Iki numaralı mahkeme

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • Hasan Akçay
    Uzman Üye
    • Dec 2010
    • 826

    #1

    Iki numaralı mahkeme

    Bu anlattıklarımı
    fotoğraflı olarak
    kitap haline getirdim.

    İÇİNDEKİLER

    7- Önsöz
    13- Sürü psikolojisi
    19- Yorum 1: havası boşaltılan komutan
    21- Yine alarm
    22- Uzaylılar
    24- Kapı girintisi
    26- Silah ve namus
    29- Yorum 2: Güler misin ağlar mısın
    33- Muhafız alayı bombalandı
    35- Dayak
    38- Aydemir’in kıyağı
    41- Koruda vurulan tavuk
    43- Ne değişti?
    44- Nasreddin Hoca darbe yapıyor
    45- Yorum 3: teneke kralı
    49- Tutuklandık ey halkım
    50- Fısıltı gazetesi
    52- O ak saçlı var ya o ak saçlı
    53- Nazik eller
    54- Duruşma salonu
    56- Mahkeme kurulu
    58- Önce kendimiz ikna olduk
    60- En iyi savunma saldırıdır
    61- Kahkahalar
    62- Yargıç şakaları
    65- Erkek general
    67- Satılmış saldırganlar
    68- Benim suçum büyük
    69- Tanıklar
    85- Bu ne biçim liste?
    86- Osmanlı tokadı
    87- Söz savunmanın
    89- Aldatıldık ey halkım
    92- Savcının esas hakkındaki görüşü
    93- Karar: ne ağlıyorsunuz len inekler?
    95- Gerekçe
    99- Hoşçakal üniforma
    102- Densiz
    104- Kader fillerin dövüşmesi midir?
    106- Kader silahlı haydutluk mudur?
    108- Darbeleri kendi pis çıkarları için yapıyorlar
    110- Adaletin terazisi


    ÖNSÖZ

    Kanla, irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti
    Cehennemler kudursa ölmez nigehbanıyız

    (Harp okulu marşı)

    İKİ NUMARALI MAHKEME 1963 yılının yaz aylarında Ankara
    kara harp okulunda çalıştı, İsmet İnönü hükümetini devirmeye
    kalkışan harbiyelileri yargıladı.


    Bir de Bir Numaralı Mahkeme vardı
    ama o, Ankara Mamak'ta çalıştı
    ve darbe girişiminde ele başılık eden harp okulu öğrencileri ile
    emekli albay Talat Aydemir ve emekli binbaşı Fethi Gürcan gibi
    darbeci subayları yargıladı.

    Bu iki subay ölüm cezasına çarpıldı, asılarak idam edildi.


    İki Numaralı Mahkeme harp okulunda yargılanan 1459 harbi-
    yelinin öyküsüdür, duruşmalar sırasında tuttuğum notların üs-
    tüne kurulmuştur.

    Ben bin dört yüz elli dokuz harbiyeliden biriyim.

    24 Haz 1965 tarihli Akşam gazetesinde
    Çetin Altan
    onların davranışını
    "çocuksu iyi niyet"e yorar ve devam eder:

    Eminim ki onlar bu alandaki acemiliklerini meseleler ortaya
    çıktıkça yeni yeni sezmektedirler. Eksikliklerini ve hatalarını ye-
    ni yeni görmektedirler. İhtilal kavramının ne demek olduğunu*
    yeni yeni anlamaktadırlar.

    Ama Türkiye'de hiç kimse
    acemiliğini onlar kadar ve o yaşta ödememiştir.


    Gerçekten öyleydi. Bıyığı yeni yeni terlemeye başlayan birer
    çocuktuk, ülkenin yazgısıyla oynayan koca koca adamlar değil-
    dik ama hani filler dövüşürken zararı otlar görürmüş ya, ay-
    nen öyle oldu. Bazı koca koca adamlar kendi siyasi oyunlarını
    oynarken ayaklar altında biz kaldık.

    "Harbiyeli aldanmaz" diye göğsümüzü şişire şişire aldandık,
    hüngür hüngür ağladık ve kahkahalarla güldük. Çocukça ve
    iyi niyetle...

    İlhan Selçuk ise 17 Aralık 1964 tarihli Cumhuriyet gazetesinde
    "bazı tarih gerçeklerinin üstüne ışık serpmek"ten söz ediyor:

    Devlet bakanının bu iki yönlü cevabının üstünde de dikkatle
    durmak isteriz. Çünkü:

    1. Eğer millî emniyet başkanı görevini yapmadıysa lastikli söz-
    lerle değil kesin olarak açıklanmalıdır.

    2. Eğer millî emniyet başkanı 21 Mayıs hareketini başbakana
    ulaştırmışsa ortaya bir ikinci dava çıkıyor. 18 Mayıs gününden
    21 Mayıs gününe kadar -üç gün- ihtilali önlemek için ne gibi
    tedbirler alınmıştır?

    Bu soruların cevabı yalnız bazı tarih gerçeklerinin üstüne ışık
    serpmekle kalmıyacaktır. Bin beş yüz genç harbiyelinin kaderi-
    ni değiştiren ve onları genç yaşlarında boşlukta bırakan bir
    büyük olayda sorumluların görevlerini yapıp yapmadıklarını or-
    taya koyacaktır.


    İyi güzel de o gerçeklerin üstüne kimin feneri tutulacak? Sa-
    nırım olaya bir de ayaklar altında kalan o "çocuk"ların gözüy-
    le bakmakta yarar var.

    Belki bu anlattıklarım o işi yapar, öyle ki okunduğunda kulak-
    lara o çocukların ağlama sesleri ve kahkahaları gelir.

    Ve inşallah bir gün
    tam demokrasi
    ülkemizde yerleşir; bu öykü, masal olur.

    __________________________________________________ __________

    *Benim bildiğim, padişahlığa son verip cumhuriyete geçiş
    örneğinde görüldüğü üzere, ihtilal "devrim"dir. İhtilali mil-
    let
    yapar. Örneğin Türkiye Cumhuriyetini bağımsızlık sava-
    şıyla özgürlüğüne kavuşan Türk milleti kurdu.

    Darbe ise 15 Temmuz 2016'daki kalkışma örneğinde görül-
    düğü üzere silahlı "zorbalık"tır. Darbeyi eşkıya yapar.

    Kullanılan silahların farklı olması bu gerçeği değiştirmez.

    İktidar olmak için
    devletin tankını tüfeğini kullanan talat aydemirler de
    halkın dinini kullanan fethullah gülenler de eşkıyadır,
    silahlı zorbadır.

    Zorbalığın lüzumu yok.
    İktidara gelmenin tek yasal yolu
    özgür seçimlerdir.
    Tank, tüfek, cami, minare değil.
    __________________________________________________ _____


    1 yıl önce
    SÜRÜ PSİKOLOJİSİ*

    22 Şubat 1962, Perşembe.
    Akşam 7 gibi
    banyoda dişlerimi fırçalıyordum.

    Aniden alarm verildi. Avluya koştuk.

    "Nolmuş, nolmuş?"
    "Darbe olmuş."
    "İnönü’yü öldürmüşler!"
    "Eyvaaah!"

    Çok üzüldük
    İçimizde ağlayanlar, dövünenler vardı.

    Tabur komutanımız
    binbaşı Ahmet Eroğlu geldi,
    çevresini sardık.
    "Binbaşım, biz napıcaz?"

    Bi dakka çocuklar.

    Avlunun orta yerinde
    üstü tahtalarla kapatılmış kuru bir havuz vardı,
    biraz yüksekçe olduğu için tekmiller orda alınırdı.

    Tabur komutanımız oraya çıktı:

    Dinleyin! Daha önce size söylemediğim şeyler oluyor Türkiye'de. Söy-
    lemedim çünkü istedim ki yalnızca derslerinize verin kendinizi. Ama
    şimdi vaktidir. Bazı maceracılar hükümete karşı bir harekete kalkıştılar.
    Ben sizin komutanınız olarak bu harekete katılmanızı istemiyorum. Bi-
    zim milli şefimiz kimdir?


    Sessizlik.
    Aklımıza İsmet İnönü gelmedi
    nedense.

    Komutanımız devam etti:

    İnönü! Evet, İnönü…
    Bazı maceracılar bugün
    milli şefimize karşı harekete geçtiler.


    Binbaşı Eroğlu, "Milli şefimiz!" dedikce
    biz hep birden "İnönü!" diye bağırdık
    tıpkı stadlardaki gibi.

    O amigoydu biz seyirci.

    Adamcağız sözünün sonunu bir türlü getiremedi
    ya da belki o da öyle yapmamızı istiyordu.

    Milli şefimiz...
    İnönü!
    Milli şefimiz...
    İnönü!
    Milli şefimiz...
    "İnönü!"

    Sonra birden çatık kaşlı bazı abiler peydahlandı. Ko-
    mutanımızı tuttukları gibi karga tulumba götürdüler,
    bize de ayar verdiler:

    Naptığınızı sanıyorsunuz siz?
    "Abi, İnönü’yü öldürmüşler!"
    Yok öyle bişey. Ama gerekirse öldürülür. İhtilal bu.
    "?!"

    Evet, bu hareket İnönü hükümetine karşıdır.
    "Abi, daha önce niye söylemediniz? Valla bilmiyoduk."
    Ülkemiz Ata'mıza ihanet eden eyyamcılardan kurtulacak.
    "Tamam abi, görev verin yapalım."
    Tamam, şimdi sınıflarınıza çıkın. Bekleyin.

    Sabaha kadar sınıflarımızda bekledik,
    ha şimdi çağıracaklar ha birazdan çağıracaklar da ihtilal
    yapcaz diye... Bir türlü çağırmadılar. Öyle alındık ki.

    __________________________________________________

    *SÜRÜ PSİKOLOJİSİ... Araştırmaların ortaya koyduğuna göre
    bir topluluktaki kişilerin yaklaşık %30'u çoğunluğa uymaktadır,
    koyun gibi. O yüzden bu davranışı sağlayan ruh haline
    sürü psikolojisi (mob psychology) deniyor.

    Bir odadaki yazı tahtasına 4 çizgi çizilmiş, 2'si aynı uzunlukta.

    A _________________________________
    B ___________________________
    C _________________________
    D _________________________________


    Odaya 7 kişi alınmış.
    "Bu çizgilerden ikisi eşit uzunluktadır, hangileri?"
    diye sorulmuş. Doğru cevabın A ve D olduğu açık ve net.
    Ama 7 kişinin 6'sına "Eşit uzunlukta olanlar B ve C’dir" demeleri
    önceden tembih edilmiş. Ve cevabı önce onlar vermişler, denek
    en sonra. Deneme farklı deneklerle tekrar tekrar yapılmış.

    Sonuç: her 3 denekten 1'i çoğunluğa uyup "Eşit uzunlukta olan-
    lar B ve C’dir" demiş. Yaklaşık %30.

    Az önce "yaşasın filanca" diye bağıran aynı insanlar
    az sonra "kahrolsun o filanca" diye bağırırlar
    çünkü içinde bulundukları topluluğa uymaktadırlar,
    topluluk öyle yapıyor.

    General Osman Pamukoğlu disiplinle ilgili bir soruya verdiği cevapta
    "topluyken kritiktir" diyor. Kastettiği her halde budur.

    Sürü psikolojisi nasıl önlenir:

    -İnsanları ve görüşlerini öğrenip kâle alın.
    -Topluluğun açığa vurmadığı kuralları ya da sanıları görüp çözümleyin.
    -Sizin de ön yargılarınız olabilir, onları çekinmeden kabul edin.
    -Karar verme alıştırmaları yapın.
    -Dürüst insanları ya da itiraz edenleri cezalandırmayın.
    __________________________________________________ _____________


    YORUM 1: Havası boşaltılan komutan
    Güneri Civaoğlu
    MİLLİYET, 24 Mayıs 2003

    İsmet İnönü'nün şu sözü siyasetçiler için asker dersidir:

    "Her gece her mahfelde, her orduevi lokantasında bir kaç genç subay Türkiye'yi
    kurtarır. Bazıları ihtilal de konuşur."

    İsmet Paşa asker ocağından gelmiştir. Karargahın, kışlanın nabzını iyi
    bilirdi. Mahfellerdeki, orduevi lokantalarındaki bu söyleşilerin ilacının
    sağduyulu komutanlar olduğunun elbette bilinciydeydi. Bu deneyim birikimini
    sonraki kuşak komutanlarına da yansıtmıştı.

    İsmet İnönü’nün asker üzerindeki ağırlığında bu özelliği etkiliydi. Örnegin
    onun başbakan olduğu 1960'lı yıllarda nerdeyse sabah erken kalkan, ihtilal
    yapacaktı. Kara harp okulu komutanı albay Talat Aydemir'in ihtilal hazırlığı
    sır değildi. Ankara oduevinin karşısındaki bahçede albay Aydemir adına
    biz genç gazetecilere çay pasta sunulur, "Yakında bu servisi altın yaldızlı
    ay yıldızlı tabak ve fincanlarda yapacağız," denirdi. Yani Çankaya Köşkü’nün
    servis tabaklarında.

    O günlerden birinde Paşa ansızın harp okulu'na gitme kararı almıştı. Çevre-
    sine,"İhtilal yapacak şu komutanı bir de ben yerinde göreyim," demiş.

    Başbakan okula geldiğinde protokol gereği başta okul komutanı Aydemir olmak
    üzere harp okulu komutanlığına bağlı tüm subaylar tek sıra olurlar. Çakı gibi
    dimdik, selam duruşundadırlar.

    İsmet Paşa bu "tekmil" duruşundakilere asker ocağı ritüeline uygun olarak "Mer-
    haba arkadaşlar!" diye seslenir. Ardından tek tek tokalaşmaya başlar. Fakat
    Aydemir'in eline uzanmadan önce birden sol eliyle onun yanağını okşar. "Nasılsın
    bakayım?" Sanki çocukla konuşur gibi.

    İsmet Paşa'nın damadı usta gazeteci Metin Toker, "İşte o anda ihtilal girişimi çök-
    tü" diye yazmıştı. İsmet Paşa genç subayların önünde Aydemir'in havasını boşal-
    tıvermişti.

    Aydemir, İsmet Paşa kendi ayağıyla gelmişken ihtilal düğmesine o anda bassaydı
    işi bitirmişti. Oysa artık genç subayların gözünde sadece yanağı okşanan ve "Nasılsın
    bakayım?" diye nerdeyse çocuk muamelesi gören biriydi artık. Büyüsünü yitirmişti.
    Asıl büyüyen ise, ihtilalin karargahına kılı kıpırdamadan tek başına giden, istiklal
    savaşı komutanı İsmet İnönü idi. Zaten Aydemir'in sonu hüsran oldu.

    Hasan Akçay: Ben oradaydım. İsmet Paşa harp okuluna Aydemir'in birinci darbe
    girişiminden hemen önce geldi. Öğrencilerden oluşan tören kıtasını "Merhaba as-
    ker!" diye selamlayıp denetledi.

    O arada ilginç bir şey oldu. Onu önünde gören bir öğrenci heyecandan düşüp ba-
    yıldı. Ama bunun uzun süre ayakta beklemekten ileri geldiği de söylendi.
    Dönemin başbakanı İsmet İnönü 5 Şubat 1962'de Kara Harp Okulu'nu ziyaret etmiş, Malatyalı Harp Okulu öğrencisi heyecanından bayılmıştı. @specialist1998 @Erkanoktm @CetinelMete @goksel_gungor @binceler1907 @BSahtebilim @MuratYl07515594 @SerdarLale90


    Bir başka söylenti ise şu idi: İsmet Paşa durumun ne kadar vahim olduğunu su-
    bayların duruşundan anlamış, oradan ayrıldıktan sonra "Bu okul ihtilal kokuyor"
    demiş.


    1 yıl sonra
    20 May 1963, Çarşamba
    YİNE ALARM

    1962-1963 ders yılı
    okul yaşantımın son yılı olacaktı.

    Yıl sonu sınavları yapılıyordu,
    sınavlar bir hafta önce başlamıştı,
    bir hafta sonra bitecekti.

    24.00'e kadar sınıfta ders çalışma izni vardı. Arkadaşların
    çoğu o vakte kadar çalışıyordu ama benim tarzım
    yıl içinde düzenli çalışıp yıl sonunda rahat etmekti.
    Onun için her zamanki gibi 22.00'de yattım.

    Yenice uyumuşum.
    "Alarm vaaar!" feryatlarıyla uyandım.
    "Kalkın arkadaşlar! Haydi arkadaşlar!"

    Herkes telaş içinde kalkıp gidiyordu,
    koğuşta yalnızca iki ya da üç kişi kalmıştık.

    Ben de acele giyinip aşağı indim.

    Depoda kendi silahımı bulamadım,
    rast gele bir silah aldım.
    Palaska da bana uymadı,
    elime gelen birini takıştırıp dışarı koştum.

    Bölüğüm avludaki toplanma yerinde yoktu.

    Okul kapısı sonuna kadar açıktı
    ve kapıda nöbetçi yoktu.

    Koştum, bölüğüme yetiştim. Millet meclisi yönünde
    düzenli bir şekilde yürüyorlardı, gece eğitimi yapıyor
    gibiydiler. Her şey olağan görünüyordu.

    Ama gizemli bir ortamdı.

    Geceler bana gizemli gelir
    çünkü karanlığın sakladığı şeyler vardır,
    önünüze birden ne çıkacak bilemezsiniz.

    Kısım çavuşu bir bağ mermi verdi.

    Nolmuş, nereye gidiyoruz?
    Şimdilik biz de bilmiyoruz.

    Herkes birbirini uyarıyordu:

    Aman arkadaşlar! Silahınızı güvene alın;
    namluyu havaya tutun.


    Mermi de aldığımıza göre bu bir eğitim yürüyüşü değildi.

    Az sonra "Conguroğlu'nu gördün mü? Talat Aydemir gelmiş" gi-
    bi sözler dolaşmaya başladı. Durumu anladım.

    Talat Aydemir bir yıl önce harp okulu komutanıydı, Conguroğlu
    ise onun maiyetinde bir subay. 22 Şubat 1962'de hükümeti de-
    virmeye kalkıştıkları için emekli edilmişlerdi:

    Silahlı kuvvetler baş komutanının emirlerine uymak ve girişilen
    harekata derhal son vermek şartile, şimdiye kadar kan dökül-
    mesine meydan verilmemiş olması göz önünde tutularak hareka-
    ta katılanlar hakkında hiç bir cezai takibat yapılmıyacağına hükü-
    met başkanı olarak söz veriyorum.


    23 Şubat 1962
    saat 01.00

    Başbakan
    İsmet İnönü

    Simdi demek bir darbe girişimi daha başlatıyorlardı
    ve biz onlarla birlikte hareket ediyorduk.

    Daha önce kendi aramızdaki söyleşilerde
    hükümet darbelerinden söz ederdik.
    Ben şakaya vurup
    "Öyle bir şey olursa kaçarım" derdim.

    O gece kaçmayı aklımdan bile geçirmedim
    ama elimdeki silahın emniyetini de açmadım.

    Parola: harbiyeli,
    işareti: aldanmaz.


    Parola şuradan geliyor:

    26 Şubat 1962'de başbakan İnönü mecliste bir konuşma yapar,
    harbiyelilerin 22 Şubattaki darbe girişimine katılmasıyla ilgili olarak
    "Harbiyeliler aldatılmıştır" der.

    Ertesi gün yani 27 Şubatta
    aralarında teğmenlerin de bulunduğu bazı harbiyeliler
    İstanbul Taksim anıtına çelenk koyup
    İnönü’nün bu sözünü protesto ederler.

    Çelengin üzerindeki yazı:

    Atatürk ve Türk ulusu,
    harbiyeli aldanmaz.



    DÜNYAYI ELE GEÇiREN UZAYLILAR

    Saat 0.30,
    uykuyla uyanıklık arasındaki zaman.
    Yaprak kımıldamıyor.

    Evlerinde herkes uykuda olmalı,
    yalnız biz kıpır kıpırdık
    dünyayı ele geçirmek üzere olan uzaylılar gibi.
    talat aydemir’in, 21 mayıs 1963 tarihindeki ikinci darbe girişimi esnasında meclis’in etrafını saran askerler.


    Genel kurmay'ın önüne gelince ateş yedik,
    kendimizi yerlere attık. Yenice yağmur yağmıştı. Üstümüz başımız fena battı
    ama bir kaç saniye sonra ateş kesilince
    sanki az önce ordan ateş edilmemiş, bir daha da edilmezmiş gibi
    elimizi kolumuzu sallaya sallaya yolumuza devam ettik.

    İçişleri bakanlığı’nın önüne gelince
    "Başımızda kimse yok mu?" diye arandık.
    Conguroğlu varmış; yok olmuş.

    "Arkadaşlar! 22nci kısım tarım bakanlığı’nın önüne!" dendi, oraya gittik.

    Bakanlığın doğusundaki yapı, yüksek denetleme kurulu.
    Cadde iki metre yukarda kalıyor. Yani orda bir bakıma siper var.
    22nci Kısımdan İsmet Öztürk’le orda siper aldık.

    Ortalık şimdilik sakin. "Kimse var mı?" diye seslendik,
    bakanlığın önünde epey arkadaş varmış.

    Binanın üst katındaki bir pencerede ışık yandı. İsmet işkillendi.

    Yahu, kim ki o?
    Bilmem.
    Bize ateş etmesin?
    Yok canım.

    Sesimi yükselttim:

    Bizim kimseye zararımız yok.
    Hem arkadan vurmak olur o,
    yakışır mı! O bize ateş etse bile
    ben ona ateş etmem.


    İşi amma da iyi ayarlamışlar diyorduk.

    Az ilerdeki kavşakta birileri
    arabaları durduruyor, denetliyor, geri çeviriyordu.
    Orda bir de tank vardı. Sahipsiz.

    Tek tük silah sesi duyuluyordu.

    Sonra önümüzden asker dolu cemseler geçti;
    askerler karşımızdaki ağaçların arasına girdiler.

    Bakanlığın önündeki arkadaşların yanına geçtik.

    Coğunluğun yanında olmak
    insana güven veriyordu.

    Biraz sonra
    bizim sınıftan Adnan Midyat geldi sürüne sürüne.
    Heyecanlıydı, "Bize ateş ettiler" dedi.

    Adnan karşılık vermek istemiş
    ama bu meret tutukluk etmiş.
    Mermi yatağını, tetiği kurcaladı. Silah birden ateş aldı.
    "Vay canına yahu" dedi. "Orda ateş almamıştı."

    Bizim bulunduğumuz yerden çıkan
    tek silah sesi bu oldu.


    KAPI GİRİNTİSİ

    Sınıf arkadaşım Erdoğan Gülsoy da ordaydı. Morali
    bozuktu, "Bu iş yaş" diyordu, "bir kere karşılıklı ateş edil-
    meye başlandı mı o işten hayır gelmez."

    Karşımızdaki ağaçların arasından
    birden ateş edilmeye başlandı
    sanki Erdoğan'ı haklı çıkarmak için.

    Bir kör kurşun da bana denk gelebilirdi,
    endişelendim.

    Her halde Erdoğan da öyle hissediyordu.

    Yüksek denetleme kurulu ile tarım bakanlığının arasında
    dar bir sokak var, ordaki bir kapının girintisine
    sığındık. Erdoğan çömük ben ayakta beklemeye başladık.

    Şöyle bir yerdi:
    https://www.freepik.com/free-photo/w...lding+entrance

    "Burdan çıkmayalım" dedim. "Ne zaman bizi almaya ge-
    len olur o zaman çıkalım."

    Sonradan öğrendiğime göre
    o gece
    Erdoğan ve benim gibi
    bir yerlere sığınan başka harbiyeliler de varmış,
    darbeye katılmaya hiç hevesli değillermiş.

    Bazı tanıklar bunu dile getirdiler, örneğin general Özkan:

    Orta yerde şaşkın halde dolaşan bir harbiyeliyi çağırdım,
    bulunduğum odaya geldi. "Kimden emir aldınız, naptınız siz?"
    dedim. Bir koltuğa yığılır gibi oturdu, mırıldandı: Yarın
    sınavlarımız vardı. Alarm dediler, aldılar getirdiler...


    Erdoğan ve ben bir kapı girintisine saklandık,
    başkaları örneğin okulun korusuna saklanmışlar
    ya da bir eve tanrı misafiri olmuşlar.

    Keşke duruşma yargıcımız Mehmet Karaaslan bu konunun üstüne gitseydi,
    örneğin o gece evlerinin kapısını açan bir aileyi tanık olarak dinleseydi. Ha-
    yır, espri yapmakla yetindi:

    Sanık: Bir evin kapısını çaldım. Tanrı misafiriyim, açın dedim. Açtılar.
    Yargıç: Tabi açarlar, elinde silahın vardı (gülüşmeler).

    De mi ya
    darda kalan herkes tanrı misafiri olamaz.
    Ne yapması gerekir? Silah taşıması gerekir örneğin
    ya da bir tavsiye mektubu...


    SiLAH VE NAMUS

    Epey bekledik. Sabaha doğru
    bağıran bir ses duyduk önce uzaktan,
    sonra ses giderek yaklaştı:

    Ateş etmek yok! Ateş etmek yok!
    Onlar sizin kardeşleriniz,
    harbiyeliler sizin kardeşleriniz.

    Ateş etmeyin diye erleri uyarıyordu.

    İyice yaklaştı:

    Gelin evlatlarım,
    gelin yavrularım.


    "Hadi Erdoğan."

    Çıktık.
    Ordan burdan gelenlerle
    yirmi kişi kadar olduk.

    Seslenen bir albaydı.

    Sırtında kışlık palto,
    onun altında yazlık giysi.
    Yanında subaylar,
    etrafında avcı koluna göre dizilmiş eli tomsonlu erler.

    Avcı kolu yani V şeklinde.

    Tomsonlu erler "v"nin kollarındaydı,
    subaylar "v"nin içinde.
    Böylece subaylar erlerin korumasında ilerliyordu.

    Albay "Verin silahlarınızı" dedi,
    verdik. Hüseyin Dirhem de silahını uzattı ama birden
    heyecanlandı, geri çekti.

    Ben silahımı vermem.
    "Neden?"
    Silah benim namusumdur.

    Albay anlayışlıydı, "evladım ben de askerim" dedi,
    "silahını bana vermez misin?"
    Hayır.
    "Al ben sana tabancamı vereyim." Tabancasını uzattı.


    Hüseyin onu da almadı, benim silahım var dedi.

    Albay silahlarımızı almayı bıraktı,
    aldıklarını da geri verdi. Silahların mekanizmalarını istedi,
    onları itirazsız verdik.

    Üstü kapalı askerî bir kamyon yanaştı,
    albay "Binin" dedi.
    Binmeye başladık. Ali İhsan Yılmaz binmeye davranınca
    silahı kazayla ateş aldı.

    Albay nerdeyse dövünerek "Evladım" dedi
    "bir birinizi vuracaksınız,
    silahları onun için istedim."

    Neyse başka bir aksilik olmadı,
    hareket ettik.

    Bu albayın Ankara merkez komutanı Orhan Çokdeğer olduğunu
    tanık olarak mahkemeye geldiğinde öğrendim.

    Dürüst bir insandı.

    Teslim olurken kendisine tüfeğini vermeyi reddeden Hüseyin Dir-
    hem’i mahkemede övdü. "Bence de bir asker silahını teslim edi-
    vermemeli" dedi.

    Albay Çokdeğer bir trafik kazasında ölmüş. Allah rahmet eylesin:

    8 Ekim 1963
    AKIN gazetesi

    Ankara 7: Dün sabah geçirdiği müessif bir trafik kazası sonu-
    cunda ağır surette yaralanarak koma halinde hastaneye kaldı-
    rılan Ankara merkez komutanı kurmay albay Orhan Çokdeğer
    yapılan müdahaleye ve gösterilen ihtimama rağmen maalesef
    kurtarılamıyarak bu sabah hayata gözlerini yummuştur.

    .
    Last edited by Hasan Akçay; 7. October 2026, 12:37 PM.
  • Hasan Akçay
    Uzman Üye
    • Dec 2010
    • 826

    #2
    YORUM 2: GÜLER MiSiN AĞLAR MISIN

    Aramızda para toplayıp bir sürü avukat tuttuk,
    içlerinde çok iyileri de vardı
    ama ben kendi savunmamı kendim yapmak istedim.
    Onun için duruşmalarda sürekli notlar aldım.

    Aklanıp köyüme geldim, notlarımı şimdi böyle temize
    çekiyorum. Ama ilk anın tepkiselliğiyle yazıya döktüğüm
    bazı olayları çıkarıp atıyorum.

    Bir de... bizim o zaman kullandığımız dil
    artık eskidi, onu güncelleştiriyorum. Örneğin
    tahsil hayatımın son senesi:
    okul yaşantımın son yılı.

    *

    Okul komutanı bizi serbest bırakırken uyardı:

    Gittiğiniz yerlerde halk size soğuk davranacak, dikkat-
    li olun; üstünüzdeki üniformanın onurunu lekelemeyin.


    Komutan haklı olabilir mi
    doğrusu emin değilim.

    Köyde insanlar şöyle bir yokluyor önce:

    Talat Aydemir başaramadı,
    yazık.


    "Ne yani?" diyorum.
    "Aydemir'in
    darbe yapma yetkisi mi var?"

    Kimden almış o yetkiyi?

    Albaymış. Olsun,
    emekli edilmiş.
    Sen neysen o da o.

    Darbe yapmaya senin hakkın var mı?

    Hem başarsa yol olurdu, eline silah geçiren
    herkes darbe yapmaya kalkardı. Suriye'ye
    benzerdik. (1960'ların Suriyesi...)

    Beni bu kadar uzun konuşturmuyorlar bile.

    "Yok, canım!" diyorlar,
    biz "Aydemir haklı," demiyoruz.

    Ona ceza vermek haklı.
    O kadar öğrencinin başını yaktı, onlara yazık.
    Öğrencilerin ne günahı var? Onlar emir kulu.

    Bunca yıl dirsek çürüt; oku...
    tam subay çıkmak üzereyken umutların yıkılsın.
    İnsanın içi parçalanıyor.


    Ama bana acınması hiç hoş değil,
    acınacak nerem var benim! Şu dünyada
    acından ölen mi var?
    Bir kapı kapanırsa Allah başka bir kapıyı açar.

    Bir de
    benim tanıdığım Nurcular var. Onlar
    cumhuriyet okullarına karşıdır.
    "Aha," diyor birisi. "Okudunuz da n'oldu?"

    Laik öğretim çürük meyvalı bir agaçtır,
    silkelediler işte yine.
    Sapır sapır döküldünüz.




    Tabii onlar biraz gazete okuyor, Ankara'da
    olup bitenden haberleri var.

    Geçen gün
    "Belki bizi okuldan atarlar" dedim,
    bir birlerinin yüzüne bakıp
    bilgiç bilgiç başlarını salladılar.

    Daha ben köye gelmeden
    anama "Hasan okuldan atılcek" demişler.

    Anam onlara ermiş gözüyle bakıyor,
    "Bildiler, bildiler!" diyor. "Bööle olceeni bildiler."
    Haberi gayptan aldıklarına inanıyor.

    Babam bunlara müthiş öfkeli,
    "Bilemezler!" diye bağırıyor.

    Onlar da babama öfkeliler,
    beş vakit namazında niyazında olan babamı
    nerdeyse dinsiz ilan edecekler.

    Tavır olarak darbenin herkes aleyhinde:
    Nurcular, Demokrat Partililer, CHP'liler...

    Bense ne yapacağımı bilemiyorum,
    güleyim mi ağlayayım mı?

    Hani (sepetçioğlu) Mustafa dayı
    caminin dışında
    namazı beklerken anlattıydı.

    Sabah dağa giderken
    alaca karanlıkta
    arabasının tekeri çukura düşmüş.

    Onu kurtarayım derken
    dingilin ucu dizine çarpmış.

    Öyle canı yanmış
    öyle canı yanmış ki basmış kahkahayı.

    Bir yandan da
    "İyi ki kimse görmüyor!"
    dermiş içinden.

    Babam çok gergin,
    ikide bir soruyor:

    "Hasan, haber var mı? Emir geldi mi?"
    .
    Last edited by Hasan Akçay; 30. September 2026, 04:13 PM.

    Comment

    • Hasan Akçay
      Uzman Üye
      • Dec 2010
      • 826

      #3
      Devam.

      Kamyonu bir binbaşı sürüyordu.
      Genel Kurmayın önüne geldik.
      Ordan yine ateş ediliyordu. Durmak zorunda kaldık.

      Binbaşı,
      elinde tabanca,
      indi.

      "Arkadaşlar!" dedi, "şu anda neler hissettiğinizi biliyorum çünkü ben de harbiyeliyim."

      Şimdi sizi teker teker bırakacağım,
      istediğiniz yere gidin.
      Ama belli bir disiplin içinde.

      Benim başımı yakmayın.

      İki küçük çocuğum var
      beni emekli ettirip
      onların ahını almayın.


      Bir arkadaş kamyondan atlayacak oldu,
      binbaşı, "Yoo," dedi. "Daha değil! Bekle.
      Ben zamanı gelince söyleyeceğim"

      Sonra binbaşı yok oldu. Sürücü mahalline
      bir teğmen bindi. (Binbaşının
      korktuğu başına mı gelmişti?)

      Geriye dönüp
      hızla Çankaya'ya doğru yol almaya başladık.

      Ama tam olarak
      nereye gittiğimizi bilmiyorduk.

      Dokunsalar ağlayacak gibiydik,
      halimizden utanıyorduk.

      Korkuyorduk
      çünkü bundan sonra bize ne yaparlar bilmiyorduk
      ve yarınımız belirsizdi.

      En yüreklimiz her halde Ali Nihat Erhan’dı. Bölüğün
      baş çavuşu.

      Ama onun da dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi, diş-
      leri takır takır bir birine vuruyordu. Abartmıyorum,
      dişleri gerçekten takır takır birbirine vuruyordu.

      Bir yerde durduk,
      kamyonun çevresini tomsonlu erler aldı.
      Bir yüzbaşı karşıladı bizi.

      "Niye geldiniz, yahu?"
      Getirdiler, efendim.
      "İyi. Hoş geldiniz."

      Silahlarımızı aldılar. Artık kimse vermem demiyordu.

      Silahını veren,
      bir odaya giriyordu.

      Bir arkadaşımız
      "Efendim, erler karışmasın bana!" diye bağırdı.
      "Ben bir ay sonra subay çıkacağım."

      Yüzbaşı erlere, "Siz çekilin," dedi.

      Sınıf arkadaşım İbrahim Nazlısöz:
      "Yüzbaşım! Erler dipçikle vuruyor. Vuruyor, yüzbaşım!"
      Erler uzaklaştırıldı.


      MUHAFIZ ALAYI BOMBALANDI

      Burası cumhurbaşkanlığı muhafız alayı imiş,
      sandalye dolu bir odadayız: bir derslik.

      Sandalyelere perişan oturduk.

      Başımıza tomsonlu bir teğmen koydular.
      Vakit ilerledikçe ona "Durum nasıl?" diye
      soruyorduk. Karışıkmış. "Kimin ne mok yediği belli
      değil. En iyisini siz yaptınız."

      Bazı arkadaşlar "Sigaramız yok" dediler,
      bir yüzbaşı kendi sigara paketini ortaya attı.

      Teğmen yedek subaydı,
      sivilde kaymakammış. Hukuk mezunuymuş.
      Hukuk fakülteleri hakkında sorular sorduk
      harp okulundan atılırsak gireriz diye.

      Ortalık ağarınca uçaklar dolaşmaya başladı,
      bir uçak geldi gümbür diye bir şey bıraktı.

      Gece eğitimlerinde öğrendiğimiz gibi,
      herkes kendini yere attı.
      Teğmen, silahını üstümüze doğrultarak
      "Kıpırdamayın, yakarım!" diye bağırdı.

      Ortalık yatışınca bir öğrenci,
      "Noluyor, teğmenim?" dedi, "Bizi vuracak mıydınız?"
      Kaçana şakam yok.
      "Kim kaçacak, teğmenim? Siz kovsanız bile giden kim?"

      Sonra öğrendik;
      darbe girişimi sırasında muhafız alayı
      3 şehit vermiş. Alayın komutanı
      mahkemede tanıklık ederken söyledi.

      Yargıç: Olayda can kaybınız nasıl oldu?
      Tanık : Uçakların ateşiyle şehid oldular.

      Sonra gelenlere soruyorduk: Dışarda durum nasıl?

      Uçaklar genel kurmaya sabah 7.00'ye kadar süre tanımış,
      teslim olmazsa genel kurmay bombalanacakmış.

      Sonra gelenler bizden perişan…
      üst baş yırtılmış, çamur içinde, bet beniz atmış.
      Onlar bize bakıyor, şaşkın… biz onlara.

      Hangi taraf kazanırsa kazansın bizim halimiz dumandı
      çünkü hiç kimseden yana değildik.
      Darbecilere göre haindik, hükümete göre asi.

      Tuvalete, baş vuru sırasına göre,
      iki erin gözetiminde gidebiliyorduk.
      Erin biri önde, biri arkada.

      Çevredeki erler
      yüz numaraya giden arkadaşa
      fena sövüyormuş.

      Erleri
      "Harbiyeliler hemşerilerinizi vurdu" diye
      dolduruşa getirmişler.


      DAYAK

      Odaya
      savaş giysili bir yüzbaşı girdi.
      Belinde tabanca, ayağında botlar.
      Yüzünden düşen bin parça.

      "Kalkın ayağa!" diye bağırdı.

      Kalkış o kalkış,
      bir daha "Oturun!" demedi.

      Kimliğimizi tesbite başladı.

      Bir yandan tesbit
      bir yandan dayak.

      "Sen nerelisin?"
      İzmir'li.
      "Ulan sen Rum tohumusun ulan!"

      Ve tekme, tokat, yumruk...

      Payını alan
      dışarı çıkıyor.

      "Sen nerelisin?"
      Kars'lı.
      "Ulan, senin ananı Ruslar mı sin kaf?"

      Isparta'lıları
      şehit Ali İhsan Kalmaz'ın kentinden diye dövdü,
      Malatya'lıları İnönü'nün kentinden diye,
      babası çiftçi olanları "Baban senden darbe yapmanı mı istedi?" diye,
      babası subay olanları "Baban sana darbe yapmayı mı öğretti?" diye.

      Dayak yiyen harbiyeliler hüngür hüngür ağlıyordu. Dağ gibi delikan-
      lıların beş yaşında bebekler gibi feryat figan ağlamaları kahrediciydi.
      Her şeyini yitirmiş, çaresiz, özgüvensiz.

      Yüzümü avuçlarıma aldım, başımı kaldırıp bakamıyorum.
      Closeup portrait of depressed military man covering his face with palms, sitting on couch at home and crying. Unhappy soldier visiting psychologist, suffering from posttraumatic stress, copy space

      Ama ağlayamıyorum da.

      Ah bir ağlasam bu kadar kötü hissetmem belki.

      "Ulan sen katilsin!"
      Hayır, değilim.
      "Katilsin, katilsiiiin!"

      Dayak yiyenin çevresinde
      sekiz tane tomsonlu er.

      Herkes
      bir an önce sırasını savmak için
      öne atılıyor.

      Ben arkalardayım.

      Biri kapıdan
      "Yüzbaşım, sizi çağırıyorlar" dedi,
      yüzbaşı işini teğmene bırakıp çıktı:
      "Şimdi gelirim."

      Teğmen alabildiğine nazikti.

      Sıramı savmadan yüzbaşı geliverirse diye
      herkesin içi cız ediyordu.

      Ve sıra bendeyken çıkageldi.

      Cebimde ne varsa
      masaya boşalttım:

      Bir dolmakalem, cüzdan, mendil, babamdan gelen bir mektup, tarak.

      Kimlik tesbitim bitti. "Mektubu bırak, ötekileri al," dedi. Dediğini yaptım.
      "Çık!" Yüzüne bakıyorum. Tokat ne zaman yüzümde patlayacak? I-ıh, tokat yok.
      Elimi kalçama götürdüm bi tekme bekliyerek. I-ıh, tekme de yok.
      Çıktım ama dayak yemişten beter oldum. Dayak bekleyip dövülmemek te zor.

      Ondan sonra kimseyi dövmedi.

      Sonradan öğrendik,
      alayın komutanı
      "Harbiyelileri dövmeyin!" demiş.
      .
      Last edited by Hasan Akçay; 5. October 2026, 05:48 PM.

      Comment

      • Hasan Akçay
        Uzman Üye
        • Dec 2010
        • 826

        #4
        AYDEMiR’iN KIYAĞI

        Nerdeyse öğlen oldu,
        tam olarak 10.00.
        Alayın yemekhanesine götürdüler bizi.

        Bize meydan dayağı atanlar, üstüne bir de kahvaltı verirler mi?

        Muhafız alayı komutanı olduğunu sonradan öğrendiğim
        bir kurmay albay geldi.
        Merhamet dilenen ifadelerle bakıyor çocuklar.

        "Arkadaşlar!" dedi. "Bu işin olduğuna çok üzüldüm…"

        Birkaç gün önce okulunuzda sizinle yemek yemiştim.
        Alay komutanınız Fahri Bey’e sordum sizi nasıllar diye. Övdü bana,
        iyiler dedi.

        Şimdi noldu?!

        Arkadaşlar! Aydemir’in sizi nasıl kandırdığını gayet iyi biliyorum.
        Okulun komutanı Aydemir’ken
        harbiyelide poz bin beş yüzdü. Orduevinde çay partileri, balolar tertip ederlerdi.
        Kızla karıyla kandırdı sizi. Sizi zayıf yanlarınızdan iyi yakalamıştı.

        Onun zamanında
        harbiyeli üstlerinin yanında püfür püfür sigara içer, elini cebinden çıkarmazdı.
        Siz bunu matah sandınız.

        Askerlik bu muydu,
        komutanlık bu mu!

        Komutanlık
        alay komutanınız Fahri Bey’in yaptığıydı.

        Şimdi okulunuza yollayacağım sizi. Gidin,
        güzel güzel derslerinize çalışın.
        Büyüklerinize güvenin. İnanın.


        Büyüklerinize inanın...mış.
        O anda hiç birimiz gıkımızı çıkaramadık,
        hiçkimsenin bize öyle bir kıyak geçmediğini söyleyemedik
        çünkü ne kadar babacan görünürse görünsün
        bir eşek sopası da bu albaydan yiyebilirdik.

        Eğer Aydemir gerçekten öyle bir kıyak geçtiyse
        biz ona yetişemedik.

        Nerdeyse görmedik onu, tanımadık.

        Aydemir
        bizim yalnızca üç ay kadar komutanlığımızı yaptı,
        o da kaydıkabak (kayd-ı kabul) dönemimizdi.

        Askerî okullarda bunun nasıl bir dönem olduğunu bilen bilir.

        O üç ayın ikisi Menteş'te kampta geçti.
        Günde 17 (onyedi) saat talim…

        İzmir'in Urla İlçesi’ndeki Menteş Askeri Kampı’nda bu yıl, Türk Ordusu’na 1834 yılından bu yana subay yetiştiren Kara Harp Okulu (KHO) öğrencisi 712 subay adayı, 8 haftalık zorlu eğitimi icra ediyor. Aralarında 19 ülkeden 261 misafir asker öğrecinin de bulunduğu subay adayları, aldıkları bütün eğitimin özeti niteliğindeki 19 etaptan oluşan 40 kilometrelik Harbiyeli Güven Parkuru’nu başarıyla tamamlaya çalışıyor.


        Hazrol, sağa dön, sola dön, yere yat,
        karşı tepeye sürünerek... marş!

        Aydemir’i ben sevmedim,
        benim gibi bir sürü harbiyeli de sevmedi.
        Tanımıyorduk ki sevelim.

        Ama bu fark etmiyordu. Önemli olan, öğretim şubesi müdürü
        albay Necati Özdemir gibi yelkenci üstler darbe esnasındaki
        tavırlarını bir kurban ile örteceklerdi. En iyi kurban bizim gibi
        astlardan olurdu. Bizi seçtiler.
        .
        Last edited by Hasan Akçay; 5. October 2026, 05:58 PM.

        Comment

        • Hasan Akçay
          Uzman Üye
          • Dec 2010
          • 826

          #5
          TÜNEĞiNDE VURULAN TAVUK

          Muhafız alayının otobüsüne binip
          yola çıktık.

          Ben koltuğa oturur oturmaz
          başımı dirseklerimin arasına gömdüm.
          Halkın bakışını görmek istemiyordum.

          Bir an
          yanımdaki arkadaş dirseğini dürttü,
          "Kana bak!"

          Okula gelmiştik. Koru duvarının dibi
          sofra genişliğinde kan olmuş.

          https://www.freepik.com/free-vector/...Blood+splatter

          Sonradan öğrendim bunun öyküsünü,
          sınıf arkadaşım Yüksel Ulukal anlattı:

          Birinci sınıftan Selçuk Gürsel'le
          koru duvarının üstünde oturuyorduk.
          Ölümden filan söz ediyorduk.

          Bir uçak geldi,
          koruyu süzdü.
          Ona el salladık.

          Sonra yine geldi,
          birden ateş etti. Düştüm.
          Kendimi duvarın arkasında buldum.
          Kalktım.

          Arkadaş duvarın önünde çırpınıyordu.

          Mermi tam tepesine denk gelmişti,
          kafasından bilek kalınlığında kan fışkırıyordu.

          Kulağımı ağzına götürdüm
          bir şey der mi diye.
          Acayip sesler çıkarıyordu.

          Yakında bir cip vardı,
          ona götürdüm
          ama cipe koyduğumda ölmüştü.

          Sonradan anladım:

          Mermi yandan gelmiş,
          benim miğferi önden sıyırtmış.
          Ben o itmeyle düşmüşüm,
          mermi arkadaşın kafasına saplanmış.

          .
          Last edited by Hasan Akçay; 31. August 2026, 11:18 AM.

          Comment

          • Hasan Akçay
            Uzman Üye
            • Dec 2010
            • 826

            #6
            DEĞİŞEN NEYDİ?

            Okula teslim edildik. Okula
            yeni yazılıyormuşum gibi
            bir duyguya kapıldım. Burası sanki
            benim her zamanki yuvam değildi, yabancıydı.
            Mesafeli, hatta itici, soğuk.

            Sonra düşündüm,
            aslında değişen bendim.

            Dün
            geleceği parlak biriydim,
            bugün belirsiz.

            Dün
            insanların gözünde
            vatansever biriydim,
            şimdi hain.

            Akşam
            harbiyelilere dostça sigara atanların
            sabah eşşek dayağı attığını gördüm,
            okul korusunda kan gördüm...
            Aynı hasan olarak kalmam imkansızdı.


            DARBECİ NASREDDİN HOCA

            Sınıflarımıza çıktık.
            Arkadaşların çoğu bizden önce gelmiş.

            Herkes birbirine o gece nerde olduğunu,
            ne haltlar karıştırdığını anlattı.

            Çocuklar teslim oldukları yerlerde
            öyle iyi karşılanmışlar ki.
            Beyler, paşalar gibi ağırlanmışlar.

            28. tümen komutanı
            radyo evinin önünde
            sekiz yüz kadar öğrenciyi cemselere bindirirken
            Nasreddin Hoca'nın fıkrasını anlatıvermiş:
            "Ya bir de tutarsa!"

            Yıkılana bir tekme de benden dememiş,
            yıkılmış, bitmiş harbiyelilere
            Nasreddin Hoca'nın ağzından
            gerçeği bir güzel anlatıvermiş:

            Darbe girişimleri
            göle maya çalmaktır.

            "Ya bir de tututarsa" diyen
            herkes bal gibi bilir: göl maya tutmaz.
            İsmet Paşa'nın Aydemir için kullandığı deyimle
            "maskara"lığın lüzumu yok.

            Maskaralık...
            Türkiye’de 15 Temmuz Cuma günü yapılan darbe girişimi sonrasında birçok kişi askeri darbenin ne olduğunu merak etti. Peki askeri darbe nedir, Türkiye’de darbe mi oldu?



            YORUM 3: TENEKE KRALI

            Bütün darbe girişimleri gibi 27 Mayıs 1960 darbesi de kocaman bir fi-
            yaskoydu, demokrasiyi kurtarmak bahanesiyle demokrasiyi engelledi.
            Kısaca anlatayım:

            27 May 1960'a gelinirken Demokrat Parti iktidarında enflasyon canava-
            rıyla birlikte yerden mantar biter gibi istifçiler türedi. Mıgırdıç Şellefyan
            onlardan biriydi. Adnan Menderes’in millet vekili.

            "Menderes'in" diyorum çünkü Menderes siyaset için islamı kullanan bi-
            riydi. Yaratılan algı o idi ki yalnızca onun partisi müslümandır, başkala-
            rı kafir. Ama Menderes'in millet vekili Şellefyan hristiyandı ve istifçiydi.

            Şellefyan
            demir üretimi duracak diye bir yerlerden tüyo almış,
            bunun üzerine bir tır dolusu sac ithal etmiş.
            Fiyatlar fırlamış, Şellefyan ellerini ovuşturuyor,
            tüyocu "Bekle!" demiş. Fiyatlar fırlamayı sürdürmüş,
            tüyocu hâlâ "Bekle!" diyor ama Şellefyan daha fazla dayanamamış.
            "Bana bu yeter!" demiş, satmış. Ve birden zengin olmuş.

            Ondan sonra Rabbim "Yürü ya kulum!" demiş, Şellefyan
            teneke kralı olmuş.

            Sonra yurt dışına kaçtı:


            Enflasyon bol para demekti. O sayede benim köyümde de
            herkesin cebi para gördü ama bir süre sonra köylü yakınmaya başladı:
            "Ben cebimde ne gada çok para olduğna bakman aakedeş,
            o parayla ne alabiliyon ona bakarın."

            Pek çok kimse oy vereceği partiyi degiştirdi
            yani halk özgür iradesini bir güzel kullanıyor,
            işini yanlış yapan iktidarı cezalandırıyordu.

            1957 seçimlerinde
            1954 seçimlerine göre
            Demokrat Partinin oyları 10 puan düştü,
            ana muhalefetin oyları 6 puan arttı:

            -------DP---CHP
            1954: 57---35
            1957: 47---41

            Ama halkın muhalefet partilerine verdiği toplam oylar
            DP iktidarına verdiği oylardan fazla olduğu halde DP iktidarda kaldı
            çünkü bunu sağlayan bir seçim sistemi vardı.

            Yine de gidiş onu gösteriyordu ki
            ilk seçimde DP halkın oylarıyla iktidardan düşecek,
            CHP halkın oylarıyla iktidara gelecek,
            demokrasi işleyecekti.

            Doç Dr Halil Berktay
            Neşe Düzel'e verdiği söyleşide
            bunu anlatıyor:

            Seçimler yapılsaydı CHP iktidara gelirdi,
            bütün belirtiler bunu gösteriyordu.

            DP'nin kesinlikle seçimleri yaptırmayacağını
            ve iktidarı terk etmeyeceğini söylemek, "27 Mayıs'tan başka
            çıkar yol yoktu" demek asla mümkün değildir.
            1960 koşullarında iktidara ilelebet yapışma olasılığı yoktu.
            Aslında Demokrat Parti'de de böyle bir kapasite yoktu.

            DP öyle çok hegemonik, monolitik bir yapıya sahip değildi,
            muazzam kadroları olan bir faşist ya da komünist parti falan da değildi.
            Parti liderliğinin diktatoryal egilimleri vardı ama DP mutlaka parçalanırdı.
            Zaten parçalanmalar da olmuştu.

            DP keşke demokratik yoldan tasfiye edilebilseydi,
            zira 27 Mayıs kendisiyle sınrlı kalmadı,
            diğer darbeleri kolaylaştırdı.


            Sözün özü, demokrasiyi halkımıza çok gördüler.
            27 Mayıs 1960'da bazı tanklı paşalar iktidara el koyup
            halkın seçtiği kimseleri tutukladılar, yargıladılar.

            Menderes'i astılar.


            Sonra? Kör öldü, badem gözlü oldu.

            Demokrat Partinin üzerinde istiflenmiş olan lekeler unutuldu, Menderes
            halkın gözünde ak pak oldu, efsaneleşti ve köylünün deyimiyle erenlere karıştı,
            "demir kırat"ına atladığı gibi göklerde dört nala dolaşmaya başladı, "Napıyo
            benim halkım? Nasıl yardım edebilirim?" diye.

            Fırsatçılar hemen partilerini kurdular,
            amblem olarak "demir kırat"ı seçtiler. Seçimlerde Demokrat Parti lehinde
            konuşmak yasaktı ama onlar Kurân, bayrak öpüp halka "Gözlerimin içine
            bakın, ne demek istediğimi anlarsınız!" dediler. Mağdurları oynadılar
            ve suyun başına yine oturup tıkınmayı sürdürdüler.

            Zaten onlar hep birer şellefyandı;
            iktidar denen suyun hep başında.

            Suyun başındakiler önce kendilerine ait tarlaları suladılar,
            sonra adamlarına ait tarlaları, sonra adamlarının adamlarına ait tarlaları.
            Ve en sonunda bir gıdım su kaldıysa eh onu halka koklattılar.

            O suyun hakça kullanılması için halkın yönetime katılması
            yani devlet yönetiminin fiilen demokrasi olması gerekir.
            Partilerin askerî ya da dinî her hangi bir müdahaleyle değil
            halkın özgür oylarıyla suyun başına gelmesi
            ve suyu halka hesap vereceğinin bilinciyle paylaştırması...

            Buna engel olan iki türlü paşa var:

            1."Atatürk unutturuluyor" yaygarasıyla bizi çiğneyip geçen tanklı paşalar,
            2."Minareler süngümüz" teranesiyle gözlerimizi bağlayan minareli paşalar.

            Türk ulusu olarak biz bu
            tanklı paşalara ve minareli paşalara ne zaman "Sen çekil aradan!" deyip
            oylarımızı özgür irademizle kullanırsak
            fiilî demokrasi o zaman hayata geçecek.
            .
            Last edited by Hasan Akçay; 16. September 2026, 10:40 AM.

            Comment

            • Hasan Akçay
              Uzman Üye
              • Dec 2010
              • 826

              #7
              TUTUKLANIYORUZ

              "Bize birşey yapamazlar" diyor arkadaşlar. Bunu
              bir sürü nedene bağlıyorlar.

              Öte yandan
              mahkemeye verilmemiz için hazırlık yapıldığını görüyoruz.
              Sıralarımızı, dolaplarımızı, yataklarımızı defalarca aradılar.

              Bazı öğretmenler
              yüzümüze
              boğulmaya götürülüyormuşuz gibi bakıyor.

              Bazıları nefretle.

              Bir İngilizce öğretmeni harp tarihi öğretmenine "Bunlar
              kendi komutanlarını vurdular" demiş, "bunlardan herşey beklenir."
              Tarih öğretmeni: Hoca! Onların yerinde sen olsan babanı
              vururdun babanı. Uykunun o tatlı yerinde alıp götürsünler de seni...

              Bir arkadaşın sırasına oturdum. Dalmış gitmişim. Önümdeki
              deftere "Tutuklanıyoruz" yazmışım. Arkadaş bunu görünce "Moral
              bozuyorsun" diye kızdı. 23 Mayısta sahiden tutuklandık.

              Kararı yüzümüze okudular.

              Suçumuz anayasayı ihlal suçuna
              fer'an katılmakmış
              (fer'an ne demekse).


              TUTUKLU YEMEĞİ

              Harbiyeli yemeğinden
              tutuklu yemeğine geçtik.

              Örneğin
              sık sık mercimek verdiler,
              sıfır yağ sıfır tuz.
              Mercimekler yıkanmadan haşlanmış,
              o yüzden üstünde bol çöplü çamur yüzüyor.

              Gördüğüm kadarıyla
              arkadaşların çoğu yemedi.

              Ben çatalımla
              mercimek tanelerini ikişer üçer
              çamurdan ayırdım,
              yemeye çalıştım.

              Tabi mercimekten tiksindim.
              Yemek seçen biri değilim ama
              62 yıl sonra bile
              mercimek yiyemiyorum.
              .
              Last edited by Hasan Akçay; 18. April 2026, 03:47 PM.

              Comment

              • Hasan Akçay
                Uzman Üye
                • Dec 2010
                • 826

                #8
                FISILTI GAZETESİ

                Bunun üzerine çoğumuzun morali bozuldu.
                Mecit Kocacıklı bayılmış. Yzb Turgut Ekmekçi ağlamış,
                mendilini ıslatıp arkadaşı ayıltmaya çalışmış.

                Moralimizi bozan bir şey de
                gazete okuyamıyorduk.

                O yüzden bol bol dedi kodu yapılıyordu.

                Yeni Sabah gazetesi şöyle manşet atmış:
                İnönü "Harbiyeliler imha edilmiştir" dedi,
                biz buna inanıyoruz.

                Ref'i Cevad Ulunay Milliyet'te şöyle yazmış:
                Siyasî yazı yazmıyacağıma dair söz vermiştim,
                bugün dayanamadım,
                1500 tane bıyığı yeni terlemiş evladımı kaybetmenin acısıyla yazıyorum.

                İsmet İnönü'ye seslenmiş:

                27 Mayıstan önce "Artık sizi ben bile kurtaramam" dersin darbe olur,
                22 Şubattan önce "Bu okul ihtilal kokuyor" dersin 22 Şubat hareketi olur.
                21 Mayıstan önce de "Üç dört güne kadar herşey olabilir, vaziyet çok va-
                himdir" dedin. Hepsinin müsebbibi sensin!
                .
                Last edited by Hasan Akçay; 31. December 2025, 04:13 PM.

                Comment

                • Hasan Akçay
                  Uzman Üye
                  • Dec 2010
                  • 826

                  #9
                  O AK SAÇLI VAR YA O AK SAÇLI

                  Nihayet ilk sorgular başladı.
                  10'ar kişilik gruplar halinde
                  alt kattaki odalara götürdüler bizi.

                  Girdim. Savcı masadaki sandalyeyi gösterdi,
                  oturdum.

                  -Sen neredeydin?
                  Tarım bakanlığının önünde.
                  -Tamam. Kısaca anlat.

                  Kısaca... Yorgun ve bıkkındı. Aynı hikayeyi
                  benden önce
                  kim bilir kaç arkadaştan dinlemişti.

                  Bir de bazı arkadaşlar konuşmayı çok seviyor,
                  duyduklarını gördüm, düşündüklerini yaptım diye
                  anlattıkça anlattılar.
                  Savcı "Tamam!" deyinceye kadar.

                  Ben kısa konuştum.
                  Sonra konuşma tutanağını
                  okuyup imzaladım.

                  Savcı bazı arkadaşlara tutanağı okutmamış. "Bize güvenmiyor
                  musun?" demiş. "İmzala! Seni ölüme götürmüyoruz ya..."

                  O arkadaşlar
                  duruşmada
                  savcılara sürekli çattılar.
                  "Efendim savcı beni dinlemedi ki,
                  yemek vakti geldi,
                  seni mi bekliycem" dedi.

                  "O ak saçlı var ya o ak saçlı."

                  Konuşmayı çok sevenler arkadaşları tarafından "Senin her
                  bildiğini herkesin bilmesi gerekmez, kendine sakla" diye
                  uyarıldığı halde savcının karşısına geçince hayatlarını an-
                  latmışlar. Duyduklarını gördüm diye, akıllarından geçenleri
                  yaptım diye konuştukça konuşmuşlar.

                  Yargılanırken bunlar zor durumda kaldılar, mahkeme kuru-
                  lunu ikna etmede zorlandılar.
                  .
                  Last edited by Hasan Akçay; 18. April 2026, 03:58 PM.

                  Comment

                  • Hasan Akçay
                    Uzman Üye
                    • Dec 2010
                    • 826

                    #10
                    NAZİK ELLER

                    Darbe girişiminden hemen sonra
                    bazı öğrencileri bizden ayırdılar.
                    Bunlar olayı önceden biliyormuş, Aydemir'le öğrenciler arasında
                    teması sağlamışlar ve eylem esnasında elebaşılık etmişler.

                    Okul komutanı tuğgeneral Burhan Ercan
                    bunları konuşturmak için işkenceden geçirirmiş.

                    Üç dört subay daire oluşturur,
                    komutan
                    dairenin içinde öğrenciyi dövermiş.

                    Öğrenci dengesini yitirip düşünce
                    hangi subayın kucağına düştüyse o subay
                    öğrenciyi tekrar ortaya iter,
                    komutanın nazik (!) ellerine teslim edermiş.

                    Örneğin sigara verirmiş, bir de yakıverirmiş.
                    ve birden sorarmış:

                    "Emri kim verdi?"
                    Bilmiyorum.

                    "Sigarayı kim verdi?"
                    Öğenci (şaşkın): Siz efendim!

                    (Göğse okkalı bir yumruk):
                    Ulan, sigarayı kimin verdiğini bilirsin de
                    emri kimin verdiğini neden bilmezsin?

                    O öğrencilerden biri Kemal Ülkütanak'tı,
                    her halde eşyalarını alsın diye bir ara yanımıza
                    bıraktılar. Görenler anlattı:
                    Kemal'in dudakları, kaşları patlamış.

                    Avukatlarımız
                    nerdeyse her duruşmada
                    bunlara dikkat çektiler.
                    .
                    Last edited by Hasan Akçay; 18. April 2026, 04:00 PM.

                    Comment

                    • Hasan Akçay
                      Uzman Üye
                      • Dec 2010
                      • 826

                      #11
                      DURUŞMA SALONU

                      Tutuklu olduğumuz yer nasıl kendi sınıflarımız, kendi
                      koğuşlarımız idiyse duruşmaların yapıldığı yer de kendi
                      spor salonumuzdu. Ki aynı zamanda sahnesi, balkonu
                      olan bir konser salonuydu.

                      Bu sahnede sazını omuzuna alıp yürüyen sanatçılar ol-
                      du. Sanki orada silah omuzda yürüyen biziz, Yanık Ömer
                      misali, nöbet tutuyoruz gibi hissettik. Ayağa fırladık.



                      Şimdi orayı duruşma kürsüsü yapmışlar. Bayraklar,
                      tsk forsu ve bilindik ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR yazısı.
                      Göreceğiz mülkün temeline ne yapacaklar.

                      Sahnenin ortasında yargıç kürsüsü bulunuyor.

                      Sahneden salona bakışa göre
                      savcılar sağ uçta, avukatlar solda
                      ama avukatlar sahnenin dışında.

                      Duruşmaları zaman zaman gazeteciler de izledi,
                      örneğin Milliyet'ten Mete Akyol izledi.
                      Harbiyelilerden biri adaşı mıymış ne, bir duruşmada
                      adı geçince "Burda!" diye ayağa kalkmış.

                      Şakayla karışık yazardı.

                      Akrabalarımızla görüşebilir miydik? Evet. Pazar günleri ve yal-
                      nızca 10 dakika. Ama o zaman benim bundan haberim yoktu,
                      ya duyurmadılar ya da dikkatimden kaçtı.

                      Babam mektubunda geleyim mi diye sordu. Gelme dedim, gö-
                      rüştürmezler. 1459 sanık, 1459 ziyaretçi. İmkansız gibi.

                      Bir başka neden, beni o ortamda görüp üzülmesini istemedim.

                      Ve ordan burdan para bulup harcamasını istemedim. Biz kendi-
                      mize yeten bir aileyiz ama çok ta varlıklı sayılmayız.

                      -

                      Sandalyeler
                      salona o kadar sık yerleştirilmiş ki
                      öğrenciler omuz omuza oturuyor.


                      Salona sığmayan beş yüz kadar öğrenci içinse
                      dışarıya sandalyeler konmuş.

                      Sıcak... Güneşin
                      dünyayı
                      kavurduğu günlerdeyiz.


                      MAHKEME KURULU

                      Duruşma yargıcı (ortada): Yüzbaşı Mehmet Karaaslan. Bilgili, an-
                      layışlı, enerjik, dürüst bir hukukçu. Duruşmalara ilk ifadelerimizi
                      okuyup ta geliyor. Biz duruşmada ifade verirken "Sen daha önce
                      farklı konuşmuşsun" deyiveriyor, çelişkiyi gideremezsek gülümsü-
                      yor, "Biraz garip olmuyor mu? Öyle oluyor."



                      Başkan (sahneden salona bakışa göre sağda): Tuğgeneral Nihat
                      Günaşan. Kolay gülen, kolay ağlayan biri. Takma dişleri var ama
                      dinç görünüyor. Bir asker hukuktan ne kadar anlarsa o kadar an-
                      lıyor.

                      Üye: Kurmay albay Haydar Topçak. Mahkeme başkanına göre da-
                      ha ciddi bir insan. Halden anlıyor gibi, söylenti o ki hazırlık sorgu-
                      laması esnasında okul komutanıyla birlikte bulunmuş.

                      Ele avuca sığmayan 1459 ergen harbiyeliyi yargılamak
                      her halde zor iştir. Bizim yargıcımız bunu başardı.
                      Başarmak için de kuralları sıkı sıkıya uygulaması gerekiyordu,
                      öyle yaptı. Her ne kadar sanıklar ve avukatlar bundan yakın-
                      sa da.

                      Örneğin bir keresinde
                      Mecit Kocacıklı söz
                      aldı. Son derece öfkeliydi:

                      Efendim dedi, biz burada çok ağır suçlamalara uğruyoruz. Ken-
                      dimizi savunmak için soru sormaktan başka çaremiz yok. Ama siz
                      sorularımıza kendiniz cevap veriyorsunuz. Vermeyin, tanığa so-
                      run!

                      Mecit gırtlağının bütün gücüyle bağırıyordu. Anlaşılan mahke-
                      meye zorluk çıkarmaktan ceza almayı göze almıştı.

                      Sayın Karaaslan Mecit'in öfke patlamasını
                      sükunetle karşıladı. Bak, dedi. Her soru tanığa yöneltilir diye
                      bir usul yok, yalnızca gerekliyse yöneltilir ama siz bazan öyle
                      gereksiz sorular soruyorsunuz ki arkadaşlarınız bile gülüyor.

                      Mecit bağırmaya devam etti: Azarlamayın bizi. Soru sormaya
                      cesaretimiz kalmıyor.

                      Duruşma yargıcının işi gerçekten zordu. Çünkü hukuk denen
                      hendeği yalnızca başkan ve üyeye değil, ele avuca sığmayan
                      1459 ergen harbiyeliye de atlatmak zorundaydı.

                      .
                      Last edited by Hasan Akçay; 9. October 2026, 01:15 PM.

                      Comment

                      • Hasan Akçay
                        Uzman Üye
                        • Dec 2010
                        • 826

                        #12
                        MAHKEMEDE İFADE VERDİK AMA...

                        İfadeler numara sırasına göre alındı. Mikrofonda
                        önce heyecanlı ve şaşırmış haldeydik.

                        Mikrofona kısa zamanda alıştık
                        ama yargıcın "Neden aşağıya indin?" sorusu
                        karşısında sürekli bocaladık ta ki bir arkadaş
                        şunu söyleyene kadar:

                        "Bir darbe girişimi olmuş,
                        bastırılmış. Biz nöbet tutmaya
                        gidiyoruz" dendi.


                        Avukatlarımız hemen
                        bir kağıt yolladılar:

                        Herkes "darbe bastırılmış, biz nöbet tutmaya indik"
                        desin.

                        Kağıt elden ele dolaştı. Ondan sonra
                        herkes bunu söyledi.

                        Ben "nöbet tutmaya indik" demedim. Çünkü o gece koğuşta
                        uyuya kalan iki üç kişiden biriydim. Bölüğüm niçin aşağı in-
                        di bilmiyordum. Aslında bölüğüm de bilmiyordu. Ta ki "Talat
                        Aydemir'i gördün mü?" sözü dolaşmaya başlayıncaya kadar.

                        Neyse.

                        "Nöbet tutmak için indik" kurgusuna önce kendimiz ikna ol-
                        duk. "Suçsuz olduğuma ben bile inandım" diye espri yapan
                        arkadaşlar vardı.

                        Ve hepimiz aynı şeyi söyleyince yargıç "Acaba?" diye düşün-
                        meye başladı. Sonunda ikna oldu. Ama aklına takılan pürüz-
                        ler vardı. Sürekli onlarla ilgili sorular sordu.

                        (Y: yargıç, S: sanık)

                        Y: Okul kapısında yabancı subaylar vardı, gördün...
                        S: Gördüm ama tabur komutanımız da orda olduğu için
                        bir kötülük yapacakları aklıma gelmedi.

                        Y: Neden yabancı subaylara itaat ettin?
                        S: Çünkü onlar bizi tabur komutanımızın gözünün önünde
                        alıp götürdüler. Yeni tayin edilmişler diye düşündüm.

                        Y: Harp Okuluna tayin edilen subaylar gece mi gelir?
                        S: Sıra dışı bir geceydi, sıra dışı tayinler olabilirdi.

                        Y: Genel Kurmaydan size neden ateş edilir?
                        S: Onu ben de anlamadım efendim.
                        Y: Yaaa... Biraz garip olmuyor mu, öyle oluyor.

                        Y: Radyoevinde sabaha kadar ne yaptın?
                        S: Nöbet tuttum efendim.
                        Y: Ne nöbeti?
                        S: Sivilleri içeri sokmadım, yağmaya engel oldum...

                        Y: O kadar er ve inzibat var, neden onlar değil de sen? Bak
                        sınavların da varmış.
                        S: Efendim bize nöbet tutacaksın dediler tuttuk. Askerlikte
                        erden mareşale herkes nöbet tutar.
                        Y: Askerlikten kaç alıyorsun sen?
                        S: 100 efendim (gülüşmeler).

                        Y: Peki. Sabaha kadar sizi hiç uyaran olmadı mı hükümete
                        karşı hareket ediyorsunuz diye?
                        S: Hayır.

                        Y: Kültürlü bir harbiyeli olarak durumu kendin sezemedin mi?
                        S: Kuşkulanacak bir durum yoktu.

                        Y: Neden radyoevine gittin? (İpini koparan oraya gitmiş)
                        S: Arkadaşlar hep oraya gidiyordu, ben de gittim.

                        https://www.modamuzayede.com/urun/64...er-ankara-rady

                        Y: Aşağıda bastırılmış bir darbe belirtisi gördün mü?
                        S: Hayır.
                        Y: Neden okula dönmedin öyleyse?
                        S: Bir görev verilmişti. Bizi o görevi verenlerin geri
                        çekmesi gerekirdi.
                        .
                        Last edited by Hasan Akçay; 4. October 2026, 09:13 AM.

                        Comment

                        • Hasan Akçay
                          Uzman Üye
                          • Dec 2010
                          • 826

                          #13
                          EN İYİ SAVUNMA SALDIRIDIR

                          Arkadaşların çokça söylediği sözler:

                          - Bir darbe girişimi olmuş, bastırılmış. Biz nöbet tutmaya
                          gidiyoruz dendi.
                          - Alarm dolayısıyla uyandım.
                          - Tabur komutanımız okulun kapısındaydı.
                          - Genel kurmayın önünde ateş yedik.
                          - Orda birisi "Yanlışlık oldu, gelenler harbiyeliymiş. Ateş
                          keees" diye bağırdı.
                          - Elimizi kolumuzu sallaya sallaya geçtik.
                          - Orduevinin önündeki subaylar "Harbiyeliler! Uyanık olun,
                          rüzgar nereye eserse oraya yelken açın" diyordu.

                          Ve karşı saldırıya geçtik.

                          - Kendi komutanlarımız bizi neden aramadı?
                          - Bizimle hareket eden erler mahkemeye verilmedi. Bizim
                          suçumuz harbiyeli olmak mı?
                          - Uçaklar hem bildiri bırakıyor hem ateş ediyordu. Bildiriler
                          oltanın ucundaki zokaydı.
                          - Harp okulu binasına sabotaj yapılsa, örneğin bomba kon-
                          saydı ve biz ölseydik suçlu biz mi olacaktık?
                          - Darbeciler neden rahatça okula girebildi? Okul kapısında
                          neden nöbetçi yoktu? Başbakanın "Durum
                          vahimdir, üç güne kadar vahim şeyler olabilir" dediği bir za-
                          manda okul neden yol geçen hanı gibiydi?

                          - Talât Aydemir'i iki tomsonlu arasında görünce tutuklan-
                          mış sandım.
                          - Darbeci Turgut Alpagut'u hademe sandım.


                          KAHKAHALAR

                          Güldüğümüz şeyler
                          kendi sözlerimizdi:

                          - Hani okulun kapısında duvar gibi direkler (Sütun! Sütun!)
                          - Yürüye yürüye radyoevine yürüdüm.
                          - Merdivenin üstünde apartman vardı.
                          - Ananos mananos duymadım (anons).
                          - Ben bişe duymadım. Karanlıktı.
                          - Bi cemseye bindim, sonra cipten indim.
                          - Sınıfta ders çalışıyordum, alarm dolayısıyla uyandım.
                          - Sayın savcıya bize ağabeylik ettiği için müteşekkirim (yağcııı).

                          - Ne var ne yok, kim kimi yiyor diye merak ettim.
                          - Üsteğmen "Valla ben yeni evlendim, beni bu işe karıştırma" dedi.
                          - Alarm vaaar, fasulye kazanı patladııı feryatlarıyla uyandım.
                          - Ben köşede doksan derece gibi duruyordum (!?)
                          - O menfur gecede ben de koruda uyudum.
                          - Kurmay albayla kucaklaştık. O ağladı, ben ağladım.

                          BEĞENDİĞİMİZ KARİKATÜRLERİ BURDA PAYLAŞALIM Öncelikle karikatür eklerken dikkat etmenizi istediğim bir kaç küçük nokta var ; - Lütfen kar - Sayfa 55


                          - Ben radyoevinin yanındaki kız tekniğe gittim, zaten hep giderdim.
                          - Belki bida gelemem diye radyoevinde son bi tur attım.
                          .
                          Last edited by Hasan Akçay; 4. October 2026, 09:19 AM.

                          Comment

                          • Hasan Akçay
                            Uzman Üye
                            • Dec 2010
                            • 826

                            #14
                            YARGIÇLAR DA ŞAKA YAPAR

                            Gülüşmelerimizden zannederim yargıç da hoşnuttu. Çünkü o sıcakta
                            nerdeyse kucak kucağa oturmanın zorluğunu takdir ediyordu. Çok kere
                            kendisi de espri yapardı.

                            Sanık: Efendim, üniformamı giyememiştim. Picamamın etekleri sarkıyordu.
                            Yargıç: Toplasaydın eteklerini.

                            Sanık: Bir eve gittim. Kapıyı çaldım. Tanrı misafiriyim, açın dedim. Açtılar.
                            Yargıç: Elbet açacaklar, elinde silahın vardı.

                            Bir keresinde çalışma saati bittiği halde
                            duruşmaya son verilmedi. Öğrenciler sabırsızlandı,
                            salondan of puf sesleri gelmeye başladı.
                            Nihayet yargıç "gereği düşünüldü" dedi
                            ve onunla birlikte bütün salon: gereği düşünüldü.
                            Yargıç: Uzatırım haaa.

                            Yargıç savcıyı her fırsatta bozardı. Bir keresinde savcı genel
                            kurmayın orda kaç silah ateş etmiştir, tanığa sorulmasını istedi.

                            Yargıç: Bilir mi o!
                            Yine de sordu:
                            Saydın mı kaç mermi atılmış?

                            Bir keresinde yargıcın dalgınlığına geldi, savcının tanığa soruları
                            bitmeden öğrencilerin soru sormasına izin verdi. Sorular bitti. Savcı
                            bir daha izin istedi.

                            Yargıç: Herkes sırasını bilsin canım. Senin sıran geçti.
                            Savcı: Ama efendim biz bitirmeden sanıkların sorularına geçildi.
                            Yargıç: Hah bu kere sen haklısın.

                            Savcımızın mimikleri de hoştu. Kalınca bir sesi vardı
                            ama bazan "Patates soğan patlıcaaan!" diye bağırıyor gibi
                            sesinin tonu değişirdi.

                            -Efendim bilgi toplayamıyoruz. Sanıklar çok ketum. Yemişleeer, içmişleeer, gezmişleeer.
                            -Efendim bu öğrenci arkadaşlarıyla Etimesğut'a cereyanı kesmeye gitmiş.
                            Arkadaşları kimlermiş, kaç kişiymişler, oradan nereye kaçmışlar?
                            -Efendim sınıf beşleri, bölük onbeşleri varmış. Sanığın malumatı var mıdır?

                            Bu tür sorulara da
                            aksi cevaplar
                            verilmeye başlandı:

                            "Üçler yediler kırklar"dan... haberim yoktur.

                            (Üçler yediler kırklar, demine devranına hu diyelim huuu.)

                            Savcımız böyle aksi cevaplar karşısında
                            başını eğip ağzını eliyle kapatarak homurdanırdı.
                            Sanki küfür ediyordu. Bana öyle gelirdi.

                            -Efendim sanıklar habire bize çatıp duruyor.
                            Kendi durumlarıyla meşgul olsalar daha iyi ederler. İftira
                            edenlerin numaralarını size sunuyoruz.

                            Yargıç
                            savcının elindeki kağıda baktı:

                            Böyle posta posta mı sunacaksınız?

                            Onlar posta posta iftira ediyor,
                            biz de posta posta bildiriyoruz.

                            Yargıç halden anlamıyordu:

                            İftira etmiyorlar,
                            kendilerini savunuyorlar.

                            .
                            Last edited by Hasan Akçay; 4. October 2026, 09:23 AM.

                            Comment

                            • Hasan Akçay
                              Uzman Üye
                              • Dec 2010
                              • 826

                              #15
                              ERKEK GENERAL

                              Bizim böyle gülüşmemize ifrit olan da varmış: okul komutanı tuğ-
                              general Burhan Ercan... Bizi yemekhanede topladı, gözlerinden a-
                              teş saça saça şu konuşmayı yaptı:

                              Harp okulunda hükümete karşı*
                              tarihimizde ilk defa isyan ettiniz,
                              Harbokulunun şerefini batırdınız. Hakkınız yoktur. Burası
                              eşkiya yuvası değildir. Canınız istemediyse defolup gitseydiniz.

                              Avluda yürürken bir subayımdan herif diye söz eden olmuş. Had-
                              dine mi düşmüş. Eğer bir subayıma her hangi biriniz saygısızlık
                              ederse hepinizi teker teker cezalandırırım.

                              Mahkeme salonu tiyatro değildir. Sizin 21 Mayıstaki davranışınız
                              da övünülecek, gülüp geçilecek bir şey değil. Gülün gülün siz
                              burda. Millet te size gülüyor. Sizin ar damarınız çatlamış. Yaptı-
                              ğınız ahlaksızlıktır.

                              Bari mert olun. Yok kız arkadaşımı görmeye Kız Tekniğe gittim-
                              miş, yok üşüdüm de radyoevine girdimmiş... Erkek olun. Bir in-
                              san erkekse erkektir, her zaman doğruyu söyler.

                              Bu kadar.


                              Bundan sonra sayın generale "erkek general" dedik. Elbet iro-
                              niydi. Erkek general geliyor dendi mi kaçacak delik arardık,
                              kaçamazsak kediye yakalanmış fare gibi felaketimizi beklerdik.


                              Örneğin sınıfta ceketsiz durmaya izin verilmiş olduğu halde her
                              hangi birimiz ceketsiz yakalanırsa tecrid cezası alabilirdi.

                              __________________________________________________ ________

                              *Burhan Ercan erkek insan her zaman doğruyu söyler diyor
                              ama kendisi yalan söylüyor. Örneğin "Siz tarihimizde hükümete
                              isyan eden ilk harbiyeliler oldunuz" diyor. Oysa harbiyeliler
                              27 Mayıs 1960 darbesinde ve başka darbe girişimlerinde de
                              hükümete karşı kullanıldı.

                              Örneğin askerî liseyi ben 1960'ta bitirdim, 27 Mayıs darbesinin
                              hemen ardından bize bile görev verdiler. Köy köy dolaştık, dar-
                              benin kabul görmesi için halka konuşmalar yapan ilkokul öğret-
                              menlerine eşlik ettik.

                              İki ayaklanma arasındaki fark:

                              27 Mayıs 1960'da darbe görünürde başarılı oldu,
                              21 Mayıs 1963'te ise her bakımdan başarısız.

                              Eğer erkek insan doğruyu her zaman söyleyen ise darbelerin
                              hepsine itiraz edecek, başarılı başarısız ayırımı yapmayacak.
                              __________________________________________________ ______


                              SATILMIŞ SALDIRGANLAR

                              Adıma sanık talebe diyorlar
                              Tahliye istedim "Yok be!" diyorlar
                              Aldandım diyorum "Deve!" diyorlar
                              Satılmış oğlu saldırganım ben.


                              Ankara sıkıyönetim komutanı
                              korgeneral Cemal Tural
                              bizim için "satılmış saldırganlar" demiş.
                              Gazetede okudum.

                              Fotoğrafı da vardı.

                              Anıtkabir'de nöbet değiştiren askerler gibi
                              rap rap rap yürüyordu,
                              bana bacaklarından rahatsız da
                              o yüzden öyle yapıyor gibi geldi.

                              Belki gergin bir hayatı olmuştur
                              ama sükunet mutlaka geliyor.


                              Tahliye talepleri
                              bismillah
                              duruşmaların ilk günü başladı.

                              Kabul edilecek mi edilmeyecek mi
                              önceleri biz de merakla izledik,
                              sonra kabul edilmeyeceğine ikna olduk.
                              Ve yargıç gırgır geçmeye başladı.

                              Efendim tahliyemi istiyorum.
                              Salon: Oho ooOH!
                              Yargıç: Olur, ederiz.

                              Avukat Şefik Çapanoğlu
                              146 öğrencinin müvekkiliydi,
                              ilk ifadeler bitti,
                              tahliyelerini istedi:

                              Tutuklu kalmalarını gerektiren
                              hiçbir neden yoktur,
                              bu genç yaşta sürekli tutukluluk
                              üzerlerinde derin bir iz bırakacaktır.


                              Savcı cevap verdi:

                              Sanıkların kendi görüş ve ifadelerine bakarak
                              tutuklu kalmalarının gerekmediğine hükmetmek
                              mümkün değildir.


                              Uzun sözün kısası, yargılama bitene kadar
                              istisnasız hepimiz tutuklu kaldık.
                              .
                              Last edited by Hasan Akçay; 4. October 2026, 09:34 AM.

                              Comment

                              Working...