Iki numaralı mahkeme

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • Hasan Akçay
    Uzman Üye
    • Dec 2010
    • 826

    #16
    BENİM SUÇUM BÜYÜK

    O gece soğukkanlı bir şekilde
    mühimmat deposunun kapısını kırmışım,
    mermi sandığı taşımışım,
    arkadaşlara mermi dağıtmışım.


    Bunu Bircan Sevgör
    ilk sorgulamasında söylemiş,
    yanımda Hasan vardı demiş.

    Hangi Hasan?

    Savcı 9. bölüğün fotoğraflarını Bircan'ın önüne koymuş,
    beni göstermiş, "Bu mu?"
    Bircan "Evet" deyivermiş.

    Bircan sonra bana geldi. Yanıldım özür dilerim,
    mahkemede düzeltirim dedi
    ama ifade verirken heyecandan şaşırdı,
    yanlışını düzeltmeyi unuttu.

    İfade sırası Hasan Şenarbay'a geldi.
    Hasan mermi sandığı taşıdığını söyledi.

    Söz aldım:

    Efendim,
    Hasan mermi sandığı taşıdığını söylüyor.
    Bircan'ın tutanaktaki yanlışı düzeltilsin.


    Yargıç Hasan'a sordu: sen mermi sandığı taşıdın mı?
    Hasan bu kere "Hayır, taşımadım" dedi.
    Yargıç: Neyse... zaten esasa taalluk etmez bu.

    Avukatlar
    benim bu çıkışımı sakıncalı buldular.
    "Bir birinizi suçlamayın Hasan Akçay gibi" diye
    bir kağıt gönderdiler,
    kağıt elden ele dolaştı.
    .
    Last edited by Hasan Akçay; 9. October 2026, 01:28 PM.

    Comment

    • Hasan Akçay
      Uzman Üye
      • Dec 2010
      • 826

      #17
      TANIKLAR

      Binbaşı Ahmet Eroğlu
      geçen yılki darbe girişimi sırasında 3. taburun komutanı.
      (Korkmamış):

      Ben merkez komutanlığında 15-20 öğrenci gördüm, onlar
      da hareketten vaz geçmiş durumdaydı. Benim bu hareket-
      le ilgili olarak söyleyeceğim bundan ibarettir.

      Avukat Hasan Önen: Geçen yıl 22 Şubattaki darbe girişi-
      mi esnasında 3. tabur nasıl davranmış?

      Yargıç: Bunu sorunca ne olacak?

      Avukat: Efendim o zaman öğrenciler İsmet İnönü lehinde
      tezahurat yapmışlar. O zaman tezahurat yapan öğrenciler
      şimdi neden darbe yapsınlar?

      Yargıç: Onu savunmanızda söylersiniz. Şimdi değil. (Tanı-
      ğa) Siz efendim, soruyu dinlediniz. Anlatın. Mümkün oldu-
      ğu kadar kısa.

      Taburuma önce bir şey söylemek istemedim
      ama bundan vaz geçtim, açıklama yapmanın
      daha uygun olacağını düşündüm.
      Bunları etrafıma topladım. "Arkadaşlar" dedim...

      Derslerinizden başka şeylerle uğraşmayın diye
      şimdiye kadar söylememiştim, şimdi sırasıdır. Hükümetin
      aleyhine bir harekete kalkışıldı. Komutanınız olarak ben si-
      zin bu harekete katılmanızı istemiyorum.


      Bundan sonra, beni sessizce dinledikten sonra
      hep birden "İnönü! İnönü!" diye tezahürat yaptılar.
      22 Şub gecesi bunlar sınıflarına kapatıldı.


      Binbaşı Kenan Güven
      bu yılki darbe girişimi sırasında 2. taburun komutanı
      (Korkmuş):

      02.00 gibi okula geldim. Nöb subay Şendoğan'ı
      gördüm. Darbeci subayların okulu ele geçirmiş
      olduğunu anladım. Talat Aydemir'le karşılaştım.
      Bana görev vermek istedi. Reddettim.

      Okuldan çıktım.

      Aşağıda bir öğrenci grubunu sıraya soktum, Çan-
      kaya'ya doğru "İleri! Marş!" dedim ama üçüncü
      taburdan İbrahim Demir buna engel oldu. "Geriye
      dön! Marş!" diye bağırdı. Öğrenciler geriye dön-
      düler, uzaklaştılar.

      İbrahim bana da silahını çevirdi, "Burda senin
      borun ötmez!" dedi.

      Yargıç: Okul kapısında öğrenciler sizi selamlamış,
      onları neden emrinize almadınız?

      Tanık: Silahlarını üzerime çevirenler vardı, kork-
      tum.


      Albay Turan Çağlar*
      (Koruya saklanarak harbiyelileri gözetlemiş):

      24.00'te Bahçelievler'den harbokuluna geldim. Koruya
      saklanarak harbiyelileri gözetledim. Okulun kapısında yarınki
      atamaları konuşuyorlardı, "Nihat Erim başbakan olacak" gibi
      sözler ediyorlardı. Aydemir geldi. Etrafına toplandılar.
      Bir konuşma yaptı, harbiyeliler alkışladılar.

      Öğrenci 1: Neden görevine gitmemiş te harp okuluna gelmiş?
      Yargıç: Sana ne? O görevini yapmamışsa kendi komutanı var,
      kendi komutanına hesab verir, sana değil.

      Öğrenci 2: Efendim serbest olarak bir şey söylemek istiyorum.
      Yargıç: Elbette, serbest olarak. Kimseden çekinmeyeceksin.

      Öğrenci 2: O gece nöbetçi subay olan Yekta Başeğmez'in tanık
      olarak burada anlattığına göre (darbeci) Nihat Conguroğlu gelmiş,
      "Arabam bozuldu, telefonunuzu kullanabilir miyim?" demiş. Bah-
      çelievler'den bir yere telefon etmiş, araba gelince içinden bir rad-
      yo çıkarıp masanın üstüne koymuş. Radyoda darbe bildirisi oku-
      nuyormuş: Silahlı Kuvvetler idareye el koydu...

      Şimdi...
      bu tanık Bahçelievlerden beklenen saatte bir arabayla geldiğini
      söylüyor. Biraz garip olmuyor mu?

      Yargıç: Tamam mı? Peki.

      _________________________________________
      *Alıntı:
      A.Ö. Aykın on Instagram: "Resimdeki adam kim biliyor musunuz? Dikkat buyurun. NATO karargahında görev yapmış olan Albay Turan Çağlar. Kendisi aşırı bir NATO'cu ve ABD hayranıydı. 1950'de NATO'ya girdiğimizde ABD, askeriyemizde birçok adam devşirip eğitti, çıkarı için kullandı. Askeriyemiz NATO'cularla dolmuştu. Turan Çağlar da bunlardan biri. O kadar NATO'cuydu ki doğan kızının adını NATO koydu. Lale NATO. Lale NATO, babası NATO karargahında görevliyken karargahta doğmuştu. Turan Çağlar ABD'nin yaptırdığı 1960 darbesinde aktif rol aldı. Emekli olduktan sonra ABD adına çalışan vakıf ve iş adamları ile ortak faaliyet yürüttü. CIA ajanları ile görüşüp devlet ve ordu sırlarını ve faaliyetlerini CIA'ya verdi. 1983 yılında CIA ajanlarını takibe alan MİT, telefon dinlemeleri yaparken kendisini "John" diye tanıtan bir Türk'ü takibe aldı. Bu "John" kod isimli kişi Emekli Albay Turan Çağlar çıktı. Her ay iki kez CIA ajanları ile buluşup onlara bilgi veriyordu. Turan Çağlar 15 yıl boyunca Türk ordusu ile ilgili bilgileri CIA'ya verdiğini itiraf etti. Yargılanıp 15 yıl hapsi istendi. Yargılama sırasında "Zaten bütün hükümetler, Genelkurmay Başkanları Amerikan hesabına çalışıyor, ben yapınca mı suç oldu!" dedi. O ara aniden öldü. Kalp krizi dendi. Kızı Lale NATO'ya ne oldu dersiniz? Barış Manço ile evlendi ve çocukları oldu. Barış Manço 1999'da ölmeden önce canlı yayında Türkiye'de gerçekleşen 4 darbeden sonra müzik piyasasına gizli bir el tarafından el atıldığını söyler. Darbeyi yaptıran güçlerin sosyal hayat hakkındaki projelerini tespit eder. Tüm bunlarla ilgili çok önemli bilgilerin olduğu bir belgesel çalışması yaptığını söyler. Bu açıklamalardan 1 ay sonra Barış Manço ölür. Kardeşi Savaş Manço kardeşinin öldürüldüğünü söyler. Her neyse konu Barış Manço değil. Orduda, emniyette, hukukta, istihbaratta, bürokraside, mecliste Albay Turan Çağlar gibi birçok ABD'ci Gladyo artığı var. Türkiye Akdeniz'de, Libya'da, Ortadoğu'da NATO ve ABD çıkarına aykırı stratejik adımlar atarken bu elemanlara dikkat etmeli. 2 bin yıllık tarihimizin en büyük süreçleri yaşanıyor. 7 yıldır yaşananları parti kavgası sananlar yanılıyor. Türkiye'nin içindeki Derin NATO temizliğini durdurmak, Türkiye'nin Akdeniz ..."
      6 likes, 1 comments - aykin44 on January 14, 2020: "Resimdeki adam kim biliyor musunuz? Dikkat buyurun. NATO karargahında görev yapmış olan Albay Turan Çağlar. Kendisi aşırı bir NATO'cu ve ABD hayranıydı. 1950'de NATO'ya girdiğimizde ABD, askeriyemizde birçok adam devşirip eğitti, çıkarı için kullandı. Askeriyemiz NATO'cularla dolmuştu. Turan Çağlar da bunlardan biri. O kadar NATO'cuydu ki doğan kızının adını NATO koydu. Lale NATO. Lale NATO, babası NATO karargahında görevliyken karargahta doğmuştu. Turan Çağlar ABD'nin yaptırdığı 1960 darbesinde aktif rol aldı. Emekli olduktan sonra ABD adına çalışan vakıf ve iş adamları ile ortak faaliyet yürüttü. CIA ajanları ile görüşüp devlet ve ordu sırlarını ve faaliyetlerini CIA'ya verdi. 1983 yılında CIA ajanlarını takibe alan MİT, telefon dinlemeleri yaparken kendisini "John" diye tanıtan bir Türk'ü takibe aldı. Bu "John" kod isimli kişi Emekli Albay Turan Çağlar çıktı. Her ay iki kez CIA ajanları ile buluşup onlara bilgi veriyordu. Turan Çağlar 15 yıl boyunca Türk ordusu ile ilgili bilgileri CIA'ya verdiğini itiraf etti. Yargılanıp 15 yıl hapsi istendi. Yargılama sırasında "Zaten bütün hükümetler, Genelkurmay Başkanları Amerikan hesabına çalışıyor, ben yapınca mı suç oldu!" dedi. O ara aniden öldü. Kalp krizi dendi. Kızı Lale NATO'ya ne oldu dersiniz? Barış Manço ile evlendi ve çocukları oldu. Barış Manço 1999'da ölmeden önce canlı yayında Türkiye'de gerçekleşen 4 darbeden sonra müzik piyasasına gizli bir el tarafından el atıldığını söyler. Darbeyi yaptıran güçlerin sosyal hayat hakkındaki projelerini tespit eder. Tüm bunlarla ilgili çok önemli bilgilerin olduğu bir belgesel çalışması yaptığını söyler. Bu açıklamalardan 1 ay sonra Barış Manço ölür. Kardeşi Savaş Manço kardeşinin öldürüldüğünü söyler. Her neyse konu Barış Manço değil. Orduda, emniyette, hukukta, istihbaratta, bürokraside, mecliste Albay Turan Çağlar gibi birçok ABD'ci Gladyo artığı var. Türkiye Akdeniz'de, Libya'da, Ortadoğu'da NATO ve ABD çıkarına aykırı stratejik adımlar atarken bu elemanlara dikkat etmeli. 2 bin yıllık tarihimizin en büyük süreçleri yaşanıyor. 7 yıldır yaşananları parti kavgası sananlar yanılıyor. Türkiye'nin içindeki Derin NATO temizliğini durdurmak, Türkiye'nin Akdeniz ...".


      Albay Çağlar o kadar Nato'cuydu ki Nato karargahında doğan kızının adı-
      nı Lale Nato koydu.

      15 yıl boyunca Türk ordusu ile ilgili bilgileri CIA'ya verdi. Bunu itiraf etti.
      Yargılandı, 15 yıl hapsi istendi. Yargılama sırasında "Zaten bütün hükü-
      metler, genelkurmay başkanları Amerika hesabına çalışıyor, ben yapın-
      ca mı suç oldu!" dedi. O ara aniden öldü. Kalp krizi dendi.

      "Kızı Lale Nato'ya ne oldu?" dersiniz Barış Manço ile evlendi ve çocukları
      oldu.

      Barış Manço 1999'da ölmeden önce canlı yayında Türkiye'de gerçekle-
      şen dört darbeden sonra müzik piyasasına gizli bir el tarafından el atıl-
      dığını söyler.



      Albay Mehmet Ali Ergin
      (Bu tanık hapsedilsin.)

      Talat Aydemir'in emriyle indik, başımızda bir üsteğmen var dediler.

      Yargıç: Talat Aydemir'in emriyle indik dediler mi?
      Tanık : Hayır, alarm dolayısıyla indik dediler.
      Savcı : Sözlerinin başı sonunu tutmuyor, tazyik hapsi talep ediyoruz.
      Yargıç: Düzeltti, alarm dolayısıyla indik dediklerini belirtti.
      Savcı : Kararı mahkeme kurulunun vermesini talep ediyoruz.

      Yargıç başkana ve üyeye kulağını uzattı,
      başkana bir daha döndü.
      Salon nefesini tutmuş izliyordu. Bizi korumaya çalışan tanığın
      cezalanması moralimizi bozacaktı.

      Yargıç: Gereği düşünüldü.
      Tanığın tazyik hapsinde tutulması hakkındaki talebin
      mahkeme başkanının kabul yönündeki oyuna rağmen
      reddine karar verilmiştir.

      Bütün başlar başkana çevrildi. Yüzü kıpkırmızı olmuştu,
      salonda sanki gürültü varmış ta susturmak istiyormuş gibi
      önündeki mikrofona kalemiyle vuruyordu.


      Kurmay albay Habip Alpay
      ("Harp okulu marşını söyleyin!" demiş, söylememişler)


      Necatibey caddesindeki evimin penceresinden gördüğüm har-
      biyelilerin giyimi özensizdi. Her halde acele giyinmişlerdi. Ara-
      baları denetliyor, tokalaşarak bir birbirlerini kutluyorlardı.

      Kendilerini uyardım. Sükunetle dinlediler, okula gitmek için sı-
      raya girdiler.

      "Başınızda kim var?" dedim. Bir öğrenci "Talat Aydemir" dedi.
      Harp okulu marşını söyleyerek yürümelerini emrettim, inadına
      söylemediler.

      Benim affedemediğim şey 22 şubatçılardan emir almalarıydı.

      Subaylar öğrencileri uyarmıyordu. Orda bekleşen subayların
      neden görev yerlerine gitmediklerini anlamadım.

      Yargıç: "Aydemir" diyen öğrenciyi teşhis edebilir misiniz?
      Tanık: Ederim ama vakit alır. O kendini bilir. Bir harbiyeli
      kendini saklamaz, buraya çıkar.
      Yargıç: Kim ise gelsin buraya!

      Hacı takma adıyla bilinen arkadaş çıktı: Efendim o bendim
      ama "Aydemir'dir" demedim, "Aydemir'miş" dedim. Ben bil-
      miyordum, başka bir yerden öğrendim.

      Yargıç: Aydemir'dir mi dedi, Aydemir'miş mi? Bunlar farklı.
      Tanık: Aydemir'dir dedi.
      Sanık: Efendim...
      Yargıç: Yeter! Tanığa ille senin istediğini söyletemeyiz.

      -

      Bu tanık "hoca verir telkini kendisi yutar salkımı" atasözünü
      çağrıştıran biriydi.

      Bir: Orda bekleşen subayların neden görev yerlerine gitme-
      diğini anlamadım diyor, kendisi de gitmemiş.

      İki: Subaylar öğrencileri uyarmıyordu diyor, kendisi de sabah
      7.30'a kadar uyarmamış, evinin penceresinden gözetlemekle
      yetinmiş.

      Yetmedi. Harbokulu marşını söyleyin dedim, inadına söyleme-
      diler diyor. Onlardan biri kendisi olsaydı o yorgunluk, uykusuz-
      luk, gelecek kaygısı ve aldatılmış olmanın utancıyla marş söy-
      leyebilir miydi?


      Albay İsmail Hakkı Bayındır
      cumhurbaşkanlığı muhafız alayının komutanı
      (Kaçmaya çalışan darbeci subayı yakalamış)

      Alayım 05.30'da harekete geçti. Bir öğrenci jandarma genel
      komutanlığının penceresinden ateş ediyordu. Yaralılar vardı,
      onların alınmasına engel oluyordu. Pencereye yoğun şekilde
      ateş ederek yaralıları aldım.

      Rastladığımız öğrencileri enterne ede ede harb okuluna kadar
      geldik. Korudan bize ateş edenler vardı, silahla karşılık verdik ve
      onları enterne ettik.

      Okula geldim. Nizamiyede silahlı silahsız öğrencilerle Salim Miman
      vardı. Bir öğrenci yerden büyük bir mermi aldı. Bakın albayım dedi,
      bunu bize attılar. Yazık... Ben de sebep sizsiniz, dedim.

      Baktım Salim Miman gidiyor. Önünü kestim. "Nereye?" dedim. Bizim
      işimiz bitti dedi, öğrencileri yatıştırdık.

      Sizin işiniz asıl şimdi başlıyacak dedim, hele biraz sabredin. Onu
      tutukladım. Okulu teslim aldık.

      Yargıç: Size gelen bütün öğrencilerin silahlı çatışmaya girdikleri
      öne sürülüyor, çatışmaya girdiler mi?

      Tanık: Onu onları getirenler bilir, ben bilemem. Ben çatışmadan
      söz eden bir liste imzalamadım. Esasen bu bir serlevhadır, serlevha
      diye her şey yazılabilir.


      Tuğgeneral Nuri Hazer
      28. tümen komutanı
      (Harbiyeliler habersizmiş, karşıda duvar gibi duruyorlarmış):

      Önce ortalıkta
      harbiye öğrencileri yoktu,
      sonra göründüler.

      Ben aralarından geçtim. Bana parola sormadılar,
      ateş etmediler. Şoförüm "Ateş ettiler" derse inanmayın,
      öyle olsaydı ben de duyardım.

      Radyoevindeki öğrencilerle
      herhangi bir yanlışlık ve kazaya sebep olabilir endişesiyle
      sabaha kadar temas kurmadık.

      Sabahleyin
      başlarında bulunan subayla temas ettim
      ama bundan öğrencilerin haberi yoktur,
      onlar karşıda duvar gibi duruyorlardı.

      Sivil halkın yanında silahlarını teslim etmek
      istemiyorlardı. Sonunda itirazsız
      arabalara binip okullarına döndüler.


      Albay Necati Özdemir
      okullar dairesi öğretim şubesi müdürü
      (Yuuuh):

      Olayı duyar duymaz
      sivillerimi giydim, Kızılay'a doğru hareket ettim.
      O meşhur Fethi Gürcan'ı gördüm
      fakat o beni görmedi,
      görseydi beni muhakkak şehit ederdi (gülüşmeler).

      Öğrenciler azimliydiler,
      gözlerinden ateş saçıyorlardı.
      Kur'ân üzerine yemin ederim ki
      önlerine ana babaları çıksa
      çiğner geçerlerdi.

      Bütün salon: Yuuuh!

      Yargıç: Ne demek yuh! Diyeceği olan varsa gelir
      mikrofon başında konuşur.
      Böyle olursa tedbir alırım. Bakın
      bu hareket sizin o geceki halinizi de anlatır.

      Tanık: Evet efendim, o gece tıpkı böyleydiler.
      Yargıç: Siz de susun efendim, söz vermeden konuşmayın.

      Öğrenci 1: Bu albay o gece önümüze geçip
      gelin ardımdan demiş te gelmemiş miyiz?

      Öğrenci 2: Bu albay "yelkenci"dir.
      Yargıç: Nerden biliyorsun?
      Öğrenci 2: Çünkü göreve gideceğine
      sivillerini giyip durumu izlemeye gidiyor.

      Öğrenci 3: Fethi Gürcan beni şehid ederdi diyor,
      kendisi Fethi Gürcan'ı niye vurmamış?

      Avukat Asım Ruacan: Tanık
      öğrencileri uyaran
      bir subay topluluğu görmüş mü?

      Tanık: Görmedim
      ama öğrencileri siviller uyarıyordu...
      Muhterem hakim bey! Şu talebe
      bana fena halde başını salladı, hem de fena halde!

      Yargıç: Kimdir o?
      İbrahim Demir: Hayır efendim sallamadım. İspat edebilirim.
      Savcı: Efendim İbrahim Demir'in bari bu hareketi hakkında
      bir karar verilsin.

      Yargıç savcının talebini kâle almadı.

      İbrahim yalnızca başını sallamış,
      herkesin vücudu zangır zangır sallanıyordu.

      Ah benim güzel anam,
      güzel babam!
      Sizi çiğner geçermişim...
      Yuuuuuuh!

      Ordakilerin çoğu
      subaylar dahil
      üzüntümüze isyanımıza kapılmış,
      ağlıyordu.

      Yargıç: Öğrencilerin aldatılmış olup olmadığı hakkındaki kanaatiniz nedir?
      Tanık: Azimliydiler, kararlıydılar.
      Yargıç: Bu kanaate nerden vardınız?
      Tanık: Çünkü parolaları "harbiyeli aldanmaz"dı.
      Yargıç: Peki.

      Önümden geçerken gözlerimi kapadım
      ama çoğu arkadaşın
      albayın yüzüne tükürür gibi baktığından,
      "senin gibi subay olacağıma olmayayım daha iyi"
      dediğinden eminim.

      YELKENCİ


      Avukatlarımızın şaka yollu söylediğine göre
      hukuk diline bizim kazandırdığımız bir terimmiş bu.

      Yani rüzgara göre yelken açacaksın.
      Darbe eğer hedefine ulaşıyor gibiyse darbeci olacaksın,
      yok bastırılıyor gibiyse darbeye karşı...

      Örneğin benim içinde bulunduğum grup
      sabaha doğru
      muhafız alayına teslim olduğunda
      darbenin hala başarıya ulaşma ihtimali vardı.

      Bazı arkadaşlar sigaramız yok dediler,
      bir subay kendi sigara paketini ortaya attı.
      Böylece biz "darbeci"leri
      anlayışla karşıladığını gösterdi.

      Sonra
      ortalık ağarıp darbenin bastırıldığı kesinleşince
      darbeciyiz diye tekme tokat dayak yedik.

      Sigara paketini ortaya atan da
      sille tokat dayak atan da
      belki
      aynı yelkenci subaydı.


      Müberra Yetkin
      radyo spikeri
      22 şubat 1962 darbe girişiminin devamı. bkz:22 şubat 1962 ayaklanması -- spoiler -- 20 mayıs 1963 ayaklanması, 22 şubat 1962 de, harp okulu komutanı kurmay albay talat aydemir ve arkadaşlarının, ordu içind 20 mayıs 1963 ayaklanması fotoğraf 367317

      (Hanımefendiye 30-40 harbiyeli silah çekmiş):

      Öğrenciler dadyoevini
      işgal ettiler. 30-40 harbiyeli
      bana silah çekti.

      Radyodan yapılan
      bütün uyarıları
      öğrenciler her halde duyuyordu,
      hepsi dinliyordu.

      "30-40 harbiyeli bana silah çekti" deyince
      salonda gülenler oldu.
      Yargıç: Gülmeyin gülmeyin, ağlamak lazım. Hani nöbet tutmaya gitmiştiniz?

      Oysa gülünç olan
      1 kadına 30-40 harbiyelinin silah çekmesiydi.
      Müberra Yetkin
      sözleriyle
      karikatür çizmişti.

      Tuğgeneral Ömer Özkan
      (Ben generalim, ben generalim demiş.)

      Beni tarım bakanlığının solundaki kavşakta
      durdurdular. "Ben generalim, bırakın beni" dedim.
      Biz sadece Tulga ve Talat paşalardan emir
      alırız dediler. Durumu jandarma komutanlığının
      binasından takip ettim.

      Ortalık ağarınca alanda bir harbiyeli gördüm,
      perişandı. Çağırdım. Yaklaştı. "Ben generalim, silahını
      bırak gel dedim." Bırakamam, silah benim namusum-
      dur dedi. Bir assubaya emrettim. Silahını aldı.

      Bulunduğum odaya geldi. "Kimden emir aldınız,
      naptınız siz?" dedim. Bir koltuğa yığılır gibi oturdu, mırıldandı:
      Yarın sınavlarımız vardı. Alarm dediler, aldılar getirdiler.

      Bu sayın generalin "Ben generalim" deyişi aramızda
      şaka konusu oldu:

      Ben generalim dedim, inanmadı. Pencereden
      apoletimi gösterdim, bakmadı. Apoletimi söküp
      önüne attım, işte bak dedim. Sahtedir dedi.


      Albay Ali Elverdi
      şu anda Ankara radyoevi müdürü
      (Talât'ın bir avuç çapulcusu):

      1972'de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını idama mahkum eden
      askerî mahkemenin başkanı aynı Ali Elverdi'dir (sol başta).


      Radyoevi silahlı çatışma ile verildi.
      01.57'de radyodan "Talât'ın bir avuç çapulcusu
      başaramıyacaktır" diye duyuru yaptım.

      Öğrencilerin hiçbir şeyden haberi yoktu. Hatta
      kendilerine görevler verdim, yaptılar.

      Ben yazılı ifademde
      radyoevinin öğrenciler tarafından ele geçirildiğini
      belirtmiştim, yanılmışım. Onlar teğmendi. Üçüncü sınıf
      olması gereken teğmenler burda okumuyormuş.

      Bir ara tutuklanıp harbokuluna
      getirildim, başıma Nezihi Fırat'ı diktiler.
      Beni öldürmek istediler.

      Yargıç: Öğrenciler ne yaptıklarını bilmiyor muydu?
      Elverdi: Hayır. Kanaatimce onlar aldatılmış.
      Yargıç: Bu kanaate nasıl vardınız?
      Elverdi: Efendim çünkü bana da itaat ediyorlardı.

      Ali Elverdi konuşurken öğrenciler
      dinleyici balkonunda oturan Müberra Yetkin'e
      dönüp dönüp baktılar. "Nasıl, uyarıları
      herkes duyuyor muymuş?!" gibilerden.


      Ahmet Yılmaz'dan alıntı:
      (Ahmet Yılmaz'ın anlattıkları Ali Elverdi'nin tanık olarak verdiği ifadeden
      farklı. Ali Elverdi bırakın bizim aleyhimizde konuşmayı, bizim lehimizde
      yalan
      söyledi. Örneğin radyoevini ele geçirenler öğrenci değil, teğmendi
      dedi. Bizi masum göstermek için söylenmiş apaçık bir yalandı bu).

      Bizler sivil liselerden geldiğimiz içi .Harp.Okulundan dışarı çıkmadık.
      Saatn 3 doğru ihtilali.bizlerin yaptığını anladım. Talat Aydemir.damadi bizleri
      cagirdini söyledi.Yanina vardığımızda sonradan ismini öğrendiğim yarbay Ali
      Elverdiği bize teslim ederek bunun cezasını ben vereceğim dedi.Ben habersiz
      kimseye teslim etmeyin diye talimat verdi. Yarbayi eş 3 şubeye götürdük.
      bekliyoruz..saat 5 civarında ihtilali kayıp ettiğimizi anladık ve yarbayı serbest
      bırakmak üzere Harp okulundan dışarı çıkarıp. pentlanton sahasından aşağı doru
      götürdük Yarbay bize yakıyordu beni vuracaksanız arkamdan vurmayın diye
      bende ona Yarbayım.sizi serbest burskicagiz dedik. Astsubay okuluna tekin
      bıraktık.

      Serefsiz yarbay mahkemede bizlerin için ne ifade verdiğini biliyoruz.
      Senato başkanı Nevşehirli Ibrahim Şevki Atasagun ziyarete gittim.
      Senato sakınında yarbayı gördüm..Yanına yaklaşarak beni tanıdınız mı
      diye sordum.Tanimadigini söyledi.O zaman siz.ne kadar kar...siniz
      diye söyledim.Ben harp okolulunda seni serbest bırakan.Bizim
      aleyhimize yaptığın şehitliği yakışır mı dedim....bu benim önemli bir
      hatıram



      Albay Orhan Çokdeğer
      Ankara merkez komutanı
      (İtirazsız teslim oldular):

      Tarım Bakanlığının önünde 15-20 öğrenci bize itirazsız teslim
      oldular. Yalnız içlerinden biri silahını vermek istemedi. Zaten bence de
      bir askerin silahını teslim edivermesi şerefli bir hareket sayılmaz.

      Bunların arasında silahını doğru tutamayanlar da vardı, biri cemseye
      binerken kazayla ateş etti.

      Yargıç: Tarım Bakanlığının önünde müsademe oldu mu?
      Tanık: Hayır, orda olmadı ama mermilerin havada uçuştuğu yerler de vardı.
      Yargıç: Siz orta yerde açık hedeftiniz, niye isabet almadınız?
      Tanık: Efendim... Her halde havaya ateş ediyorlardı.

      Yargıç: Öğrencilerin aldatılmış olup olmadığı hakkındaki
      kanaatiniz nedir?

      Tanık: Bu bir silahlı ayaklanmadır. Bu bir Kabakcı isyanı, bu
      bir Patrona Hali isyanı gibidir. Genel kurmay başkanını
      yatağının altında arayanlaaar, genel kurmay ikinci başkanına
      ateş edenleeer!

      Yargıç: Bırakın onları! Onlar başka. Onlar öteki mahkemede,
      ben size buradakilerle ilgili kanaatinizi sordum.

      Tanık: Bunlar aldatılmışlardır. Bunların temiz kanları üzerine
      bir darbe hükümeti kurulmak istenmiştir.

      Yargıç: Tamam.


      Teğmen Nazmi Balcı,
      yedek subay
      (Bu da aldatılmış)

      Genel kurmayın önündeydim. Harbiyeliler gelmeden önce
      ordaki subayları içeri aldık. Nöbetçi olarak tankların başın-
      da ben kaldım.

      Harbiyeliler geldi, başlarındaki subay
      "Sen burda ne arıyorsun?" dedi.
      Nöbet tutuyorum.
      "Nöbeti burda tutacağına gel gidelim radyoevinde tut."

      Gittim. Sabaha kadar orda kaldım (gülüşmeler).
      Yargıç: Bu da aldatılmış!


      Er Zühtü Özkurt
      (Yabancı subaylar)

      Okul kapısında nöbetciydim. Talat Aydemir geldiği
      zaman öğrenciler ordaydı. Başlarında yabancı subaylar
      vardı. Öğrenciler Talat Aydemir'i kapıda gördüler.


      Er İbrahim Dirviz
      (Gotün gotün gitmiş):

      Depo nöbetçisiydim. Öğrenciler kapıyı açmak için
      üzerime yürüdüler. Gotün gotün gittim (gülüşmeler).
      Yargıç: Gülmeyin. Bunları siz eğiteceksiniz.


      Kurmay binbaşı Mustafa Uzun
      (Korktum ama sor niye)

      İsteseydim Kızılay'da iki yüz kadar öğrenciyi ardıma
      takarak hareketten çekip alabilirdim ama beni de dar-
      beden yana sanırlar diye korktum.


      Tuğgeneral Süleyman Tuncay
      (O gece kokteyldeymiş):

      İran hava kuvvetleri komutanına verilen
      kokteyldeydim. Olaydan 24.00'ten önce haberdar
      oldum.

      Tandoğan alanında harbiyeliler tarafından
      durdurulduk.

      "Başınızda kim var? Kimden yanasınız?" dedim.
      Başımızda kim olduğunu söyleyemeyiz, dediler.

      Uyardık.
      "Emir kuluyuz, siz olsanız ne yapardınız?"
      dediler.

      Bir yüzbaşının gelmesiyle sertleşiverdiler.

      Başlarında Talat Aydemir'in bulunduğunu
      biliyorlardı. Yalnız öğrencilerden bazıları 23.30'da
      yataklarından kaldırılıp getirildiklerini söylediler.
      Elazığ'lı esmer bir öğrenci "Talat Aydemir'den
      emir alıyoruz" dedi.

      Tuğgeneral Tuncay'ın yanında başka havacı subaylar
      da varmış, hepsi tek tek gelip tanıklık ettiler. Yargıç birin-
      den Erzurum'lu öğenciyi tanımasını istedi.

      "Gelsinler buraya" dedi. Benzer görünüşte 5, 6 arkadaş
      kalktılar. Ama aralarında Erzurum'lu yoktu.

      Tanık eliyle gösterdi, "Şudur" dedi. Salonda gülüşmeler
      oldu. Yargıç ta gülümseyerek "Olur böyle şeyler" dedi, "her-
      kes yanılır... Erzurum'lu öğrenci gelsin!" Geldi. "Bu mu?"
      Tanık kızararak "Evet bu!"

      Bir öğrenci: Efendim sayın tanık kokteylden geliyormuş,
      acaba içkili miydi?

      Avukat Asım Ruacan da tanığa bir soru sordu. Ta-
      nık "Avukat bey ne konuştuğunu galiba bilmiyor!"
      dedi.

      Ruacan (bağırarak): Avukat bey ne konuştuğunu biliyor,
      tanık ne konuştuğunu bilmiyor!

      Yargıç: Buna izin vermem.
      Ruacan (bağırarak): Vermeyin efendim, konuşturmayın böyle!

      Asım Ruacan sevdiğimiz bir hukukçuydu. O gelir
      gelmez moralimiz yükselirdi. Çok az ama çok kritik
      sorular sorardı. Örneğin tanıklık eden bir yarbay
      dedi ki:

      O gece dört öğrencinin hareketten vaz geçmelerini
      sağladım. Durumu pek âlâ biliyorlardı. Onları Merkez
      komutanlığına götürüp radyo dinlettim.


      Ruacan: O sırada radyoda kim konuşuyordu?
      Yargıç: Tabi ki devlet adamlarımızdan biri. Öyle değil mi?
      Tanık: Efendim evet.

      Ruacan: O halde sayın tanık öğrencileri hükümete karşı
      hareket etmekte olduklarına inandırmaya çalışıyordu. Öğ-
      renciler gerçeği bilseydi radyo dinletmek gerekmezdi.

      Tanık o ana kadar yaptığı suçlamaların boşa gittiğini gö-
      rünce şaşırıverdi.

      Yargıç: Elbette, tanık bunu söylemeye çalışıyordu zaten.


      BU NE BİÇİM LİSTE?

      Tecriddeki bir öğrenci itirafname gibi bir rapor yazmış ve bu, olay-
      dan önce Talat Aydemir'le bağlantı halinde olduğu öne sürülen 18
      öğrenciye imzalatılmış, o yüzden "Onsekizler raporu" diye anılıyor
      ama imzalayanlar "Raporda ne var bilmiyordum" diyorlar. Her biri-
      nin savunması şöyle:

      Raporu yazanı tanımıyorum. Beni sabahın karanlığında kaldırdılar,
      bir odaya götürdüler. Önüme boş bir kağıt koydular, "İmzala!" de-
      diler. Baskı zoruyla imzaladım.


      Savcı: Suçlananlar neden 1459 öğrencinin her hangi biri değil de
      özellikle bunlardır?

      Savcının bu sorusu elbet önemliydi ama yargıç raporu savcı kadar
      önemli görmüyor, sanki ört bas etmek istiyordu. Her halde hazırla-
      nışı yasal olmadığı için.

      Raporu yazdıran yarbay
      tanık olarak geldi. Yargıç elinde tuttuğu raporu tanığın gözüne so-
      kar gibi kaldırdı. Öfkeli.

      Siz hiç hukuktan anlamaz mısınız?
      "Hayır!"
      Mesleğiniz gereği tutanak filan tutmadınız mı?
      "Bir kaç sefer tuttum."

      Bakın şu rapora. Kurşun kalemle yazılmış. Tek bir kağıda rast
      gelen imza atmış. Numaraları ihtiva eden listeye gelince, başı
      sonu belli değil. Ben istediğim kişinin numarasını ekleyebilirim.
      Olur mu böyle.

      "Ben karışmadım. Onlar yazdılar, onlar imzaladılar."

      Bir avukat: Efendim galiba yanlış anlaşıldı, tanığın hukuk tah-
      sili yok mu?

      Tanık: Hukuk tahsilim var.

      Salon mırıldandı,
      yargıç hayretle tanığa baktı.

      Tanık: Efendim raporu yazan öğrenciyi tanıyorum, az önce bu-
      radaydı.

      Yargıç "Kimdir o? Gelsin buraya!" demedi.

      "O"nun kim olduğunu biz biliyorduk. Tanık kürsüye gelirken ne-
      reye saklandığını da gördük. Ve sonuçta beraat etti.


      CEZA ALMAYA DA RAZIYIM EĞER...

      Bana yöneltilen suçlardan biri de o gece nasıl teslim olduğumla
      ilgiliydi. Ben ve yanımdakiler "teslim olduk, teslim alınmadık" di-
      yorduk. Savcının iddiasına göre ise müsademe (silahlı çatışma)
      sonucu teslim alınmışız. Bir çete gibi, vuruşa vuruşa.

      Duruşmada bizim gruptan biri ifade verirken sürekli soruluyordu:
      Kimle müsademe ettiniz?

      Savcı, Erdoğan hakkında iddiasını daha da ileri götürdü: Erdoğan
      Gülsoy bu grubun başıymış. Elimizde delil var.
      Erdoğan sersemledi: "Vallahi efendim yok öyle bir şey..." Garibim
      ha bire sağa sola bakıyordu.

      Yargıç bana da sordu: Siz çarpışarak mı teslim oldunuz?
      "Hayır efendim!"
      Tanıklar gelir de öyle oldu derlerse mahcub olmak var ama.

      Kontrolumu kaybettiğimi hatırlıyorum. Sesimi yükselttim: Efendim,
      eğer... yalan dolanla olacaksa... ben ceza almaya da razıyım.

      Yargıç: Orası bizi ilgilendirir. Yalan mı değil mi biz biliriz.

      Kendimi toparladım:
      Evet efendim,
      baş üstüne komutanım.

      Bir bakıma isyan ettim, sesimi yükselttim. Çünkü yargıç bize yö-
      neltinen ciddiyetsiz bir suçlamayı ciddiye alıyordu: gûya bir çete
      gibi vuruşmuşuz. Kanıt? Yok.
      .
      Last edited by Hasan Akçay; 10. October 2026, 03:43 AM.

      Comment

      • Hasan Akçay
        Uzman Üye
        • Dec 2010
        • 826

        #18
        OSMANLI TOKADI

        Muhafız alayı komutanı
        İsmail Hakkı Bayındır
        tanık olarak geldi. Yargıç sordu:

        Size gelen bütün öğrencilerin silahlı çatışmaya girdikleri öne sürülüyor,
        çatışmaya girdiler mi?

        Tanık:

        Onu ben bilemem, onları getirenler bilir. Ben çatışmadan söz eden bir
        tutanak imzalamadım. Esasen o bir serlevhadır, serlevha diye her şey
        yazılabilir.


        Bütün arkadaşlar tutanağın bize dayak atan yüzbaşı tarafından hazır-
        landığını düşünüyor. Erdoğan'ın açıklaması şöyle:

        Yüzbaşı muhafız alayının adlî subayıdır. Önce "müsademe" başlıklı tuta-
        nağı hazırladı, imza için alay komutanına sundu, komutan imzalamadı.
        Bunun üzerine yüzbaşı yalnızca "teslim alınanlar" yazan listeyi hazırladı,
        komutan imzaladı. Yüzbaşı imzasız listeyi imzalıya iğneledi, ikisini de
        yolladı.

        Bu arkadan vuruculuk o yüzbaşının karakterine çok uyar diyorduk. Ta-
        nıklık etmeye bi gelsin, soracağım:

        "Nerelisin?"

        Nereli olursa olsun "senin kanın bozuk" diyeceğim. Eğer son isteğim so-
        rulursa "O yüzbaşıya dayak atmak istiyorum" diyeceğim. Şöyle okkalı bi
        Osmanlı tokadı...https://www.yeniakit.com.tr/foto-gal...tilirdi-4616/3
        .
        Last edited by Hasan Akçay; 18. April 2026, 04:23 PM.

        Comment

        • Hasan Akçay
          Uzman Üye
          • Dec 2010
          • 826

          #19
          SÖZ SAVUNMANIN

          Önce toplu savunma yapıldı.

          21 Mayıs 1963'e yaklaşan günlerde gazeteler neler yazmış, bir
          avukat onları okudu. Yazılanlardan anlaşıldığına göre darbe ge-
          liyorum demiş.

          Gazete yazılarının okunması o kadar uzun sürdü ki yargıca gı-
          na geldi. "Tamam tamam, anlaşıldı" dedi. "Bu kadar yeter."


          Ethem Baykara:
          (albay, oğlu sanık)

          Bir tabur komutanı ki kendisini selamlayan öğrencilerini
          korktum diye emrine almaz,
          bir alay komutanı ki hareket başlar başlamaz
          gider genel kurmaya sığınır,
          bir okul komutanı ki yıl içinde öğrencilere yaptığı
          konuşmaları delil olsun diye kasede aldırır,
          nöbetçi heyetinin o geceki kavuk sallayıcılığı malum...

          Sonra da kalkar öğrencileri muhakeme edersiniz. Bu
          masum öğrenciler kimlere paravan yapılıyor? Sanık
          sandalyelerinde okul idaresini görmek isterdim ben,
          öğrencilerin komutanlarını görmek isterdim.

          Ben muhabere okulu komutanıyım, emrimde beş bin
          asker var. Hükümet olayı önceden bildiği halde beni haber-
          dar etmedi.

          Yine de askerlerimi sabaha kadar sıkı kontrol altında tut-
          tum, hiçbir olaya mahal vermedim. Peki benim askerlerim
          de harp okulu öğrencileri gibi bir kör dövüşüne atılsaydı
          ülkenin hali ne olurdu?


          Haydar Demiraslan:
          (avukat)

          Bu öğrencilere ceza vermek hiçbir yarar sağlamaz. Ders ol-
          sun, bir daha ihtilale kalkışılmasın mı denecek? Eğer devletin
          başındakiler ehliyetsiz olursa...

          Yargıç: Sadede gelin efendim! Sadede gelin!
          Avukat: Müsade edin efendim, söyleyeceğim. Biz buraya ger-
          çekleri söylemeye geldik. Gerçekleri söylemekte daima yarar
          vardır.

          Eğer devletin başındakiler ehliyetsiz ve çıkarcı olursa ve ülke-
          de ihtilal ortamı yaratılırsa... ihtilal yine olur!

          Sıra bireysel savunmalara geldi.

          İsteyen her arkadaşa konuşma hakkı verildi. Çok duy-
          gusal şeyler de söylendi. Bir tanesi örneğin şöyleydi:

          Biz o gece sanki kaçırılan bir gemide tutsaktık,
          uğradığımız hiçbir limana sokulmadık
          gemide veba varmış ta bulaşırmış gibi.

          Genel kurmaya yöneldik,
          ateş ettiler.

          Jandarmaya sığınmak istedik,
          geri püskürttüler.

          Koruya saklandık,
          bombaladılar.

          Elimiz bağrımızda
          muhafız alayına yanaştık,
          dayak attılar.

          Birden hain ilan ettiler.

          "Ulan sen katilsin!"
          Hayır, değilim!
          "Katilsin katilsiiin!"


          Bu duygusal savunma mahkemenin kararını ne kadar etki-
          lemiştir bilinmez ama salondakileri müthiş etkiledi. Herkes
          ağladı. Kimi hıçkıra hıçkıra kimi için için.

          Galiba ben hariç. Çünkü ağlayamıyan biriydim, "Ya bir ya-
          kınım ölür de ağlayamazsam!" diye endişe edecek kadar.

          Benim içinde bulunduğum grubun
          bireysel savunmasını üstlenen avukat ise
          suyuna tirit bir konuşma yaptı,
          her birimiz hakkında kırık plak gibi döne döne
          aynı şeyi söyledi:

          Müvekkilim
          o gece bir silah gibi kullanıldı
          ama suç silahta olamaz,
          suç silahı kullanandadır
          .

          Bana göre bu benzetme savunma değil suç itirafıydı. Yargıçlar
          bu tür "bayramlık" laflara her halde kanıvermezler, şöyle düşü-
          nürler:

          Silahın aklı, bilinci yoktur ama harbiyelinin var. Müvekkilin ak-
          lını kullansaydı, bilinçli davransaydı.


          Neyse.

          Ben savunmamı kendim de yaptım
          ve kısa tuttum:

          Efendim esas hakkındaki mütalâda benim mermi sandığı
          taşıdığım Bircan Sevgör'den naklen öne sürülüyor. Ben
          bunun isim benzerliği yüzünden, yanlışlık eseri olduğunu
          Hasan Şenerbay'ın duruşmadaki sorgusu esnasında belirttim.

          İkincisi bizim
          o gece
          bir çete gibi vuruşa vuruşa teslim alındığımız öne sürülüyor, de-
          lil olarak ta muhafız alayında düzenlenen bir tutanaktan söz edili-
          yor.

          Oysa Muhafız Alayı komutanı kurmay albay İsmail Hakkı Bayındır
          öğrencilerin nasıl teslim alındığıyla ilgili sizin sorunuza şu cevabı
          verdi:

          Onu ben bilemem, onları getirenler bilir. Esasen ben vuruşmadan
          söz eden bir tutanak imzalamadım. Zaten o bir "serlevha"dır, ser-
          levha diye her şey yazılabilir.


          Öteki tanıkların söylediklerini de
          hatırlatayım.

          Kurmay albay Orhan Çokdeğer:

          Tarım Bakanlığının önünde 15-20 öğrenci
          kendiliklerinden gelip bize teslim oldular. Yalnız içlerinden biri
          silahını vermek istemedi. Zaten bence de bir askerin silahını teslim
          edivermesi şerefli bir hareket sayılmaz. Bunların arasında silahını
          yanlış tutanlar da vardı, biri cemseye binerken kazayla ateş etti
          .

          Yarbay Ziya Karahan:

          Tarım bakanlığının önünde 50-60 öğrenci
          kendiliklerinden gelip bize teslim oldular. Yalnız içlerinden bazıları
          silahlarının alınmasına tepki gösterdiler. Bunları gruplar halinde
          muhafız alayına ve başka yerlere sevkettik.


          Efendim beratımı talep ediyorum.

          Ardımdan Bircan Sevgör söz aldı, mermi sandığı konusunda benim
          doğruyu söylediğimi belirtti, "Yanılmışım, özür dilerim" dedi.

          Beni askerî ortaokuldan beri tanıyan bir öğretmenim
          bu savunmamdan sonra okulun avlusunda şunu söylemiş:
          "Artık durumu en iyi olan grup Hasan ve yanındakiler."
          Duyan bir arkadaş söyledi.

          Savcının
          esas hakkındaki görüşünü hazırlaması için 8 gün ara verildi.


          ALDATILDIK EY HALKIM

          Başbakan İsmet İnönü
          harp okulu komutanı Aydemir'in 22 Şubat 1962'deki darbe girişimine
          harbiyelilerin katılmasıyla ilgili olarak "Harbiyeliler aldatılmıştır" der.

          Bunun üzerine
          aralarında asteğmenlerin de bulunduğu bazı harbiyeliler İstanbul Tak-
          sim'deki Atatürk anıtına üzerinde "harbiyeli aldanmaz" yazan bir çe-
          lenk koyup tepkilerini gösterirler.

          https://www.youtube.com/watch?v=_xO6CGE0gRc Çelenk koyma
          olayı bu videoda anlatılırken "Biz aldanmadık, aldanmadığımızı da is-
          pat ederiz" deniyor.

          Biz aldandık ve bunu sanık olarak oturduğumuz sandalyelerin arka-
          larına büyük büyük harflerle yazdık:

          İBNE TALAT
          1459 MASUM HARBİYELİ

          O kadar aldandık ki
          halaskar diye parlatılan Talat Aydemir'in
          ibne talat olduğunu bile farkedemedik.

          "vatan dedik hain olduk"
          "millet dedik sanık olduk"
          "hürriyet dedik mevkuf olduk"
          "adalet dedik..."

          Öldük ölümden birşeyler umarak
          Bir büyük boşlukta bozuldu büyü
          Nasıl hatırlamazsın o türküyü,
          Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,
          Alıştığımız bir şeydi yaşamak...


          (Cahit Sıtkı Tarancı, ÖLÜMDEN SONRA)

          Bizim ölümümüz okuldan alınıp götürülmemizdi,
          sonrası: acımasız gerçeklerin dünyası.
          Darbe dahil, darbeyi meslek edinmek dahil
          her şeyin büyüsü orda bozuldu.

          Hiç kimseye
          "Ölmek ister misin?" diye sormazlar,
          bize de sormadılar.
          Kendimizi o boşluğun içinde bulduk.

          Yine de safiyane bir şekilde
          iyi şeyler olmasını bekledik.

          Yalnızca kötü şeyler oldu:

          Komutanlarımız bizi terketti,
          komutanımız olmayan üstlerimiz
          o geceyi
          yelken açmak için
          uygun rüzgarı beklemekle geçirdiler.

          Ve gün ağarınca bizi suçladılar:

          Ulan sen katilsin!
          "Hayır, değilim!"
          Katilsin katilsiiin.

          Eşşek döver gibi dövdüler.

          Aldandık kardeşim,
          harbiyeli aldanmaz diye göğsümüzü şişire şişire aldandık.
          Aldanmanın bedeli varmış... ödedik.


          ÖLÜ KİMDİ ŞEHİD KİM?

          Bazı gazetelere göre
          olayda yer alan harbiyeliler hain,
          canını veren harbiyeliler ölü,
          ama başkaları şehid imiş.

          Terazinin ağır gelen kefesine
          bir ağırlık daha koymaktı bu.
          Yaralı kalblerimiz daha bir acıdı.

          Tepki
          duruşmada gösterildi:

          Biz harbiyeliler aşağıya vatan için indik.
          Canını verenler şehid mi oldu, öldüler mi
          o hükmü Allah verir, insanlar veremez.


          Gerçeği ise
          hukuğu konuşturarak
          yargıç açıkladı:

          Size hiçkimse hain diyemez.
          Duruşmalar devam ediyor,
          mahkemenin kararını kimse bilemez.


          Ve onlardan ne zaman söz etse
          şehid dedi,
          ve son kararda şehid denildi.


          SAVCININ ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

          Sekiz gün sona erdi,
          savcı mahkemeye
          "esas hakkındaki görüş"ünü sunuyor.
          Özetle talepleri:

          -320 sanığın aklanması
          -1139 sanığın 5 yıldan 15 yıla kadar ağır hapsi
          ve kamu haklarından yasaklanması.

          Savcı görüşünü okurken
          yargıç tavanı seyretti,
          sonunda "Tamam mı?" dedi,
          alıp dosyaya koydu.

          İlginç olan
          en başta okunan iddianamede ne varsa
          "esas hakkındaki görüş"te
          nerdeyse aynen o vardı.

          Tanıkların sanıklar lehindeki ifadeleri
          hiçbir şeyi değiştirmemişti.
          Örneğin bizim grubun vuruşa vuruşa teslim alındığı iddiası
          "esas hakkındaki görüş"te aynen duruyordu
          tanıkların iddiayı çürüten beyanlarına inat.

          Yargılamanın en başından sonuna kadar
          savcılar hep bu vurdum duymaz tavrı sergilediler.

          Bunu ben de savunmamda kendimce dile getirdim.
          Yüzümü savcıya çevirdim, savcıya baktım
          ama "sayın savcı" demedim, "sayın savcıLIK" dedim.
          Saygım makamaydı.

          Duruşma yargıcı
          başını eğdi,
          gözleriyle anlıyorum dedi.
          O andaki sezgim bu idi.

          Tabi
          disiplin de toz duman oldu.
          Bağıra çağıra protesto edenler,
          sandalyeleri tekmeleyenler,
          birbirinin omuzunda ağlayanlar,
          dışarı çıkanlar,
          içeri girenler...

          Displinden sorumlu subay
          umut vermeye,
          teselli etmeye çalışıyordu:

          Arkadaşlar! Kendinizi bırakmayın.
          O savcıdır,
          şeker de verir çikolata da.
          Onun dediği olacak değildir.


          Salona okulun yeni komutanı tuğgeneral Burhan Ercan girdi,
          herkes kediye yakalanmış fare oluverdi. Disiplin sağlandı.
          .
          Last edited by Hasan Akçay; 13. April 2026, 12:04 PM. Sebep: ı

          Comment

          • dost1
            Site Yöneticisi
            • Sep 2008
            • 1905

            #20
            Hasan Akçay kardeşim,
            Rahmetli Talat Turhan abi vardı. O yıllarda tanıyor muydunuz?
            Halil Ay

            Comment

            • Hasan Akçay
              Uzman Üye
              • Dec 2010
              • 826

              #21
              dost1 Nickli Üyeden Alıntı
              Hasan Akçay kardeşim,
              Rahmetli Talat Turhan abi vardı. O yıllarda tanıyor muydunuz?
              Talat Turhan'ı tanımadım sevgili dost1,
              hakkında bir şey söyleyemiyeceğim.

              Comment

              • Hasan Akçay
                Uzman Üye
                • Dec 2010
                • 826

                #22
                NE AĞLIYORSUNUZ LEN İNEKLER

                Kararların okunacağı gün geldi,
                yerlerimizi aldık. Salonda çıt yok,
                heyecan içinde bekliyoruz.

                Galiba en sakin benim
                ama içimde bir şeyler eriyor gibi.
                Dudaklarımı sıkıyor,
                çoraplarımla oyalanıyorum.

                Avukatlar salona girdiler.

                Bir üsteğmen avukat
                sanıklar arasındaki kardeşine gülümsedi.
                Salonun sorusu: Kaç kişi, kaç kişi?
                Üsteğmen ellerini ölçü diye kullandı:
                on, yirmi, otuz, kırk, elli, altmış, yetmiş...

                Çocuklar "Çok!" dediler,
                fiyuuu yaptılar.

                Mahkeme heyeti geldi.

                Duruşma yargıcı yüzbaşı Mehmet Karaaslan
                ceza alan öğrencilerin adlarını okumaya başladı.
                Eğer cezaya itiraz etmişse onu da belirtiyordu,
                bunların toplamı epeyce vardı.

                Adı okunan öğrenci öne çıkıyordu.

                10 kişi olunca
                birerli kolda düzenli bir şekilde salondan ayrıldılar.
                Hükümlüydüler ama hala askerdiler.

                En ummadığım arkadaşlar
                ceza almaya başladı.
                "Şimdi benim adım okunacak" diye
                yüreğim hopluyordu.

                Adı okunan arkadaş
                allak bullak oluyor,
                tarifsiz bir duyguyla "Hoppalaaa!" diyordu.

                Hiçbiri ağlamadı
                ama salon kendini tutamadı.
                Bunalım geçirenler vardı,
                arkadaşları onları tuvalete götürdü.

                Salonda disiplin kalmadı.

                Yargıç "Sessiz olun!" diye
                yararsız bir iki uyarıdan sonra
                sağır gibi
                başını kaldırmadan okumaya devam etti.

                Sesi titriyordu,
                bizden bile daha üzgündü.

                Kenan Dikici'nin
                ceza alıp salondan ayrılırken
                gülümsediğini gördüm.
                "Ne ağlıyorsunuz len inekler?" der gibiydi.

                Askerî liseden beri arkadaşımdı,
                bu kelimeyi çok kullanırdı.

                Dışa dönüktü. Çarşıya birlikte indiğimiz zaman
                çocuklarla, büyüklerle
                o kadar çok insanla selamlaşırdı ki...

                Kenan hapis cezası alınca
                cezaya çarpılan kendimmişim gibi
                içim yandı.

                74'ü ikinci sınıftan 1'i birinci sınıftan
                75 harbiyeli dört yıl iki ay,
                91 harbiyeli de üç ay hapis cezası aldı.

                Salondaki karmaşa yüzünden
                mahkeme heyeti aramızdan geçemedi,
                salon boşaldıktan sonra çıktılar.

                11 Eylul 1963. Günlerden Çarşamba imiş.
                Ertesi günün gazetelerinden biri:


                Ben aklandım.

                Derhal okulu terk izni çıktı. Analarına koşan aç kuzular gibi
                tren istasyonuna, otobus yazıhanelerine koştuk.

                Benim anam börülceli tarhana pişirmişti. Çok sevdiğimi bili-
                yordu. Hele o günkü tarhana... dünyanın en tatlı çorbasıydı.
                .
                Last edited by Hasan Akçay; Dün, 04:05 PM.

                Comment

                • Hasan Akçay
                  Uzman Üye
                  • Dec 2010
                  • 826

                  #23
                  GEREKÇE

                  Yargıç karardan önce gerekçeyi okudu
                  özetle:

                  1.Harp okulunun tarihçesi.

                  (Gerekçede bunun ne işi vardı anlamadım.)

                  2.Darbe girişimine bütün öğrenciler katılmış, bunların bir kısmı "bir is-
                  yan bastırıldıktan sonra biz nöbet tutmaya gidiyoruz" diye, bir kısmı
                  ise "Türk silahlı kuvvetleri ihtilal yapmış, bize de görev verilmiş" diye
                  düşünmüştür.

                  İkinci düşünceye sahip olanların harekete bilerek katıldığı açıktır ama
                  hangi öğrencinin hangi düşünceyi taşıdığını belirlemek mümkün olma-
                  mıştır.

                  3.Onsekizler raporu denilen tutanak usule aykırı bir şekilde hazırlandı-
                  ğı için hukuki delil sayılmamıştır.

                  4.Harbiyeli aldanmaz parolası hukuki delil sayılmamıştır.

                  5.Harp okulu öğrencileri bütünüyle suçsuzdur, ceza alan öğrenciler bü-
                  tünün yanında önemsiz bir istisnadır.

                  6.Tanık ifadelerinin büyük çoğunluğu sanıkların savunmasını destekler
                  niteliktedir. Ahmet Eroğlu, Kenan Güven ve Mustafa Uzun'un ifadeleri
                  buna örnektir.

                  7.Hareket gecesi öğrencilerin ihmal edildiği kanaatine varılmıştır.

                  -

                  Gerekçede "harekete bütün harp okulu öğrencileri katılmıştır" deniyor
                  ama o gece hastanede olanlar katılmadı ve herkes gibi onlar da tutuk-
                  lanıp yargılandı. Okuldan onlar da atıldı.

                  Bizim "erkek general" gibilere yakışan da buydu,
                  şöyle diyordu:

                  İçinizden biri bir subayımdan herif diye söz etmiş,
                  haddine mi düşmüş. Eğer bir subayıma her hangi
                  biriniz saygısızlık ederse
                  hepinizi teker teker cezalandırırım.


                  Hayır,
                  suçluyu suçsuzdan ayrı tutacaksın,
                  hukuk bunu gerektirir.

                  Keşke hiç olmazsa
                  duruşma yargıcı
                  yüzbaşı Mehmet Karaaslan'ı dinleselerdi.

                  Bir tanığa öğrencilerin aldatılmış olup olmadığını sordu. Tanık:

                  Bu bir silahlı ayaklanmadır. Bu bir Kabakcı isyanı, bu
                  bir Patrona Halil isyanı gibidir. Genel kurmay başkanını
                  yatağının altında arayanlaaar, genel kurmay ikinci baş-
                  kanına ateş edenleeer!


                  Yargıç: Bırakın onları! Onlar başka,
                  onlar öteki mahkemede.

                  -

                  O gece hangimizin neyi düşündüğüne gelince, "isyan olup bastırılmış,
                  biz nöbet tutmaya gidiyoruz" diyenler aslında yalnızca bizdik yani yar-
                  gılanmakta olan harbiyeliler.

                  Mahkeme bizim bu söylediğimize neden inanıverdi emin değilim, tah-
                  minim şudur:

                  Duruşma yargıcımız Mehmet Karaaslan eğer aklanırsak bizim subay
                  çıkacağımıza inanıyordu. Disiplin cezasına çarpılarak okuldan atılaca-
                  ğımız aklına gelmiyordu.

                  O yüzden ne kadar çok harbiyeli aklanırsa o kadar iyiydi. İnanmak is-
                  tedi, inandı.

                  Tanık olarak gelen subayların bir çoğu da her halde öyle düşünüyordu
                  ki bizim lehimizde yalan söylediler.

                  Örneğin binbaşı Eroğlu
                  22 Şubat 1962'de bizim İnönü lehinde tezahurat yapmamız üzerine
                  darbeciler tarafından sınıflarımıza kapatıldığımızı söyledi, oysa biz
                  sınıflarımızda kendi isteğimizle bekledik. Görev verecekler de darbeye
                  katılağız diye.

                  Binbaşı Eroğlu bizim "Görev verin yapalım" dediğimizi elbet bilecek
                  durumdaydı.

                  Yarbay Ali Elverdi
                  21 Mayıs 1963'te
                  radyoevini ele geçirenler öğrenci değildi, teğmenlerdi dedi.

                  General Hazer
                  "Radyoevini ele geçiren darbeci subaylarla temas kurdum
                  ama öğrenciler olup bitenden habersizdi" dedi.
                  "Onlar karşıda duvar gibi duruyorlardı."

                  Bunlarıın hepsi bizi suçsuz göstermek için söylenen yalanlardı.

                  Ben Talât Aydemir'le birlikte hareket ettiğimizi biliyordum. Bunu
                  "Conguroğlu gelmiş, Talat Aydemir'i gördün mü?" sözlerini duyunca
                  anladım.

                  Bu durumda benim ceza almam gerekirdi. Ama ben suç işlemedim
                  çünkü darbecilerle birlikte hareket etmedim, askerlik neyi gerektiri-
                  yorsa onu yaptım:

                  Alarm verilmişti, kalktım.

                  Birliğim silahlanıp gitmişti,
                  bir silah kapıp arkalarından koştum.
                  Onlara meclis yolunda yetiştim.

                  Bazan eğitim için gece yürüyüşü yapardık,
                  bu da onlardan biri gibiydi yani olağan bir şeydi
                  ta ki "Conguroğlu gelmiş, Aydemir'i gördün mü?"
                  sözleri dolaşmaya başlayana kadar.

                  O zaman da iş işten geçmişti.

                  Bize okulun içinde sahip çıkmaları gerekirdi,
                  okulun dışında arkadaşlarımı bırakıp kaçmayı
                  aklımın ucundan bile geçirmedim.

                  Ama darbe "silahlı zorbalık"tır, ona itirazımı sürdürdüm:

                  Elimdeki silahın emniyetini açmadım. Çünkü bana ateş
                  edilse bile karşılık vermiyecektim. Bunu daha önce söy-
                  lemiştim, o gece de söyledim.

                  Ve ilk fırsatta
                  sınıf arkadaşım Erdoğan'la birlikte
                  gidip bir kapı girintisine sığındım.

                  Sabah ortalık ağarmaya başlayıp ta
                  darbe karşıtı bir subay
                  bizi almaya gelinceye kadar orda bekledik.


                  İHMAL

                  Ve harbyelilerin ihmal edilmesi... Aslında harbiyeliler yalnız-
                  ca o gece değil Talat Aydemir onların okuluna komutan
                  yapılmak suretiyle iki yıldan beri ihmal edilmiş. Aydemir'in
                  harbiyelileri şartlandıracağı biline biline.

                  Albay Aydemir
                  bizden önceki devreyle
                  22 Şub 1962'de
                  darbe girişiminde bulununca emekli edildi,
                  yerine tuğgeneral Kemalettin Eken atandı.

                  Onun ne yaptığını ise
                  albay Ethem Baykara
                  mahkemede kendi oğlunu savurken anlattı:

                  Bir okul komutanı ki
                  yıl içinde öğrencilere yaptığı konuşmaları
                  delil olsun diye kasede aldırır.


                  Hatırlıyorum, bir keresinde komutanımız bizi yemekhanede
                  topladı. O konuşurken bazı öğrenciler "Yemekler kötü, yemekhaneyi
                  pislik götürüyor" diye yüksek sesle ve sürekli homurdandılar,
                  parazit yaptılar.

                  O zaman bunu yadırgamıştım. Saygı gerekir ve
                  daha önemlisi disiplin gerekir diye düşünmüştüm.

                  Homurdananlar
                  bence
                  Talat Aydemir'in çengeline takılıp
                  onun tarafından
                  beyni yıkanan öğrencilerdi.

                  Demek ki
                  homurtular kasede alınmış.

                  Oysa komutan babadır,
                  hiçbir baba bunu yapmaz,
                  yapmamalı.

                  Kemalettin Eken orgeneralliğe kadar yükseldi
                  ve jandarma genel komutanı oldu.

                  .
                  Last edited by Hasan Akçay; 4. October 2026, 01:07 PM.

                  Comment

                  • Hasan Akçay
                    Uzman Üye
                    • Dec 2010
                    • 826

                    #24
                    ÜNİFORMA
                    Harp Okulları Kanunu Kanun Numarası : 4566 Kabul Tarihi : 11/5/2000 Yayımlandığı R.Gazete : Tarih : 17/5/2000 Sayı : 24052 Yayımlandığı Düstur : Tertip : 5 Cilt : 39 BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam ve Tanımlar Amaç Madde – 1 Bu Kanunun amacı, Türk


                    Aynı yıl,
                    1963.

                    Jandarma karakolundan çağırdılar,
                    resmî yerdir diye
                    üniformamı giyerek gittim.

                    Hayal:

                    Komutanın odasına girdim.
                    "Beni çağırmışsınız komutanım."
                    Evet. Hoş geldiiin.
                    "Hayırdır."
                    Hayırdır hayır hayır. Haberler güzel.
                    "Okuldan?"
                    Evet. Kalan sınavlara çağırıyorlar. Subay çıkacaksın.
                    "Çok şükür."

                    Gerçek:

                    Koltuğu gösterdi, oturdum.
                    Eliyle üniformamı işaret ederek
                    "Bunu giymemen lazım" dedi.

                    Efendim?

                    "Eve varınca üniformayı çıkar.
                    Disiplin kurulu okuldan atılmanıza karar vermiş,
                    tebliğ etmemiz isteniyor."

                    O da üzgündü.

                    Kalktım,
                    tebliği aldığıma dair imzamı attım,
                    çıktım.

                    Cep defterimden kopardığım bir yaprakla başlayan
                    subay olma maceram böyle bitti.

                    Şöyle başlamıştı:

                    Pancar çapalıyordum.
                    El kadarcık bir cep defterim vardı. Çıkardım,
                    bir yaprak kopardım. Yazdım:

                    Konya assubay okulu müdürlüğüne,
                    okulunuza öğrenci alıyormuşsunuz. Ben assubay olmak
                    istiyorum. Anam babam razıdır. Gerekli işlem...


                    Bu dilekçeyi ciddiye alıp
                    işleme koydular iyi mi.

                    Fakat...

                    Sınava girmek için giriş belgesi almaya gittim,
                    memur olmaz dedi.
                    Neden?
                    Evrakın eksik.

                    Dünyam başıma yıkıldı.

                    Ben öyle üzgün oradan ayrılırken
                    üst katın merdiven başında bir adam belirdi,
                    kırk yıllık tanıdığımmış gibi,

                    "Ne oldu?" dedi.
                    Sınava giremiyorum.
                    "Neden?"
                    Evrakım eksik.
                    "Sen dur orda."

                    İndi geldi.
                    Kapıdan adama biraz da öfkeyle baktı,
                    aynı şey başkalarına da yapılmıştı her halde.
                    "Verin buna giriş belgesini" dedi.

                    Memur ayağa fırladı, eğilip bükülerek, ellerini ovuşturarak: Onu
                    hazırlıyordum komutanım, derhal efendim, hazır.

                    Sonradan öğrendim, okulun müdürüymüş. Albay.

                    Sınava girdim, kazandım. Üniformayı giydim,
                    şöyle bir şeydi:


                    Okulu bitirme vaktinde
                    genel kurmay başkanı Rüşdü Erdelhun
                    galiba Amerika dönüşü
                    bizim okula da uğramış.

                    Önüne beni çıkardılar. Kocaman göbekli, babacan biri:

                    "Bu yıl
                    okulumuzu birincilikle bitiren öğrencimizdir,
                    komutanım."

                    Yüzüme babam gibi bakarak "Benim bir Osman'ım vardı" dedi,
                    "assubay okulunu birincilikle bitirdi, liseye devam etmesini sağ-
                    ladık. Şimdi çok başarılı bir subay. Hadi seni de göreyim."

                    Ödüller verdiler. Bir tanesi duvar takvimiydi,
                    aslında takvim şeklinde bir şiir kitabı. 365 yaprak. Her yaprağı-
                    nın ön sayfasında, arkasında dünyadan ve Türkiye'den şiirler
                    vardı. Su içer gibi kana kana okudum. Bir kısmı hala aklımdadır:

                    Saklambaç

                    Bir gün su, rüzgar ve namus
                    saklambaç oynamaya başlamışlar.

                    Önce rüzgar saklanmış
                    ama onu bulmak kolay olmuş
                    yüksek dağların tepesinde.

                    Sonra su saklanmış,
                    o da kolayca bulunmuş
                    derin vadilerin arasında.

                    Sıra namusa gelmiş,
                    namus şöyle demiş:
                    "Bakın ben kayboldum mu
                    bulunmam hiç bir yerde."

                    İşte o gün bu gündür namus kayboldu mu
                    bulunmaz hiç bir yerde.


                    İlk 10'a girenleri askerî liseye yolladılar. Subay olmak
                    üzere liseye böyle geçtim.

                    Tatillerde köyüme döndüğümde
                    sokakta kimle karşılaşsam "Afferin dayım" diyordu.
                    "Oku, böyük adam ol. Biz sürünüyoz, sen gurtul."

                    Ama şimdi üniformayı çıkarmak zorundayım, hem de
                    harp okulunu bitirmeme yalnızca 1 hafta kalmışken...

                    Malum, askerde işler emirledir
                    ama emir var emir var.

                    Örneğin
                    "size ölmeyi emrediyorum" asker olun demektir,
                    "üniformayı çıkarın" ise asker olmayın.

                    Madem öyle ben de çıkardım.

                    Garibim
                    bir süre odamın duvarında asılı kaldı.
                    Bana ait değildi artık.

                    Ve ben ona ait... hiç değildim.

                    Yine de bir kaç kez giydim.
                    Bağa bahçeye gittim
                    gözlerden ırak,
                    sanki suç işliyormuşum gibi.

                    Sonunda babam mı attı
                    ben mi attım
                    hatırlamıyorum.


                    MERHABA SİVİL DÜNYA

                    Okuldan atıldığımızı öğrendikten hemen sonra
                    dört beş arkadaş bir aradaydık. Bundan sonra
                    ne yapacağımızı konuştuk.

                    Hükümet üniversitelerde bize yer açmıştı,
                    istersek giriş sınavı için baş vurabilirdik.

                    Ali Tarım "Ben artık okumucam" dedi,
                    "aileme çok yük oldum, yeter artık."
                    Elinde boyası dökülmüş bir keman... Yeni almıştı, ikinci el.

                    Çıtayı yüksek tutanlar vardı:
                    atom mühendisliği, uzay mühendisliği.

                    Benim isteğimse Gazi Eğitim İngilizce bölümü.
                    2 yıllık olduğunu sanıyordum,
                    ailem ve ben 2 yıl daha dayanacaktık.

                    Tercih listemde en başa orayı yazdım,
                    kazandım ama 3 yıllıkmış.

                    Çaresiz
                    orda yeniden okumaya başladım.

                    Gündüzlü.

                    O yüzden
                    kalacak bir yer bulmak zorundaydım.
                    Bekar bir hemşerime gittim. Assubay.
                    "Tamam" dedi, "burda kal. Biraz."

                    Zor günlerdi.

                    Sonra öğrendim ki yatılı olabilirmişim.
                    Okulun müdürüne gittim. Kemal Demiray,
                    hani, ortaokul dilbilgisi kitabının yazarı.

                    Yatılı olmak istiyorum, dedim.
                    "Sen istersin de..." dedi, "bakalım ben ister miyim?"
                    Ama hükümet bize bu hakkı tanımış.
                    "Bana sormuşlar mı?" dedi. Gülümsedi, "git yazıl."
                    Meğer şaka yapıyormuş.

                    Yatılıya yazıldım,
                    ondan sonra her şey kolay oldu.
                    Yemek bedava, yatak bedava.

                    Bir hocam "senin İngilizcen çok iyi" dedi,
                    "özel ders verir misin?"
                    Körün istediği 1 göz Allah'ın verdiği 2 göz,
                    havada kaptım.

                    Bir gün Ankara Bahçelievler'de derse giderken
                    az ötemde bir subay,
                    harp okulunda Almanca hocası,
                    durdu. Baktı. Tanımıştı.
                    Bir şey söyleyecek gibiydi
                    ama arkası gelmedi,
                    o yoluna devam etti ben yoluma.

                    Hoşça kal askerlik,
                    merhaba sivil dünya.
                    .
                    Last edited by Hasan Akçay; Dün, 04:12 PM.

                    Comment

                    • Hasan Akçay
                      Uzman Üye
                      • Dec 2010
                      • 826

                      #25
                      UYUM

                      Eh biraz uyum sorunu yaşandı.
                      Örneğin harp okulunda
                      hocalarımızın nerdeyse hepsi subaydı,
                      o yüzden öğretmen öğrenci ilişkisi
                      aynı zamanda ast üst ilişkisiydi.

                      Derste bir şey söyleyeceksek ayağa kalkar,
                      sıranın dışına çıkardık.



                      Sıranın dışında
                      öğretmen "Rahat!" derse rahata geçerdik,
                      demezse hazırolda konuşurduk.

                      Sivilde öyle yapmaya devam ettim
                      ama baktım benden başka kimse yapmıyor,
                      bıraktım. Oturduğum yerden konuştum.
                      Kahvede sohbet eder gibi.

                      Oh... Rahatmış.

                      Sivilde
                      hocalardan da uyum sağlayamıyan oldu.
                      Bir hoca "Sen çok çalışıyorsun" dedi,
                      "özel bi maksadın mı var?"

                      Ne diyebilirdim?

                      Şaka olarak bile
                      evet efendim
                      az biraz ihtilal yapmak istiyorum
                      demedim.
                      .
                      Last edited by Hasan Akçay; 18. August 2026, 08:27 AM.

                      Comment

                      • Hasan Akçay
                        Uzman Üye
                        • Dec 2010
                        • 826

                        #26
                        DENSİZ

                        Genel kurmay başkanlığına mektup yazdım,
                        postayla yolladım. Dedim ki:

                        Ben hep askerî okullarda okudum,
                        askerî ortaokulu, liseyi birincilikle bitirdim.
                        Askerliği çok seviyorum.
                        Çevirmenlik gibi bir görev verilirse
                        askeriyede sivil olarak ta çalışır, mutlu olurum.

                        Cevap vermediler
                        ama gazetelerde
                        genel kurmay başkanlığına çevirmen alınacaktır,
                        isteyenlerin filan tarihteki sınava katılmaları...
                        diye bir ilan yayınlandı. Belki tesadüftü.

                        Sınava gitmedim.
                        "Gel seni sınavsız alalım" deseler de gitmeyecektim
                        çünkü amacım işe girmek değil
                        bize yapılan haksızlığı genel kurmaya hatırlatmaktı.

                        Güzel bir mesleğim zaten var benim. Öğretmenlik.
                        https://www.freepik.com/premium-ai-i...nglish+teacher

                        O zamanın genel kurmayına
                        yaptığım bu densizlik gösterir ki
                        çoğu arkadaşım gibi
                        ben de
                        derinden sarsılmışım.

                        Biz çürük meyvalı bir ağaçtan dökülmüşüz ya,
                        bazan yuvarlanarak bir araya geldiğimiz oluyor.
                        Öyle bir keresinde "Filanca arkadaşımız noldu?" dedim.
                        Cevap: Yasa dışı işlere karışmış. Öyle duydum.

                        Bir gün Galata köprüsünün kalabalığında
                        benim yaşımda birini gördüm,
                        kendisinden büyükçe biri, her halde ağabeyi,
                        onu yakasından çeke çeke götürüyordu.

                        Yaşıtım beni tanıdı, au eu gibi sesler çıkararak
                        el kol hareketleri yapmaya başladı.
                        Ağabeyi "Kusura bakmayın" dedi,
                        "okuldan atıldıktan sonra böyle oldu."

                        Bir keresinde de
                        İngilizce öğretmenleri için düzenlenen bir yaz çalış-
                        masında Ortadoğu Teknik Üniversitesinden gelen biri
                        "Size Ahmet Bey'in selamı var" dedi.
                        Ahmet Bey?
                        "Profesör Ahmet Çıtır."

                        Hatırladım. Harp okulunda
                        kendisine Ahmet Çatır Çutur diye
                        takıldığım arkadaşım.
                        Hayata olumlu bakan, neşeli biriydi.

                        "Ama" dedi selamı getiren,
                        "asker kökenli... biraz değişik biri."

                        Beni kastediyor gibi geldi bana,
                        gülümsedim.

                        Biz dedim... içimden,
                        çoğumuz biraz değişik biriyiz.
                        Darbe yedik,
                        darbe bizi değişik biri yaptı.
                        .
                        Last edited by Hasan Akçay; 4. August 2026, 02:53 PM.

                        Comment

                        • Hasan Akçay
                          Uzman Üye
                          • Dec 2010
                          • 826

                          #27
                          MOLLA KÂSIM

                          Yıllar önce
                          harbiyede hasan akçaylar vardı,
                          onların üzerinde birileri siyasî oyunlar oynadılar
                          ve yavrularını yuvadan atan leylek misali
                          onları yuvadan attılar.

                          Akletmediler ki insanlar leylek değildir.

                          Yıllar sonra bugün harbiyeliler yine var,
                          onların üzerinde de siyasî oyunlar oynanıyor.
                          Ona yanarım.

                          Bizi yuvadan atan leylekler
                          bu dünyadan göçüp gittiler.

                          Er ya da geç
                          bugünküler de göçüp gidecek
                          ve onları sorgulayan bir molla kâsım
                          mutlaka gelecek:

                          Sırat kıldan incedür
                          Kılıçtan keskincedür
                          Varıp ânın üstüne
                          Evler yapasım gelür.

                          Derviş Yûnus bu sözü
                          Eğri büğrü söyleme
                          Seni sigâya çeken
                          Bir molla kâsım gelür.


                          https://www.youtube.com/watch?v=TfMKLECPXcY
                          .
                          Last edited by Hasan Akçay; 19. September 2026, 08:12 AM.

                          Comment

                          • Hasan Akçay
                            Uzman Üye
                            • Dec 2010
                            • 826

                            #28
                            https://www.youtube.com/watch?v=JANKA8pp33g

                            Comment

                            • Hasan Akçay
                              Uzman Üye
                              • Dec 2010
                              • 826

                              #29
                              KADER FİLLERİN DÖVÜŞMESİ MİDİR?

                              Şimdi 85 yaşındayım,
                              yıl 2025.

                              "İki Numaralı Mahkeme"yi
                              62 yıl önce temize çektim.

                              Yorulunca olduğu yerde bırakıp çıkardım,
                              bilirdim ki babam okuyacak.

                              Üzgün olduğumu elbet anlıyordu.
                              Üzülme boş ver diye bana bisiklet aldı.
                              "Bin, dolaş... Açık havaya çık."

                              Üzüntüm ise subay olamadığım için değil
                              onun isteğini yerine getiremediğim içindi.

                              Çok istiyordu subay olmamı,
                              bizim köyden ilk ben subay çıkacaktım.

                              Nolur bağışla baba, kaderi yenemedim.

                              İyi ama kader
                              fillerin
                              dövüşmesi midir?

                              Ve bazı insanlar
                              siyasî rekabeti neden vuruşarak yaparlar da
                              can alır, umut söndürürler?

                              Filler dövüşürken otlar zarar görür (Afrika atasözü).
                              https://www.youtube.com/watch?v=tfUhlhy73jg

                              Alıntı:

                              Annemle babam arasında şiddetli geçimsizlik vardı. Tartışmaları o kadar canı-
                              mı yakardı ki ödev yapmak bahanesiyle odama kaçıp ellerimle kulaklarımı ka-
                              patırdım. Öfkeli bağırışlarını duymayayım diye. Sonunda boşandılar.

                              Aynı sorunu bir şirkette çalışırken de yaşadım. İki bölümün başkanları bütçe
                              kesintileri konusunda nerdeyse kanlı bıçaklı çatışıyordu. Bunlara her birinin
                              kendi bölümünde çalışanlar da katılınca gerginlik dayanılmaz bir hal aldı. Pro-
                              jeler iptal ediliyor, şirketle birlikte bütün çalışanlar kaybediyordu.

                              Ama bu kere odama kaçmadım, kulaklarımı kapatmadım. Müdahale ettim.
                              "Bakın" dedim, "sizin aranızdaki bu çatışma yalnızca size değil, çalışanlara
                              zarar veriyor asıl. Ve şirkete zarar veriyor. Kendinize gelin."

                              Önce umursamadılar ama yavaş yavaş akıllarına yatmaya başladı, anlaşmaz-
                              lık konularını tek tek abartmak yerine tümüyle büyük resmi gördüler.

                              O yüzden, ey oralarda bir yerde kendini çiğnenip ezilmiş hisseden kişi! Bil ki
                              sen güçsüz değilsin. Ayağa kalkabilir, acılardan öğrenerek daha güzel bir ge-
                              lecek yaratabilirsin - yalnızca kendin için değil etrafın için de.

                              Çünkü otlar ezilmeyi reddedince
                              en azametli filler bile
                              bastıkları yere dikkat etmek zorundadır.

                              .
                              Last edited by Hasan Akçay; 19. September 2026, 08:14 AM.

                              Comment

                              • dost1
                                Site Yöneticisi
                                • Sep 2008
                                • 1905

                                #30
                                Hasan Akçay Nickli Üyeden Alıntı
                                Talat Aydemir'in ikinci Darbe Girisimi | 21 Mayis 1963 | 32. Gün Arsivi
                                İzledim geçmişi anmış olduk.
                                Halil Ay

                                Comment

                                Working...