İsrail Oğulları

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • dost1
    Site Yöneticisi
    • Sep 2008
    • 1905

    #1

    İsrail Oğulları

    Selamun Aleykum! Değerli Kardeşlerim!

    Prof. Süleyman Ateş'in İsrail oğulları ile ilgili yaptığı bir çalışmayı sizlerle paylaşmak istiyorum.İSRÂÎLOĞULLARI


    İsrâîl, Hz. Ya'kûb'un unvanıdır. Ya'kûb soyundan gelenlere İsrâîl-oğulları denilir. Kur'ân-ı Kerîm'de en çok kendisinden söz edilen kavim, İsrâîloğullarıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de anılan 25 peygamberin büyük çoğunluğu, İsrâîloğlu peygamberleridir. Araplarla iç içe yaşamış ve Arapları fikren etkilemiş olan İsrâîloğulları, bu kültür alışverişinden dolayı Kur'ân'da çok anılmıştır.

    Peygamber (s.a.v.) Mekke'de iken ona karşı yansız, hattâ olumlu sayılabilecek bir davranış izleyen Yahudiler, Hicretten sonra İslâm dininin Medîne ve çevresinde hızla yayılmaya başlaması üzerine onun amansız düşmanı oldular. Bunlar, Medine'deki ikiyüzlüleri kışkırtıp onları, İslâm'ın aleyhinde davranışlara yöneltiyorlardı. Yahudiler Medine'den sürgün edilinceye kadar Peygamber'e ve müslümanlara karşı gizli ve açık düşmanlıklarını sürdürdüler.

    Kur'ân-ı Kerîm'de öykülerinden en çok söz edilen toplum, Yahûdî toplumudur. Bunun temel nedeni, Peygamber'in, kendinden önce geçmiş ve çoğu İsrâîloğulları arasından çıkmış olan peygamberlerle aynı amacı taşımasıdır: "İşte onlar, Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. Onların hidâyetine uy." [1] âyetinde belirtildiği üzere Hz. Peygamber'in önderi sayılan o peygamberlerin öyküleri, Araplara ibret; kavmin olumsuz tutumu karşısında zaman zaman sıkılan, bunalan Peygamber'i ve mü'minleri tesellî için sık sık ve yerine göre değişen üslûplarla anlatılmıştır. Mekke döneminde inen bu kıssaların asıl nedeni bu idi.

    Fakat Medîne döneminde Yahûdîlerin, Peygamber'e ve müslümanlara karşı sürdürdükleri gizli ve açık düşmanlıklar da, zaman zaman onları kınayan, zaten kendi peygamberlerine karşı da çeşitli kötülükler yapmış olduklarını bildiren eski Yahûdîlerin peygamberlerine karşı yaptıkları kötülükleri, isyanları anlatan âyetlerin inmesine neden olmuştur. Bunlar, Peygamber'e karşı olumsuz davranış içine giren Medîne Yahûdîlerine uyarı idi. Gerçekten onlar da isyan eden ataları gibi sonunda yaptıklarının kötü sonucuna uğramışlardır. [2]
    Halil Ay
  • dost1
    Site Yöneticisi
    • Sep 2008
    • 1905

    #2
    İsrâîloğullari Kimlerdir?


    Hicaz Yahudilerinin, Yahûdîleşmiş Arap kabileleri olduğunu söyleyenler vardır. Fakat bu görüş doğru olmasa gerek. Eldeki kanıtlar, bu Yahudilerin, Filistin'den Hicaz'a göçmüş İsrâîloğulları olduğunu göstermektedir. Araplar, İsrâîloğlu değildir. Gerçi Yahûdî lerden bir kesimi Arap adı taşır ama bunların babalarının adı İbrânîdir. Meselâ Abdullah ibn Sûryâ, Rifâ'a ibn Zeyd ibn Tâbut, Rifâ'a ibn Samuel, Sa'lebe ibn Şa'yâ, Nu'mân ibn Âdâ, Useyr ibn Zârim, Finhâs, Şâs, Sa'lebe ibn Liftyon, Sellâm ibn Mişkem, Uzeyz, Zeyd ibn el-Lasit. [3] Ayrıca bunlar, kendi aralarında İbrânîce konuşurlardı. İbn Sa'd'ın, Tabakat'ında anlattığına göre Hz. Peygamber (s.a.v.) Ebû Rafı' Sellâm ibn Ebî'l-Hukayk'ı vurmak için düzenlediği seriyyeye (küçük savaşa) Abdullah ibn Atîk'i komutan yapmıştı. Çünkü Abdullah, azıcık İbrânîce konuşmasını bilirdi. [4] Aynı zamanda Hz. Peygamber (s.a.v.) Zeyd ibn Sabit'e İbrânîce öğrenmesini emretmişti. Bütün bunlar, Hicaz Yahudilerinin, İsrâîloğulları olduklarını gösterir. Belki aralarında Yahûdîleşmiş Araplar da vardı ama esas itibarıyla bu kabileler, bu bölgeye göç etmiş İsrâîloğullarından idiler.

    Mîlâdî 70 yılında Romalılar, Yahudileri kırıp geçirmiş, sağ kalanlar da dünyânın çeşitli yerlerine dağılmışlardı. Demek ki Hicaz Bölgesi Yahudileri de Milâdın birinci ve ikinci yüzyıllarında Yesrib(Medine )ye geldiler, bunlardan bir kısmı da Şam-Yesrib yolu üzerinde bulunan Vâdî'l-Kurâ'ya, Fedek'e, Teymâ'ya yerleştiler. Oralarda oturan Araplara, Arapların İsmâ'îl soyundan, kendilerinin de ishâk soyundan geldiklerini, her ikisinin de İbrahim'in oğlu olduğunu, bundan dolayı kendileriyle Arapların amcazade olduklarını söylemek suretiyle kendilerini kabul ettirip onlardan iyi muamele gördüler. Filistin'de çiftçilik ve ticaretle uğraşan bu adamlar, Hicaz'daki toprakları işledikleri gibi ticaret ve tefecilik yaparak da zengin oldular.

    Yahudilik, Milâdî beşinci yüzyılda Hicaz'dan Yemen'e geçti. Bazı Himyer kralları ve kabileleri de Yahûdî dinine girdiler. Fakat Habeş istilâsı sonunda Yahudilik Yemen'den silindi. Hz. Peygamber ve Dört Halîfe devrinde Yemen'de Yahûdî bulunduğuna dair bir kayıt yoktur.

    Şimdi burada İsrâîloğullarından söz eden âyetlerin târihî iniş sırasına göre tefsirini vereceğiz. Bu konuda Mûsâ ve Yahudiler maddelerine de bakılmalıdır.

    Üzerlerine azâb çökünce: "Ey Mûsâ, dediler, sana verdiği söz hakkına bizim için Rabbine duâ et; eğer bizden azabı kaldırırsan, muhakkak sana inanacağız ve mutlaka İsrâîloğutlarını seninle beraber göndereceğiz!" 135- Biz onlardan, geçirecekleri bir süreye kadar azabı kaldırınca, hemen yeminlerini bozmağa başladılar. (A'râf: 39/134-135)

    İsrâîloğulları, uzun süreden beri Firavun'un ülkesi olan Mısır'da, güç işler altında eziliyorlardı. Mûsâ, Firavun ve adamlarına, kendisinin Allah tarafından elçi olarak görevlendirildiğini ispat eden kanıtları bulunduğunu söyledi ve İsrâîloğ utlarını serbest bırakıp kendisiyle beraber göndermesini istedi.

    Musa'nın sözünü dinlemeyen Firavun ve adamları, çeşitli belâlara uğrayınca Musa'dan kendilerine du'â etmesini, üstlerine çöken azâb kalkarsa kendisine inanacaklarını ve İsrâîloğullarını da serbest bırakıp kendisiyle göndereceklerini söylemişlerdir.

    Tâhâ: 45/47-48'nci âyetlerde de Firavun'a gönderilen Mûsâ ile Harun'a: "Haydi, varın ona, deyin ki: 'Biz senin Rabbinin elçileriyiz; İsrâîloğullarını bizimle gönder, onlara azâb etme. Biz Rabbinden sana bir âyet getirdik. Esenlik, hidâyete uyanlaradır. Bize yalanlayıp yüz çevirenin, azaba uğrayacağı vahyolundu''." (Tâhâ: 45/47-48) demelerinin emredildiği belirtilmektedir.

    Bu olay Şu'arâ Sûresinde biraz ayrıntı ile ve diyalog şeklinde anlatılır: "'İsrâîloğullarını bizimle beraber gönder.' (Gittiler, Allah'ın emrini duyurdular. Firavun) Dedi ki: 'Biz seni, içimizde bir çocuk olarak yetiştirmedik mi? Ömründe nice yıllar aramızda kalmadın mı? Ve sonunda o yaptığını da yaptın, sen nankörlerden birisin.' (Mûsâ): 'Onu yaptığım zaman şaşkınlardan idim, dedi. Sizden korkunca aranızdan kaçtım, sonra Rabbim bana hükümdarlık verdi ve beni elçilerinden yaptı. O başıma kaktığın nimet de İsrâîloğullarını köle yapman(yüzünden)dir. (Onları köle diye kullanıp erkek çocuklarını kesmeseydin, senin eline düşmezdim)...' Böylece biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, çeşmelerden çıkardık.

    Hazinelerden ve o güzel yerden (çıkardık). Böylece bunları İsrâîloğullarına mîrâsyaptık." (Şu'arâ: 47/17-22,57-59) [5]


    Kur'ân-ı Kerîm'de İsrâîloğulları kıssalarının çok anılmasındaki hikmet:


    Kur'ân-ı Kerîm'in anlattığı kıssalar içinde İsrâîloğullarının hayatla*rına ilişkin kıssalar büyük yer tutar. Bunun başlıca sebeplerinden biri, Yahûdîlerin, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile aynı kentte yan yana yaşamaları, müslümanlarla sıkı ilişkileridir. Allah'ın Elçisi, Mekke'de müşriklerle, Medine'de Yahudilerle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Bu yüzden Mekke'de inen sûrelerde inanmayan muhataplar daha ziyade müşrikler iken Medîne döneminin ilk bölümünde inanmayanlar Yahudiler olmuştur.

    Ayrıca Hz. Peygamber, kendisini, İbrâhîm atadan gelmiş peygamberlerin uzantısı görüyor, Kitâb-ı Mukaddes peygamberlerini kendisinin önderleri sayıyordu. Peygamberliğinden önce de Kitâb ehline yakınlık duyuyor, Kitâb ehli kişilerle de görüşüyordu. Kitâb-ı Mukaddes kıssaları, ağızdan ağıza Yahûdî ve Arap çevrelerinde dolaşıyordu. Toplum, kulaktan dolma da olsa az çok bu peygamber öykülerinden haberdar idi. Çevrede bilinen en eski ve tek Mukaddes Kitâb, Yahudilere âit idi. Onun hikâyeleri bazı meraklı Araplar arasında da yayılmıştı. Kur'ân-ı Kerîm de halkın kısmen duyduğu bu olayları, peygamberlere yakışmayan sözlerden ayıklayarak anlatmak suretiyle insanlara öğüt vermek istemiştir. Çünkü insanlar ancak âşinâ oldukları öykülerden ibret ve öğüt alırlar.

    Ayrıca ileriki dönemlerde Yahûdîlerin, dünyâ tarihi üzerinde etkileri olacaktır. İşte tarihi etkileyecek bu insanlara dikkat çekiliyor ve onların tarihteki davranışları anlatılıyor. [6]
    Halil Ay

    Comment

    • dost1
      Site Yöneticisi
      • Sep 2008
      • 1905

      #3
      Allah'ın İsrâîloğullarına lütfü:


      40- Ey Isrâîloğulları, size verdiğim ni'metleri hatırlayın, bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım ve sadece benden korkun! 41- Sizin yanınızda bulunanı doğrulayıcı olarak indirmiş bulunduğum(Kur'ân)a inanın ve onu ilk inkâr eden, siz olmayın; benim âyetlerimi birkaç paraya satmayın ve benden sakının. 42- Bile bile gerçeği bâtılla bulayıp hakkı gizlemeyin. 43- Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle (Allah'ın huzurunda eğilenlerle) beraber eğilin. 44- Siz Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? 45- Sabırla, namazla Allah'tan yardım dileyin, şüphesiz bu, (Allah'a) saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir. 46- O(saygılı insa)nlar, Rablerine kavuşacaklarını (gözetir) ve gerçekten O'na döneceklerini bilirler. 47- Ey İsrâîloğulları, size ver*diğim nimeti ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. 48- Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse, kimsenin cezasını çekmez; kimseden şefaat (aracılık, iltimas) da kabul edilmez; kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz. (Bakara: 92/40-48)

      Bakara: 92/40-48'nci âyetlerde Allah'ın, İsrâîloğullarına olan ni'met*leri anımsatılıp, Allah'a verdikleri sözde durmaları; yanlarında bulunan Kitabı doğrulayıcıyı olarak indirilen bu Kur'ân'a inanmaları; Kur'ân'ın, kendi Kitâblarında bulunanlara uyduğunu bildikleri halde geçici dünya menfaati için gerçeği yanlışın içine sokarak hakkı gizlememeleri, namazı kılıp zekâtı vermeleri; halka güzel şeyler öğütledikleri halde kendileri yanlış işler yapmamaları; sabır ve namazla yardım isteyip moral bulmağa, ma'nen güçlenmeğe çalışmaları emredilmekte, böyle gönülden Allah'a bağlılığın, güzel davranışların, ancak Allah'a saygılı, Allah'a kavuşacak*larına kesin inanan saygılı kulların yapacağı işler olduğu; samimi olma*yanlara bunların zor geleceği vurgulanmaktadır. Daha sonra yine Allah'ın, İsrâîloğullarına lütfü, onları âlemlere üstün kıldığı anımsatılmakta ve her*kesin kendi yaptığının karşılığını bulacağı, kimsenin, başkasına yardım edemeyeceği, aracılık ve iltimasın kabul edilmeyeceği, tam adaletin tecellî edeceği günden sakınmaları emredilmektedir.

      Yüce Allah, peygamberleri aracılığı ile İsrâîloğullarından birçok söz almıştır. Tevrat'ta Allah'ın, peygamberler aracılığı ile İsrâîloğullarından çeşitli zamanlarda ahidler aldığı bildirilmektedir. Tevrat'ta şöyle deniyor: "Ve Mûsâ gelip kavmin ihtiyarlarını çağırdı ve Rabbın kendine emrettiği bütün bu sözleri onların önüne koydu. Ve bütün kavim birlikte cevap verip dediler: Rabbın bütün söylediklerini yapacağız. Ve Mûsâ, kavmin sözlerini Rabba bildirdi." [7]


      Âyetlerde Verilmek istenen dersler:


      Yahudilere hitabeden, onların davranışlarını sergileyen bu âyetler, müslümanlara da bazı dersler vermektedir. Şöyle ki:

      Allah'ın nimetini hatırlayıp şükretmek, verilen sözde durmak, pey*gambere ve Kur'ân'a inanmak, söylediği sözü önce kendisine tatbik etmek, başkalarına öğüt verirken kendisi yasak kılınan şeyleri yapmamak, Allah'ın huzurunda eğilen cemaate katılıp onlarla beraber namaz kılmak, sabır ve namaz ile Allah'tan yardım dilemek lâzımdır.

      Âyette Yahudilere hitaben: "Kur'ân'ı ilk inkâr eden siz olmayın" denilmektedir. Oysa Kur'ân'ı ilk inkâr edenler, Yahudiler değil, müşrikler idi. Burada kasdedilen, Medîne devridir. Medîne devrinde Kur'ân'ın kar*şısına ilk çıkanlar, Kitâb ehli olan Yahûdîler olmuştur. Yahudiler, Hz. Peygamber(s.a.v)in gerçek peygamber ve Kur'ân'ın da ilâhî bir Kitâb ol*duğunu bile bile inkâra kalkmışlardır.

      "Allah'ın âyetlerini birkaç paraya satmak" ta'bîrine gelince, burada Yahudilerin bile bile hakkı gizlediklerine işaret edilmektedir. Yahûdî bilgin*leri, Tevrat'ta, Son Zamanda gelecek Peygamberin vasıflarını görmüşler, Hz. Muhammed'in, Tevrat'ta geleceği bildirilen Son Zaman Peygamberi olduğunu anlamışlardı. Fakat ona inandıkları takdirde rütbelerinin elden gideceğini, çıkarlarının zedeleneceğini düşündükleri için onu inkâr ettiler. "Bu, Tevrat'ta bildirilen peygamber değildir" dediler. Hattâ rivayetlere göre onlar, Tevrat'ta Hz. Muhammed'in niteliklerini anlatan yerleri gizle*diler. Bazen de onları kasden yanlış yorumlayarak çarpıttılar. Böylece Allah'ın âyetlerini birkaç paraya, çıkar karşılığında satmış oldular. İşte Allah'ın âyetlerini satmak, dünya çıkarı için onları yanlış yorumlamak, çarpıtmak, bozmak demektir.

      Her çağda mevkî ve menfaat için dini, bile bile yanlış yorumlayanlar, dinin gerçeklerini gizleyenler vardır. Bir mevkî elde edebilmek veya mevkiini koruyabilmek için âyetleri, iktidardaki idarecilerin hoşuna gidecek biçimde yorumlayan, icabında haram olan bir şeyi helâl gösteren, üç beş kuruşluk menfaat karşılığında dinlerini satan sözde din adamları vardır. İşte Kur'ân böylelerine, "Birkaç para için Allah'ın âyetlerini sat*mayın" diyor. Zira dünya geçicidir. Bu geçici hayat bitip de rûh, âhiret âlemine geçince dinini verip dünyayı alan adamlar, aslında cevher verip, vücudunu yakacak ateş satın aldıklarını, kendi elleriyle kendilerini ateşe attıklarını anlarlar ama o zaman iş işten geçmiş olur.

      Bazı bilginler, bu âyete dayanarak Kur'ân öğretme karşılığında para alınamayacağını söylemişlerse de bu, doğru değildir. Herkes uğraştığı iş karşılığında bir ücret alır. Bilginlerin çoğunluğu bu kanaattedir. Buhâ-rî'deki bir hadîste bunun caiz olduğu, şöyle beyan edilmektedir:

      Aldığınız en güzel ücret, Allah'ın Kitâbı(nı öğretme) karşılığında aldığınız ücrettir." [8] Öğretim karşılığında alınan ücret, kişinin harcadığı çaba ve vaktin karşılığıdır. Burada karşılıklı menfaat vardır. Öğrenci öğrenmekte, öğretmen de çabası karşılığında ücret almaktadır. Bu, Allah'ın âyetlerini satmak demek değildir. Allah'ın âyetlerini satmak, bile bile menfaat için onları tahrif etmek, mânasını çarpıtmak, yanlış yorumlamak, hasılı hakkı gizlemektir. Kur'ân öğretmede hakkı gizlemek veya değiştirmek diye bir şey söz konusu değildir. Bilâkis Hak öğretilmiş olur. Elbette bu meslek, mübarek bir meslektir. Ama bu, öğretim için böyledir. Dinî görevleri yapma karşılığında yine ücret alınır. Fakat yalnız Kur'ân okuma karşılığında para alınmaz. Alınan para, okunan Kur'ân'ın karşılığı değil, harcanan vaktin karşılığıdır. Harcanan vakit için bir miktar para alınabilir. Yoksa Kur'ân'ın değeri biçilmez. Para ile Kur'ân okumayı meslek edinmek doğru değildir.

      Rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde Medi*ne'deki Yahûdî hahamlarından bazıları, kendilerine gizlice gelip Hz. Muhammed hakkında ne dersin diye soranlara, "doğrudur", derler, Allah'ın Resulüne uymayı emrederlermiş. Fakat kendileri, cemaatlerinden gelen hediyelerden, vergilerden mahrum kalmak endişesiyle Peygambere tabi olmazlarmış. Bazıları da halka, sadaka vermelerini emreder, kendileri vermezlermiş. Diğer bazıları da Allah'a itaat ediniz, âsi olmayınız, namaz kılınız, rükû ediniz derler, fakat kendileri bu sözlerini tutmazlarmış. İşte Cenabı Hak, başkalarına iyiliği emredip kendileri tutmayan kimseleri uyarmaktadır. İnsanın sözünün etkili olabilmesi için önce kendisinin o söze uyması gerekir. Asıl öğüt, insanın, sözden çok hareketi ve davranışlarıyla verdiği öğüttür.

      Başkalarına iyiliği emredip kendileri yapmayan insanları uyaran çeşitli hadîsler vardır. Çeşitli hadîs mecmualarında yer alan bir hadîste şöyle buyurulmaktadır: "Kıyamet günü adam getirilir, barsaklarına işleyen ateşin şiddetinden, değirmen etrafında dönen merkep gibi kıvranıp döner. Ateş halkının hayali, onun karşısına çıkıp ona: 'Ey falan, sana ne oldu, sen bize iyiliği emredip, bizi kötülükten men'etmez miydin?' derler. 'Evet, der, ben size iyiliği emrederdim ama kendim yapmazdım; sizi kötülükten men'ederdim ama kendim yapardım! [9]

      htâben namazı kılmaları, zekâtı vermeleri, rükû edenlerle beraber rükû' etmeleri emredilmektedir. Artmak, büyümek gelişmek anlamlarına gelen zekât, dinde malın bir miktarını ayırıp fakirlere vermektir. Malı manen bereketlendirdiği, artırdığı için bu sadakaya zekât denmiştir.

      45'nci âyet, sabır ve namaz ile Allah'tan yardım istemeyi emretmektedir. Gerçekten sabır, çok acı olayları tatlı sonuca bağlar. İnsan ruhunu dayanaklı yapar. İnsan başı sıkıldığı zaman ibâdete sarıhrsa ruhu açılır. Peygamberimiz (s.a.v.) de bir dert, bir ızdırap zamanında namaz kılmayı tavsiye etmiştir. Öyle ya insan sıkıldığı zaman huzur ile bir abdest aldı mı ferahlık duyar. Rabbinin divanına durup işini O'na havale etti mi gönlü ferahlar. Ama bu, inkarcılara, münafıklara zor gelir. Fakat Allah'a inanan, O'ndan korkanlar, her zaman O'na yönelirler, yardımı O'ndan beklerler. Çünkü onlar, sonunda Allah'a döneceklerini bilirler, dünyada her olay ile sınanmakta olduklarını anlarlar. [10]
      Halil Ay

      Comment

      • dost1
        Site Yöneticisi
        • Sep 2008
        • 1905

        #4
        İsrâîloğullarmın Kurtuluşu:


        138- Isrâîloğullarını denizden geçirdik, kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar:

        "Ey Mûsâ, dediler, (bak) bunların nasıl tanrıları var, bize de öyle bir tanrı yap!" (Mûsâ) dedi: "Siz, gerçekten cahil bir toplumsunuz-" 139- "Şunların içinde bulundukları (din) yıkılmıştır ve yaptıkları şeyler boşa çıkmıştır." 140- "Allah, sizi âlemlere üstün yapmış iken size Allah'tan başka bir tanrı mı arayayım?" dedi. 141- (Ey İsrâîloğulları,) Hatırlayın o zamanı ki biz sizi Firavun ailesinden kurtarmıştık. Onlar size azabın en kötüsünü yapıyorlardı: "Oğullarınızı öldürüyorlar, kadınlarınızı sağ bıra*kıyorlardı. Bunda, size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı. (A(râf: 39/138-141)

        Bu âyetlerde İsrâîloğullarının, Mısır esaretinden kurtarılması anla*tılmaktadır. İsrâîloğulları, Allah'ın lütfuyla denizden salimen geçip Fira-vun'un elinden kurtulduktan sonra, putatapan bir kavmin yanına gelmişler; onların putlarını görünce kendileri de puta heveslenmişler, Musa'dan, o kavmin tanrıları gibi kendilerine de bir tanrı yapmasını istemişler. Bu davranışlarını kınayan Mûsâ, onlara, düşünmeden hareket ettiklerini, puta tapma inancının yıkılmaya mahkûm bulunduğunu söylemiştir: "Allah, sizi âlemlere üstün kıldığı halde ben size O'ndan başka tanrımı arayayım?" demiştir. Yani sizi âlemlere üstün kılan, size bu lütufları yapan Allah'tır, başka bir tanrı değil. Artık O bırakılıp da hiçbir yararı olmayan şeylere tapılır mı?

        67- iki topluluk (yaklaşıp) birbirini görünce, Musa'nın adamları: "İşte yakalandık" dediler. 62- (Mûsâ): "Hayır, dedi, Rabbim benimle beraberdir. Bana yol gösterecektir." 63- Musa'ya: "Değneğinle denize vur!" diye vahyettik. (Vurunca deniz) yarıldı, (on iki yol açıldı). Her bölüm, kocaman bir dağ gibi oldu. 64- Ötekileri de buraya yaklaştırdık (Mûsâ ve adamlarının ardından, düşmanları da bu denizde açılan yollara girdiler). 65- Musa'yı ve beraberinde olanları tamamen kurtardık. 66-Sonra ötekilerini boğduk (Mûsâ ve adamları karaya çıkınca deniz kapandı, Firavun ve adamları boğuldu). 67- Muhakkak ki bunda bir ibret vardır, ama çokları inanmazlar. 68- Şüphesiz Rabbin, işte üstün O'dur, merhamet eden O'dur. (Şu'arâ: 47/61-68)

        3- inanan bir kavim için Mûsâ ile Firavun'un haberlerinden bir parçayı, doğru olarak sana okuyacağız: 4- Firavun, o yerde ululandı (zorbalığa kalktı), halkını çeşitli gruplara böldü. Onlardan bir zümreyi (İsrâîloğullarını) zayıflatıyor, oğullarını kesiyor, kadınlarını sağ bırakıyor*du. (Onların çoğalıp ileride kendi saltanatı için tehlike teşkil edeceklerinden korkuyordu) Çünkü o, bozgunculardan idi. (Kasas: 49/3-4)

        Bu âyetlerde Allah'ın, İsrâîloğullarını, kendilerini ağır işler ve güç koşullar altında ezen, sonunda da peşlerine düşüp yakalamak isteyen Fira-vun'un ve adamlarının elinden kurtardığı belirtilmektedir.

        90- isrâîloğullarını denizden geçirdik, Firavun ve askerleri de zulmetmek ve saldırmak için onların arkalarına düştü. Nihayet boğulma kendisini yakalayınca (Firavun): "Gerçekten Isrâîloğul-larının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, ben de müslüman-lardanım!" dedi. 91- "Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş, bozguncu*lardan olmuştun?" (denildi). 92- "Bugün senin (canından ayırdığımız) bedenini, (denizden) kurtarıp (sahilde) bir tepeye atacağız ki senden sonra gelenlere ibret olasın. Ama insanlardan çoğu bizim âyetlerimizden ga*fildirler." 93- Andolsun biz, İsrâîloğullarını iyi bir yere yerleştirdik ve onlara güzel rızıklar verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar ayrılığa düşmediler (de ilim geldikten sonra ihtilâfa başladılar). Şüphesiz Rabbin, Kıyamet günü, anlaşmazlığa düştükleri şey hakkında aralarında hüküm verecektir. (Yûnus: 51/90-93)

        Bu âyetlerde ordusuyla birlikte Musa'nın ardına düşen Firavun'un, boğulurken, İsrâîloğullarının inandığı tek Allah'a, kendisinin de inandığını söylediği; fakat kendisine: "Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş,

        bozgunculardan olmuştun? Bugün senin (canından ayırdığımız) bedenini, (denizden) kurtarıp (sahilde) bir tepeye atacağız ki senden sonra gelenlere ibret olasın." denildiği belirtilmektedir. Âyetin sonunda, insanların çoğu*nun, Allah'ın âyetlerinden gaflet içinde bulundukları, gördükleri nice hârika olaylardan, derslerden ibret almadıkları vurgulanır.

        Yüce Allah, düşmanlarından kurtardığı İsrâîloğullarını gerçekten güzel bir bölgeye yerleştirir, onları güzel nimetlerle besler. Fakat onlar, kendilerine bilgi geldikten sonra ayrılığa düşerler.

        Bilgi insanları birleştirir. Bunların, Allah'ın gönderdiği bilgi ile birleşmeleri gerekirken her biri, o bilgiyi başka bir biçimde yorumlayarak ayrılığa düşmüş, dinde çeşitli mezheplere, gruplara bölünmüşlerdir. Yüce Allah, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında Kıyamet gününde onların ara*larında hüküm verecek, kimin doğru, kimin yanlış yolda olduğunu açıkla*yacaktır. Şimdi her grup kendisinin haklı, doğru yolda olduğunu iddia eder. Ama bu, onların kendi kuruntularıdır. Onların arasındaki dâvayı Allah çözecek; gerçeği, yanlışı, hakkı, bâtılı, haklıyı, haksızı ortaya çıkara*caktır.

        Her dinin mensupları, peygamberlerinden sonra onun sözlerini şu veya bu şekilde yorumlayarak ayrılığa düşmüşlerdir. Mezhepler böyle doğmuştur. Her mezhep mensubu da kendisinin doğru yolda olduğunu sanmıştır. İşte son âyette gerçeği bâtıl yorumlarla hedefinden saptıranlar hakkındaki hükmün, Kıyamette verileceği, orada haklının ve haksızın ortaya çıkarılacağı bildirilmektedir. Şâirin dediği gibi "Er yarın Hak Dîvâ*nında bellolur!"

        Birçok yerde tekrar edilen bu kıssanın, burada yeni olan tarafı, Firavun'un boğulurken, İsrâîloğullarının Tanrısına inandığını söylemesi ve Allah'ın da, hayâtı boyunca isyan edip bozgunculuk yapmış olan Firavun'a, yaşama umudu kalmayınca mı inandığını, ihtar ve inkâr tarzında sorması, artık yaşama umudu kalmadığı bir zamanda inanmasının, kendisini kurtarmayacağını, boğulacağını ve başkalarına ibret için cesedinin sahile bırakılacağını buyurmasıdır.

        Mevcut Yahûdî Kitâblarında bulunmayan bu fıkra, mutlaka Hz. Peygamber zamanındaki Yahudiler arasında biliniyordu. Zamanla bu bölü*mü anlatan parça kaybolmuş olabilir. Aksi halde Yahudiler, bizim Kitabı*mızda böyle bir şey yok, diye itiraz ederlerdi. Böyle bir itirazdan söz edilmemiştir.

        50- Andolsun biz, İsrâîloğutlarını o küçültücü azâbdan kurtardık. 31- Firavun 'dan. Çünkü o,(insanları ezip) yücelen, haddi aşanlardan biri idi. 32- Andolsun biz, onları bir bilgiye göre âlemlere tercih ettik (o devirde İsrâîloğutlarını, çevrelerine egemen yaptık). 33- Onlara, içinde açık bir imtihan bulunan âyetler verdik (bu mucizeler, kendileri için büyük bir nimet olduğu gibi, aynı zamanda açık bir imtihan idi). (Duhân: 64/30-33)

        Allah, ezici azâbdan, aşırı zorba Firavun'un işkencesinden kurtarıp çevrelerine egemen kıldığı İsrâîloğullarını, verdiği birçok mu'cizelerle sınamıştır. Son âyette Allah'ın, bir bilgi üzerine İsrâîloğullarını seçip âlemlere üstün kıldığı anlatılmaktadır. Buradaki bilgi üzerine deyiminde iki olasılık vardır. Birincisi: Biz onları bilerek, katımızdaki bilgiye göre seçtik, âlemlere üstün kıldık, demektir. İkinci olasılığa göre de: Biz onları, bilgileri sayesinde âlemlere üstün kıldık, demektir. Bu da bilgili insanların, âlemlere üstün kılındığını ifade eder. "Bilgili olan güçlü olur". Egemenlik, bilgi ile elde edilir. Bilginin karşısında kaba kuvvet yenik düşer. Çünkü ilmin icadettiği teknik, beden gücünden çok üstündür. Bunu, günümüzdeki durumla değerlendirirsek, bir makineli tüfeğin, bir taretin veya bunların üstünde küçük bir nükleer silâhın, koca bir ordunun işini gördüğünü ve bir atom bombası olanın, bundan yoksun olan milyonları yenebileceğini anlar ve âyetteki bu ihtimâli mânânın önemini daha iyi kavrarız.

        Allah onları vaktiyle birçok ulusa üstün kılmış, çeşitli ni'metlerle beslemiş iken yine Allah'ın emirlerini çiğnemişler; buzağıya tapmışlar; Cumartesi yasağı dışına çıkmış, çok günâh işlemişlerdir. Bunun için Allah onlara, her dönemde azâbedecek insanlar göndermeyi kararlaştırmıştır. Bu da Allah'ın yasasıdır. Adalet sınırını aşan, başkalarına çeşitli vasıtalarla zulmeden insanları kimse sevmez. Başka uluslardan insanlar çıkıp onları yaptıklarına pişman eder.

        Sinsi davranışları yüzünden Yahudiler her devirde bir yerden bir yere sürülmüşlerdir. Yirminci Asırda uğradıkları belâ, Nazi katliâmıdır. Kendi iddialarına göre bu katliâmda altı milyon Yahûdî, feci biçimde öldürülmüştür. Asırlarca Alman ekonomisini sömürmeleri, sonunda Alman kamuoyunda Yahûdî ye karşı biriken kini patlatmış ve bilinen olay meydana gelmiştir. Elbette böyle bir katliâm, canavarlıktır ama bu, bir yandan da bu âyette işaret edilen İlâhî bir cezanın tecellîsi değil midir?

        Bugün Yahudiler Filistin'de bir üstünlük sağlamışlardır ama o toprağın öz evlâtlarının omuzlan üzerine kurulan Yahûdî saltanatının ne kadar süreceğini Allah bilir. Dünyâ uluslarının, Yahudileri sevmediği bir gerçektir. Bunun başlıca nedeni, asırlık deneyimiyle dünya ekonomisini, büyük ülkelerde bankaları, basını ellerinde tutmaları, milletlerin idare sistemini kendi istedikleri gibi yönlendirmeleri ve milletlerin ekonomisini Yahûdî lehine sömürmeleridir. Çağlardan beri dünya ekonomisine egemen oldukları gibi bugün de genellikle her yerde ekonominin anahtarları Yahû-dîlerin ellerindedir. Bu kadar katliâma rağmen Almanya'da yine büyük mağazalar, bankalar Yahûdî şirketlerinindir. Fransa'nın, İngiltere'nin, Amerika'nın bankalarına onlar hakimdir. Kurdukları banka sistemleriyle herhangi bir paranın değerini düşürüp ötekini yükselterek bir anda milyon*ları yoksulluğa mahkûm ederken mutlu azınlığın ceplerini doldur-makta-dırlar. İşte dünyâ tamahları, insanların rızıklarıyla oynamaları, Allah'ın hışmına sebebolmakta ve bir gün azâbolup canlarına yapışmak-tadır. Allah'ın adaleti şaşmaz.

        Dünyâ tamahı Yahudilerin karakterini bozmuş, bu yüzden dinleriyle de oynamışlar, işlerine gelmeyen parçaları Kitâblarından çıkarmış veya kitabın âyetlerini istedikleri biçimde yorumlayarak dinin ruhundan uzak*laşmışlardır.

        49- Sizi Firavun ailesinden de kurtarmıştık. Hani (onlar), size azabın en kötüsünü reva görüyor, oğullarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı ve bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. 50- Sizin için denizi yarmıştık, sizi kurtarmış ve Firavun ailesini boğmuştuk; siz de bunu görüyordunuz. (Bakara: 92/49-50)

        92/49-50: Firavun, Mısır krallarının unvanıdır. Nasıl ki Habeş kral*larına Necâşî, Yemen krallarına Tubba', İran krallarına Kisrâ, Bizans krallarına Kayser veya Hirakl denir idiyse Mısır krallarına da Firavun denirdi.

        Mısır kralı, ru'yasında Kudüs'ten çıRan 6ır ateşin, îvfısıriıfarın evien-ne girdiğini görmüş. Bu rü'yânın, İsrâîloğulları arasından çıkacak bir erkek eliyle saltanatının yıkılacağına delâlet ettiğini anlamış, bundan dolayı İsrâîloğullarından doğacak erkek çocukların öldürülmesini emretmişti. Muhammed Abduh, bu rivayetin sağlam bir senedi bulunmadığı gibi tarihî gerçeklere de uymadığını söylüyor. Ona göre makul olan, Kitâb-ı Mukad-des'te anlatılandır:

        "Ve Mısır üzerine Yûsuf'u bilmeyen yeni bir kral çıktı. Ve kavmine dedi: İşte İsrâîloğullarının kavmi bizden çok kuvvetlidir, gelin onlara karşı akıllıca davranalım, yoksa çoğalacaklar ve olur ki cenk vukubulunca onlar da düşmanlarımızla birleşirler ve bize karşı cenk edip memleketten çıkarlar. Ve onlara yükleriyle eziyet etsinler diye üzerlerine angarya memurları koydular. Ve Firavun için Pitom ve Ramses ambar şehirlerini yaptılar. Fakat onlara ne kadar eziyet ettilerse o kadar çoğaldılar. Ve İsrâîloğulları yüzünden korkuya düştüler. Ve Mısırlılar İsrâîloğullarını şiddetle işlettiler; ve şiddetle işlettikleri bütün işlerinde, tarlada her çeşit işte, harçta ve kerpiçte, ağır işle hayatlarını acı ettiler. Ve Mısır kralı, birinin adı Şifra ve öbürünün adı Pua olan İbranî ebelere söyledi ve dedi: İbranî kadınları için ebelik hizmetini yaptığınız ve onları doğurma iskemlesi üzerinde gördüğünüz zaman, eğer bir erkek çocuksa, onu öldüreceksiniz, fakat eğer kız ise o yaşayacaktır. Fakat ebeler Allah'tan korkarlardı ve Mısır kralının kendilerine emrettiğine göre yapmadılar ve erkek çocukları sağ bıraktılar. Ve Mısır kralı ebeleri çağırıp onlara, 'Niçin bu şeyi yaptınız ve erkek çocukları sağ bıraktınız?' dedi. Ve ebeler, Firavun'a: 'İbranî kadınları, Mısırlı kadınlar gibi değildir; çünkü onlar canlıdırlar ve ebe onların yanına gelmeden önce doğuruyorlar' dediler. Ve Allah ebelere iyilik etti ve kavm çoğaldı ve ziyadesiyle kuvvetlendiler. Ve vaki oldu ki ebeler Allah'tan korktuklarından, onları ev bark sahibi etti. Ve Firavun, bütün kavmine emredip dedi: Her doğan erkek çocuğu ırmağa atacaksınız ve her kızı sağ bırakacaksınız! [11]

        Kitâb-ı Mukaddes'ten aktardığımız bu parçada anlatıldığı üzere Mısır kralı, İsrâîloğullarının çoğalıp düşmanlarıyla işbirliği edeceklerinden çekindiği için onların çoğalmasını önleyecek tedbirler almıştır.

        Mısır'a ilk gelen İsrâîloğlu, Hz. Yûsuf idi. Bir köle olarak Mısır'a satılan, sonunda özgürlüğüne kavuşup başbakanlık makamına yükselen Yûsuf, ailesini de Ken'ân ilinden Mısır'a getirtip yerleştirmişti. İsrâîloğul*ları orada çoğaldılar. Sadece bir aile olarak Mısır'a giren İsrâîloğulları, Kitâb-ı Mukaddes'in ifadesine göre dörtyüz yıl ikametten sonra "çocuk*lardan başka, altıyüz bin kadar yaya erkekler olarak Ramses'ten Sukkot'a göç ettiler." [12] Ancak yetmiş kişi olarak Mısır'a gelmiş olan İsrâîloğullarının, dörtyüz yıl içinde çocuklar ve kadınlar hariç olmak üzere altıyüzbin erkek sayısına ulaşmış olmaları çok abartılı görünmektedir.

        Bu yabancıların çoğalıp da Mısırlıların düşmanlarıyla birleşeceğinden kuşkulanan Mısır kralı (Firavun), onların çoğalmalarını önlemek için onları güç işler altında çalıştırdı. Buna rağmen yine İsrâîloğullarının çoğaldığını gören Firavun, İbranî ebelere, onların doğacak erkek çocuklarını öldürme*lerini emretti.

        Sonuçta Firavun'un tedbiri, Allah'ın takdirine engel olamadı. İsrâîl-oğullarından binlerce çocuk öldürülmesine rağmen, yine onlar arasında doğup öldürülmekten kurtulan bir çocuk, annesi tarafından sandık içine konulup ırmağa atıldı. Sandık içinde ırmak boyunca gelen çocuğu, o sırada kıyıda bulunan Firavun'un ailesi alıp evlâd edindi. İşte bu çocuk Mûsâ idi. Hz. Mûsâ, Hz. İbrâhîm soyundan gelir. Nesebi şöyle anılır: İbrâhîm, - ishâk, - Ya'kûb, - Lavi, - Kâhis, - Yasrih, - 'İmrân, -Mûsâ. Muhakkak ki Mûsâ ile İbrâhîm arasında daha birçok baba vardır ama bunlar en ünlüleri olabilir.

        Firavun'un elinde büyüyen Mûsâ, sonunda peygamber olarak görev*lendirildi; İsrâîloğullarını Mısır'dan alıp Filistin'e götürmek istedi. Firavun ve adamları İsrâîloğullarını yakalamak için onları takibettiler. Fakat Allah'ın emriyle Mûsâ, mu'cizeli asâsıyla denize vurunca deniz ikiye ayrıldı. İsrâîloğullarının ardından denize girmiş olan Firavun ve askerleri, birinciler karaya ulaştıktan sonra denizin kapanmasıyla boğul-dular.

        Bazılarına göre denizin İsrâîloğullarına açılıp Firavun'a kapanması, bir gelgit olayı da olabilir. Çünkü Kızıldeniz'deki Zakazik'de böyle gelgit olayları olağandır. Deniz açıldığı zaman insan deniz alanında yürüyebilir. İşte İsrâîloğulları böyle bir çekilme anında denizin kuzeyinden gelmişler, deniz alanına girip karşıya geçmişler, onların geçtiği yerden Firavun da denize girmiş, fakat o sırada tekrar uzanan sular, onu ve askerlerini boğ*muştur. Bu çekilme olayı, Allah'ın İsrâîloğullarına bir lütfudur.

        Almanya'nın Hamburg kenti yakınlarında görmüştüm: Sabahleyin saat on sularında deniz takriben 4-5 km. kadar çekilmişti. Halk denizin çekildiği kumlar üzerinde geziniyordu. Öğleden sonra suların yavaş yavaş gelmeğe baş-ladığını gördük. Arkadaşlarım, acele etmemizi, suların birden bastırabi-leceğini söylediler. Gerçekten denizin çekilmesine aldanıp ileriye giden, iyi yüzme bilmeyen bazı kimselerin boğuldukları da olurmuş. Ancak:

        Mûsâ 'ya, 'Değneğinle denize vur', diye vahyettik. (Mûsâ değneğiyle vurunca deniz) yarıldı, her bölüm, kocaman bir dağ gibi oldu." [13] âyetinde denizin, yarılıp yol açıldığı ve yolun iki tarafında denizin birer dağ gibi yükseldiği belirtiliyor. Bundan ilk akla gelen, denizin enlemesine yarılıp vâdî içinden geçen yol gibi, iki tarafta dağ gibi yükselen suyun ortasından yolun açılmış olduğudur. Fakat Kızıldenizin şimdi Süveyş Kanalı'nın başlangıcı olan boynuz kısmında deniz çekilince iki kıyı, birer dağ gibi

        yükselir. Âyette " söylemiyle denizin bu dar yerindeki iki kıyı da kasdedilmiş olabilir.

        Şayet olay böyle bir gelgit olayı ise bu, doğal bir şey iken bunun, İsrâîloğullarına Allah'ın bir ni'meti olarak anılmasının hikmeti nedir, sorusu akla gelebilir. Olayın bir mu'cize olmasını da inkâr etmeyiz. Ama eğer olay, denizin çekilme olayı ise Allah'ın, Musa'yı ve kavmini, tam denizin çekildiği ve geçmelerine elverişli olduğu bir zamanda geçirmesi; düş*manları da onların ardından girince denizin uzanma zamanı geldiği için uzanıp onları boğması elbette Allah'ın, İsrâîloğullarına büyük bir lütfudur. Allah'ın yardımı olmadan kullar bir şey yapamaz. İsrâîloğulları kıyıya vardıkları zaman şayet deniz çekilmemiş olsaydı, denize giremeyecekler ve kendi-lerine yetişmek üzere olan düşman tarafından yakalanacaklardı. Tam onlar geçtikten sonra denizin kapanması da yine Allah'ın onlara lütfü idi. Zira eğer onların geçme zamanına kadar deniz kapanmasaydı, yine İsrâîloğulları yakalanıp öldürülecekler veya fevkalâde ağır cezalara çarptırılacaklardı. Demek ki basit gibi görünen bu olayın böyle zaman-lanması, elbette Allah'ın büyük bir lütfudur. Başarıya ulaştıran O'dur.

        İsrâîloğulları, Allah'ın yardımıyla denizden salimen geçip Firavun'un elinden kurtulduktan sonra putatapan bir toplumun yanına geldiler. Onların putlarını görünce buna heveslendiler, Musa'dan, onların tanrıları gibi kendilerine de bir tanrı yapmasını istediler. Mûsâ, onları kınadı. Düşünme*den hareket eden insanlar olduklarını, puta tapma inancının yıkılmaya mahkûm bulunduğunu söyledi. Allah, sizi âlemlere üstün kıldığı halde ben size O'ndan başka tanrı mı arayayım?" [14] dedi. Yani sizi âlemlere üstün kılan, size bu lütufları yapan Allah'tır, başka bir tanrı değil. Artık Allah varken, hiçbir yararı olmayan şeylere tapılır mı?

        Bakara: 92/49'ncu âyette anlatılan İsrâîloğullarının çocuklarını öldürme işinin, Firavun'un adamlarına nisbet edilmesinden şu hükmü çıkarmışlardır: Firavun'un adam*ları, Firavun'un buyruğuyla İsrâîloğullarının çocuklarını öldürüyorlardı. Bu âyet, bir zâlimin emriyle birini öldüren me'murun, yaptığı işten sorumlu olduğunu kanıtlar. Kurtubî bu konudaki üç görüşü şöyle toplamıştır:

        Şâfi'î'ye göre sultan, birine haksız yere bir adamı öldürmeyi emreder, me'mur da öldüreceği adamı mazlum olarak öldüreceğini bildiği halde öldürürse kaved (kısas) gerekir; bu durum, birini ortaklaşa öldüren iki katilin durumu gibidir. Şayet imam (sultan), me'muru öldürmeğe zorlar, me'mur zor karşısında öldürürse imamın öldürülmesi gerekir. Me'murun durumu ise ihtilaflıdır. Bir görüşe göre onun da öldürülmesi gerekir, diğer bir görüşe göre öldürülmez, ondan yarım diyet alınır. Fakat dediğini yapacak güçte olmayan birinin emriyle bir mazlumu öldüren kimse öldürülür, âmiri öldürülmez, sadece dövülür, hapsedilir. [15]

        Bakara: 92/50'nci âyetin tefsirinde şu hadîs rivayet edilir: "Peygamber (s.a.v.) Medine 'ye geldiği zaman Yahudi*lerin Âşûrâ günü oruç tuttuklarını gördü. Onlara: Oruç tuttuğunuz bugün nedir? dedi.

        Bu, Allah'ın, Musa'yı ve kavmini kurtardığı, Firavun'u ve kavmini de boğduğu büyük bir gündür. Mûsâ, o gün şükür için oruç tutmuştu. Biz de o gün oruç tutarız, dediler. Allah'ın Elçisi:

        Benim Musa'ya yakınlığım sizden fazladır, deyip kendisi de o gün oruç tuttu ve o gün oruç tutmayı emretti."1

        Bu rivayetten, Peygamber'in, Yahudilerin 'Âşûrâ günü oruç tuttuk*larını öğrenince kendisinin de oruç tuttuğu anlaşılırsa da yine Buhârî ve Müslim'in rivayet ettiği başka bir hadîste de 'Âşûrâ orucunun, câhiliyye dönemi Araplarında var olduğu anlaşılmaktadır: "Câhiliyye döneminde Kureyş, 'Âşûrâ günü oruç tutardı. Allah'ın Elçisi (s.a.v.) de câhiliyye döneminde o gün oruç tutardı. Medine 'ye gelince yine o gün oruç tuttu ve o gün oruç tutmayı de emretti. Ramazan orucu farz kılınınca artık 'Âşûrâ günü oruç tutmayı bıraktı. Dileyen tuttu, dileyen tutmadı." [16]

        Bilindiği üzre Aşûrâ günü, Muharremin onuncu günüdür. Ancak bu da kesin değildir. Şafiî'ye göre dokuzuncu, Saîd ibn el-Müseyyib, Hasan-ı Basrî, Mâlik ve seleften bir cemâate göre onuncu günüdür. İki tarafın da dayandığı rivayetler vardır. Herhalde bu ihtilâfı ortadan kaldırmak için İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilir: "Hem dokuzuncu, hem de onuncu günleri oruç tutun, Yahudilere benzemeyin. [17]

        Tabii bu görüş, İbn Abbâs'ın kendi görüşüdür. Ona göre Peygamber (s.a.v.) yaşasaydı dokuzuncu günü oruç tutacaktı. Çünkü kendisi "Gelecek seneye kalırsam dokuzuncu günü oruç tutacağım"[18] demiştir. Bizim için önemli olan, Hz. Peygamber'in, sadece Muharremin onuncu günü oruç tutmuş olduğudur. Esasen bu oruç onun yeni getirdiği bir şey değil, Kureyş Araplarının eski bir geleneğidir. Hz. Âişe'nin biraz önceki rivayetinden, Câhiliyye Araplarında oruç ibâdetinin de bulunduğu anlaşılır. Aşûrâ orucu onlara Yahudilerden geçmiş olabilir. Ancak onlardaki oruç, sadece Aşûrâ orucundan ibaret değildi. Onlarda Ramazanda da oruç tutulurdu. Ancak Kur'ân-ı Kerîm, eski tevhîd dinlerinden kalmış olan Ramazan orucunu farz kılmış, diğer oruçlar hakkında bir hüküm getirmemiştir. Bunlardan Hz. Peygamber'in nafile olarak tuttuğu oruçlar sünnet olarak kalmıştır. [19]
        Halil Ay

        Comment

        • dost1
          Site Yöneticisi
          • Sep 2008
          • 1905

          #5
          İsrâîloğullarının Egemen Olduğu Bölge:


          136- Biz de onlardan öc aldık, onları denizde boğduk! Çünkü onlar, âyetlerimizi yalanlamışlardı ve onları umursamaz olmuşlardı. 137- Hor görülüp ezilmekte olan milleti de içini bereketlerle donattığımız yerin, doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrâîloğullarına verdiği güzel söz, sabretmeleri yüzünden tam yerine geldi. Firavun'un ve kavminin yapageldiği şeyleri ve yükseltmekte oldukları sarayları (ve bahçeleri) de yıktık. (A'râf: 39/136-137)

          25- Onlar geride nice şeyler bıraktılar; bahçeler, çeşmeler. 26- Ekinler, güzel makamlar! 27- Ve zevkü sefa sürdükleri nice nimetler! 28- İşte böyle oldu ve biz onları başka bir topluma miras verdik. 29-Onlara gök ve yer ağlamadı (kötü insanlar oldukları için hiç acıyan olmadı onlara). Ve kendilerine fırsat da verilmedi (Musa'nın ardından denize girdiler, boğulup gittiler). (Duhân: 64/25-29)

          Bu âyetlerde Allah'ın, uslanmayan Firavun toplumundan öcünü aldığı, âyetlerini yalanlayan Firavun ve adamlarını suda boğup, ezilen İsrâîloğullarını da o toprağın doğusuna, batısına egemen kıldığı anlatılmak*tadır. İsrâîloğulları, sabırlarının ödülünü görmüşler, Firavun ve adamları da kibir ve gururlarının cezasını çekmişlerdir. Allah, onların evlerini, bahçelerini yıkıp harâbetmiştir. Onların mülkü başkalarının eline geçmiştir.

          A'râf: 39/137'nci âyette o ülkenin doğularının ve batılarının İsrâ-îloğullarına verildiği bildirilmektedir. Bun*dan, İsrâîloğullarınrın, bütün Mısır toprağına egemen oldukları anlaşılabilir. Bu görüşte olan Reşîd Rızâ da, kıssanın kahramanı Firavun'un, Menfıtah olduğunu söyledikten sonra, İsrâîloğullarının egemen olduğu toprak hak*kında şöyle diyor:

          "Bazı eski tarihlerde Hz. Musa'nın, Firavun'un hezimetinden sonra kavmiyle birlikte bir süre Mısır'a egemen olup orayı yönettiği yazılmıştır. Ünlü Yahûdî tarihçi Yosifus'un, Manisu'dan nakline göre Mısır Firavun'u, Mûsâ karşısında bozulunca Habeşistan 'a kaçmıştır. Mûsâ, onüç yıl Mısır'ı yönetmiş, daha sonra Firavun, oğlu ile birlikte büyük bir ordu ile gelip İsrâîloğullarını yenerek Mısır'dan Şam diyarına sürmüştür.

          "Post'un, Kitâb-ı Mukaddes Kamus'unda (1/410), M. Ö. beşinci yüzyılda, Yunanlı tarihçi Herodot'un şöyle dediği yazılıdır: "Sisuters'in oğlu, on yıl kör oldu. Sebebi de şu idi: Şiddetli bir hava bozukluğu sonucu, Nil Nehrinin olağanüstü yükselmesi üzerine Firavun, mızrağını, dalgaları kabarmış suya attı.

          Sisuters'in oğlu, İkinci Menfitah 'tır. Çıkış kahramanı Firavun budur. Herodot'un bu sözünü, Mûsâ zamanındaki Firavun'un boğulduğuna işaret sayarlar. Buna göre Firavun'un Nil'de boğulması gerekir.

          Birinci rivayete göre Mûsâ, Firavun'un ardından onüç yıl Mısır'a egemen olmuştur. Bu iki rivayet, en eski ve en doğru rivayetlerdendir. Belki de konu hakkında yegâne rivayettir.

          Herhalde Mısırlılar, bozgun üzerine Habeş kralından yardım istemiş*ler, ordu gönderilince Allah'ın emriyle Hz. Mûsâ, Mısır'dan ayrılmıştır. Mısırlılar da kralın boğulma olayını gizlemiş, onun Habeşistan'dan gelen ordu ile geri döndüğünü, Musa'yı bozguna uğratıp Mısır'dan sürdüğünü söylemişlerdir. Buna göre Çıkış, Tevrat'ta anlatıldığı biçimde Mısırlıların boğulmasının ardından değil, ondan birkaç yıl sonra olmuştur.

          Şimdi Firavun'un Nil'de boğulması ve Musa'nın, Mısır'ı onüç yıl yönetmesi hakkındaki bu iki rivayet, Kur'ân'ın anlatımına uygun düşer. Çünkü Kur'ân, Tâhâ Sûresinin 38-39'ncu âyetlerinde: '(Musa'nın anne*sine) 'Onu sandığa koy, Yemm'e at, su onu sahile bıraksın... [20]diye vahyet-miştik' buyurulduktan sonra Mûsâ öyküsü anlatılıyor, sonunda da: "Fira*vun, askerleriyle onların ardına düştü, Yemm'den onları örten örttü'1 deniliyor. Bu iki âyetten, Musa'nın atıldığı su ile Firavun'un boğulduğu suyun aynı olduğu anlaşılıyor. Çünkü ikisi de Yemm adıyla anılmıştır.

          "Kasas Sûresinin 49/7'nci âyetinde: 'Musa'nın annesine: 'Çocuğunu emzir, onun başına bir şey gelmesinden korkuyorsan, bir sandık içinde onu Yemm'e bırak...' denildikten sonra Mûsâ kıssasının bir kesiti anlatılıyor. Sonunda da: 'Biz o(Firavu)n'u ve askerlerini yakaladık, Yemm'e attık!

          Bak, o zâlimlerin sonu nasıl oldu!' buyuruluyor. [21]Bu iki âyet de yine Musa'nın atıldığı su ile, Firavun'un boğulduğu suyun Yemm olduğunu bildirmektedir.

          "Musa'nın atıldığı Yemm, Nil idi. O halde Firavun'un boğulduğu su da Fe/n/n(Nîl)'dir. Demek ki âyetler, şimdiye kadar bilinenlerin tersine, tarihî gerçeklere uygun düşmektedir." [22]

          Mâide Sûresinde: "Ey kavmim, Allah'ın size yazdığı kutsal toprağa girin, arkanıza dönmeyin, yoksa kaybedersiniz!" (110/21) buyuruluyor. A'râf: 39/137'nci âyetteki "Çevresini bereketli kıldığımız toprak" cümlesi, bu toprağın çok verimli bir toprak olduğunu anlatmaktadır. Bu sıfat, Arz-ı Mukaddes denilen Filistin bölgesine verilir. Bundan, İsrâîloğullarına va'de-dilen toprağın, bütün Mısır toprağı değil, Filistin olduğu anlaşılır. Hz. Musa'nın, bir süre için Mısır'ı yönetmiş olması da bu görüşe aykırı değildir. Hz. Mûsâ, Nîl'in doğusuna geçtikten sonra, bir süre Filistin'in batısındaki Mısır diyarını yönetmiş, sonra Filistin'i yerli Araplardan almak üzere doğuda Sînâ'ya geçmiş olabilir.

          İşte yüce Allah, Firavun'un elinde bulunan, çevresi çok bereketli, çok münbit bu bölgeyi, Mûsâ komutasındaki İsrâîloğullarına vermiştir. Bundan dolayı Mûsâ kavmine: "Ey kavmim, Allah'ın size yazdığı kutsal toprağa girin, arkanıza dönmeyin, yoksa kaybedersiniz! [23]demiştir.

          Duhân: 64/32'nci âyette olduğu gibi bazı âyetlerde, İsrâîloğullarının, diğer insanlara tercîh edildiği, öteki uluslara üstün (egemen) kılındığı belirtilmektedir. Bu, Allah'ın, Musa'ya tâbi olan mü'min İsrâîloğullarına bir ikramıdır. Allah yoluna engel olan, insanların kanını emen, Kitâb-ı Mukaddes'in yolundan ayrılmış insanların, ilelebed Filistin'e egemen olacakları anlamına gelmez.

          İsrâîloğullarının âlemlere üstün kılınması, süreklilik ifade etmez, Mûsâ dönemindeki bir olayı anlatır. Bu üstünlük, sadece Hz. Musa'ya tâbi oldukları o ilk zamanlara mahsustur. Sonsuzca üstünlük kasdedilme-miştir. Çünkü böyle bir şey hem sosyolojik kurallara, hem Allah'ın adaletine aykırıdır. Nitekim İsrâîloğulları, Musa'nın yolunu bırakıp şirke sapınca, buzağıya tapınca çeşitli azâblara çarptırılmışlar, meshe uğratılmışlar, daha sonraki dönemlerde uzun yıllar Bâbil 'de tutsak kalmışlardır. Her dönemde üstün olanlar ancak Allah'ın buyruklarına uyup en güzel biçimde hareket edenlerdir.

          Allah, buyruklarını dinleyen mü'minleri yeryüzünde egemen kılar. Buyruklarını tutmayan, yasalarını çiğneyenlerin mülklerini ellerinden alıp başkalarına verir. Musa'ya tabi olan İsrâîloğullarına, Mûsâ Kitabıyla Arz-ı Mukaddes (Kutsal Toprak) verilmiştir. Ama O'nun yolundan ayrılanlara da azabının erişeceği bildirilmiştir. İnananlar bir bütündür. Mûsâ kavmin*den inananlar, îsâ kavminden inananlar veya Muhammed kavminden ina*nanlar aynı nurun etrafından kümelenmiş kardeşlerdir. Her dönemde bunlar, Allah'ın yardımıyla destekleneceklerdir. Ama Allah'ın gerçek yolundan çıkanlar azaba çarpılacaklardır. Kur'ân 'in anlatmak istediği, hangi peygam*berin ümmetinden olursa olsun, bütün inananların zafere ulaşacağı, çevre*lerine üstün geleceğidir.

          Demek ki Kur'ân'in amacı herhangi bir milleti ötekilerden üstün veya onlara egemen kılmak değil, Allah'ın emirlerine uyanların zafere ulaşacaklarını vurgulamaktır. Kur'ân, Allah'ın yolundan ayrılan, O'nun buyruklarını çiğneyen İsrâîloğullarının da Kıyamete değin ezileceklerini, başlarına, kendilerini ezen insanların geleceğini söyler: "Nerede olsalar, onlara alçaklık (damgası) vurulmuştur (ezilmeğe mahkûmdurlar). Meğer ki Allah'ın ahdine ve insanların ahdine sığınmış olsunlar. Allah'ın gazabına uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu (yoksulluk içinde ezil*diler). Böyle oldu, çünkü onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar, haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı ve çünkü isyan etmişlerdi, haddi aşı*yorlardı., [24]"Rabbin, 'Elbette tâ Kıyamet gününe kadar onlara azabın en kötüsünü yapacak kimseler gönderecektir!' diye ilân etmişti. Şüphesiz Rabbin çabuk ceza verendir ve O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir." [25]

          İsrâîloğullarının hayatı hakkında burada ve diğer sûrelerde anlatı*lanlar, Kitâb-ı Mukaddes'in Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye Kitâblarında daha uzun olarak geçer. Kur'ân'in anlattıkları, özetle Kitâb-ı Mukaddes'in anlattıklarına uyar. Ancak Kitâb-ı Mukaddes'te bir tarih üslubuyla çok uzun anlatılan bu olaylar, Kur'ân'da ana çizgileriyle ve öğüt üslubuyla anlatılmaktadır. [26]
          Halil Ay

          Comment

          • dost1
            Site Yöneticisi
            • Sep 2008
            • 1905

            #6
            İsrâîloğullarının Altın Buzağıya Tapması:


            kavmi, kendisin(in, Rabbi ile mülakata gitmesin)den sonra kendilerinin zinet ta*kımlarından yapılmış, böğürmesi olan bir buzağı heykelini (tanrı diye) benimsediler. Görmediler mi ki o, ne kendilerine söz söylüyor, ne de onlara yol gösteriyor? Onu benimsediler ve zâlimler(den) oldular. 149-Ne zaman ki (pişmanlıklarından ötürü) başları elleri arasına düşürüldü ve kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını gör(üp anla)dılar, dediler ki: "Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, elbette ziyana uğra*yanlardan oluruz!" 150- Mûsâ, kavmine kızgın ve üzgün bir halde dönünce: "Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız? Rabbinizin emrini (bek-lemeyip) acele mi ettiniz?" dedi, levhaları yere attı ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): "Anamın oğlu, dedi, bu insanlar beni hırpaladılar, az daha beni öldürüyorlardı. (Ne olur) Düş*manları üstüme güldürme, beni bu zalim kavimle beraber tutma!" 151-(Mûsâ): "Rabbim, dedi, beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetinin içine sok, merhametlilerin en merhametlisi sensin!" 152- Buzağıyı (tanrı diye) benimseyenlere, muhakkak Rablerinden bir öfke ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir! İşte biz iftiracıları böyle cezalandırırız. 153- Ama kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip inananlar(a karşı), muhak*kak ki Rabbin, o(tevbe ve ima)ndan sonra, elbette bağışlayan, esirgeyendir. (A'râf: 39/148-153)

            Hz. Mûsâ, kavmini kurtarıp Filistin'e getirdikten sonra, Allah'ın buyruğu ile Tûr-i Sînâ'ya çekilmiş, orada kırk gün kalıp gece gündüz ibâdetle meşgul olmuştu. Bu ibâdet ile ruhsal olgunluğunu tamamlamış, Allah'ın bizzat hitabını işitmiş, kendisine Tevrat levhaları verilmişti. Fakat Musa'nın Tur'da bulunduğu sırada toplumu, kuyumcu Sâmirî'nin yaptığı altun buzağıya taptı. Kavminden bazıları, Musa'nın yerine vekil bıraktığı Harun'un sözünü dinleyip tevhîdden ayrılmamıştı ama diğerleri altun buzağıya tapınışlardı.

            Mûsâ döndüğü zaman kavminin durumuna esef etmiş, "Ardımdan ne kötü davrandınız!" demiş, öfkesinden elindeki Tevrat levhalarını yere atmış, kavminin sapmasına engel olmadığı için kardeşi Harun'un başından tutup çekmiş. Fakat kardeşinin, kabahatli olmadığını, düşmanları üstüne güldürmemesini, kendisini zâlimlerle bir tutmamasını söyleyip özür dile*mesi üzerine onu bırakıp hem kendisi, hem de kardeşi için Allah'tan af ve mağfiret dilemiştir.

            152-153'ncü âyetler, kıssadan ders vermekte, altun buzağıya tapanların, Allah'ın gazabına uğrayacakla*rını, perişan olacaklarını, iftiracıların cezalandırılacağını, günâhlarının ar*dından tevbe edip inananların da affedileceğini bildirmektedir.

            Tâhâ Sûresinde İsrâîloğullarını kimin kandırıp altun buzağıya tap*mağa yönelttiği anlatılmaktadır:

            "Seni kavminden çabucak ayrıl(ıp gel)meğe sevk eden nedir? (Niçin onları hemen bırakıp geldin) ey Mûsâ?" (dedik). 84- Dedi: "Onlar benim arkamdan geliyorlar, Ya Rabbi razı olasın diye sana çabuk geldim." 85- (Allah): "Biz senden sonra kavmini sınadık. Sâmirî onları saptırdı." dedi. 86- Bunun üzerine Mûsâ, çok kızgın ve üzüntülü bir halde kavmine döndü: "Ey kavmim, dedi, Rabbiniz size güzel bir vaidde bulunmamış mıydı? (Ayrılış) Süre(m) mi size uzun geldi? Yoksa Rabbinizden bir gazabın üstünüze inmesini mi istediniz ki, bana verdiğiniz sözden caydınız (beni izleyip gelmediniz)" 87- Dediler ki: "Kendi malımızı harcamak sureti ile senin sözünden çıkmadık. Fakat o milletin (yani Mısırlıların) süs(eşyas)ından bize yükletil(ip taşıtıl)mıştı. Onları (ateşe) attık. Aynı şekilde Sâmirî de attı." 88- Onlara, böğürmesi olan bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. Dediler ki: "Bu sizin de tanrınız, Musa'nın da tanrısıdır, fakat o unuttu." 89- Onlar görmüyorlar mı ki o (buzağı) ken*dilerine bir söz söyleyemez; ne bir zarar, ne de yarar veremez? 90-Önceden Hârûn, kendilerine: "Ey kavmim, andolsun siz bununla sınandınız. Rabbiniz, o çok esirgeyen(Allah)dır. (Gelin) siz bana uyun, emrime itaat edin!" demişti. 91- (Hayır,) Dediler: "Mûsâ bize dönünceye kadar buna tapmaktan vazgeçmeyeceğiz!" 92- (Mûsâ) "Ey Hârûn, onların saptıklarını gördüğün zaman sana ne engel oldu (da önlemedin)?" dedi. 93- "Neden bana uymadın (niçin benim yolumu takibetmedin, benim yaptığım gibi onların sapmalarına mani olmadın)? Emrime karşı mı geldin?" dedi (ve kardeşinin sakalından tutup çekmeğe başladı). 94- (Hârûn, kardeşini yu*muşatabilmek için): "Ey anamın oğlu, dedi, sakalımı, başımı tutma. Ben senin İsrâîloğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü tutmadın diye*ceğinden korktum (da onun için idare yoluna gittim)." 95- (Bu defa Mûsâ, Sâmirî'ye döndü): "Ey Sâmirî, ya senin kastın nedir (nedir bu yaptığın senin)?" dedi. 96- (Sâmirî): "Ben dedi, onların görmediklerini gördüm. Elçinin eserinden bir avuç alıp attım; nefsim bana böyle (yapmayı) hoş gösterdi." 97- (Mûsâ): "(Defol!) Git, dedi. Artık hayat boyunca sen: 'Bana dokunmayın!' diyeceksin; sana va'dedilen bir ceza var ki ondan asla şaşırılmayacaksın (mutlaka o cezanı tam zamanında bulacaksın). Şimdi durup taptığın tanrına bak. Biz onu yakacağız, sonra onu ufalayıp denize savuracağız. 98- Tanrınız ancak kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır. O'nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır." (Tâhâ: 45/83-98)

            Hz. Mûsâ, Firavun'un helakinden sonra otuz gece Rabbine ibâdet etmeyi adamış, yerine kardeşi Harun'u bırakarak Tûr'a gelmiş, orada ibâdete çekilmiş, otuz geceyi de kırka tamamlamıştır. Allah, huzurunda ibâdetle meşgul bulunan Musa'ya, niçin hemen kavmini bırakıp çabucak geldiğini sormuş; o da kavminin, ardından gelmekte olduğunu; Rabbi memnun etmek için çabucak O'nun huzuruna koştuğunu söylemiştir. Allah da Musa'ya, kendisinden sonra kavmini sınadığını, Sâmirî'nin onları yoldan çıkardığını bildirmiştir. Durumu öğrenen Mûsâ, esefle kavmine gelip: "Ey Kavmim, Rabbiniz size güzel bir vaidde bulunmamış mıydı? (Ayrılış) Süre(m) mi size uzun geldi? Yoksa Rabbinizden bir gazabın üstünüze inmesini mi istediniz ki, bana verdiğiniz sözden caydınız (beni izleyip gelmediniz) ? " demiş.

            İsrâîloğulları, özür dileme tarzında bu buzağıyı kendi mallarından değil, Mısırlılardan emanet alıp getirdikleri zînet eşyasından yaptıklarını söylemişlerdir. Mısır'dan kaçacakları sırada Mısırlılardan zînet eşyası, yardım almışlar, bunları beraberlerinde getirmişlerdi. Bu husus, Çıkış Ki*tabının ll'nci babında şöyle ifade ediliyor: Allah, Musa'ya: "Şimdi kavmin kulaklarına söyle ve her adam kendi komşusundan, ve her kadın kendi komşusundan, gümüş şeyler ve altın şeyler istesin. Ve Rab Mısırlıların gözlerinde kavme lütuf verdi. Mûsâ da Mısır diyarında, Firavun'un kulla*rının gözünde ve kavmin gözünde çok büyük adamdı. [27]

            Başkasının malını almanın günâhından kurtulmak için Sâmirî'nin teşvikiyle bunları ateşe atmışlar, Sâmirî de kendi elindekini atmış ve bu altun ve gümüş eşyayı eritip, havanın girmesiyle ses çıkaran bir buzağı heykeli yapmıştır. İbn Abbâs'ın rivayetine göre Sâmirî, buzağıyı o şekilde yapmış ki heykelin ardından giren rüzgâr, ağzından ses çıkarıyormuş. İsrâîloğullarına: "İşte sizin de, Mûsâ 'nm da tanrısı budur, fakat o unuttu" demiş. 88'nci âyetin sonundaki fi'linin zamîri Musa'ya da, Sâmirî'ye de gidebilir. Birinci takdirde unutan Mûsâ, ikinci takdirde Sâmirî'dir. Yani Sâmirî, "İşte sizin de, Musa'nın da tanrısı budur, dedi de (Allah'ın birliğini veya Musa'ya verdiği sözü) unuttu" demektir.

            Tâhâ: 45/89'ncu âyette kendilerine bir söz söylemeyen, yanıt vermeyen, bir zarar ve yarar vermekten âciz olan şeyin tanrı olamayacağını anlamayanlar kınanıyor. 90-91 'nci âyetlerde Harun'un, onları uyardığı, sapıklığı bırakıp kendi buyruğuna uymalarını söylediği halde onların, Mûsâ dönünceye dek buzağıya tapmağa devam edeceklerini söyledikleri anlatılmaktadır.

            :92-94'ncü âyetlerde kavmine dönmüş olan Mûsâ'nın, önce kardeşi Hârûn 'u azarladığı, Hârûn 'un ise Musa'yı yumuşatmak için: "Ey anamın oğlu, dedi, sakalımı, başımı tutma. Ben senin İsrâîloğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü tutmadın diyeceğinden korktuğum için bunların üstüne gitmedim." dediği anlatılır.

            : 95-98: Hz. Mûsâ, Sâmirî'ye neden böyle yaptığını sormuş. Sâmirî de başkalarının bilmediği, yahut görmediği bir şeyi bildiğini veya gördüğünü, Elçinin eserinden bir avuç alıp attığını, nefsinin kendisini bu yöne yönelttiğini söylemiştir. Hz. Mûsâ da ona, artık aralarından çıkıp gitmesini, hiç kimsenin kendisiyle ilişki kurmayacağını, tek başına yaşayıp süresi dolunca öleceğini, dünyâdaki bu toplum dışına atılmadan ayrı olarak âhirette de azaba uğrayacağını, yapmış olduğu tanrısını da yakıp külünü denize savuracağını söylemiş ve İsrâîloğullarına, Tanrılarının kendisinden başka tanrı olmayan Allah ol*duğunu vurgulamıştır.

            Öykünün son dizisini oluşturan bu âyetler özetle Çıkış Kitabının 16, 17 ve 32'nci bablannda anlatılanlara uyar. Ancak 32'nci babda altun buzağıya taptıranın, Hârûn olduğu anlatılır. Orada kavmin talebi üzerine altun buzağı heykelini yapan, Musa'nın kardeşi Harun'dur. Kur'ân-ı Kerîm, bu zâtın Sâmirî olduğunu söylüyor. Muhakkak ki Kur'ân'ın indiği çağda buzağı heykelini yapanın Sâmirî olduğunu söyleyen Kitâb-ı Mukaddes nüshaları vardı. Yahut Kur'ân, Mûsâ ile birlikte Allah'ın birliği inancını yerleştiren bir peygamberi, buzağı heykeli yapıp kavmi ona taptırması iftirasından tenzîh etmektedir. Çünkü bu bir çelişkidir, hattâ hiyânettir. Peygamberler hiyânetten münezzehtirler. Muhakkak ki bu tür söylemler, insanlar tarafından Tevrat'a yapılmış katmalardır. Tevrat'ta peygamberler hakkında kullanılan çelişkili, yakışıksız ifadeler Kur'ân-ı Kerîm'de ayık*lanmıştır.

            Sâmirî adı, Arapçaya girmiş yabancı bir isimdir. İbn Abbâs'tan rivayet edilen bir habere göre Sâmirî, öküze tapan bir kavimden idi, İsrâîloğullarına kendisini müslüman göstermişti. Başka bir rivayete göre de Kirman'lı, ya da Samerrâ'lı idi. [28]Bunun yanında onun, Yahûdî olduğu rivayeti de vardır.

            Hz. Peygamber zamanında Şam yöresinde Mûsâ dînine bağlı, Sâmirîler diye tanınan kimseler vardı. Sâmirî, çok eskiden Sâmir, yahut Şamir diye bilinen bir bölgedir. Bugünkü Nablus yakınlarında bulunan bu bölgenin eski adı Sekim'dir. Ya'kûb ve oğullan, Mısır'a gitmezden önce Sekim bölgesinde otururlardı.

            Sâmirî'nin bu bölge ile bir ilgisi olup olmadığını bilmiyoruz. Mı*sır'daki Ya'kûb oğullarından bir kısmı, anayurtları olan bu bölgeye nisbetle Sâmirî adıyla çağrılmış olabilirler. [29]

            Müfessirlerin anlattıklarına göre Sâmirî, denizin yarılması sırasında veya Musa'yı Tûr'a götürmek için geldiği sırada Cebrâîl'i at üzerinde görmüş, onun atının bastığı yerden bir avuç toprak alıp saklamış, taptığı buzağı heykelinin hamuruna bu toprağı atınca, ses çıkaran bir heykel olmuş. İşte Sâmirî'nin: "Elçinin eserinden bir avuç aldım" sözündeki elçi, Hz. Cebrail'dir.

            Ebû Müslim'e göre ise âyetteki elçi ile Cebrail'in kasdedildiğine dair bir işaret ve delîl yoktur. Elçi sözüyle Musa'yı kasdetmiş olan Sâmirî, Musa'ya şunu demek istemiştir: "Sizin görüşlerinizin ve sözlerinizin bir kısmının doğru olmadığını anladım. Onun için Elçinin, yani Musa'nın eserinden, yani sünnet ve şerîatinden bir kısmını kaldırıp attım. Nefsim bana böyle yapmayı önerdi."

            Çoğunluğun görüşüne aykırı olmakla beraber Râzî bu yorumu gerçeğe daha yakın görmektedir. [30]Tabii eğer olay, orijinal olarak Kur'ân'da anla*tılmış olsaydı, bu yoruma hak verilebilirdi. Ama olayın aslı Tevrat'tadır. Şimdi bu konuda Tevrat'ın anlattıklarını gözden geçirelim:

            "Ve dağdan inmek için Musa'nın geciktiğini kavim görünce, kavim, Harun'un yanına toplandı ve ona dediler: Kalk, bizim için ilâh yap, önü*müzden gitsinler; çünkü Musa'ya, bizi Mısır'dan çıkaran bu adama, ne oldu bilmiyoruz. Ve Hârûn onlara dedi: Karılarınızın, oğullarınızın ve kızlarınızın kulaklarındaki küpeleri kırıp çıkarın ve onları bana getirin. Ve bütün kavim kendi kulaklarındaki altun küpeleri kırıp çıkardılar ve onları Harun'a getirdiler. Ve onu ellerinden aldı ve oymacı aletiyle ona biçim verdi ve onu dökme bir buzağı yaptı. Ve dediler: Ey İsrâîl, seni Mısır diyarından çıkaran ilâhların bunlardır...

            "Ve Rab Musa'ya dedi: Git, aşağı in; çünkü Mısır diyarından çıkar*dığın kavmin bozuldu; onlara emrettiğim yoldan çabuk saptılar; kendileri için dökme bir buzağı yaptılar ve ona secde kıldılar...

            "...Ve vaki oldu ki ordugâha yaklaşınca buzağıyı ve oyunlarını gördü; ve Musa'nın öfkesi alevlendi ve elinden levhaları attı ve dağın eteğinde onları kırdı. Ve yaptıkları buzağıyı aldı ve ateşte yaktı ve toz oluncaya kadar ezdi ve suyun yüzüne saçıp İsrâîloğullarına içirdi.

            "Ve Mûsâ Harun'a dedi: Bu kavim sana ne yaptı ki onun üzerine büyük suç getirdin? Ve Hârûn dedi: Efendimin öfkesi alevlenmesin; kavmi sen bilirsin, o kötülüğe amadedir. Çünkü bana dediler: Bizim için önü*müzden gidecek ilâh yap; çünkü Musa'ya, Mısır diyarından bizi çıkaran bu adama ne oldu, bilmiyoruz. Ve onlara dedim: Kimlerde altın varsa kırıp çıkarsınlar; ve bana verdiler ve onu ateşe attım ve şu buzağı çıktı..." [31]

            Görülüyor ki olayın aslı Tevrat'tadır. Şimdi eğer bu parça aynen Tevrat'ta var idiyse ve Kur'ân da ibret için orada olanı, peygamberlerin şanına yakışmayan ifadelerden ayıklayarak anlatmışsa, Ebû Müslim'in yorumu pek uygun olmayabilir. Yalnız şu da var ki mevcut Tevrat'ta buzağıyı yapanın, bunu elçinin izinden (veya eserinden) alıp atarak yaptığı ifadesi yoktur. Muhakkak ki Peygamber dönemindeki nüshada veya Tevrat tefsirlerinde bu kayıt vardı. Böyle olduğuna göre Ebû Müslim'in yorumu, yabana atılacak bir yorum değildir. Çünkü Cebrâîl 'in atının izinden toprak alıp heykele katmakla böğüren bir buzağı yapılacağı yorumu da tutarlı görünmüyor. Çünkü melek olan Cebrail'in atı da ruhanîdir, onun rûhânî atının izi olmaz, ve o izden toprak da alınmaz. Ayrıca o rûhânî izden putçuluk değil, hayır işler hasıl olur. Gerçeği Allah bilir.

            Bu olaya Bakara Sûresinde de işaret edilir:

            51- Mûsâ ile kırk gece için sö'zleşmiştik, sonra siz onun ardından buzağıyı (tanrı) edinmiştiniz, (kendinize böylece) zulmedi*yordunuz. 52- Bundan sonra da yine belki şükredersiniz diye sizi affetmiştik. 53- Yola gelesiniz diye Musa'ya Kitâb ve Furkân (gerçekle batılı birbirinden ayıran ölçü) vermiştik. 54- Mûsâ kavmine demişti ki: "Ey kavmim, sizler, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz; gelin Yaratıcınıza tevbe edin de nefislerinizi öldürün. Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha iyidir. (Bu suretle O), sizin tevbenizi kabul buyurmuş olur. Çünkü O, öyle bağışlayıcı, öyle merhametlidir. (Bakara: 92/51-54)

            Musa'nın Tûr'da kırk gecelik ibâdeti esnasında kavminin buzağıya tapmış olmasına işaret eden bu âyetlerde farklı olan husus, kavminin yaptığına son derece öfkelenen Musa'nın, onlara: "Haydi Yaratıcınıza tevbe edin, kendinizi öldürün!" demiş olmasıdır. Bu "Kendinizi öldürün" ifadesine üç anlam verilmiştir:

            1) İsrâîloğullarının tevbesi, birbirini öldürmek şeklinde idi. Eline kılıcı alan herkes, baba oğul demeden rastladığını öldürürdü. Fakat böyle bir durumda geriye katillerden başkası kalmaz, toplum mahvolup giderdi.

            2) İbn Abbâs'a dayanan ikinci yoruma göre Hz. Mûsâ, buzağıya tapanları Allah'ın emriyle oturtmuş, tapmayanlar da ellerine hançerleri almışlar; zifiri karanlık olunca birbirlerini öldürmeğe başlamışlar. Karanlık açılıncaya kadar yetmiş bin kişi öldürülmüş. Öldüren de, öldürülen de affedilmiş. [32]

            Tevrat'ta buzağıya tapanlar hakkında şöyle deniliyor: "İsrail'in Al*lah'ı Rab şöyle dedi: Herkes kılıcını beline kuşansın ve ordugâhta kapıdan kapıya dolaşsın ve herkes kendi kardeşini ve herkes kendi arkadaşını ve herkes kendi komşusunu öldürsün. Ve Levi Oğulları, Musa'nın söylediği gibi yaptılar ve o kavimden üç bin adam kadar düştü." [33]

            Âyette, Tevrat'ta anlatılan bu olaya işaret edildiğini sanıyoruz. As*lında bu olay, peygamberlerinin sözünü dinlemeyen Yahûdîler arasında birliğin bozulduğuna, çıkan iç savaşta kavmin birbirlerini vurduğuna, kardeşin kardeşi öldürdüğüne işarettir. Bu iç savaşta birçok insan öldükten sonra nihayet Peygamber'in müdâhelesi sonunda barış sağlanmış, toplum tekrar birlik ve dirliğe dönmüştür.

            3) Üçüncü mânâ ise tasavvuf! mânâdır. Mutasavvıf müfessirlere göre "Kendinizi öldürünüz" ifadesi, daha derin bir anlam taşımaktadır. Buradaki öldürmekten maksat, görünür bedeni öldürmek değil, nefsin şehvetlerini, kötü duygularını, bencilliğini öldürmektir. Bedeni değil, nefsi, yani insanın egosunu, bencilliğini öldürmektir. Nefis öldürülünce, onun kötü duyguları yok edilince rûh düzelir, insan ruhu vesveselerden kurtulup yücelir. İşte âyetin kasdı, insanı kötülüklere sevk eden bayağı duyguları, nefsin alt güçlerini yok etmektir.

            Kuşeyrî, Letâifu'l-İşârât adlı işârî tefsirinde şöyle diyor:

            "İsrâîloğullarının tevbesi açıkça nefislerini öldürmek şeklinde idi. Bu ümmetin tevbesi ise gizlice (ma'nen) nefsi öldürmek şeklindedir. Allah'a yönelmenin ilk basamağı, nefisten çıkmaktır.

            "Bazı insanlar, İsrâîloğullarının tevbesinin daha zor olduğunu sanmışlardır. Oysa gerçek, onların sandıkları gibi değildir. Çünkü onların tevbesi, nefsi bir kez katletmekle biterdi. Ama bu ümmetin seçkinleri, her ân nefsi öldürmekle meşguldürler. Bundan dolayı:

            '"Asıl ölüm, bir kez ölüp, rahata kavuşan kimsenin ölümü değildir. Gerçek ölüm, sağların ölümüdür.' demişlerdir.

            "Gerçekte nefsi öldürmek: nefsin dürtülerinden, gücünden, herhangi bir nefis belirtisini görmekten uzak durmak; nefsin arzu ve isteklerini yüzüne çarpmak, onun yönetiminden çıkmak; bütün işleri tamamen Allah'a teslîm etmek; nefsin seçiminden ve irâdesinden soyunmak, bütün nefis izlerini silmektir. Böyle olduktan sonra şeklin (beden görüntüsünün) kal*masında bir zarar yoktur, artık o, gerçekte var sayılmaz. [34]

            92- Andolsun Mûsâ, size açık deliller getirmişti, sonra onun ardından tuttunuz, buzağıya taptınız; siz öyle zâlimlersiniz işte! 93- Bir zaman üzerinize Tûr(dağın)ı kaldırıp sizden kesin söz almıştık: "Size verdiğimiz şeyi kuvvetle tutun, dinleyin!" (demiştik). "Dinledik ve isyan ettik." dediler. İnkârlarıyla kalblerine buzağı sevgisi içirildi. De ki: "Eğer inanan kimseler iseniz, imanınız size ne kötü şey emrediyor!" (Bakara: 92/92-93)

            Bu âyette de Allah'ın, İsrâîloğullarından mîsak aldığı, Dağı başlarının üstüne kaldırıp "Size verdiklerimi kuvvetle tutun (uygulayın), sözlerimi dinleyin (buyruklarıma itaat edin)" dediği, fakat onların "İşittik, isyan ettik" dedikleri, küfürleri yüzünden kalblerine buzağı sevgisi içirilmiş (içlerine putperestlik sinmiş) bulunan İsrâîloğullarının, itaate söz verdikleri halde sanki "İşittik isyan ettik" demişçesine ters davrandıkları belirtilmekte ve şayet inanıyorlarsa -ki böyle iman olmaz- bu imanlarının, kendilerine ne kötü şeyler emrettiği sorulmaktadır. Yani sor onlara: Bu ne biçim imandır ki sizi kötü yollara yöneltiyor. İmanın iyiye yöneltmesi gerekir, davranışlarıyla sanki Dağın kaldırılması olayına sebebolduklarına işaret edilmektedir.

            Bu âyetlerde davranışları kınanan İsrâîloğulları, Hz. Musa'ya inan*mayan değil, fakat inanmış görünen halktır. Bunlar görünürde Kitaba inandıklarını söyler, "İşittiğimiz Kitabın buyrukları başımızın üstüne" derler ama, gerçekte onun buyruklarına uymazlar. Onu gereğince uygula*mazlar. Sözleriyle itaat ettiklerini söyleyenler, davranışlarıyla sanki "İşittik, duyduk itaat ettik, baş üstüne" değil de "İşittik, sözlerini dinlemiyoruz, bunlara uymayacağız" demiş gibi olurlar.

            Bu âyetteki kalblerine buzağı (sevgisi )içirildi"

            cümlesi, Kur'ân'ın eşşisz isti'ârelerinden biridir, bir şeyin başka bir şeye karışması, ya da içirmek anlamına gelir. Ayette, buzağı sevgisinin, suyun bedene karışması gibi tapanlarının gönüllerine akıp can*larının her zerresine karıştığı ifade edilmektedir. [35]
            Halil Ay

            Comment

            • dost1
              Site Yöneticisi
              • Sep 2008
              • 1905

              #7
              Allah'ı Görme İstekleri:


              (Allah, Mûsâ 'ya kırk gece sonra buluşma va'detmiş ve kavminden yetmiş kişiyi de seçip o huzura getirmesini emretmişti). Mûsâ, tayin ettiğimiz (buluşma) vakt(i) için kavminden yetmiş adam seçti (huzura getirdi. Fakat Mûsâ ile Allah arasındaki o yüce konuşmayı işitince, bununla yetinmediler. Allah'ı açıkça görmedikçe inanmayacaklarını söylediler. Bunun üzerine) onları bir sarsıntı tutunca (hepsi baygın düştüler. Mûsâ) dedi ki: "Rabbim, dileseydin bunları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizden bazı beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi helak mı edeceksin? Bu (iş), senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğine yol gös*terirsin. Sen bizim velîmizsin, bizi bağışla, bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin!" (A'râf: 39/155)

              Hz. Mûsâ, Allah'ın, kendisiyle konuşmasını dinlemek üzere kavmi içinden yetmiş kişi seçip bunları Tûr'a götürmüştü. Râzî şöyle diyor:

              "Hz. Mûsâ, bu yetmiş kişiyi Tûr-i Sînâ'ya götürdü. Dağa yaklaştık*larında, dağın üzerini buluttan bir direk kapladı. Hz. Mûsâ, bu bulut direğinin içine girdi. Adamlara da girmelerini söyledi. Girip secde ettiler. Allah'ın, Hz. Mûsâ ile konuşmasını, ona verdiği emirleri duydular. Daha sonra bulut açıldı. Allah'ın sözünü duymakla yetinmeyen adamlar, Musa'*dan, Allah'ı kendilerine açıkça göstermesini istediler. O zaman onları bir sarsıntı yakaladı. Onların bayıldıklarını görünce öldüklerini sanan Mûsâ, kavminin 'Bunları sen götürüp öldürdün!' demelerinden korkarak Cenabı Hakk'a niyazda bulundu: 'İsteseydin, daha önce bunları da, beni de öldü*rürdün. İçimizden birtakım düşüncesizlerin yaptıkları yüzünden bizi öldürecek misin? dedi'." [36]

              Mûsâ, bunları uyandırmasını Allah'tan niyaz etti: "Bize, dünyâda da, âhirette de iyilik yaz, biz sana döndük, sana sığındık!" dedi. Yüce Allah, kullarından dilediğine azâbedeceğini, her şeyi kaplayan rahmetini ise günâhlardan korunan, zekât veren ve âyetlerine inanan kimselere lütfedeceğini buyurdu. [37]

              Burada geçen recfe, sarsıntı demektir. Demek ki bu sarsıntı, sâ'ikanın (müthiş gürültünün) uyandırdığı bir sarsıntıdır. Bu âyetlerdeki sâ'ika ve recfe'yi "ölüm" sa'kı veya recfesi diye tefsir edenler var ise de A'râf 143. âyet, sâ'ika'nın, ölüm değil, sarsılıp bayılma anlamına geldiğini kanıtlar. İşte recfe de aynı mânâdadır. Nitekim Râzî'nin belirttiği üzere bazı müfessirler: "Recfede ölüm olmadığını söylemişlerdir. Kavim o müthiş durumu görünce korkudan titremeğe başladılar. Neredeyse eklemleri birbi*rinden ayrılacak, belleri kırılacak derecede titriyorlardı. Onların durumun*dan korkan Mûsâ Aleyhisselâm, ağlayıp Cenabı Hakk'a yalvardı. Allah da onlardan titremeyi kaldırdı." [38]

              Muhammed Abduh'un dediği gibi[39] İsrâîloğullarınm, Musa'dan Al*lah'ı görmeyi istemeleri, buzağıya tapmalarından ayrı bir olaydır. Bu olay Tevrat'ın Sayılar Kitabının 16. babında anlatılmaktadır. Orada anlatılanla*rın özeti şudur:

              Levi Oğullarından Koran, Eliab oğlu Datan ve Abiran Pelet oğlu On, etkili bir cemâat oluşturarak Musa'ya karşı koymuş, bütün cemâatin kutsal olduğunu, Musa'nın ötekilerden üstün bir yanı bulunmadığını ileri sürerek "Artık yetti, çünkü cemâatten her biri mukaddestir ve Rab onların arasındadır. Niçin Rabbin cumhuru üzerine kendinizi yükseltiyorsunuz?" demişlerdir. Buna çok öfkelenen Mûsâ, Allah'ın buyruğuyla Korah'a: "Sen ve bütün arkadaşların ve Hârûn, yarın Rabbin önünde bulunun, her biriniz kendi buhurdanına buhur koysun. Sen ve Hârûn, ikiniz de buhur*danınızı getirin" dedi. Herkes buhurdanına ateş koyup toplanma çadırının kapısında durdu. Halk da orada toplanmıştı.

              Allah Musa'ya ve Harun'a: "Bu cemâatten ayrılın da onları bir anda bitireyim" dedi. Fakat Mûsâ ve Hârûn sadece: "Bir adam suç işleyince bütün cemâate karşı mı öfkelenirsin" dediler. Cemâatin zarar görmemesi için Mûsâ, halkı uyarıp kendisine başkaldıranların çadırlarının yanından ayrılmalarını söyledi. Halk oradan çekildikten sonra Musa'nın duası üzerine isyancıların altındaki yer yarıldı, ağzını açıp onları ve evlerinin halkını, bütün adamlarını ve mallarını yuttu. Diri diri ölüler diyarına indiler. Ve Rabbin yanından ateş çıktı ve buhur takdim eden ikiyüz elli kişiyi yeyip bitirdi. [40]

              Bu olaya Bakara Sûresinde de kısaca işaret edilmektedir:

              55- Bir zaman da: "Ey Mûsâ, biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayız," demiştiniz de derhal sizi yıldırım yakalamıştı; siz de bunu görüyordunuz. 56- Sonra belki şük*redersiniz diye sizi ölümünüzün ardından tekrar diriltmiştik. (Bakara: 92/55-56)

              İnsanın Allah'ı görmesi mümkün değildir. Bu adamlar, muhal olan bir şeyi istemekle Allah'ın gazabını hak etmişlerdir. Kendilerini korkunç bir gürültü sarsmış, hepsi bayılıp oldukları yere yığılmışlardır. Aslında ölmemişler ama ölü gibi yerinden kımıldayamaz, bir şey anlayamaz duruma gelmişler. "Siz bakıyordunuz!" cümlesi, bunların ölmediklerini gösterir. Demek ki korkunç gürültüye yakalanınca öyle perişan bir halde yığılıp kalmışlar ki bakıp durdukları halde kıpırdayamıyorlarmış. Nihayet Hz. Musa'nın Allah'a yalvarması ile bu adamlar yine normal durumlarına döndürülmüşlerdir.

              Bazı müfessirlere göre bunlar gerçekten ölmüş, bir kısmına göre de bazıları ölmüşler, bazıları da ölenlere bakıyormuş. Herhalde bunların ger*çekten ölmeyip sadece bayılmış olmaları, âyetin siyakına ve gerçeğe daha uygundur.

              : 55'nci âyetteki (es-sâ'ika) bayılmak anlamında sa'k kökünden ismi failin dişilidir. Sa'k sâ'ika nedeniyle oluşan korkudur. Sâ'ika gök gürültüsü ve ardından doğan, vurduğu yeri yakan, canlıyı öldüren yıldı*rımdır. Ardından yıldırım geleceğini bilenler, gök gürlemesinden korkarlar. Sa'k esas itibarıyla derin korku mânâsına gelir ise de ölüm anlamında da kullanılır. Sâ'ika 'yi şimşek diye tefsir edenler de vardır ama "

              Sâ 'ikalardan dolayı, ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar"[41] ifadesinden sâ'ikanm, yıldırımla bera*ber çıkan korkunç bir ses olduğu anlaşılır ki dilci İmâm-ı Halîl de sâ'ika için: "Ra'd sesinden hasıl olan şiddetli etki" demiştir. Azâb gürültüsüne de saika denilir.: Alçaklık gününün azâb sâ'ikası (gürültüsü) onları yakaladı." [42] âyetinde sâ'ika, azâb gürültüsüdür. Bunun kökü olan sa'k ise bayılmak anlamındadır. adam bayıldı, de*mektir.

              Mûsâ baygın düştü"[43]âyeti de sa'k'm, korkudan sarsılıp bayılmak anlamına geldiğini kanıtlar. Çünkü burada Hz. Musa'nın düşüp öldüğü değil, bayıldığı anlatılmaktadır.

              Nisa: 98/153'ncü âyette de Musa'dan, "Allah'ı bize açıkça göster" diyen Yahudileri, bu saygısızlıklarından ötürü sâ'ika'nın yakaladığı belir*tilmektedir.

              Mûsâ Peygamber'e karşı bu cür'eti ve saygısızlığı gösteren Yahûdî cemâatini yakalayan sâ'ikanm bir deprem gürültüsü olduğu veya kendilerini bir sarsıntı tuttuğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu olay, A'râf Sûresinde anla*tılan olaydır. [44]
              Halil Ay

              Comment

              • dost1
                Site Yöneticisi
                • Sep 2008
                • 1905

                #8
                Katili bulmak için inek kesmeleri:


                :67- Mûsâ, kavmine: "Allah size bir inek kesmenizi emrediyor."demişti. "Bizimle alay mı ediyorsun? "dedi*ler. "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım!" dedi. 68- "Bizim için Rab-bine duâ et, onun ne olduğunu bize açıklasın." dediler. Dedi ki: "O diyor ki: O (inek) ne yaşlı, ne körpe, ikisinin ortasında(bir inekjdir! Haydi, size emredileni yapın." 69- Dediler ki: "Bizim için Rabbine duâ et, renginin nasıl olduğunu açıklasın." Dedi: "O diyor ki: 'Rengi parlak, sarı bir inektir, bakanlara sevinç verir'." 70- "Bizim için Rabbine duâ et, onun nasıl bir şey olduğunu bize açıklasın. Zira o inek bize (başka ineklere) benzer geldi. Ama Allah dilerse mutlaka (emredileni yapmağa) yol bulu*ruz." dediler. 71- Dedi: "O şöyle diyor: O, henüz boyunduruk altına alınmamış bir inektir. Yeri sürmez, ekin sulamaz. Salma, (çifte koşulmamış) hiç alacası yok." "İşte şimdi gerçeği getirdin." deyip ineği boğazladılar; az daha yapmayacaklardı. 72- Hani siz bir adam öldürmüştünüz de onun (katili) hakkında birbirinizle atışmıştınız; oysa Allah, gizlediğinizi ortaya çıkaracaktı. 73- Onun için "(ineğin) bir parçasıyla o (öldürülene) vurun." demiştik. İşte Allah böylece ölüleri diriltir, size âyetlerini gösterir ki düşünesiniz. 74- Sonra bunun ardından yine kalbleriniz katılaştı; şimdi onlar, taş gibi, hattâ daha da katıdır. Çünkü öyle taş var ki, içinden ırmaklar fışkırır; öylesi var ki, çatlar da bağrından su kaynar, öylesi de var ki, Allah korkusundan aşağı düşer. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir. (Bakara: 92161-1 A)

                92161-1'4'ncü âyetlerde Yahûdîlerin, bir başka öyküsü anlatılmak*tadır. Bir katil olayı ve bu olay üzerine vukubulan bir mu'cize zikredil*mektedir. Müfessirlerin Abdullah ibn Abbâs'a ve başka sahâbîlere atfen anlattıkları olayın özeti şudur:

                İsrâîloğullarından çocuğu olmayan bir adamın tek varisi kardeşinin oğlu idi. Yeğeni, amcasının malına varis olmak için onu öldürdü, geceleyin sırtına alıp gizlice başka bir adamın kapısının önüne koydu. Sabahleyin de amcasının, o kimse tarafından öldürüldüğünü iddia etti. Böylece hem amcasından mîrâs, hem de iftira ettiği kimseden diyet almak istedi. Öteki adam ve taraftarları bu suçlamayı kabul etmediler. İki taraf silâha dav*randılar. Tam birbirlerine girecekleri sırada akıllı kişilerin düşüncesine uyarak Hz. Musa'ya başvurdular. Hz. Mûsâ da vahye dayanarak onlara, bir inek kesmelerini ve ineğin bir parçasıyla maktule vurmalarını emretti. Onun tanımladığı özellikte bir inek bulup kestiler, ineğin parçasıyla maktule vurdular. Maktul dirildi ve kendisini, yeğeninin öldürdüğünü haber verdi.

                Burada İsrâîloğullarının, inek kesmeleri kendilerine emredildiği za*man buna hayret etmeleri, "Bizimle alay mı ediyorsun?" demiş olmaları, onların ineğe kutsallık atfettiklerini gösterir. Uzun süre Mısır' da kalmış olan İsrâîloğulları, Mısırlıların buzağıya tapmalarından esinlenmişlerdir. Mısırlıların, buzağıyı tanrı kabul ettikleri, tarihî bir gerçektir. Demek ki onlardan etkilenen İsrâîloğulları da ineğe kutsallık vermişlerdir. İneğe tapınma birçok eski toplumda görülür. Hattâ Hindistan'da inek, kutsal tanınmaktadır.

                Tevhîd dininde puta tapılmaz, Allah'tan başkasına kutsallık verilmez. Bundan dolayı tanrılaştırman ineğin kesilmesi lâzımdır ki şirk ortadan kalksın. Hz. Mûsâ onlara ineği boğazlamalarını emredince onlar, bu inanç*larından dolayı ineğin kesilmesine şaşmışlardı. Ciddî olduğunu anladıkları bu iş kendilerine çok ağır geldi. İneğin niteliklerini sorup durarak işi sürüncemede bıraktılar. Neredeyse yapmayacaklardı, ama çok güçlükle bunu yapabildiler.

                Bu kıssa, elde bulunan Kitâb-ı Mukaddes nüshalarında yoktur. Ancak Tesniye Kitâbı'nın 21'nci babında, kırda katili bilinmeyen bir adam görül*düğü zaman onun katilinin bulunması için şöyle bir yöntem öğretilir: Öldürülmüş adama en yakın olan şehrin ihtiyarlan, çalıştırılmamış, boyun*duruk taşımamış genç bir inek alacaklar; onu sürülmemiş, ekilmemiş, içinde su akan bir vadiye indirecekler ve orada ineğin boynunu kıracaklar, onun üzerinde ellerini yıkayacaklar ve şöyle diyecekler: Ellerimiz bu kanı dökmedi ve gözlerimiz onu görmedi. Kurtardığın kavmin İsrail'e bağışla ya Rab ve kavmin'İsrâîl arasında suçsuz kan bırakma. Ve kan onlara bağışlanacaktır. [45]

                Muhakkak ki bu kıssa, Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanındaki Yahudile*rin ellerinde bulunan nüshada, Kur'ân'ın anlattığı biçimde vardı. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm, onların bildiği bir şeyi anlatmaktadır. Maksat, onlara bildikleri bir konuyu anımsatıp, onları Allah'a şükretmeğe yöneltmektir. Zaten sahâbîlerden aktarılan rivayetler de olayın, İsrâîloğullarından soru*larak öğrenildiğini gösterir. Bundan da o zamanki Yahudiler arasında bu kıssanın bilindiği ve böyle anlatıldığı ve bu anlatımın geçtiği nüshaların bulunduğu anlaşılır.

                Âyetlerde, kesilen ineğin parçasıyla vurulunca ölünün dirildiğinden söz edilmez. Ancak, Allah'ın, ölüleri böyle dirilteceği ifadesinden, bu şekilde yapmakla ölmüş kimsenin dirilmiş olduğu düşüncesi uyanmaktadır.

                Belki de bu olay bir rûh çağırma olayıdır. Bu yöntemle çağırdıkları maktulün ruhu, onlara gerçeği bildirmiştir. Gerçeği Allah bilir.

                Olaydan alınacak önemli bir ders vardır ki o da din konusunda Allah'ın açıklamalarını aynen almak ve bunlar üzerinde fazla ayrıntıya dalmamaktır. Emredileni aynen yapmak yeter. Gereksiz ayrıntıya dalmak, işi güçleştirmekten başka bir şeye yaramaz. İsrâîloğulları, "Bir inek kesin" emrine derhal uyup ineği boğazlamış olsalardı emir yerine getirilmiş olurdu. Fakat onlar "ineğin rengi, biçimi nasıl?" gibi sorulara daldıkça işleri güç*leşti.

                Bu olay, İsrâîloğullarına, öldükten sonra dirilme hakkında da bir örnek idi. Allah bunu onlara göstermişti ki âhirete inançları artsın, kesinlikle inansınlar. Bundan dolayı 73'ncü âyet: "İşte Allah, böylece ölüleri diriltir, size âyetlerim gösterir ki düsünesiniz" şeklinde bitirilmektedir.

                Vaktiyle Yahudiler arasında geçmiş bir olayı anlatan 72'nci âyetten, fakîhler şu hükmü çıkarmışlardır: Olayda anlatılan adam, malına vâris olmak istediği amcasını öldürdüğü için onun mirasını alamamıştır. Bu prensip bizim şerîatimizde de kabul edilerek murisini öldüren katil, mirastan menedilmiştir. Hz. Ömer'den rivayet edilen iki hadîse göre katil, maktulden mîrâs alamaz. [46]Esasen İslâm'dan önce câhiliyye döneminde de murisini öldürene, öldürdüğü kişinin mîrâsından pay verilmezdi. İslâm, birçok câhiliyye hükmünü olduğu gibi bu hükmünü de kabul etmiştir.

                Kasden murisini öldüren kimse ne diyet alabilir, ne de onun malına vâris olur. Ancak yanlışlıkla öldüren kimse, maktulün hak ettiği diyete vâris olamaz ise de malına varis olur. Bu hüküm, Mâlik, Evzâ'î, Ebûsevr ve Şâfi'î'ye aittir. Süfyân-ı Sevrî ve Ebû Hanîfe'ye, hattâ Şâfi'î'nin başka bir kavline göre gerek kasden, gerek hatâ ile öldüren kimse, öldürdüğünün ne malına, ne de diyetine vâris olur. [47]

                İmam-ı Mâlik, öldürülen kişinin, ölüm sırasında: "Kanım, falanın üzerindedir, beni falan adam vurdu" şeklindeki sözünün doğru kabul edileceği görüşündedir. Maktulün bu sözüne "Kasâme" denilir. Fakat Şâfi'î'nin de dahil olduğu çoğunluk, maktulün bu sözünün, doğru ve yalan olma ihtimali bulunduğunu; aleyhine kesin kanıt olmadan sanığın kanının masum olduğunu ileri sürerek Mâlik'in bu görüşünü reddet*mişlerdir. [48]

                "Kasâme "nin geçerli olabilmesi için levs gerekir. Levs: maktulün sözü üzerindeki zannı, kuşkuyu giderecek bir emâre(kanıt)dır. Meselâ doğru söyleyen birinin, öldürme olayını gördüğüne tanıklık etmesi, ya da maktulün kanlar içinde çırpınırken yanında bulunan sanığın üstünde öldürme belirtilerinin bulunması gibi[49] Konunun ayrıntıları fıkıh Kitâblarını ilgilendirir. [50]
                Halil Ay

                Comment

                • dost1
                  Site Yöneticisi
                  • Sep 2008
                  • 1905

                  #9
                  Bildikleri Gerçeği Gizlemeleri:


                  Kendilerine Kitâb verdiklerimiz, onu, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar, ama yine de onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizlerler. (Bakara: 92/146)'ncı âyetinde de kendilerine Kitâb verilmiş olanların, Hz. Muham-med'e indirilen vahiyleri, oğullarını tanıdıkları gibi tanıdıkları, fakat içle*rinden bir grupun, bile bile hakkı gizledikleri anlatılmaktadır.

                  759- indirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti -biz Kitâb 'da insanlara açıkça belirttikten sonra- gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah la'net eder, hem bütün la'net edebilenler la'net eder. 160- Ancak tevbe edip uslananlar, (gerçeği) açıklayanlar başka. Onları bağışlarım. Çünkü ben tevbeyi çok kabul edenim, çok esirgeyenim. 161- Ama âyet*lerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüş olanlar, işte Allah 'in, meleklerin ve tüm insanların la'neti onların üstünedir. 162- Sürekli la'net içinde kalırlar. Ne kendilerinden azâb hafifletilir, ne de onlara fırsat verilir. (Bakara: 92/159-162)

                  Bu âyetlerde de Kitâbda Allah'ın açıklamış olduğu gerçekleri gizle*yenlere Allah'ın ve bütün la'net edenlerin la'net edeceği, ancak tevbe edip uslanan ve gerçekleri açıklayanları Allah'ın affedeceği; fakat inkâr edip kâfir olarak ölenlerin, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların sürekli la'netine uğrayacakları belirtilmektedir.

                  Bu âyetlerin, Tevrat'ta Hz. Peygamber'in vasıflarını okuyup bildikleri halde onu gizleyen Yahûdîler hakkında indiği rivayet edilir. Yahudilerin, Hz. Peygamber'in gerçek peygamber olduğunu bildiklerine dair elimizde pek çok kanıt vardır. Bu konuda tarih Kitâbları ittifak halindedir. İslâm'dan önce uzun süre birbirleriyle komşu olarak yaşayan Medîneli Araplarla Yahûdîler arasında zaman zaman çıkan kavgalarda Yahûdîler yenildik-le-rinde: "Bizim söylediklerimizi doğrulayan bir peygamberin gelme zamanı yaklaştı. Biz onunla birlik olup sizi, Âd ve İrem toplumlarının öldürüldüğü gibi öldüreceğiz!" dedikleri ve son zamanda gelecek peygamberin yüzü hürmetine Allah'a: "Ya Rabbi, evsâfını Tevrat'ta gördüğümüz âhir zamanda gelecek peygamberle bize yardım eyle!" şeklinde du'â ettikleri rivayet edilir.

                  Yahudilerin beklediği, kendi dinlerini kaldıracak bir peygamber değil, uluslarını dünyâya egemen kılacak kurtarıcı, karizmatik bir Mesîh (kral) idi. Onların bu beklentisi, daha sonra îsâ'nın gökten inmesini beklemekte olan Hıristiyan lara ve müslümanlara ve gizli imam bekleyen Şîîlere geçmistir.

                  Bu âyetler, Yahudiler hakkında inmiş olsa da anlamları geneldir; hakkı gizleyen herkesin Allah'ın la'netine uğrayacağını belirtmektedir. Hakkı gizlemek, insanın başına la'net yağdırır. Allah'ın dinine dair bir şey bilen, onu bilmeyenlere öğretmek, soranlara doğrusunu söylemek zo*rundadır. Dilini eğip bükmeden, olduğu gibi dosdoğru söylemelidir. Yüce Allah bütün Kitâb sahiplerinden bu hususta kesin söz almıştır: "Allah, bir zaman kendilerine Kitâb verilenlerden, onu açıklayacaksınız, gizleme*yeceksiniz diye kesin söz almıştı." [51] Dünyâ çıkarı karşılığında gerçeği gizle*yen veya değiştirenler en acı sonuca uğrarlar: "Allah'ın indirdiği Kitabı gizleyip de onu az bir paraya satanlar karınlarına ateşten başka bir şey yemiyorlar. Allah, Kıyamet günü onlara konuşmayacak, onları temizleme-yecektir. Onlar için acı bir azâb vardır" [52]

                  Hakkı gizlemek, risâlet görevinin geçersiz kalmasına yol açar. Bu ise tüm insanlığın mahvına neden olur. Bundan dolayı hakkı gizlemek, Allah'ın ve bütün la'net edebilenlerin la'netine müstahak kılacak ölçüde ağır bir günâhtır. İnsan, şahsına özgü bir günâh işleyip de tevbe ederse Allah onu affeder. Fakat Allah, hakkı gizleyenleri, indirdiği dini ve hidâyeti tahrif edenleri yalnız kendi la'netiyle değil, la'net edebilecek herkesin la'netiyle cezalandırır. [53]
                  Halil Ay

                  Comment

                  • dost1
                    Site Yöneticisi
                    • Sep 2008
                    • 1905

                    #10
                    Allah'ın Buluttan Gölge İçinde Gelmesi:


                    210- Onlar, ille buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini bekliyorlar değil mi? Halbuki bütün işler tekrar Allah'a döndürülüp götürülecektir. 211-İsrâîloğullanna sor; onlara nice açık âyetler verdik. Kim, Allah'ın ken*disine gelen nimetini değiştirirse bilsin ki, Allah'ın cezası çetindir.(Bakara: 92/210-211)

                    92/210'ncu âyet, Allah'ın ve meleklerin beyaz buluttan gölgeler arasında gelip kendilerine doğrudan hitabetmesini bekleyen kimselere karşı azar niteliğinde bir sorudur. Böyle bir mu'cizevî olayı gördükleri halde inanmayanların, Allah'ın, ötedenberi süregelen yasası uyarınca derhal helak edilecekleri vurgulanmaktadır.

                    Bu âyet de yine Yahudilerin inatçı, uzlaşmaz, olumsuz tutumlarıyla ilgilidir. Çünkü onlar, Tûr'da Allah'ın, bulut gölgeleri arasında Musa'ya göründüğünü söylüyorlardı. [54]

                    Eğer Yahudiler hakkında ise âyet, onların gördükleri takdirde inan*mayacakları için derhal mahvolacakları bir mu'cize beklediklerini; inan*mamak için böyle muhal bir şeyin olmasını istediklerini anlatmaktadır. Bu isteğin, Kureyş kâfirlerinden gelmiş olması da muhtemeldir. Çünkü onlar da çeşitli vesilelerle Allah'ın kendilerine gösterilmesini, meleklerin indirilmesini, üstlerine gökten hazineler açılmasını istemişlerdir. Furkân: 42/21, İsrâ: 50/92, Hûd: 52/17, En'âm: 55/8'nci âyetleri, onların bu tuhaf isteklerini anlatmaktadır. Kureyş in bu istekleriyle İsrâîloğlu atalarının, Hz. Musa'ya: "Allah'ı bize açıkça göster!" [55]"Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayız"[56]demeleri arasında bir ilişki kurulmuş, onların başına gelen azabın, böyle isteklerde bulunan bütün insanların da başına geleceği anımsatılmıştır. Çünkü mu'cizeyi gördükleri halde inanmayanlar derhal helak edilegelmişlerdir. Ayrıca Allah'ı insanın görmesi mümkün değildir. Değil sıradan insan, Mûsâ gibi yüksek bir peygamber dahi Allah'ın dağa tecellîsi karşısında bayılıp düşmüştür. Tecellîsi, insanı değil, Dağı dahi paramparça eden, hallaç pamuğu gibi atan yüce Allah'ı görmek nasıl mümkün olabilir?

                    211'nci âyette İsrâîloğullarına nice âyetlerin verilmiş olduğu, fakat buna rağmen onların ni'metini değiş*tirip Allah'a karşı nankörlük ettikleri; Allah'ın ni'metlerini değiştirenlerin Allah'ın çetin azabına uğrayacakları belirtilmektedir. [57]
                    Halil Ay

                    Comment

                    • dost1
                      Site Yöneticisi
                      • Sep 2008
                      • 1905

                      #11
                      Hz. Muhammed'den Mu'cize İstekleri:


                      53- /STifâfc ehli, senden, kendilerine gökten bir Kitâb indirmeni istiyorlar. Mûsâ 'dan bundan daha büyüğünü istemişler: "Allah'ı bize açıkça göster!" demişlerdi. Haksızlıklarından dolayı derhal onları yıldırım yakalamıştı. Sonra kendilerine açık deliller gelmişken buzağıyı (tanrı) tutmuşlardı. Bundan da vazgeçtik ve Mûsâ 'ya açık bir yetki verdik. 154- Söz vermeleri için Tûr'u üzerlerine kaldırdık ve onlara: "Secde ederek kapıdan girin!" dedik. Ve onlara: "Cumartesi(yasakları)nı çiğnemeyin!" dedik. Ve onlardan sağlam bir söz aldık. 155- Sözlerini bozmalarından, Allah'ın âyetlerini inkâr etmelerinden, haksız yere peygamberleri öldürmelerinden ve "Kalblerimiz kılıflı" deme*lerinden ötürü (başlarına belâlar getirdik). Hayır (kalbleri kılıflı değil), fakat inkârlarından ötürü Allah o kalblerin üzerini mühürlemiştir. Artık pek az inanırlar. 156- Küfürlerinden ve Meryem'e büyük bir iftira atmala*rından; 157- "Biz Allah 'in elçisi, Meryem oğlu îsâ Mesîh 'i öldürdük!" demelerinden ötürü (kendilerini yıldırım çarptı.) Oysa onu öldürmediler ve asmadılar; fakat (bu iş) onlara benzer (kuşkulu) yapıldı. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana tam bir kuşku içindedirler. O hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu yakînen (kesin biçimde) öldürmediler (onu öldürdüklerini kesinlikle bilemediler). 158- Hayır, Allah onu kendisine yükseltti. Allah daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir. 159- Andolsun, Kitâb ehlinden hiç kimse yoktur ki, ölümünden önce ona inanacak olmasın. Kıyamet günü de O (îsâ), onların aleyhine şahit ola*caktır. 160- Yahudilerin yaptıkları zulümlerden, çok kimseyi Allah yolundan çevirmelerinden dolayı kendilerine helâl kılınmış temiz ve hoş şeyleri onlara yasakladık. 161- Menedildikleri halde faiz almalarından ve haksız yere insanların mallarını yemelerinden ötürü (böyle yaptık). İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azâb hazırladık. 162- Fakat içlerinden ilimde derinleşmiş olanlar ve müminler, sana indiriline ve senden önce indirilene inanırlar. O namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah'a ve âhiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz. (Nisa: 98/153-162)

                      Bu âyetlerde Peygamber dönemindeki İsrâîloğullarının, sırf inat ve demagoji için Hz. Muhammed'den, kendilerine gökten bir Kitâb indirme*sini istedikleri belirtildikten sonra Peygamber'i teselli için onların, Musa'ya ve ondan sonra gelen peygamberlere karşı olumsuz davranışları anımsa*tılmaktadır:

                      Onlar, Musa'dan, Allah'ı kendilerine açıkça göstermesini istemişler, bu haksız isteklerinden dolayı gürültüye yakalanmış, korkudan bayılıp düşmüşlerdi. Allah'ın affıyla bu durumdan kurtulduktan sonra altun bu*zağıya tapmışlar, peygamberler aracılığı ile Allah'a verdikleri kulluk, itaat sözünde durmadıklarından dolayı üstlerine Sînâ Dağı veya herhangi bir dağ kaldırılmış, belki deprem veya yer kaymasıyla dağ üstlerine düşecek gibi bir duruma getirilmiş, felâketi görünce pişman olup tevbe etmişler, ama sonunda yine tevbelerini unutup isyana dalmışlar, "Beyt-i Makdis'in kapısından Allah'a secde ederek girin", "Cumartesi günü avlanma yasağını

                      çiğnemeyin" gibi Tanrı buyruklarını dinlememişler; Allah'a verdikleri sözde durmadıklarından, Allah'ın âyetlerine karşı nankörlük ettiklerinden ve haksız yere peygamberleri öldürdüklerinden, Hz. Muhammed(s.a.v.)e dedikleri gibi daha önceki peygamberlere de "Bizim kalblerimiz, senin söylediklerine kapalı, kılıflıdır, boş yere uğraşma" deyip alay ettiklerinden ve Hz. Meryem'e de iftira ederek onu zina ile suçlamalarından, "Meryem oğlu îsâ'yı öldürdük" demelerinden, kendileri Allah'ın yolundan ayrıldık*ları gibi başkalarını da hak yoldan çevirdiklerinden, Kitâblarında kendi*lerine menedildiği halde tefecilik yapmalarından ve bâtıl (uygunsuz) yol*larla insanların mallarını yemelerinden dolayı İsrâîloğullarının başlarına felâketler geldiği gibi ayrıca onlara acı bir azâb da hazırlanmıştır. Yahûdî lerin başlarına gelecek alçaltıcı azabın, hiyânetleri yüzünden Kurayza ku*şatmasından sonra savaşçılarının idamı, kadın ve çocuklarının köle olarak satılması olduğu anlaşılıyor. Çünkü bu, onlar için cidden alçaltıcı bir azâb idi.

                      Fakat son âyette, İsrâîloğullarının hepsinin böyle kötü işler yapma*dığı, onlar içerisinde gerçek bilim adamları olan râsih âlimler ile mü'min-lerin, gerek Hz. Muhammed'e, gerek ondan önce gönderilmiş bulunan peygamberlere indirilene inananların; namazlarını kılıp zekâtlarını veren*lerin büyük ödüllere erecekleri vurgulanmaktadır. [58]
                      Halil Ay

                      Comment

                      • dost1
                        Site Yöneticisi
                        • Sep 2008
                        • 1905

                        #12
                        İsrâîloğullannın oniki kabileye ayrılması:


                        760- fiiz onları oniki torun kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa'ya: "Asanla taşa vur!" diye vahyettik. Taştan oniki göze fışkırdı. Her kabile içeceği yeri bildi. (Ayrıca) Üzerlerine bulutla gölge yaptık ve onlara kudret helvasıyla bıldırcın eti indirdik: "Size ver*diğimiz güzel rızıklardan yeyin!" (dedik). Ama onlar (saptılar, haksızlık ettiler. Böylece onlar) bize zulmetmediler, fakat kendi kendilerine zulmediyorlardı. 161- Onlara: "Şu kentte oturun. Orada dilediğiniz yerden yeyin, (Allah 'a niyaz edip bizi) affet deyin ve secde ederek kapıdan girin ki hatâlarınızı bağışlayalım; biz iyilik edenlere daha fazlasını da vere*ceğiz." denildi. 162- İçlerinden zulmedenler, (söylediğimiz) sözü, kendile*rine söylenmeyen bir sözle değiştirdiler. Biz de haksızlık ettiklerinden dolayı üzerlerine gökten bir azâb gönderdik. (A'râf: 39/160-162)

                        Bu âyetlerde İsrâîloğullannin hayâtından başka bir sahne sergilen*mektedir: İsrâîloğulları, oniki şıpta (boya) ayrılmıştı. Bu olaylar, Ya'kûb'un oniki oğlundan türeyen nesillerdi. Bunlar çölde susuzluk çekince Musa'dan su istediler. Hz. Mûsâ, Allah'ın adıyla vurduğu zaman birçok mu'cize meydana getiren değneğini bir kayaya vurdu, kayadan her boy için bir kaynak olmak üzere oniki kaynak fışkırdı. Allah kızgın çölde yaşayan İsrâîloğullarının üzerine bulutla gölge yaptı, menn ve selva indirdi.

                        İbn Kesîr'in tefsirine göre menn, zahmetsiz olarak verilen bütün besinlerin adıdır. Fakat Tevrat'ın Çıkış Kitabının onaltıncı babından anlaşıldığına göre menn (man) "çölün yüzünde, toprağın üzerine kırağı gibi düşen, kişniş tohumu gibi beyaz, ballı yufka gibi lezzetli bir gıda" idi. Selva ise, ordugâhın üzerini kaplayan bıldırcınların etidir. [59]

                        İsrâîloğulları, Mısır'dan kurtulduktan sonra kendilerine, ataları Ya'*kûb'un yurdu olan Arz-ı Mukaddes'e girmeleri, orada oturan kâfir Amalika kavmiyle savaşmaları emredilmişti. Yılgınlık gösterdiler, savaşmadılar. Bu yüzden ceza olarak Allah, onları Tîh(çöl)e düşürdü. Kırk yıl Tîh'te kaldıktan sonra Nun oğlu Yûşa' komutası altında Beyt-i Mukaddes'e yürüdüler ve orayı fethettiler. Allah, onlara fethettikleri kentin kapısından secde ederek, yani böbürlenmeden, alçakgönüllülükle, Allah'a karşı boynu eğik bir vaziyette girmelerini ve girerken de "hitta (yani ya Rabbi bizi affet)" demelerini, kentte yani Kudüs'te oturmalarını, o münbit, bereketli topraklarda, diledikleri yerden yeyip Allah'a şükretmelerini emretti. Fakat onlar, söylemeleri emredilen sözü değiştirdiler hitta (bizi affet) yerine hinta (buğday, başağında dâne ver) dediler. Af ve merhamet dileyecekleri yerde maddî çıkar istediler. Kudüs'ün kapısından da uygun olmayan bir biçimde (kıçları üzerine emekleyerek, gururla) girdiler.

                        Hz. Peygamber'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İsrâîloğullarına: 'Beyti Mukaddes'in kapısından eğilerek giriniz ve hitta deyiniz' buyuruldu. Onlar ise kıçları üzerine emekleyerek girdiler ve (emrolundukları kelimeyi değiştirip) hinta, habbe fîşa'ara (bize buğday, başağında dâne ver) dediler." [60]

                        İbn Kuteybe'nin nakline göre Yahudilerin, hitta yerine koydukları kelimenin İbrânîcesi, kırmızı buğday anlamına gelen hittâ sum hâsa Esasen bunların, kendilerine emredilen sözü değiştirmeleri, mutlaka bir kelime yerine başka bir kelime söylemeleri anlamına gelmez. Kendilerine emredilenin tersine davranmaları da, Allah'ın buyruğunu değiştirmeleri demektir.

                        İşte Allah'ın buyruğuna karşı gelmeleri yüzünden başlarına Allah'ın azabı indi, hastalıklara, güçlük ve sıkıntılara uğradılar.

                        Burada anlatılanların büyük bir kısmı Kitâb-ı Mukaddes'in Çıkış, Sayılar, Tesniye Kitâblarında çok ayrıntılı olarak anlatılır. Bunlar, ibret üslubuyla orada anlatılanların özetidir. Ancak orada geçen, peygamberlere yakışmayacak iş ve sıfatlar, Kur'ân-ı Kerîm'de yer almamıştır.

                        : Allah, Isrâîl oğullarından söz almıştı ve içlerinden on iki başkan göndermiştik... (Mâide: 110/12)

                        Mâide: 110/12'nci âyette Allah'ın, İsrâîloğullarına oniki nakîb gön*derdiği bildirilmektedir. Nakîb bir şeyi araştıran kimse demektir. Toplumun haliyle ilgilendiği için lidere de nakîb denilir. Tevrat'ın Sayılar Kitabının birinci ve ikinci bablarında Yahûdî kabileleri ve bunların başkanları anlatılmaktadır. Allah'ın hikmetine bakınız ki İsrâîloğullarının başına oniki nakîb tayin edilmişti. Akabe gecesinde de Allah'ın Elçisi'ne, Medîneli oniki nakîb bey'at etmiştir.

                        Bu âyet, tasavvufta velîler hiyerarşisine mesned yapılmış; şî'îler de âyeti oniki imam inançlarına temel yapmışlardır. [61]

                        80- Ey İsrâîloğulları, biz sizi düşmanınızdan kurtardık ve Tûr'un sağ yanında, (Mûsâ ile konuşmayı) size vahdettik; üzerinize kudret helvasıyle bıldırcın indirdik. 81- "Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yeyin, ama bu hususta taşkınlık etmeyin; sonra gazabım üzerinize iner, kimin üstüne gazabım inerse artık o, düşmüş(mahvolmuş)tûr. 82- "Ve Ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra da yola gelen kimseye karşı çok bağışlayıcıyimdir." (Tâhâ: 45/80-82)

                        Bu âyetlerde Allah'ın, İsrâîloğullarına verdiği ni'metler anımsatıl*maktadır: Buradaki hitab, kuvvetli olasılığa göre Firavun'un zul-münden kurtulmuş olan İsrâîloğullarına söylenen sözlerin hikâyesi(nakli)dir. İsrâîl*oğullarına hitaben, Allah'ın, kendilerini düşmanlarından kurtardığı, Tûr'un, yani Dağın sağ yanında onlar için Mûsâ ile konuşmaya söz verdiği, üzer*lerine menn ve selva indirdiği, kendilerine verdiği güzel rızıklardan yeme*lerini, fakat rızık hususunda taşkınlık yapmamalarını, kendilerine verilenin dışına çıkmamalarını, hakları olmayan rızıklara saldırmamalarını, aksi takdirde gazabının, taşkınlık yapanları mahvedeceğini, tevbe edip inanan ve güzel işler yapan, doğru yola gelenlere karşı da çok bağışlayıcı olduğunu buyurduğu anlatılmaktadır.

                        Bulutu üstünüze gölgelik çektik, size kudret helvası ve bıldırcın indirdik: "Size verdiğimiz güzel rızıklardan yeyin," (dedik). Ama onlar bize değil, kendi kendilerine zulmediyorlardı. (Bakara: 92/57)

                        Bu âyette belirtildiğine göre de tîh(çöl)de İsrâîloğullarının üzerine bir bulutla gölge yapılmış ve ağaçlardan kendilerine bol bol reçineler verilmişti. Alî ibn EbîTalha'nın Abdullah ibn Abbâs'tan aktardığı tefsîre göre el-menn, ağaçlara inen, İsrâîloğullarının beslendiği gıda idi. Türkçe ye kudret helvası diye çevirdiğimiz el-menn't çeşitli anlamlar verilmiştir. Katâde'ye göre bulundukları yerde İsrâîloğullarının üzerine inen kardan beyaz, baldan tatlı bir şey yağardı. Tan yerinin ağarmasıyla güneşin doğması arasında yağan bu gıdaya el-menn denmiştir. Sabahleyin herkes, bir günlük yiyeceğini alır, onunla ertesi güne kadar geçinirdi.

                        Müfessirlerin kimi el-menn'i yenecek, kimi de içilecek şey diye tefsîr etmiştir. Âyetin ruhundan anlaşılıyor ki el-menn, İsrâîloğullarına, çalışmadan, zahmet çekmeden verilen yiyecek ve içeceklerdir. Yalnız bir tek çeşit besin değildir. Zahmetsiz olarak kendilerine verilen bütün besin*lerin adıdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.): "cj*U Kem'e (mantar) menn'dendir, suyu göze şifâdır." [62]

                        Demek ki Cenabı Hak, İsrâîloğullarına gökten bolluklar vermiş, ağaçlardan akan reçineleri, üstlerinden uçan bıldırcınları kendilerine nzık olarak ihsan etmiş, onlara daha başka bereketler vermişti. Fakat onlar bu ni'metlerin de kadrini bilmemiş, haksızlık etmiş, yoldan çıkmışlardır. Ama doğru yoldan çıkmalarının zararı yine kendilerine dokunmuş, haksızlıkları kendi toplumlarını perişan etmiştir. Zira insanların yaptıkları kötülükler Allah'a zarar vermez, kendilerini mahveder. İnsan taşkınlık yapmak, edep sınırını aşmakla hem dünyada, hem de âhirette kendi geleceğini berbad eder. Yaptığı kötülükler kendi ayağına dolanır.

                        Aynı şeyler biraz üslûp farkıyla Bakara: 58-61'nci âyetlerde de anlatılmaktadır: [63]
                        Halil Ay

                        Comment

                        • dost1
                          Site Yöneticisi
                          • Sep 2008
                          • 1905

                          #13
                          Kendilerine Söylenen Sözü Değiştirmeleri:


                          58- Demiştik ki: "Şu kente girin,oradan dilediğiniz yerde bol bol yeyin; secde ederek kapıdan girin ve "hitta (ya Rabbi, bizi affet)" deyin ki, biz de sizin hatâlarınızı bağışlayalım, biz güzel davrananlara daha fazlasını da veririz. 59- Derken o zalimler, onu, kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler. Biz de yaptıkları kötülüklerden dolayı o zulmedenlerin üzerine gökten bir azâb indirdik. 60- Bir zaman da Mûsâ, kavmi için su (yağmur) istemişti: "Asanla taşa vur," demiştik. Bunun üzerine taştan on iki göze fışkırmıştı. Her bölük,

                          kendi içecekleri pınarı bilmişti: "Allah'ın rızkından yeyin, için ve yer*yüzünde bozgunculuk yaparak (şuna buna) saldırmayın." (demiştik.) 61-Hani siz demiştiniz ki: "Ey Mûsâ, biz bir yemeğe dayanamayacağız, bizim için Rabbi'ne duâ et de bize yerin bitirdiği sebzesinden, acurundan, sa*rımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın." (Mûsâ): "İyi olanı, daha aşağı olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre inin, orada size istediğiniz var," demişti. Üzerlerine alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu; Allah'ın gazabına uğradılar. Öyle oldu, çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. İsyana dal*dıkları, sınırı aştıkları için bunu hak ettiler. (Bakara: 92/58-61)

                          58-61: "Karye": küçük, büyük yerleşim merkezine denilir. Kur'ân'da kent anlamında kullanılmıştır. Havuzda toplanan suya kıra " havuzun kendisine mikrât " su kanalına kariyy " konuklara ziyafet vermeğe de kıra denilir.

                          :60'ncı âyette yine İsrâîloğullarına lütfe*dilen ni'metlere: çölde susuzluk çeken İsrâîloğullarına, Musa'nın mu'cizevî değneğini kayaya vurmasıyla, oniki İsrâîloğlu kabilesinden her birine ayrı ayrı su sağlamak üzere, kayadan oniki gözenin fışkırdığına işaret edil*mektedir.

                          İsrâîloğulları bu çölde Allah'ın lütfettiği kudret helvası, bıldırcın eti gibi külfetsiz rızıklara, kayalardan fışkıran mu'cizevî sulara rağmen tek tip yiyeceğe dayanamadılar, sebze, acur, soğan, sarmısak, mercimek gibi besinler istediler. Oysa istedikleri, kendilerine lütfedilenin altında olan şeylerdi. Bundan dolayı Hz. Mûsâ onlara: "Siz, daha üstün olanı, daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise şehre inin." dedi.

                          Gerçi İsrâîloğullarının, orada yedikleri, tek tip gıda idi ama, onda Allah'ın lütfü ve o hayatta Allah'ın feyzi vardı. Onun ma'nevî değeri çok büyüktü. Öteki besinler her yerde bulunabilirdi fakat o İlâhî feyiz ve ni'metler başka yerde bulunamazdı. Elbette tek tip gıda, insana yeterli değildir. Fakat bu gıda bir İlâhî lütuf olarak, külfetsiz veriliyor ve onunla insan ruhuna feyiz ve huzur doluyorsa ondan hayırlı bir rızık olamaz, öylesine geçirilen bir hayattan daha üstün bir hayat bulunamaz. Ama onlar, içinde yaşadıkları bu mutluluğun kadrini bilemediler. İsrâîloğul*larına, gitmeleri emredilen mısr, burada nekire (belirsiz) olduğu için Filistin kentlerinden herhangi bir kent demektir. Meşhur Mısır anlamına gelmez.

                          Oradan ayrıldılar, fakat saptılar, Allah'ın gazabına uğradılar. Üzer*lerine alçaklık ve meskenet binası kuruldu. Yenilgiye uğradılar, ağır vergiler altında kaldılar. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar, haksız yere peygamberleri öldürüyorlar, isyan ediyorlar, haddi aşıyorlardı. Sınırı aşan, haktan sapan her toplumun uğrayacağı sonuç da yenilgidir, zillettir.

                          61'nci âyette geçen kıssa kelimesi, bizim Anadolu'da küte dediğimiz hiyar türünden bir sebzedir. [64] Bunu Türkçeye kabak diye çevir*mişlerdir. Halbuki yanlıştır, çünkü kabağın Arapçası "Ca"dır[65] Sanıyorum ki küte kelimesi, Arapça kıssa'mn Türkçe söylenişidir. Genelde buna acur denilir.

                          Derken o zalimler, onu, kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler. Biz de yaptıkları kötülüklerden dolayı o zulme*denlerin üzerine gökten bir azâb indirdik. (Bakara: 92/59)

                          Bazı müfessirler, bu âyetten, Hadîs nakli konusunda şu sonucu çıkarıyorlar: İbâdet, dinde aktarılan sözlerin ya kendisiyle veya anla*mıyla yapılır. O sözü başka bir anlam verecek biçimde değiştirmek caiz değildir. Mâlik, Şâfi'î ve Ebû Hanîfe gibi bilginlere göre: hadîsi anlam olarak aktarmak caizdir, bazılarına göre de caiz değildir. Bunun caiz olmadığını söyleyen hadîsçilerden bir grup, hadîsin lafzında bir değişiklik yapmayı caiz görmezler. Hattâ onlar, melodili (melhûn) olarak duydukları sözü yine melhûn olarak öğretmişlerdir. Onlara göre hadîsin sözlerini anlam olarak nakil doğru olmadığı gibi, kelime düzeninde takdim ve te'hîr yapmak veya kelime ilâve etmek veya çıkarmak suretiyle nakil de caiz değildir. Tabii pratikte bunun müm*kün olmadığını bilen bilginlerin çoğunluğu, hadîsi anlam olarak aktar*mayı caiz görmüşlerdir. Bu görüşte olan Kurtubî şöyle diyor:

                          Sahâbîler, aynı olayı değişik sözlerle aktarmışlardır. Onlara göre önemli olan hadîsin kalıbı değil, anlamıdır. Onlar hadîsleri yinelemeğe ve bunları yazmağa değer vermemişlerdi. Vasile ibn el-Eska: "Biz Allah'ın Elçisi'nin bize söylediği her şeyi size nakletmiş değiliz. Bun*ların anlamı size yeter." demiştir. Katâde 'nin rivayetine göre de Zürâre ibn Evfa şöyle demiştir: " Peygamber (s.a.v.)in birkaç sahâbîsine rastladım, hepsi de bana aynı mânâyı değişik sözlerle anlattılar". Hasan-ı Basrîve Şa'bî,hadîsi anlamıyle naklederlerdi. Hasan: "Anlamı alırsan sana yeter." demiştir. Süfyân-i Sevrî de: "Size, 'hadîsi duyduğum gibi size aktarıyorum' dersem, bana inanmayın. Ben anlamı aktarıyorum" demiştir.

                          Esasen Allah dahi böyle yapmış, Kitabında geçmişlerin haberle*rini çeşitli yerlerde değişik sözlerle anlatmıştır ama hepsinin anlamı birdir. Ayrıca bu kıssaları, kendi dillerinden (yani Kitâb-ı Mukad*des'teki İbranî dilinden) Arapçaya geçirmiş, te'hîr, ilâve ve noksan ile aktarmıştır. Yabancı sözleri Arapça sözlerle değiştirmek caiz ol*duğuna göre Arapça sözleri de yine Arapça aynı anlamı veren sözlerle değiştirmek de caizdir.

                          Kurtubî: "Peki ama ilk rivayet eden şahsa, Peygamber'in sözünü kendi sözleriyle değiştirmek caiz olursa, ikinci râvî için de birincinin sözlerini kendi sözleriyle değiştirmek caiz olur. Bu ise hadîsin anla*mının değişmesine, ortadan kalkmasına yol açar. Zira aradaki farklar çok ince ve gizlidir. Fark edilmeyen bu nüanslar, hadîsin anlamının değişmesine yol açmaz mı?" sorusuna: değiştirmenin, ancak aynı anla*mı verecek biçimde yapılabileceği, aksi takdirde caiz olmadığı şeklinde yanıt veriyor." [66]

                          Gerçekte bu itirazın gayet yerinde olduğu ve mânâ ile aktarılan hadîslerde mânâların, râvîlerin yaşadıkları çağın ve ortamın şartlarına göre biçimlendiği ve o çağın düşünce yapısını yansıttığı gayet açıktır. Bunun binlerce örneği ve kanıtı vardır.

                          İsrâîloğulları, kendilerine böylesine lütuflarda bulunan Allah'a karşı nankörlük etmişler, Hz. Musa'nın sağlığında dahi altından yapılan bu*zağıya tapınışlardır. Yani içlerini dünyâ tutkusu sarmıştır. [67]
                          Halil Ay

                          Comment

                          • dost1
                            Site Yöneticisi
                            • Sep 2008
                            • 1905

                            #14
                            Musa'nın Peygamberliği ve Kendisine verilen Kitap ve mu'ci-zeler:


                            Haydi, varın ona deyin ki: "Biz senin Rabbinin elçileriyiz; İsrâîloğutlarını bizimle gönder, onlara azâbetme. Biz Rabbin-den sana bir âyet getirdik. Esenlik, hidâyete uyanlaradır." (Tâhâ: 45/47) 2- Biz Mûsâ'ya Kitâb verdik ve onu İsrâîloğullarına "Benden başka bir vekil tutmayın!" diye bir kılavuz yaptık. 3- Ey Nuh ile beraber (gemide) taşıdıklarımızın çocukları, doğrusu o (Nûh), çok şükreden bir kuldu. (Siz de atanız gibi olun.) 4- Kitâb'da İsrâîloğullarına şu hükmü verdik: "Siz o ülkede iki kere fesat çıkaracaksınız ve büyük bir yükselişle yükseleceksiniz (çok kabarıp kibredeceksiniz). 5-Birincisinin zamanı gelince üzerinize güçlü, kuvvetli kullarımızı gönderdik, evlerin aralarına girip (sizi) araştırdılar. Bu, yapılması gereken bir va'd idi. 6- Sonra tekrar size, onları yenme imkânı verdik ve sizi mallarla, oğullarla destekledik ve savaşçılarınızı çoğalttık. 7- İyilik ederseniz, kendi*nize iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz, o da kendi aleyhinizedir. Son taşkınlığınızın zamanı gelince (yine öyle kullar göndeririz) ki, yüzle*rinizi kötü duruma soksunlar (üzüntüden suratlarınızın asılmasına sebeb olsunlar) ve ilk kez girdikleri gibi yine Mesdd'e (Kudüs'e) girsinler ve ele geçirdiklerini mahvetsinler. 8- (Bundan sonra) Belki Rabbiniz size acır, ama siz (bozgunculuk yapmaya) dönerseniz, biz de (sizi cezalandırmağa) döneriz. Cehennemi, kâfirler için kuşatıcı (bir zindan) yapmışızdır! (İsrâ: 50/2-8)

                            Bu âyetlerde yüce Allah'ın, Musa'ya verdiği Kitabı İsrâîloğullarına rehber kıldığı ve Kitapta onlara: Ey Nûh ile beraber gemide taşıdıklarımızın çocukları, benden başka kimseyi koruyucu tutmayın!" dediği anlatılmaktadır.

                            Musa'ya verilen Kitâb Tevrat'tır. 2'nci ve 4'ncü âyetlerde geçen el-Kitâb, Yahudilerin ellerinde bulunan Kutsal Kitâbtır. Yüce Allah, o Kitâb'da Yahudilere olan buyruklarını ve uyarılarını anımsatmaktadır.

                            Kutsal Kitâb'da onlara yeryüzünde iki kere bozgunculuk ve zorbalık yapıp yükseleceklerinin yani böbürleneceklerinin bildirildiği; birincisinin zamanı geldiğinde yani birinci bozgunculuk ve zorbalıklarında Allah'ın, onların üzerine çok güçlü kullarını gönderdiği ve onların, İsrâîloğullarının evlerine girip yurtlarına hakim olduğu; sonra İsrâîloğullarına yine fırsat verdiği; mal ve evlât verip onları güçlendirdiği; son bozgunculuklarının zamanı gelince de yine Allah'ın gönderdiği kulların, ma'bedlerine girip yurtlarını tahrîbettikleri; Allah'ın, yine de onlara acıyacağı, ama kötü eylemlere döndükleri takdirde onları tekrar cezalandıracağı bildirilmiştir.

                            7'nci âyet üzerinde iki ihtimal vardır:

                            Güze/ hareket ederseniz kendi yarar imzadır, kötülük ederseniz, o da kendi zar ar imzadır. Son taşkınlığınızın zamanı gelince Allah, yine öyle kullar gönderdi ki yüzlerinizi kötü yapsınlar (yani sizi üzüntüden somurtur duruma soksunlar), birinci kez girdikleri gibi yine Mescid'e (Kudüs'e) girsinler ve üzerine çıktıkları şeyleri tahrîbetsinler." Bu mânâya göre âyet, geçmişte olan bir olayı nakletmektedir.

                            İkinci ihtimale göre âyetin anlamı şöyledir: "Güzel hareket ederseniz kendi yarar imzadır, kötülük yaparsanız kendi zararınızadır. Son taşkın*lığınızın zamanı gelince (üzerinize yine düşmanlar göndeririz) ki yüzlerinizi kötü yapsınlar ve birinci kez girdikleri gibi yine Mescid'e girsinler ve üzerine çıktıkları şeyi tahrîbetsinler." Bu ihtimâle göre âyet, ileride vukubulacak bir olayı haber vermektedir.

                            Bu âyetlerdeki hitâb, Tevrat'ın hitabının naklidir. Peygamber (s.a.v.) devrindeki Yahudilere âit değildir. Buna göre ileride vukubulacağı söylenen olay, Kur'ân'ın indiği zaman için değil, Tevrat'taki bu âyetlerin veya sözlerin geldiği zaman içindir. Yani Allah, İsrâîloğullarına, birinci zorba*lıkları sırasındaki cezalandırmasından ibret alıp uslandıkları, güzel davran*dıkları takdirde kendileri için iyi olacağını, aksi takdirde tekrar kötülük, zorbalık yaparlarsa yine üzerlerine düşmanlar saldırtıp yurtlarını tahrîbet-tireceğini ve kendilerini üzüntü içinde bırakacağını bildirmek suretiyle on)an uyarmaktadır. Daha doğrusu İsrâîloğullarını, kendi Kitâbla-nnda böyle uyardığı hatırlatılmaktadır.

                            Bu âyetler, yine ibret olmak için İsrâîloğullarının Kitabı Tevrat'tan. İsrâîloğullan tarihiyle ilgili parçaları, öğütleri özetlemektedir. Bu âyetlen. Kur'ân indikten sonraki olaylara işaret sayıp bunlardan birtakım rumuzlu.

                            kehanetli anlamlar çıkarmak, gerçeğe uygun değildir. Zaten 4'ncü âyette, bunların Kitâb'ta yani Tevrat'ta kaza edildiği, yani yazıldığı buyurulmak-tadır.

                            Bu âyetlerde özetlenen durum, Levililer Kitâbı'nın 26'ncı babında çok daha ayrıntılı olarak anlatılmaktadır ki özeti, Kur'ân'in anlattıklarıdır. Orada şöyle deniyor:

                            "Kendinize putlar yapmayacaksınız ve kendiniz için oyma put ve dikili taş dikmeyeceksiniz ve önünde secde etmek için memleketinizde resimli taş kurmayacaksınız; çünkü ben Allanınız Rabbim...

                            "Eğer kanunlarımda yürürseniz ve emirlerimi tutarsanız ve onları yaparsanız; o zaman yağmurlarınızı vakitlerinde göndereceğim ve yer mahsulünü verecek ve kırın ağaçları meyvalarını verecekler... Ve mem*lekete selâmet vereceğim ve yatacaksınız ve sizi korkutan olmayacak ve kötü hayvanları memleketinizden kaldıracağım ve memleketinizde kılıç geçmeyecek(savaş olmayacaktır. Ve düşmanlarınızı kovalayacaksınız ve önünüzde kılıçla düşecekler. Ve sizden beş kişi, yüz kişiyi kovalayacak ve sizden yüz kişi, on bin kişiyi kovalayacak ve düşmanlarınız önünüzde kılıçla (vurulup) düşecekler. Ve yüzümü size çevireceğim, sizi semereli edeceğim ve sizi çoğaltacağım...

                            "Fakat beni dinlemez ve bütün bu emirlerimi yapmazsanız;... ben de size şunu edeceğim: Dehşeti gözleri söndüren ve canı yıprandıran veremi ve sıtmayı üzerinize koyacağım ve tohumunuzu boş yere ekecek*siniz ve o(ektiğiniz)i düşmanlarınız yiyecek. Yüzümü size karşı koyacağım ve düşmanlarınızın önünde vurulacaksınız, sizden nefret edenler, üzerinize hükümdar olacaklar; ve sizi kovalayan yokken kaçacaksınız. Ve eğer bunlarla da beni dinlemezseniz, o zaman suçlularınız için sizi yedi kat daha tedib edeceğim (cezalandıracağım). Ve kuvvetiniz gururunu kıra*cağım; ve göklerinizi demir gibi (yağmursuz) edeceğim...

                            "Ve eğer bana karşı yürür ve beni dinlemeğe razı olmazsanız, suçlarınıza göre üzerinize yedi kat daha belâ getireceğim...Ve benim tarafımdan bunlarla da ıslâh edilmezseniz, ben de size karşı yürüyeceğim ve ben de suçlarınız için sizi yedi kat vuracağım. Ve üzerinize ahdin öcünü alan kılıcı getireceğim (düşmanlarınızı size saldırtacağım). Ve şehirlerinize toplanacaksınız ve aranıza veba göndereceğim ve (sizi) düşman eline vereceğim.

                            "Ve eğer bununla da beni dinlemezseniz ve bana karşı yürürseniz; o zaman ben size karşı öfke ile yürüyeceğim; ben de suçlarınız için sizi yedi kat tedib edeceğim. Ve oğullarınızın etini ve kızlarınızın etini yiyecek*siniz. Ve yüksek yerlerinizi yıkacağım ve güneş putlarınızı devireceğim ve leşlerinizi putlarınızın leşleri üzerine koyacağım ve canım sizden nefret edecek... Ve sizi milletler arasında dağıtacağım ve ardınızdan kılıç çeke*ceğim ve diyarınız ıssız olacak ve şehirleriniz çöl olacaklar.

                            "Ve siz düşmanlarınızın diyarında iken bütün ıssızlık günlerinde, diyar o zaman Sebtlerinin tadını alacak; o zaman diyar rahat edecek ve Sebtlerinin tadını alacak; bütün ıssızlık günlerinde siz orada otururken Sebtlerinizde görmediği rahatı görecekler. Ve sizden artakalanlara gelince düşman memleketlerinde onların yüreklerine korkaklık vereceğim. Ve yelin sürüklediği yaprağın sesi onları kovalayacak ve kılıçtan kaçar gibi kaçacaklar ve kovalayan yokken düşecekler. Ve düşmanlarınız önünde durmağa kudretiniz olmayacak. Ve millet arasında helak olacaksınız ve düşmanlarınızın diyarı sizi yiyecek ve sizden artakalanlar, düşman mem*leketlerinde fesatlarında yıpranacaklar...

                            "Ve bana karşı ettikleri suçlarındaki fesatlarını ve babalarının fesa*dını, bana karşı yürüdüklerinden ötürü benim de onlara karşı yürüdüğümü ve onları düşmanlarının memleketine getirdiğimi ikrar edecekler. Eğer o zaman sünnetsiz yürekleri alçalırsa, o zaman fesatlarının cezalarına razı olurlarsa; ben de Ya'kûb'la olan ahdimi hatırlayacağım... Ve diyarı hatır*layacağım. Diyar da onlar tarafından bırakılacak... Ve fesatlarının cezasına razı olacaklar; çünkü hükümlerimi reddettiler ve canları kanunlarımdan nefret etti. Ve bununla beraber düşman memleketlerinde oldukları zaman, onları tamamen yok etmek ve kendileriyle olan ahdimi kırmak üzere kendilerini reddetmeyeceğim ve onlardan nefret etmeyeceğim; çünkü ben onların Rabbiyim; ve onların Allah'ı olmak için kendilerini Mısır diya*rından milletlerin gözü önünde çıkarmış olduğum atalarının ahdini onlar uğruna hatırlayacağım; ben Rabbim." [68]

                            Açıkça görüldüğü üzere bu âyetler, Hz. Peygamber dönemindeki Yahudilere değil, eski Yahûdîlere âit olayları anlatmaktadır ve hitab da, Tevrat'taki hitabın naklidir. Daha doğrusu âyetler, Tevrat'taki bazı parçaları, ibret için özetlemektedir. Bundan dolayı âyetlerin, Hz. Peygamber döne-mindeki Yahudilerle bir ilgisi yoktur. Bu âyetlerden, Peygamber döne-mindeki ve daha sonraki Yahûdîlerin geleceği hakkında anlamlar çıkarmak, kesin bir mânâ ifade etmez.

                            Âyetlerin ifadesine göre İsrâîloğulları, güçlerince zorbalığa, haksız*lığa başlamışlar; Allah da güçlü kullarını onların üzerine saldırtmış; yurt*larını istîlâ ettirmiş; İsrâîloğullarının birinci zorbalığı böyle cezalandırıl*mıştır.

                            Tefsirlere göre İsrâîloğullarının birinci zorbalığı, Eş'iyâ[69]yı öldürme*leri, yahut Ermiyâ[70]ı hapsetmeleri, yahut da Tevrat'ın hükümlerine ters düşmeleridir. Bunun üzerine yüce Allah, Buhtenasar (Nabukodnesar) ve askerlerini, ya da Câlût'u onların üzerine saldırtmak suretiyle onları ceza*landırmıştır. İsrâîloğullarının ikinci bozgunculuğu da Zekeriyya oğlu Yah-yâyı öldürmeleridir ki Yahûdî krallarından Hirodes'in, Yahya'yı zindana attırdığı, İndilerin baş taraflarında yer almıştır. Sebebi de Yahya'nın, Hirodes'in kötülüklerine karşı koyması ve bu kötülük ve günâhlarından ötürü kendisini kınaması idi. [71] Bunun üzerine Allah, onlara yurtlarını yıkıp harabeden düşmanları saldırtmıştır. [72]

                            Âyetler, İsrâîloğullarının iki kere güçlenip zorbalık ettiklerini, bunun üzerine Allah'ın, onlara düşmanlar saldırtarak onları cezalandırdığını söy*lüyor. Herhalde âyetlerde işaret edilen, İsrâîloğulları tarihinde çok önemli iki olaydır. Yoksa İsrâîloğulları tarihinde güçlenmeler, yenilmeler çok olmuştur. İsrâîloğulları tarihinde iki olay özellikle çok önemlidir:

                            1) Milattan önce sekizinci yüzyıl sonlarında Asur Kralları, İsrâîl*oğulları yurdunu istîlâ edip Filistin'in büyük kısmına hükmeden İsrâîl devletini yıkmış, halkını sürmüş, yerlerine ülkelerinden getirdikleri toplu*lukları yerleştirmişlerdir.

                            2) İkincisi de Milâttan önce altıncı yüzyılın ilk yarısında Babil Kralı Nabukodnesar tarafından, "Yahûdâ Devleti"nin yıkılması, başkenti Orşelim'in yıkılıp halkının Bâbil'e sürülmesidir.

                            Yine tarihin kaydına göre bu olaydan sonra İsrâîl devleti, Şam Bölgesine hakim olan Yunanlılar tarafından iki kez istilâya uğramış, Yahu*dilere işkence edilmiştir. Bu da Milâttan önce üçüncü yüzyıl ile birinci yüzyıl arasında olmuştur. Yahûdî devleti, Milâttan önce birinci yüzyıl ortalarında da Romalıların istilâsına uğramıştır. Sonra Babil devletini yıkan Fars Kralı Kuruş, Yahudileri serbest bırakıp Filistin'e göndermiştir. Filis*tin'e dönen Yahudiler, başkentlerini onarmış, ma'bedlerini yenilemişlerdir. Fakat yine şımarıp taşkınlıklara başlamışlar, bu kez de Sulukiler Devleti tarafından yenilip ezilmişlerdir. Tekrar güçlenmişler, bu kez de Milâttan sonra birinci yüzyılda Romalıların saldırısına uğramışlar, başkentleri yı*kılmış, ma'bedleri harabedilmiş, birçok insanları öldürülmüştür. Böylece şansları ters dönen Yahûdîler dağılmışlar, ma'bedleri haram kalmıştır. Kur'ân indiği zaman Yahûdîler bu durumda idiler[73]

                            707- Andolsun biz Mûsâ 'ya açık açık dokuz âyet (mu'cize) vermiştik. İşte İsrâîloğullarına sor: Mûsâ onlara gelmiş Firavun ona: "Ey Mûsâ, ben seni büyülenmiş sanıyorum" demişti. 102- Mûsâ dedi ki: "Bunları, ancak göklerin ve yerin Rabbinin, (benim doğruluğumu gösteren) deliller olarak insanlara indirdiğini pekala bildin. Ey Firavun, ben de seni mahvolmuş görüyorum. 103- Firavun onları o ülkeden sürüp çıkarmak istedi, biz de onu, yanındakilerle birlikte toptan boğduk. 104- Onun ardından İsrâîloğullarına: "O ülkede oturun, âhiret zamanı gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz," dedik. (İsrâ: 50/101-104)

                            55- Andolsun biz Mûsâ ya hidâyet verdik ve İsrâîloğullarına Kitabı mîrâs kıldık. 54- (O,) Sağduyu sahiplerine bir yol gösterici ve öğüttür. (Mü'min: 61/53-54) âyetlerinde de Allah'ın Musa'ya hidâyet verdiği, sağ*duyu sahipleri için rehber ve öğüt olan Kitabı İsrâîloğullarına mîras bıraktığı vurgulanır.

                            16- Andolsun biz, İsrâîloğullarına Kitâb, hüküm (hikmet ve hükümranlık) ve peygamberlik verdik, onları güzel rızıklarla besledik ve onfarı âlemlere üstün kıldık. 17- Ve onlara bu (din) iş(in)de açık deliller verdik. Onlar kendilerine bilgi geldikten sonra sadece aralarındaki aşırılık (ve kıskançlık) yüzünden ayrılığa düştüler. Şüphesiz, Rabbin Kıyamet günü, ayrılığa düştükleri şey*lerde onlar arasında hüküm verecektir. (CâSiyö: 65/16-17)

                            Bu âyetlerde Allah'ın, İsrâîloğullarına Kitap, hükümranlık ve pey*gamberlik verdiği; onları Mısırlılara tutsaklıktan kurtarıp (doğu) Mısır topraklarına egemen kıldığı, çeşitli ni'metlerle Beslediği ve o zaman kendi çevrelerinde yaşayan kavimlere üstün kıldığı; din konusunda onlara açık kanıtlar verdiği; tevhîd dinini onlara vahiy yoluyla açık açık bildirdiği anlatılmaktadır. Fakat İsrâîloğulları, kendilerine gerçek geldikten sonra aşırılık ve kıskançlık yüzünden kendi aralarında ayrılığa düşmüşler, çeşitli inançlara sapmışlardır. Allah, Kıyamette onlar arasında hüküm verecek, haklıyı ve haksızı ortaya çıkaracaktır.

                            Burada, 16'ncı âyette de Allah'ın, İsrâîloğullarını "âlemlere üstün kıldığı" belirtilmektedir. Daha önce de belirttiğimiz üzere bu ifade, Mûsâ dönemindeki İsrâîloğullarının, çevredeki kavimlere galip geldiğini anlatır. Bu, o zamana özgüdür. İsrâîloğullarının her zaman diğer uluslardan üstün olduğunu belirtmez. Çünkü Kur'ân, üstün ırk kabul etmez. Kur'ân'a göre insanların en üstünü ve en değerlisi, Allah'tan en çok korkanlardır.

                            " 23- Andolsun biz, Mûsâ 'ya Kitâb vermiştik. Sakın onun kavuşmasından kuşkuya düşme. Onu isrâîloğullarına yol gösterici yaptık. 24- Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten önderler yetiştirmiştik. (Secde: 75/23-24)

                            Bu âyetlerde fâsıkların inkârına üzülen Hz. Muhammed (s.a.v.) teselli edilerek, Allah'ın, daha önce Musa'ya Kitabı verdiğini, o Kitabın Musa'ya ulaşmasından veya ondaki hikmetlerin kendisine ulaşmasından kuşku etmemesini; Allah'ın, o Kitabı İsrâîloğullarına yol gösterici kıldığını;

                            İsrâîloğullarından sabreden ve Allah'ın âyetlerine inananları, yol gösterici önderler yaptığını bildirmektedir.

                            Demek ki İsrâîloğullarından, Kitabın âyetlerine uyup bu yolda sab*redenler nasıl doğru yola götüren liderler yapılmış iseler, Allah'ın indirdiği bu âyetlere inanıp bunların hakim olması için sabredenler de öyle liderler olacaklardır. Böylece bu âyetlerle önceki âyetler arasındaki bağlantı ortaya çıkmaktadır.

                            24'ncü âyet, sabrettikleri zaman İsrâîloğulları içinden Allah'ın buyruğuyla doğru yola ileten önderler yetiş*tirildiğini bildirmektedir. Onlar, Allah'ın buyruklarını yapmağa azmet*tikleri ve bu yolda sabrettikleri zaman önder ve hâkim olmuşlardır. Ama dinin ruhundan ayrılmağa başlayınca liderlik vasfını kaybetmişlerdir.

                            Bu âyetten sabrın önemi de anlaşılmaktadır. Bazı bilginler: "Sabır ve yakîn (kesin îmân) ile dinde imamlık derecesine erişilir" demişlerdir. [74]
                            Halil Ay

                            Comment

                            • dost1
                              Site Yöneticisi
                              • Sep 2008
                              • 1905

                              #15
                              Çeşitli Olumsuz Davranışları:


                              87- Andolsun, Musa'ya Kitabı verdik, arkasından peygamber gönderdik. Meryem oğlu îsâ 'ya da açık deliller verdik ve onu Rûhü'l-Kudüs ile destekledik. Ne zaman ki, bir peygamber, size canınızın istemediği bir şey getirdiyse büyüklük taslamadınız mı? Kimini yalanla*dınız, kimini de öldürüyordunuz? 88- "Kalblerimiz, perdelidir," dediler. Hayır, ama inkârlarından dolayı Allah onları lanetlemiştir, artık çok az inanırlar. 89- Ne zaman ki, onlara Allah katından, yanlarında bulu-nan(Tevrât)ı doğrulayıcı bir Kitâb(Kur'ân) geldi, daha önce inkâr edenlere karşı yardım isteyip dururlarken o bildikleri (Kur'ân) kendilerine gelince onu inkâr ettiler; artık Allah'ın laneti, inkarcıların üzerine olsun! 90-Allah'ın, kullarından dilediğine lütfuyla (vahiy) indirmesini çekemeyerek, Allah 'in indirdiğini inkâr etmek için kendilerini ne alçak şeye sattılar da gazab üstüne gazaba uğradılar. İnkâr edenler için alçaltıcı bir azâb vardır. 91- Onlara: "Allah'ın indirdiğine inanın!" denilse, "Bize indirilene ina*nırız." derler, ötesini kabul etmezler. Halbuki o, kendi yanlarında bulunanı doğrulayıcı bir gerçektir. De ki: "Gerçekten inanıyor idiyseniz neden daha önce Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz? 92- Andolsun Mûsâ, size açık deliller getirmişti, sonra onun ardından tuttunuz buzağıya taptınız; siz öyle zalimlersiniz işte!" 93- Bir zaman üzerinize Tûr(Dağı'n)ı kaldırıp sizden kesin söz almıştık: "Size verdiğimiz şeyi kuvvetle tutun, dinleyin!" (demiştik). "Dinledik ve isyan ettik." dediler. İnkârlarıyla kalblerine buzağı sevgisi içirildi. De ki: "Eğer inanan kimseler iseniz, imanınız size ne kötü şey emrediyor." (Bakara: 92/87-93)

                              742- İnsanlardan bazı beyinsizler: "Onları üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da batı da Allah'ındır. O, dilediğini doğru yola iletir."... 145- Sen Kitâb verilenlere her türlü âyeti (mucizeyi, delili) getirsen yine onlar senin kıblene uymazlar; sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Sana gelen ilimden sonra onların keyiflerine uyarsan, o takdirde sen, mutlaka zalimlerden olursun. (Bakara: 92/142,145) âyetlerinde 4e, bir süre kendilerinin döndüğü Kudüs tarafına dönüp namaz kılan Peygamber'in, Allah'ın emri uyarınca Ka'be tarafına yönelmesinden rahatsızlık duyduklarına ve bu olayı müslümanlar aleyhine kullanmaya çalıştıklarına işaret edilmektedir. Ayrıntı için Kıble maddesine bakılabilir.

                              92'nci sûre olan Bakara Sûresinde açıkça İsrâîloğularının anıldığı âyetler: 40,47,83,122,211,246'ncı âyetlerdir.

                              Âl-i İmrân: 94/49'ncu âyette Hz. îsâ'nın, İsrâîloğullarına mu'cizeler gösteren bir elçi olarak gönderildiği belirtilmektedir. [75]
                              Halil Ay

                              Comment

                              Working...