tavlen en yenkihal muhsanatil mu'minati femin ma meleket eymanüküm min feteyatikümül mu'minat
Ve sizden her kim hür mü’min kadınları/muhsanatil mu'minati nikâh edecek bir zenginliğe gücü yetmiyorsa, ona da, yasal çerçevede himayenize verilen, mü’min genç kızlarınızdan/min feteyatikümül mu'minat nikâhlamak var. Ve Allah, sizin imanınızı daha iyi bilir.
Nisâ 25'in
bu Hakkı Yılmaz mealindeki hür kelimesinin
Arapça metinde karşılığı yok.
Uydurmuşlar bu kelimeyi
ve içme suyuna lağım katarcasına
Allah'ın ayetine boca etmişler.
Daha önce bunu dile getirdim ve şuna da dikkat çekmeye çalıştım
Türkçeye vakıf olan bir insan bilir ki
bir yerde hür kadınlar var diyorsanız hür olMAyan kadınlar da var diyorsunuz.
Oysa "Kuran'daki islam"da hür olmayan kadın yok.
Anlatamamışım,
bundan sonra da anlatamıyacağım ortada
çünkü ne yaptığımız ne yapacağımızın teminatıdır.
Ne yaptığımız ortada.
Bir örnek daha,
buyurun:
Burada iffetlerini değil ferclerini korurlar diyor.
Bakınız Cenabı Allah Nisa;6:
"...ve men kâne ğaniyyen felyesta'fif... diyor.
Şimdi burada ne diyeceğiz? Zengin olanlar İffetli davransınlar mı diyeceğiz?
Hayır. Zenginler yetimlerin mallarını yemekten çekinsinler diyeceğiz
çünkü bu cümle Türkçedir, buradaki iffet kelimesi o yüzden Türkçedir.
"...ve men kâne ğaniyyen felyesta'fif" ise Arapçadır ve buradaki iffet kelimesi Arapçadır.
Türkçe cümledeki iffet = Arapça cümledeki iffet olmaz.
Arapçadaki iffet
eş anlamlı olarak geçmemiş Türkçeye yani "çakma aynılık"tır olay,
ki İngilizcesi "false cognate"tir
eğer mukayese bir işe yarayacaksa.
Türkçe kelimelerde Arapça anlamlar aramak
vehimdir, demiştim. Boş yere demişim.
Sözün sonuna gelmişiz.
Pes ediyorum,
bu forumda yazmıyacağım artık
Boşu boşuna niye yazayım.
.
Last edited by Hasan Akçay; 2. March 2018, 08:41 AM.
Comment