Tasavvuf hakkında

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • yeşil
    Uzman Üye
    • Oct 2011
    • 105

    #16
    f - Tasavvuf, Müslümanların Din Anlayışını Bozmuştur

    Yüce Allah, geçerli ve Allah tarafından makbul olan dinin ancak İslam olduğunu, insanların ancak müslüman olmakla Allah'ın azabından kurtulabileceklerini buyurmuştur. Şöyle buyuruyor:
    "Allah katında hak din İslam'dır." [1]
    Kim İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki aradığı o din kendisinden asla kabul edilmeyecektir ve ahirette zarar edenlerden olacaktır. [2]
    Allah'ın yanında makbul ve geçerli olan İslam'ın da bütün temel ve boyutları Kur'an-ı Kerim'de ve Rasulullah'ın sahih sünnetinde belirlenmiştir.
    Böyle iken tasavvuf, Allah'ın dinini şeriat, tarikat ve hakikat diye parsellemiş, şeriata dinin kabuğu ve zahiri adını vererek kurtuluş için kişinin mutlaka tarikat yolu ile marifete ve hakikate ulaşması gerektiğini söylemiştir. Şeriatın hükümleri üzerinde hassasiyet gösteren ve ondan meydana gelen sapmaları eleştiren din alimleri de zahir ehli molla kasım, sevgiden yoksun kaba softa olarak nitelemiştir. Helal ve haramları tevil ederek seri ahkamı çığırından çıkarmış ve sonunda ibahiyye (her şeyi yapmanın serbest oluşu ve haramın kalkmış olması) mezhebinin ortaya çıkmasına kadar gitmiştir. Karşı çıkıp eleştirenleri de sevgiden yoksun ve dinin kabuğunda kalan hakikatsiz kişiler olarak nitelemiştir.
    Yunus Emre'den Celaleddin er-Rumi'ye ve İbn el-Farıd ile İbn Arabi'ye ve onların yolundan gidenlere kadar tasavvufun felsefesiyle uğraşanlar sevgi dini ve dinlerin birliği gibi İslam şeriatıyla bağdaşmayan bir din anlayışını meydana getirmiş ve hangi dinden ve inançtan olursa olsun, neticede Allah'ın tecellisi ve görünümü olduğu için hepsinin aynı olduğunu söylemiştir.
    Dinin emir ve yasaklarına bakış açısını bozmuş, tasvip etmediği birçok şeyleri terviç etmiştir. Denilebilir ki tasavvufun bütün çevrelerinde meyhane edebiyatı oluşturulmuştur. Aşk, şarap, mey, kadeh, sekr, sahv, mahv, saki, rindan vb. baştan sona kadar meyhane terim ve anlamları kullanılmıştır.
    Bütün bunlara dair örnekleri burada sıralamak mümkün değildir. Ancak yine de insanlara ibret olacak bazı örnekler vermeye çalışacağız. Muhyiddin İbn Arabi şöyle diyor:
    "İnsanlar Allah hakkında türlü inançlara inanmışlardır. Ben ise, inandıklarının hepsine inanırım. " [3]
    "Bugüne kadar, dini dinime yakın olmadığı için arkadaşıma karşı çıkıyordum. Ama bugün kalbim artık her şekli kabul eder oldu. Ceylanların çayırı, rahiplerin manastırı, putların barınağı, tavaf edenin kabesi, Tevrat'ın sayfaları ve Kur'an'ın Mushafı oldu. Süvarileri ne tarafa yönelirse yönelsin, ben SEVGİ DİNİNE inanıyorum. Din benim dinim ve imamındır.[4]
    İbn Arabi taraftarlarını muayyen bir dine bağlı kalıp onun dışındakileri red etmekten sakındırarak şöyle demektedir:
    "Sakın sakın, muayyen bir kayıtla kayıtlı kalıp onun dışındakileri red etme. Böyle yaparsan çok çok hayırdan mahrum kalırsın. Hatta işi olduğu gibi anlamaktan yoksun olursun. Onun yerine bütün inançlar için nefsinde heyuli ol. Zira Allah nesiller arasından sadece bir nesille (yahut zamanlardan sadece bir zamanla) sınırlanmayacak kadar büyüktür. Hepsi de isabet etmiş ve her isabet eden mükafatını almıştır. Mükafat alan herkes de mutludur, her mutludan da Allah razıdır. " [5]
    Bu anlayış ister istemez ahirette cehennem azabının inkar edilmesini gerektirecektir. Çünkü bu sevgi dininde bütün din mensupları aynı olup hepsi tanrının suretleri olduğu için tanrının kendi kendine azap etmesi müstahil olur. Onun için şöyle diyor:
    Vadinde doğru tek (Allah)dan başka kimse kalmadı. Hak'kın vaidi (tehdidi)ni de gözetleyen bir göz yoktur. Bedbahtlık yurduna girseler bile onda bir lezzet ve farklı bir nimet içindedirler... Tadının lezzetinden azap diye adlandırılır. Halbuki bu onun kabuğu gibidir ve kabuk koruyucudur. [6]
    Kur'an-ı Kerim Firavn için
    "Allah onu herkese ibret olarak dünya ve ahiret azabıyla cezalandırdı. "[7]
    "Artık o çetin azabımızı gördükleri zaman 'Allah'a inandık ve ona ortak koştuğumuz şeyleri inkar ettik’ dediler. Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine fayda vermeyecektir. Allah'ın kulları hakkında cari olagelen sünneti (kanunu) budur." [8]
    derken İbn Arabi bunu yalanlarcasına şöyle demektedir: "Allah onun nefsini ahiret azabından kurtardığı gibi bedenini de kurtardı. Böylece maddi ve manevi olarak kurtuluş onu kuşatmış (tamamen kurtulmuştur. " [9]
    İbn Arabi, İbn el-Farıd, Abdulkerim el-Cili, Kaşani, Molla Cami, Sadreddin Konevi, Suhreverdi, Hallaç, Ebu Yezid el-Bistami, İbn Sebin, İbn Beşiş, et-Tilmisani, et-Tusi, Attar ve burada sayamayacağımız kadar tasavvuf meşhurunun inancı ve kanaati budur.
    Celaleddin er-Rumi'nin Divan'ından nakledilen şu beyitlere bakınız:

    "Canım ey nur, kaçma benden, Kaçma benden ey parlayan görünüm, Kaçma benden, kaçma benden.
    Şu sarığa bak, onu nasıl başıma koydum, Hatta bileğime taktığım Zerdüşt'ün zunnarına bak, Zunnarı taşırım, yemliği taşırım, Belki nuru taşırım, kaçma benden.
    Müslümanım ben, ama hıristiyanım, brahmanistim, zerduştiyim, Ey yüce Hak, sana tevekkül ettim, kaçma benden.
    Bir tek tapınağım, mescid, kilise veya puthanem yok benim, Sonsuz nimetim yüce yüzündedir, kaçma benden, kaçma benden. " [10]
    İsterseniz Niyazi Mısri'nin de şu beyitlerine bakınız:
    "Bu cihanın halkına bir yolum uğrar benim, Cem'edip bunca kumaşı bir bezistan olurum,
    Geh nasara, geh yahudi, gehi tersa (müşrik), geh mecusi, Gahi şia, gah olur, sünni müselman olurum." [11]
    İbn Arabi'nin felsefesini satan Şebusteri (öl. 720/1320)'nin şu sözlerine bakalım:
    "Önündeki şu perde kalktı mı ne mezhebin hükmü kalır, ne dinin. Bütün şeriat hükümleri senle benden doğar. Çünkü bu hükümler, senin canına, tenine bağlıdır. Arada ben ile sen kalmayınca, Kabe nedir, havra nedir, kilise ne... Cüzi alemden geçip külli aleme varan kişi bu sırrı bilir. Burada hululün da imkanı yoktur ittihadın da. Çünkü birlikte ikilik düşüncesi sapıklıktır. Hak'tan başka bir varlık yok. İster O Haktır de, ister ben Hak'kım de." [12]
    Bir kaç örnek daha verelim.

    "Medrese ile minare yıkılmadıkça kalenderlik halleri düzene girmez. İman, küfür, küfür de iman olmadıkça hiç bir tanrı kulu gerçekten müslüman olamaz." [13][26]
    "Aşk mezhebinde küfürle iman yoktur. Aşkda ne beden vardır, ne akıl, ne can vardır, ne gönül. Kim böyle değilse aşık değildir." [14]
    "Kafir de sensin küfür de. İkisinden de betersin sen. Eman yurdu da sensin, iman da sensin. İkisine de başsın sen. " [15]
    "Bir şey küfür de olsa, suç da olsa, kara şeytan da olsa, O'nun güneşi o şeye vurdu mu dolunay olur gider. " [16]
    "Aşık içinde bulunduğu halin sarhoşudur. Bu yüzden küfürden de yücedir, imandan da. Küfürle iman ikisi de zaten onun kapısıdır. Çünkü o içtir. Küfürle din onun iki kabuğudur. Küfür dıştaki kuru kabuktur, imansa içteki tatlı kabuk. " [17]

    "Gerçek küfür kime yüz gösterirse o kimse mecazi müslümanlıktan usanır. Her putta gizli bir can var, küfürde bir iman gizli. Küfür de daima Tanrı'yı teşbih etmekte. 'Ve in min şey'in... (17/İsra, 44) ayetine bak. Burada kınamanın ne lüzum var!" [18]

    Yunus Emre söylüyor:
    "Dost yüzin görecek şirk yağmalandı,
    Anınçun kapıda kaldı şeriat,
    Küfür ile iman dahi hicap imiş bu yolda,
    Satalaşdık küfr ile iman yağmaya verdük." [19]
    Nesimi söylüyor:
    " Hace-i meyhane mest oldu vu hem pir-i muğan
    Kabe vu puthane mest u hırka vu zunnar mest,
    Küfr u iman mest u cümle mest ayni yekdiğer
    Aşık u maşuk u aşk u yar mest ağyar mest. [20
    ]

    Eşrefoğlu Rumi söylüyor:

    Bana ne ilmu amel ne küfrü iman nisbeti,
    Kamusundan el yudum aşka uyuben giderim. "[21]


    Şebusteri'nin şu sözlerine bakalım:

    "Bu makamda put, aşk ve birlik mazharıdır, zunnar kuşanmak da hizmete bağlanmaktır. Küfür de varlıkla olur, din de... Onun için birlik puta tapmanın ta kendisidir. Bütün var olan şeyler varlığın mazharları ve tecelli yerleridir. Onların biri de puttur. Ey akıllı kişi, iyi düşün put varlık bakımından batıl değildir ki. Bil ki putu yaratan da yüce Tanrı. İyinin yaptığı her şey iyidir. Mutlak varlık nerede varsa, ne ile zuhur etmişse, orası ve o şey hayırdan ibarettir. Eğer o şeyde bir şey varsa o, varlıktan meydana gelmemiştir. Müslüman, puta tapmak nedir bilseydi dinin puta tapmaktan ibaret olduğunu anlardı. Müşrik de putun hakikatini bilseydi hiç dininde yol azıtır, sapık olur muydu? O, putu ancak görünen bir suretten ibaret gördü de o sebeple şeriata kafir oldu. Sen de onda gizli olan hakikati, onda Hak'kı görmezsen sana da şeriatta müslüman demezler. "[22]

    Tasavvufun insanları ve İslam anlayışını ne duruma getirdiğini bütün bunlar göstermeye yeterlidir sanırız. Tasavvufun yaydığı ve davet ettiği İslam budur. Tasavvuf yolu ile İslam'ın yayıldığını söyleyenler, insanların böyle bir İslam'a girdiğini acaba düşünmezler mi? Rene Guenon ve benzerlerinin böyle bir İslam anlayışının kurbanları olduklarını ve bunların sorumluluğunun onlara böyle bir İslam anlayışını götürenlerin boynunda olduğunu anlamazlar mı? İsterseniz bunun itirafını onların eserlerini dilimize kazandıranların dilinden dinleyelim:
    « Rene Guenon temel hakikat geleneğini dinlerin önüne ve üstüne yerleştiriyordu... Nitekim Rene Guenon, nefsin Yüce İlkeyle (Allah'la) birleşiminin en saf anlamını Hint maneviyatında bulmuştu. » [23]
    Özet olarak diyebiliriz ki onun eserlerinde bize sunulan temel hakikat bütün dinlerin önünde ve üstünde olan bir gelenekten gelmektedir. Guenon çeşitli dinlerde o hakikatlerin izlerini yeniden buluyor, fakat kendisine göre, o izler dinlerde az çok zayıflamış ve bozulmuş haldedir. İşte bu yüzden o her dini düşünceyle hem bir yakınlık kurmakta, hem de her sahih dinden ayrılmaktadır.[24]
    Celaleddin er-Rumi, Yunus Emre, İbn Arabi, Hallaç, Cami, Attar ve benzerlerinin kültürü ile müslüman olan insanların maalesef İslam anlayışı budur. Bu anlayış sadece muhtedilerin yanlış üzerinde devam etmelerine sebep olmakla kalmamakta, müslüman kimi insanların da bu yanlış sebebiyle İslam'ın yanlış anlaşılmasına neden olmaktadır.
    Örneğin iman eden (müslüman)lar, yahudiler, hıristiyanlar ve mecusilerden Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği islam'a inanan ve salih amel işleyen kişilerin cennete girecekleri Kur'an'da belirtildiği ve kapalı bir tarafı bulunmadığı halde, tasavvufun büyüsü ile büyülenip dinlerin birliği ve dinlerüstü gerçek (hurafe)sine kendini kaptıran kimi müslüman (tasavvufçu)ların Kur'an-ı Kerim'e ve Hz. Muhammed'e iman etmeyi devre dışı bırakan yorumları hep bu hastalıktan ileri gelmektedir.
    Cehenneme kimsenin girmemesi için vücutlarının büyütülüp cehennemi doldurmasını savunan Ebu Yezid el-Bistami ve ne olursa olsun yaratandan ötürü yaratılanı seven Yunus Emre'nin felsefesi hep bu bulanıklıktan kaynaklanmaktadır. Yahudi, Hıristiyan, Mecusi, putperest ve müslüman ayırımı yapmayıp meyhanecinin sarhoşluğa olan aşkı ve sekri şeriatın üstüne çıkaran sapıklık bu hastalığın ürünüdür. Her varlığı Allah görme, Allah'a isyanın simgesi ve tağutluğun sembolü olan Firavn'ı arif billahi ve cennetlik mümin görme, kendini tanrı ilan etme, seri ahkamı takmama ve enternasyonel sevgi dinini propaganda etme akımı bu sapıklığın neticesidir.
    Bu anlayışın İslam alemini ve müslüman zihinleri ahtapot gibi sardığı ve Allah'ın tevhid dini gibi zihinlere din olarak yerleştiği bir realitedir. Bu anlayış İslam aleminde filizlenip boy vermeye ve yayılmaya başladığı tarihten itibaren İslam alemi düşünce olarak gerilediği gibi gittikçe İslam'ın safiyetinden de uzaklaşmıştır. Bunun önüne ancak sahih bir Kur'an ve sünnet eğitimi ile geçilebileceğini yeri gelmişken belirtelim.



    --------------------------------------------------------------------------------

    [1] Ali İmran, 19. [2] Ali İmran, 85. [3] İbn Arabi, Fususu'l-Hikem, 225, 191-196; ayrıca bkz.: Dr. Abdulkadir Mahmud, el-Felsefetu's-Sufiyye fi'l-İslam, 516-521, Da-ru'l-Fikri'l-Arabi.

    [4] İbn Arabi, Zehairu'l-Ahlak Şerhu Tercümani'l-Eşvak, 39, Dr. Abdulkadir Mahmud, a. g. e., 503-531, Dr. Kemal Muhammed İsa, Nazarat fi Mutekadat Ibn Arabi, 51-59, Daru'l-Muctema, 1986, Burhaneddin el-Bikai, Masrau't-Tasavvuf, 99-100, tah. Abdurrahman el-Vekil, Yayın yeri ve tarihi yoktur. [5] İbn Arabi, Fususu'l-Hikem, 112-113; ayrıca Bali Şerhi, 191, Hicri 1309.
    [6] (Fusûs ül-Hikem, Milli Eğitim Bakanlığı 1962 baskısı ve 1992 yılı baskısı, çev. Nuri Gencosman, Fas. VII .) [7] Naziat, 25. [8] Mümin, 84-85 [9] İbn Arabi, Fususu'l-Hikem, 1/212, Afifi neşri. [10] Dr. Mustafa Galveş, et-Tasavvuf fi'l-Mizan, 100-101, Daru Nahdati Mısr, Kahire.
    [11] Niyazi Divanı, 109, Maarif Kütüphanesi, İstanbul, 1963. [12] Dr. Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, 325, Gülşen-i Raz'dan naklen. [13] Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 325, Rubailer, 83'den naklen. [14] Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 326, Rubailer, 91'den naklen. [15] Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 326, Rubailer, 223'den naklen. [16] Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 326, Divanı Kebir, 5/478'den naklen. [17] Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 326, Mesnevi, 6/696'dan naklen. [18] Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 326, Gülşen-i Raz, 72'den naklen. [19] Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 329. [20] Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 329. [21] Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 329. [22] Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 328, Gülşen-i Raz, 71-72'den naklen. [23] Rene Guenon, Modern Dünyanın Bunalımı, 18, tere. Mahmud Kanık, Risale Yayınları, İstanbul, 1986
    .

    ...
    Last edited by yeşil; 30. November 2011, 08:19 PM.

    Comment

    • yeşil
      Uzman Üye
      • Oct 2011
      • 105

      #17
      g - Tasavvuf, İslam'ın İnsana Bakışını Bozmuştur

      İslam, insanın mükerrem ve Yüce Allah'ın verdiği emaneti yüklenebilecek bir varlık olarak yaratıldığını belirtir. En güzel yaratılışla yaratıldığını ve diğer yaratıklar arasından emir ve yasakları gözeterek yaşamaya elverişli, yeryüzünde halife olarak yaratıldığını söyler. Yüce Allah'ın buyrukları çerçevesinde hareket ettiği taktirde en yüce makamlara layık olduğu halde, Allah'ı bırakıp başka varlıkların isteği doğrultusunda yaşadığı taktirde esfeli safiline gideceğini söyler.
      İnsan ne lanetlenmiş ve asla ıslah olmayacak bir şeytan, ne de masum bir melektir. Hayra ve şerre müsait olarak yaratılmıştır. Yetenekleri sınırlı ve yaptıklarından sorumludur. Toplumun en büyüğü, en meşhuru ve üst düzeyde olanı böyle olduğu gibi sıradan insanları da böyledir. Aralarındaki üstünlük sadece takva, yani İslam'ın hükümlerini gözetme derecelerine göre olur. İnsanın İslam'daki konumu ana hatlarıyla bu şekildedir.
      Tasavvuf ise, İslam'ın bu dengeli ve sorumlu yapısını altüst etmiş, toplumda sınıf farkını doğurmuş, şeytan gibi usanmaz ve ıslah olmaz azgın bir nefis sahibi olduğunu söyleyerek ömrünü bu mevhum düşmanla mücadele ederek geçirmesini söylemiştir. İnsanlardan kimilerini peygamberlerin ötesinde ve kainatın kaderinde tasarruf edenler kabul ederken, kimilerini de kapıkulu, şeyhin hizmetçisi ve eşiğinde kölesi haline getirmiştir.
      Gavsı azam, kutbu'l-aktam, gavsı samadani, kaderlerde ve kalpler üzerinde tasarrufu olan, Allah ve peygamberle görüşüp onlardan talimat alan, yazdığı ve konuştukları Allah'ın ilhamı ve peygamberin telkini olan, hayat çarkını ve kişilerin geleceğini parmağıyla idare eden, hayatta olduğu kadar öldükten sonra da hayatta tasarrufu olan, hayır ve şer sağlayan, imdada koşan, bağlılarını ahirette destekleyip kurtaran ve Allah ile insanlar arasında aracılık yapan bir konuma getirirken, kimilerini de kapının eşiğinde köle, nefsini öldürmesi için tuvalet kapısında bekçi yahut halk pazarında palyaço, şeyhin elinde oyuncak ve geleceği onun himmetine kalmış bir zavallı yapmaktadır.
      Zavallının yaptığı ibadet ve iyiliklerin kabul olması için Allah ile kendisi arasında şeyhi aracı yapmak zorundadır. Şeyhin odasında oturamaz, eşyasını kullanamaz, yokluğunda hakkında bir şeyi aklına getiremez, boşayacak olursa onun hanımı ile evlenemez, seccadesinde oturamaz, gece gündüz varlığını ve murakebesini aklından çıkaramaz, izni olmadan çalışıp kazanamaz, bir yere gidemez, evlenemez, boşanamaz, kısaca bağımsız ve sorumlu bir insanın yapması gereken işleri yapma hak ve hürriyetine sahip olamaz.
      Şeyhin konumu ve şeyh-mürid ilişkileri incelendiği zaman bu tablo gözümüzün önünde şekillenir. Şeyh-mürid ilişkilerini, kutuplar, evliya, abdal, evtad, nukeba, nuceba, urefa ve benzeri tasavvuf ülkesinin hayali kurmaylarının konumları incelendiği zaman bu söylenenler müşahade edilir. Bunları müşahade etmek için bazı örnekler verelim:
      Muhammed Emin el-Kurdi yazıyor:
      „Mürid, şeyhine tazim göstermeli, açık ve gizli bütün durumlarda onu büyük tanımalıdır. Maksudunun ancak onun elinde gerçekleşebileceğine inanmalıdır. Gözü başka bir şeyhe meyledecek olursa, şeyhinden mahrum olur ve feyiz ona kapanır. Şeyhin bütün tasarruflarına razı olması, ona itaat etmesi ve boyun eğmesi gerekir. Mal ve beden ile ona hizmet etmelidir. Çünkü irade ve muhabbetin cevheri ancak bu yolla belli olur. Doğruluk ve samimiyet ölçüsü ancak bu ölçü ile bilinir. İşlediğinin zahiri haram da olsa, şeyhinin yaptığına itiraz etmemelidir. Ona Niçin böyle yaptın? dememelidir. Çünkü şeyhine Niçin? diyen kişi asla felah bulamaz. Zahirde şeyhten kötü bir durum sadır olabilir, fakat batını itibariyle o durum güzeldir. Külli ve cüzi, ibadet ve adet olsun, bütün işlerde iradesini şeyhinin iradesine teslim etmelidir. Gerçek müridin alametlerinden biri de, şeyhi kendisine Şu fırına gir derse, girmesidir. Şeyhin durumlarını hiç bir şekilde araştırmamalıdır. Zira böyle bir şey çok kişi için meydana geldiği gibi, helakine sebep olabilir. Bütün durumlarda şeyhi hakkında hüsnü zanda bulunmalıdır...
      Bereketini kazanması için ikamette ve yolculukta, bütün işlerinde şeyhini kalbinden çıkarmamalıdır. Dünya ve ahiretle ilgili elde ettiği bütün bereketlerin kendisine şeyhinden geldiğine inanmalıdır. Testerelerle bile kesilse, şeyhinin bir sırrını açmamalıdır. Şeyhinin gönlünün meylettiğini sezdiği bir kadınla evlenmemeli ve şeyhinin boşadığı yahut ondan dul kalan bir kadınla asla evlenmemelidir. Şeyhin sevdiği kişilerle oturmalı, sevmediği kişilerle oturup kalkmamalıdır. Kendisine iltifat etmemesine ve kendisinden yüz çevirmesine sabretmeli, falan için şöyle böyle yaptığı halde bana niçin böyle yapmıyor, dememelidir. Şeyh için hazırlanmış olan yere oturmamalı, izni olmadan herhangi bir konuda ona ısrar etmemeli, yolculuğa çıkmamalı, evlenmemeli ve önemli bir iş yapmamalıdır...“ [1]
      Şeyhin elinde müridin gassalin elindeki cenaze gibi olması gerektiği, her nimeti ve feyzi ondan bilmesi, ona itiraz etmemesi ve kul kölesi olması gerektiği inancı adab kitaplarının hemen hepsinde mevcuttur.
      Mesela bugün kimi tasavvufçuların adab olarak okuttukları ve din kitabı gibi belledikleri Muhammed İbn Abdullah Hani'nin Ali Hüsrevoğlu tarafından tercüme edilen ve İstanbul'da 1980 tarihinde basılan Adab kitabından 152-166 sayfalarına bakılabilir. Şeyh mürid ilişkileri konusunda tasavvufçuların delisi bu şekilde düşündüğü gibi velisi de bu şekilde düşünmektedir. Mesela hatemu'l-evliya olarak bilinen İbn Arabi bunu şöyle ifade etmektedir:
      „Bu itaat üstünkörü ve ihlasla olması lazımdır. Şartsız ve tam olmalıdır. Mürid, tevilsiz, cevapsız, özürsüz ve tepkisiz şeyhin emirlerine harfiyyen bağlı kalır. Şeyhin emri akıldışı, hatta haram işlemeyi de emretse, harfiyyen bu emirlere itaat etmesi lazımdır. Şeriata muhalefet ettiğini görsen bile, ona itiraz etmeyi aklına bile getirmemelisin. Çünkü insan masum değildir. „[2]
      Avarifu'l-Maarif sahibi es-Suhreverdi de şöyle demektedir:
      „Şeyhin sözü Hak ile, Hak'tan ve Hak içindir. Cebrail, vahiy konusunda emin olduğu gibi, şeyh de ilhamı müridlere aktarmada emindir. Cebrail vahiyde hiyanet etmediği gibi, şeyh de ilhamda hiyanet etmez. Rasulullah heva ile konuşmadığı gibi, şeyh de ona uyarak zahir ve batında hevasından konuşmaz. „[3]
      Müridin şeyhe karşı en güzel edebi, sessizlik, donukluk ve hareketsizlik (sukut, humud ve cumud)dur. Şeyhin izni olmadan çok konuşmamalı, çok gülmemeli ve sesini yükseltmemelidir. Şeyhin durumundan kendisine kapalı bir şey olursa, Musa ile Hızır kıssasını hatırlamalı ve itiraz etmemelidir. Üstadına hayır diyen asla felah bulamaz. Şeyh varken, mürid sadece farz namazı kılmalıdır. Çünkü onun görevi hizmettir. Şeyhine bütün durumlarını açmalı ve gizlememelidir. [4]
      Tasavvuf kültüründe ve şeyh-mürid sisteminde müridin şahsiyeti olabildiği kadar yok edilmesine karşın, şeyh yüceltilmekte, kutsallaştırılmakta ve kendisine bir nevi tanrısal özellikler verilmektedir. Bunun bir örneğini Menakıbu'l-Arifin kitabında görüyoruz. Ahmed Eflaki anlatıyor:
      Sultan Veled buyurdu ki: Bir gün babam medresede bilgiler saçıyordu. Bu arada „Gerçek mürid, kendi şeyhinin herkesten büyük olduğuna inanan kimsedir“ dedi. Öyle ki bir adam Bayezid'in müridlerinden birine Şeyhin mi büyük Ebu Hanife mi? diye sordu. O yine, şeyhim dedi. Sonra Ebu Bekir mi büyük senin şeyhin mi? diye sordu. O yine, şeyhim, diye cevap verdi. (Nihayet) o, birer birer bütün sahabeyi saydıktan sonra Muhammed mi büyük senin şeyhin mi? dedi. Yine, şeyhim büyüktür, dedi. En sonunda Tanrı mı büyük senin şeyhin mi? diye sordu. Mürid: Ben tanrıyı şeyhimde gördüm, şeyhimden başka bir şey tanımam, hep onu tanırım ! dedi.
      Başka bir müridden de Tanrı mı büyük, yoksa senin şeyhin mi? diye sordular. O da Bu iki büyük arasında hiç fark yoktur, dedi. Ariflerden biri de: Bu iki büyükten daha büyük biri lazımdır ki bu farkı ortaya koysun demiştir. [5]
      Tasavvuf, şeyh denilen kişinin insanüstü niteliklere sahip olduğunu mürid kişilerin zihinlerine işleyerek onsuz hidayet ve saadetin olamayacağını anlatmakta, onların kulluğunu yapmayan kişilerin şeytanın kulu kölesi olacağını telkin etmektedir. Bu konudaki sloganları meşhurdur: Ebu Yezid el-Bistami bunu şöyle dile getiriyor: Üstadı (şeyhi) olmayanın imamı şeytandır. [6]
      Letaifu'l-Minen sahibi Şarani de şöyle ifade etmektedir:
      Şeyhlerin silsilesine kendisini ulaştıracak ve kalbinden perdeyi kaldıracak üstadı olmayan kimse, sahipsiz bir sokak çocuğu ve nesebi belirsiz bir kişidir. [7]
      Şeyhe karşı müridin adabını belirlemeye çalışan Muhammed Osman da şöyle diyor:
      Geçtiğin her halde şeyhini görmen ve bunun onun vasıtasıyla olduğunu bilmen gerekir. Adabın bini de, namazda oturur gibi huzurunda oturman, onda fena bulman, seccadesinde oturmaman, ibriği ile abdest almaman ve bastonuna dayanmamandır. Ermişlerin birinin şu sözünü dinle: Şeyhine 'niçin' diye soran kimse felah bulmaz. Suretini kalbinden ve hayalinden sakın çıkarma. Bir an olsun ondan gafil olursan, bil ki bu senin bedbahtlığındandır. Onda fena makamına erişmeye çalış, böylece onda beka makamına erişirsin. [8]
      Tasavvufçular, şeyhin emir ve yasak hiç bir isteğine müridin muhalefet etmemesini emretmektedirler. Hz. Peygamber'in sünnetine açıkça muhalefet ettiğini görse bile, şeyhin hiç bir arzusuna muhalefet etmemesini söylerler.[9]
      Müridin şeyhin avucunda kalması ve her şeyini dilediği gibi sömürebilmesi için tasavvufçular, eş-Şarani diliyle, şeyhine başka bir şeyhi ortak koşmanın Allah'a ortak koşmak gibi olduğunu telkin ederler.[10]
      Şeyhin tarikatından başka tarikat seçen veya onun gösterdiği yoldan başka bir yolda giden kişinin dinden çıkmış gibi olacağını bile söylerler. [11]
      Bu felsefe eski sufilerde olduğu gibi yenilerde de devam etmiştir. Bunlardan da bir iki örnek vermek istiyoruz. Bilindiği gibi tasavvuf anlayışında mürid şeyhin elinde gassalin elindeki cenaze gibidir. Müridin zikirden namazına kadar, uykusundan çilesine kadar hemen bütün davranış ve ibadet şekli şeyh tarafından belirlenmektedir. Bunun ifadesini bazılarında görüyoruz.
      Mürid şeyhinin terbiyesinde gassalin elindeki ölü gibi olmalıdır, ki o şeyh müride istediği gibi hareket edebilsin.
      Kalbinde şeyhin efali üzerine itiraz etmemelidir. Şeyhe itiraz çok çirkindir. Muteriz (itiraz eden) mazur olamaz. [12]
      Şeyhin efalinden birine zahiren veya batınen itiraz ve inkar etmemek lazımdır. Olabilir ki şeyh o fiilini bir hikmet tahtında veya imtihan maksadıyla yapmıştır. [13]
      Şeyhin ihtiyar ve tercih ettiği miktardan fazla veya başka zikirlerle meşgul olmamalıdır. [14]
      Babası, oğlu ve bütün insanlardan kendisine daha sevimli olmadıkça hiç biriniz iman etmiş olmaz. buyurduğu gibi, Peygamber efendimiz, mürşidi hakiki peygamber efendimizin varisi olduğundan, onun makamında oturduğundan o zamanın o mümini de onu o tarzda sevmesi lazımdır. O tarzda sevmezse, hava alır. Rasulullah'ı sevmeyenin amelleri heba olduğu gibi, o mürşide Allah'ın rızası için bağlanmayan da kendisi bilir. Onun için bu sevgi bağını, saygı bağını, o ruhani irtibatı güzelce yapın. [15]
      Onlar bilmelidirler ki bu taifeyi (mürşidleri) inkar, öldürücü bir zehirdir. Onların yaptıklarına ve sözlerine itiraz da engerek yılanı zehridir. Bu şekilde davranmak, ebedi ölüme ve helake götürür. [16]
      Tassavufun insan şahsiyetini öldürdüğü ve köpekten, hatta kafirlerden daha aşağı durma düşürdüğünü mutasavvıfların kendi sözlerinden okuyalım.
      Veliler serdarı Şah Bahaaddin Nakşibend hazretleri bir gün yolda giderken bir köpeğin ayak çukurunda biriken suya bakarak Ben şu sudan daha kirliyim derler. Yanındakilerin şaşırdıkları, hayret ettiklerini görünce ilave eder: Hatta ben kafirden daha adi ve kirliyim. İşte denge noktasında olmak budur. [17]
      Dünyada bulunan her insan, hatta Frenk kafirlerini ve sapıkları, zındıkları her bakımdan kendimden daha iyi görüyorum. Bunların en kötüsü olarak kendimi görüyorum. [18]
      Tasavvufun insan şahsiyetini öldürmesi için mensupları her yola başvurmuşlardır. İnsanı en tiksindirici işlerde bile çalıştırmışlardır. Yola giren padişaha dilencilik yaptırılmıştır, intisap etmek isteyen vezire sokaklarda sakatat sattırılmış, devrin en büyük ilim otoritelerine tekkenin helaları temizlettirilmiştir... [19]
      Hemen her ilimde söz sahibi olan Gazali gibi bir alim bu felsefe ile hayattan uzaklaşıp minareye kapanmamış mıydı? Hayatta insanların problemlerini çözerek alim ve ilim şerefini taşımaya devam edeceği yerde, tasavvufi çile doldurmaya ve insanların ruhlarla konuşmasının felsefesini yapmaya dalmamış mıydı?
      Gördüğümüz gibi tasavvuf, İslam'dan iktibas ettiği unsurları kendi sistemine monte ederek onları da amaç ve karakterinden uzaklaştırmıştır. İslam'ın zaruratı diniyye diye adlandırılan ve onlara iman olmadan kişinin mümin olamayacağı değerleri, hükümleri ve prensipleri tasavvuf elinden geldiği kadar değiştirmeye, saptırmaya ve sulandırmaya çalışmıştır.
      Pasif ve bidatlarla dolu ameli hayatından şirk ve cahiliyye kültürü ile dolu felsefi yönüne kadar tasavvuf İslam alemine çok pahalıya mal olmuştur. Hatta İslam'a girecek ve hidayeti bulacak kimi insanların da İslam yerine tasavvuf dinine takılıp kalmalarına sebep olmuştur. Ayrıntılar ve kimi olumlu yanlar bir yana bırakılırsa, tasavvufun müslümanlara kazandırdığı ve onlara getirdiği bundan ibarettir.


      [1] Muhammed Emin el-Kurdi, Tenvim'l-Kulub fi Muameleti Allami'l-Guyub, 528-531, hicri 1384, Mısır, Kitabın adında bulunan Allamu'l-Guyub niteliği bu durumda herhalde şeyhin kendisine ait olacaktır.
      [2] Muhyiddin İbn Arabi, Tedbirat, 226-227'den naklen A. Palacios, İbn Arabi Hayatuhu ve Mezhebuh, 140-141, tere. Abdurrahman Bedevi, Beyrut, 1979.
      [3] Suhreverdi, Avarifu'l-Maarif, 203-206, İhyau Ulumiddin kitabı sonunda, el-Mektebetu't-Ticariyye, Kahire.
      [4] Suhreverdi, Avarifu'l-Maarif, 197-203, İhya sonunda.
      [5] Ahmed Eflaki, Menakıbu'l-Arifin, 1/310-311
      [6] el-Kuşeyri, er-Risaletu'l-Kuşeyriyye, 2/735, Matbaatu Dari't-Telif, Mısır 1966, eş-Şarani, Letaifu'l-Minen, 147, basım 1913, Mısır.

      [7] eş-Şarani, Letaifu'l-Minen, 146.44. eş-Şarani, Letaifu'l-Minen, 146.
      [8] Muhammed Osman, el-Hibetu'l-Muktebese, 113, basım 1939, Mısır.
      [9] eş-Şarani, Kavaidu's-Sufiyye, 131, Mısır
      [10] eş-Şarani, a. g. e., 154.
      [11] eş-Şarani, Letaifu'l-Minen, 2/103
      [12] Mehmed Zahid Kotku, Tasavvufi Ahlak, 2/218, 263, Seha Neşriyat, İstanbul, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Musahabe, 6/18, Erkam Yayınları, İstanbul, 1982.
      [13] Mehmed Zahid Kotku, a. g. e., 2/239.
      [14] Mehmed Zahid Kotku, a. g. e., 2/239. Tam teslimiyet için yine bkz.: 2/263.
      [15] Prof. Dr. M. Esad Coşan, Tasavvufa Giriş, 21, Gümüş Kitabevi, Konya, 1990.
      [16] İslam Dergisi, 24, Sayı 82, Haziran 1990 ve 54, sayı 86, Ekim 1990, İmam Rabbani'nin 113. mektubundan tercüme, Mehmet C. Kartalca.
      [17] Yaşar Nuri Öztürk, Kur'anı Kerim ve Sünnet Göre Tasavvuf, 483, istanbul, 1989.
      [18] Mektubat Tercümesi, 1/22, Mektup, 11, Tercüme, Hüseyin Hilmi Işık
      [19] Yaşar Nuri Öztürk, a. g. e., 120.
      Last edited by yeşil; 30. November 2011, 08:14 PM.

      Comment

      • yeşil
        Uzman Üye
        • Oct 2011
        • 105

        #18
        4 - TASAVVUF VE VAHDET-İ VUCUD İNANCI [1]

        A - Mekke müşriklerinde dahi bulunmayan yanlışlık

        Daha önceki bölümlerde ayrıntılı olarak anlatıldığı gibi, Mekke müşrikleri Allah'ın mevcudiyetini biliyor ve kabul ediyorlardı. O'nun mutlak güç ve kudret sahibi olduğunu, herşeyi yaratan olduğunu tasdik ediyorlardı. Ancak ayette de geçtiği gibi, onlar bu olumlu özelliklerine rağmen müşriktiler, çünkü Allah'ı gerektiği kadar ve gerektiği biçimiyle bilmiyor, tanımıyorlardı.

        Dolayısıyla inançlarının olumlu yönleri, olumsuzlarla karşılaştırıldığında bir anlamı kalmıyordu. Onların Allah'la ilgili inançlarının genel özellikleri şöyle idi; onlar putları Allah ile kendi aralarında aracı ve putları kendileri için Allah'a karşı şefaatçi kabul etme yanlışlıklarına karşılık, Allah ile yaratıkları, varlık ve sıfatlar itibarıyla tamamen ayrı kabul etmek gibi bir doğruya da sahiptiler.

        Hatta Allah ile yaratıkları ayırmada o kadar hassastılar ki bu hassaslıkları bir başka yanlışlığa neden olmuştu. Söz konusu yanlışlıkları, Allah'ın yüceliği nedeniyle, hiç bir yaratıkla aşağılığı nedeniyle ilgilenmeyeceği inancıydı. Bu yanlışlık nedeniyledir ki Resûlüllah (sav)'e karşı çıkarken Allah'ın bir insanı elçi olarak seçmiyeceğini, Öylesi yüce bir varlığın insan ile irtibat kurmayacağını belirtiyorlardı.

        İşte bütün bunlar ve özellikle de inançlarındaki olumlu yönler nedeniyle Resûlüllah (sav)'e ilk gelen ayetlerden bir kısmını oluşturan ve Tevhid esasının başhbaşına açıklandığı bir sûre olan İhlâs sûresi "De ki O Allah tektir" ayetiyle başlıyordu. Yani müşriklerin "Rabb'ın nasıldır, kimdir?" içerikli sorularına Resul aracılığıyla "Bilmek istediğiniz Rabb'im yeni bir İlâh değil, Allah'tır. Benim Rabb'im, diğer mabudları bırakarak kendisine ibadet edeceğiniz yeni bir Rabb değildir. Aslında o Rabb, Allah dediğiniz Rabb'ın kendisidir" biçiminde cevap verilerek, Allah'la ilgili inançlarının doğru yönleri tasdik edilip açıklanıyor, yanlışları da gösteriliyordu.

        Böylelikle onların Allah inancı, tashih edilmiş oluyordu. Ayrıca daha önce de belirttiğimiz gibi onların yanlışlarının en önemli yönünü ise İlâh, Rabb ve Melik'lik sıfatlarını parçalayıp bir kısmını kendilerine ait kılmaları oluşturuyordu. Bu nedenle ilk gelen ayetlerden itibaren bu sıfatların sadece Allah'a ait olduğu açıklanır.

        Hatta bundan dolayı ki ilk ayetlerde Allah'ın İlâh, Rabb ve Melik oluşu tekrar tekrar vurgulanır. Bu hakikat insanların kafa ve kalplerine iyice yerleştirilir ve sonraki ayetlerde ise ayrıntılı sıfatlar fazla zikredilmeden Allah'tan sadece Allah ismiyle bahsedilir. Çünkü insanlar artık Allah'ın kim olduğunu doğru şekilde bilmektedirler.

        Fakat ne yazık ve gariptir ki İslâm Tasavvufu ismiyle oluşan yapı içerisindeki bazı sûfiler, müslüman sıfatlarına rağmen, Allah hakkında, Mekke müşriklerinin sahip oldukları doğrular kadar dahi doğrulara sahip olamamışlardır. Hemen belirtelim bu tesbitimizi çok ağır bir iddia/itham olduğunu belirterek karşı çıkanların bulunmasını beklemek gerekecektir. Keşke öyle olsaydı. Fakat ne yazık ki bu tesbitimiz, ne bir iddia, ne de bir ithamdır, aksine gerçeğin ifadesidir.

        Zira bazı sûfiler (ki bunların en önemli özellikleri ise, halk arasında büyük bir takdir ve kabul görmüş olmalarıdır) bu tesbitimizi hiç bir şüpheye yer bırakmayacak kadar haklı çıkaracak özelliklere sahip olmuşlardır. Bu tesbitimizin en önemli dayanağı, Tevhid esasının çarpıtılmasında çok önemli fonksiyonlar üstlenmiş olan Fenâ-Bekâ konusudur. Şöyleki;

        Allah'ın güç, kudret, ilim ve sıfatları gereği bütün yaratıklarının her anına ve haline hakim olduğu gerçeği Tevhid'in temellerinden birisi ve hatta en önemlisidir. Her Elçi, insanlara la ilahe illallah hakikatini tebliğ ederken, Allah ile yaratıklar arasındaki ayrılığı (farklılığı) özellikle vurgulamıştır. Buna göre Allah ile yaratıklar arasında hiç bir şekilde benzerlik ve ortaklık yoktur;

        "(Allah'ın) zatına benzer hiçbir şey yoktur."(42/ll)

        Allah, bütün yaratıklar üzerinde mutlak güç, kudret ve hakim olmasına karşılık, yaratıklar ise (özellikle de insan) varoluş şartlan gereği varlıklarının dayanağı ve sebebi olan Allah'a ibadet etmeleri gerekir. Diğer bir ifadeyle, Allah ile yaratıklar arasındaki tek ilişki, Rabb-Kul ilşkisidir. İnsanın Allah'a ibadetinin esasını ve asıl biçimini ise Fena ile ifade edilen özellikler oluşturur.

        Burada önemli olan isim değil, o ismin ifade ettiği şartlardır. Buna göre Fenâ'nın temel üç özelliği vardır;
        1-) Allah'tan başkasına ibadet/kulluk etmemek;
        2-) Allah'tan başka hiç bir varlığı, Allah'a rağmen ölçü kabul etmemek;
        3-) Allah'tan başka bütün varlıkların varlığının nedeninin Allah olduğunu bilmek.

        Bunlar gerçekleştiği zaman kul, bütün sorumluluklarını, dolayısıyla Misak'ın şartlarını gerçekleştirmiş olur. Bu ise Rızaullah'a nail olmaktan başka bir sonuca neden olmaz.

        Dinin özellikle ibadetle ilgili esaslarında sınırları zorlayarak fazla sorumluluklar üstlenme eğilimine girmiş olan zâhidler, iç ve dış etkilerin sonucunda zamanla inanç ve düşün çelerde de farklı özelliklere sahip olmaya başlarlar. Zaten bu safha, tasavvufun oluşum aşamasını oluşturur. Bu süreçte önemli bir değişiklik (bozulma) Fena inancında görülür. Bu değişiklik zamanla artarak ve genişleyerek, sonuçta Allah-Kul, Yaratan-Yaratılmış ayrımının kaybedildiği bir noktaya ulaşır, işte Mekke müşriklerinde dahi bulunmayan yanlışlık buradadır. Ve bu yanlışlığın mensup ve taraftarları "Müslüman" sıfatına sahip bazı insanlar olmuştur.

        İlk dönem sûfileri (H.2./M.8.yüzyıl) Allah'a hakkıyla kulluk edebilmek için, kişinin kendisinden geçmesi (Fena olması) inancını oluştururlar. Bu genel hatlarıyla ve büyük oranda doğru temeller üzerinde yer alan bir inanç ve kanaat olur. Buna göre kişi, Allah'tan başka her şeyden geçmeli ve sadece Allah'a yönelmeli, böylelikle kulluğun gerçek şuuruna erebilmelidir.

        Ancak kişinin kendisinden geçmesi inancı, bir ileri safhada kendisinden geçilen mevcudun ne olduğu problemini gündeme getirir. Probleme göre, kendinden geçmenin (Fena olmanın) gereği olan Fenâfillâh Allah'ta yok olma hali gerçekleşince, yani Allah'tan başka hiç bir şeyi görmeme, bilmeme, duymama hali gerçekleşince, kendisinden geçilenler (Vûcudlar, Allah'tan gayrı herşey) ne olmuştur?

        Bu, çözülmesi gereken önemli bir konu olarak gündemi oluşturur. Buna bağlı olarakta, Fena gerçekleştiği zaman, bunun tamamıyla Allah'ın rıza ve takdirine uygun yaşamak, davranmak anlamına mı geldiği, yoksa Allah-Kul ayrımını kaldırıp "Bir" olmak anlamına mı geldiği konusu, üzerinde sıklıkla düşünülen husus olur. Bazılarını tahmin ede-bilsek dahi, tam olarak bilemediğimiz bazı sebeplerden dolayı, söz konusu problemin odaklaştığı yukarıdaki soruya Bekâ-billah (Allah'la bakî olmak) biçiminde cevap verilir ve bu cevap çoğu sûfî tarafından kolaylıkla kabul edilir.

        Bu cevabın açığa çıkmasında ve bunun oluşumunda o günün müslümanların ilgi odaklarından birisini teşkil eden Felsefe'nin önemli etkileri olur. Ancak felsefenin oynadığı bu önemli rol çoğu zaman saklanmaya çalışılır. Hint mistisizminin bazı inançları ise Beka billah inancının oluşumunda diğer önemli esin kaynağı olur.
        Şöyleki;
        Plotinus'a (M.270) göre, Tanrıyı bilmek, onunla "Bir" olmak anlamına gelir. Bu bir olmak ise, bilen/bilinen ayrımım tamamen ortadan kaldırır. Hint mistisizmin kaynağı olan Upanişadlar ve Vedantalar'a göre ise varoluşun gereği ve şartı Evrensel Varlık'la (Tanrı'yla) "Bir" olmaktır. Bu ise çoğu zaman Evrensel Varhk'ın insana hulul etmesi şeklinde gerçekleşir. Bu durumun gerçekleşme nedeni ise, insanın arınması, ve yüceleş-mesidir.


        [1] Bu yazımızın bir bölümü Celaleddin Vatandaş hocamız tarafından kaleme alınmıştır.
        ...
        Last edited by yeşil; 30. November 2011, 08:11 PM.

        Comment

        • yeşil
          Uzman Üye
          • Oct 2011
          • 105

          #19
          Hummalı bir çalışma ile kısa sürede tercüme edilerek, Arapçaya kazandırılan felsefe kitapları ve bilhassa Hallac-ı Mansûr (309/922) gibi bazı sûfilerin Hint'i sık sık ziyaret etmeleri, Bekâbillah inancının oluşmasında etkili olan malzemeyi sağlamış görünüyor. Bu inancın oluşup, kabul görmesi fena inancının aslından oldukça farklı boyutlarda anlamlandırılmasına da zemin hazırlar. Bütün bunlar sonucunda da kendisinden geçilenin ne olduğuna yönelik soruya cevap verilmiş olur;

          "Ben, sevgi ile bağlı olduğum O kimseyim ve sevdiğim O kimse benim,
          Biz bir tek cesede girmiş iki ruhuz,
          Sen beni görüyorsan, O'nu da görürsün,
          Şayet O'nu görüyorsan her ikimizi de görürsün"
          Biz bir tek cesede girmiş iki ruhuz,
          Sen beni görüyorsan, O'nu da görürsün,
          Şayet O'nu görüyorsan her ikimizi de görürsün" [1]


          Daha çok hulul inancını ifade eden bu ve benzeri ifadelerle de anlaşılmış olur ki, terkedilen, kendisinden geçilen yoktur. Aksine Mutlak Varlık oluşun bilincine varmak vardır. Hallac-ı Mansûr'un (309/922) diğer bir çok şiirinde ifade edilen bu inancın özeti ise "Enel Hakk" sözü olur. O, Hint seyahatleri sırasında öğrendiği Hulul inancını Fena inancının çarpıtılmış biçimi içerisinde ifade ederek bu inancın yaygınlık kazanmasına zemin hazırlar.

          Elbetteki Mansûr, değiştirilip, çarpıtılan ve bu nedenle Tevhid muhalifi bir özellik kazanan Fena konusunun tek örneği değildir. Daha bir çok sûfi, değişik vesilelerle Mansûr'unkine benzer inançlarını açığa vurmaktan geri kalmazlar. Zamanında zındıklıkla suçlanan
          Zü'n Nün el-Mısrî (246/861)


          "Harmaniyemin içinde Allah'tan başka birşey mevcut değil." [2]

          gibi sözleriyle, söz konusu inancı dile getirirken, bu inancı sistemleştirip, başlıbaşına bir inanç sistemi haline getiren İbn Arabî (638/1240) ise

          "O'nun peygamberi O'dur, göndermesi O'dur ve kelimesi O'dur. O kendisini kendisiyle Kendi'ne göndermiş'tir." [3]

          sözleri ve benzerleriyle aynı inancı bazı ufak farklılıklarla tekrarlar. Daha bir çok örneği bulunabilecek bu şahsiyetlerin bir diğer temsilcisi ise Yunus Emre (20/1320-21) olur.

          O, genel kabul görmüş olan şiirlerinin arasına serpiştirdiği ve hulul ile Vahdet-i Vûcud arasında gidip/gelen inancı ile Allah-Kul, Yaratan-Yaratılan ayrımını kaldırmaya yönelik tavırlar sergiler. Örneğin şu şiirinde olduğu gibi;

          "Dost yüzin göricek şirk yağmalandı Anunçün kapuda kaldı serî'at"
          "Dost yüzin göricek şirk yağmalandı Anunçün kapuda kaldı serî'at" [4]

          Ünlü mutasavvıf-şair Kaygusuz Abdal'ın (848/1444 ifadeleri de aynı inancın bir başka örneğidir;


          "Bu cümle eşyaya mevcûd olan sen
          Bu mevcûd olana vücûd olan sen
          Dohsın yirde gökde her mekânda
          Bî-nişân sır olarsın her nisanda
          Şol ay yüzlerde çesm-i siyah sen
          Hocasın dahi her bir meta' sen
          Geh olur âlemü'l-esrar olur sın
          Gehî Ahmet gehi Haydar olursın
          Gehî Yûnus ile batn-ı semekde
          Gehi asel olursın her petekde
          Gefi Yûsuf-ıla Mısır'da sultân
          Gehl Fir'avn-ıla Musa'ya düşman
          Külli şeyde mevcüd oldı çün ki Hakk 'un varlığı
          Gel Hakk'ı hâzır görürsen hüsni inkâr eyleme"[5]


          Bütün bu örneklerde anlam bulan ve bazı ufak farklılıklarla ifade edilen inancın en somut tezahürü Şebüsterî'de (725/1324-25) karşımıza çıkar;

          "Enelhak, mutlak olarak sırları açığa vurmaktır, Hak'tan başka kim Enelhak diyebilir?
          Alemin bütün zerreleri Mansur gibi Enelhak demektedir... Sen, onları ister sarhoş say, ister Mansur!
          Daima bu teşbihi çekip dururlar...hepsi de bu hakikatle vardır.
          Eymen vadisine gir de o ağaç, sana da "Ben Tanrıyım Tanrı" desin.
          Bir ağacın "Ben Tanrıyım" demesi doğru ve yerinde olsun da neden bir kutlu kişinin demesi doğru ve yerinde olmasın?
          Gönlünde şüphesi olmayan kişi şüphesiz olarak bilir ki varlık, ancak birdir.
          Birden başka bir şey daha olmadı ki hulul ve ittihat olabilsin. Halbuki birlik, sülük neticesinde tahakkuk eder.
          Halkın varlığı ve çokluğu görünüştedir. Yoksa görünenler zaten hakikatte yoktur
          Karşına bir ayna al da bak...oradaki aksi gör.
          İşte âlemin aslı da bu çeşit...bildin mi iman et ve bu imana yapış!
          Hak'tan başka bir varlık yok...ister o Hak'tır de, ister ben Hak'kım de" [6]


          Tarihî süreçte bütün bu inançların, şu veya bu şekilde yaygınlık ve meşruluk(!) kazanmasından sonra, Kur'an ve Sünnette açıklanan Tevhid hakikati had safhada değişime uğrar. Bütün yaratıklara oranla müteal (aşkın olan Allah inancının yerine, kendisiyle bir, hatta içice olunabilen Tanrı inancı alır.

          [1] Bazıları duygusal bir tavırla Hallac-ı Mansûr'u ve Ünlü sözü ‘Ene’l Hakk'ı savunup yorumlayarak, temize çıkarmaya ve Hallac-ı Mansur'un ilgili sözüyle kendisinin Allah olduğu gibi bir iddia taşımadığını isbatlamaya çalışırlar. Halbuki onun bü*tün yorumlara kapalı olacak kadar iddiasını ifade eden sözleri vardır ve bu örne*ğin Kitabu'l Tavasin'in de çokça bulunabilir. Ayrıca onun Allah'lık iddiası sonra*dan oluşturulmuş bir itham/suçlamada değildir. Çünkü bizzat yakın adamları ve arkadaşları onun (haşa)Allah' olduğuna inandıkları için öldürülmediğine ve ya*kında tekrar dünyaya geleceğine bizzat o öldürüldüğü sırada dahi inanıyorlardı.(Bkz; İslâm Tarihi, 4/148 Ayrıca İslâm Düşünürleri 20,21)
          Hallac-ı Mansur'un inançları konusuna Ehl-i Sünnet'in alimlerinden el-Bağdadî, kitabına ayrı bir bölüm ekler ve Hallac-ı Mansûr'u ve takipçilerini "sapıklar" arasına dahil eder. Bu konuda bakınız; el-Fark,239-243


          [2] Güngör, 255,257 Prof.Dr.Erol Güngör,Islam Tasavvufunun Meseleleri, ötüken yy. Ist. 1982
          [3] Üç Bilge, 120, Çev.Ali Ünal,Insan yy. Ist. 1985
          [4] (Yunus Emre Divânı, Kültür Bakanlığı Yayınları Seri.380 - B. 1989, Hazırlayan Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, sayfa 11.)
          Bu konudaki diğer örneklerden şunlar da anlamlı ve ilgi çekicidir; "Her gelen oldur giden ol görinen oldur gören ol ...süfli cümleten oldur ger bana görine"
          "Hak cihâna foludur kimsene Hakk'ı bilmez Anı sen senden iste o senden aynı olmaz"
          "Yûnus'un sözleri Hak cümle didügi saddak
          Ne gördüysen kamu Hak cümle vücûdda bulduk*
          "Tanrı kadîm kul kadîm ayrılmadum bir adım
          Gör kul kim Tanrı kimdür anla iy sâhib-kâbüT (Yunus Emre Divanı.31,114,142,160)

          [5] Kaygusuz Abdal,265-267, Doç.Dr.Adurrahman Güzel, Kültür Bakanl. Yy. Ankara
          [6] Gülşen-i Râz, 37-40 Şebusteri, Gülşeni Raz, Çev. Prof. Abdulbaki Gölpınarlı, MEB Yy. 2. Baskı, Ist. 1968
          Last edited by yeşil; 30. November 2011, 08:08 PM.

          Comment

          • yeşil
            Uzman Üye
            • Oct 2011
            • 105

            #20
            B - En Büyük ŞİRK : VAHDET-İ VUCUD İNANCI

            Anlamı ve mahiyeti ile ilgili tartışmaların hiç kesilmediği bir konu olan Vahdet-i Vücûd, harici tesirlerin etkin olduğu bir inançtır.

            Müslümanların savaşlar veya ticarî ilişkiler sonucunda özellikle Hint'le irtibat kurmaları, Hint din ve felsefelerinin müslümanlar arasında tanınmasına imkân sağlar.

            Bu irtibat süresince Veda inancı bazı sûfîlerce düşünce ve inançlarını izahta yardımcı unsur olarak benimsenir. Veda inancına göre, tabiat diye başlı başına bir mevcûd yoktur. Varolan sadece yaratıcı kudrettir. Tabiat ise onun bir görüntüsüdür. Aynen dalga ve köpüğün, denizin bir görüntüsü olması gibi. Deniz kayboldumu dalgada köpükte kalmaz. Deniz dalga ve köpükten ibaret değildir ancak onlarsız da kendisini gösteremez.

            Fena inancının doğru biçiminden, bozulmuş, çarpıtılmış biçimine geçişte Allah'ın varlığının karşısında ayrı bir "Ben"in olamayacağı inancının oluşması, Vahdet-i Vücûd inancının doğuşunda önemli bir safhayı teşkil eder.

            Eğer "Ben" yoksa, o zaman diğer şeylerin de olmaması gerektiği kanaati oluşur. Diğer şeyleri, Allah'a rağmen var kabul etmek Yunus Emre'nin önceki sayfada geçen mısrasında olduğu gibi, şirk olarak nitelenir.

            Ancak bu inancın baştaki dağınıklıktan ve yorum farklılıklarından kurtarılıp, sistemli şekilde ifade edilmesi hemen gerçekleşmemiştir. Bunun için İbn Arabi'yi (638/1240) beklemek gerekmiştir. Veda inancı ve diğer toplumların felsefî birikimleri son safhada sahip olunan söz konusu inancı izahta önemli kolaylıklar sağlar ve böylelikle felsefî bir sistem doğar; bu Vahdet-i Vücûd inancıdır.

            İbn Arabi'de ontolojik ve metafizik anlamda başlıbaşına bir inanç sistemi haline gelen Vahdet-i Vücûd inancı, bazı sufilerin elastikiyetli ifadeleri içerisinde tasavvufun bünyesinde yerini alır. Elâstiki ifadelerle anlatılan ve bu nedenle istenilen anlama çekilebilen bu inanç, böylelikle müslüman halkın kabulünü elde etme imkânı kazanır.

            Söz konusu inancın anlamını araştıracak olursak; Vahdet-i Vücûd inancı "Vücud'"un tek olduğu ve bunun da Vücud-u Mutlak olan Vücud-u İlâhi'den ibaret olduğu anlamına gelir.[1]

            Buna göre âlem (kâinat) Allah'ın (Vucud-u İlâhî'nin) dış görünüşünden ibarettir. Allah ise âlemin iç görünüşüdür, ikisi arasında cevher, araz farklılığı varsa da bu görünüşten ibaret olup, gerçekte her ikisinin de sıfatlarında fark mevcut değildir.

            Başta İbn Arabî olmak üzere en açık biçimiyle Sadreddin Konevî (673/1274) Celâleddin Rumî (672/1273), Abdulkadîr el-lci (756/1355), İbn Seb'în (669/1270), lbnu'l Farız (632/1235), Tîlimsanî ( ) gibi ünlü sufîlerin söz ve yazılarında kolaylıkla bu*lunabilecek Vahdet-i Vücûd inancı, günümüz araştırıcılarının çoğunun zihnin de Batı kökenli Panteizm kavramını çağrıştırır bir şekilde yer etmiştir. Çünkü Panteizm'e göre de "Allah'ın âlem*den ayrı ve müstakil bir şahsiyeti yoktur." [2]

            Elbetteki yanlışlığın coğrafyası ve zamanı olmaz. Yanlış, her yerde ve zamanda yanlıştır. Üstelik yanlışlar arasındaki farklılık*lar (zıtlıklar) birine oranla diğerini doğru kılmaz. Yani basit bir örnekle; 2 kere 2'nin değişik kişiler tarafından 5 veya 7 olarak kabul edilmesi durumunda, 5 sonucunu yanlış kabul eden birisinin 5 ile 7 sonuçları birbirinden farklı olması nedeniyle, 7 'yi 5'e kıyaslayarak " 2 kere 2 nin 5 ettiği görüşü yanlıştır, 7'de 5'ten farklıdır o halde 2 kere 2, 7 dir" yargısında bulunamaz ve böyle bir yargı doğru kabul edilemez. Çünkü 2 kere 2'nin 5 ettiği düşüncesi nasıl yanlışsa 7 ettiği düşüncesi de aynı şekilde yanlıştır. Zira bir yanlışın durumu diğer bir yanlışa göre değil, doğruya gö*re bir anlam ifade eder.

            Birşey, doğru olandan farklı ise yanlışlık değerini kazanır. Doğruyla aynı ise doğruluk değerini kazanır. Bunları belirtmemizin nedeni; Vahdet-i Vücûd inancını ısrarla Batı'nın panteizminden farklı olduğunu vurgulayarak doğru (hakikat) kılma gayretlerinin hiç eksik olmamasıdır. [3]

            Bu du*rumda olanlar Fena ve Hulûl’la ilgili inançlara sahip olup, bunu tereddütsüz bir şekilde ifade eden kişilere rağmen, "Onlar bu*nunla hululü kasdetmiyorlar(dı)" diyerek konuyu zoraki olumlu mecralara çekmeye çalışan kişilerle benzer tavır içerisindedirler.

            Kraldan çok kralcı kesilme eğilimi taşıyan bu şahsiyetlerinden birisi de çağdaş araştırıcılardan Seyyid Hüseyin Nasr'dır ve konumuzun anlaşılması için onu bir örnek olarak alabiliriz.

            O, kitap*larında ısrarlı bir şekilde Vahdet-i Vücûd'un Panteizm olmadığı*nı açıklar. Ona göre, bu ikisi arasında hiç bir benzerlik yoktur. Şu açıklaması ise bu ilgisizliği(!) göstermeye yöneliktir; "(Öncelikle) Panteizm felsefi bir sistem(dir)...ikinci olarak, panteizm Allah'la kâinat arasında tözsel bir devamlılık öngörür...(Vahdet-i Vücûd inancına gelince) şudur bu doktrinin esasları, Allah kâinat karşı*sında mutlak aşkın (müteal) olmakla birlikte, kâinat O'ndan bü*tünüyle ayrı değildir. Yani kâinat esrarlı biçimde Allah'a katılmış durumdadır." [4]

            Görüldüğü gibi Panteizm ile Vahdet-i Vücûd arasındaki çok ince anlam farklılıkları dikkate alınarak, Vahdet-i Vücûd'un, Pateizm olmadığı ve Panteizm yanlış olduğuna göre, Vahdet-i Vucûd'un doğru/hakikat olduğu gibi bir saçmalığa düşülmektedir.

            Halbuki la ilahe illâllah'ta simgeleşen Tevhid hakikati çerçevesinde düşünüldüğünde dikkate alınması gereken husus, Vahdet-i Vücûd'un Tevhid'in gereği mi yoksa onun çarpıtılmış biçiminin ulaştığı bir inanç mı olduğu konusudur.

            Vahdet-i Vücûd inancını, karşıtları bir yana, bizzat taraftarlarının ifadelerinden hareketle anlamaya çalışacak olursak, ilk sıralarda karşımıza çıkan şahıs Hallac-ı Mansur (309/921) olur. Onun daha çok hulul inancını çağrıştırır ifade ve fikirleri önceki sayfalarda da geçtiği gibi bir çok taraftar bulur. O'nun çok sayıdaki taraftarlarlarından bir örnek olarak yakın dönem sufilerinde Nazmi Efendi'yi(1113/1701) anabiliriz.

            O, Vahdet-i Vücûd inancı gereği, hulul inancına karşı çıkar. Hulul olabilmesi için iki ayrı varlığın bulunması gerektiğini ifade eder ve O'na göre iki ay*rı varlık yoktur. Bu nedenle hulul inancı yanlıştır, hakikate muhaliftir. Çünkü bir tek varlık vardır. O da "Vücûd-u Mutlak" olan Allah'tır.

            Nazmî Efendi'ye göre, "Allah bütün âlemi, kâinatı kaplamış" demek de büyük yanlıştır, Allah'tan ayrı bir âlemin olduğu söz konusu edilmektedir. Halbuki âlem, eşya diye birşey yoktur. Varolan sadece Allah'tır. An*cak bunu ise cahiller değil sadece "ev ednâ" makamına erişenler anlayabilirler." [5]



            --------------------------------------------------------------------------------

            [1] "(La mevcûde illâ Hu!) demek, Allah'tan başka mevcud yok demektir. Asıl mev*cutta ancak odur. Ariflerin (Ya Maksud!), (ya Mevcud!) sözleri de buna delildir. Çünkü, eşyanın bazısı bazısına zıt olmakla beraber, Allah bütün eşyayı kapla*mıştır ve çünkü eşya manevi vucûd altında mevcuttur. Başka bir deyişle varlık*lardan her biri o tek aslın kuvvetlerinin bir suretidir ve zıtlık ve netyde, ancak bu suretler, bu mertebeler bakımındandır. Şu halde, Allah, bu mertebelerden mü*nezzeh olmakla beraber, onlardan hali de değildir."( Sunar, Cavit, İmam Rabbani-İbn Arabi Vahdet-i Vücut-Vahdet-i Şuhut meselesi, 237, Ankara 1960 )

            [2] Prof. Dr. S. Hayri BOLAY, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Ankara 1987, s. 201.
            [3] Bu durumun çok sayıdaki örneklerinden ve en tipiklerinden birisi, Doç. Dr. Hü*samettin Erdem'in "Panteizm ve Vahdet-i Vücûd Mukayesesi" isimli çalışmasıdır. Konuyla özellikle ilgilenenler bu kitaptaki ilginç tavrı dikkate alarak, yanlışın bir başka yanlışla kıyaslanarak nasıl doğru kılınmaya çalışıldığını görebilirler.
            [4] Üç Bilge, 117,119 Üç Müslüman, 137, Seyyid Hüseyin Nasr, [ Üç Müslüman Bilge,Çev: Ali Ünal, İnsan Yy. 1985]
            [5] Nazmî, 60,61 [Prof. Dr. Osman Türer, Türk Mutasavvıfı ve şairi Muhammed Nazmi, Kültür ve Turizm Bk. Yy. Ankara 1988]

            ...
            Last edited by yeşil; 30. November 2011, 08:04 PM.

            Comment

            • yeşil
              Uzman Üye
              • Oct 2011
              • 105

              #21
              Ünlü sûfı-şair Camî'de (898/1492) mensubu olduğu ve savunduğu Vahdet-i Vücûd inancını bir çok şiirinde tekrar tekrar açıklar. Şu şiiri bunlardan sadece birisidir;

              Arkadaş,dost, yoldaş,
              Hepsi O,
              Dilencinin yırtık-sökük elbisesindeki de
              Krallara lâyık sırmalı kaftanlardaki de,
              Hep O;
              Çeşitliliğin sergilenişinde veya birliğin gizliliğinde
              Vallahi hep O!
              Tallahi hep O! [1]


              Ibn Arabi'nin (638/1240) Vahdet-i Vücûd inancının sistemleştiricisi olduğunu belirtmiştim. O, seleflerinden aldığı bu inan*cı sistemli, başlıbaşına bir inanç sistemi haline getirdikten sonra haleflerine devreder. Bu itibarla konunun İbn Arabî merkezli in*celenmesinde yarar vardır.

              İbn Arabi'nin Vahdet-i Vücûd inancı*nın doğru biçimde anlaşılabilmesi için Nazmi Efendi örneğinde olduğu gibi, hulul inancının dayanak alınması gerekmektedir. Şöyleki, O, hulul inancının saçma olduğunu ifade eder. Çünkü hulul olması için, iki ayrı varlığın (hulul eden ve kendisine hulul olunan - Allah/kâinat) bulunması gerektiğini söyler.

              Halbuki ona göre mevcud (varolanlar) Bir'dir. "Hakikat budur ki, Halik, Mahlûktur ve yine hakikat budur ki, Mahlûk, Hâlık'tır. Bunların hepsi bir tek varlıktandır. Hayır belki O tek varlıktır. Ve yine O, çokluk halinde olan varlıktır."[2]

              Ona göre âlem ile Allah arasında bir ayrıma gidilmesi zorunlu görülecek olursa, bu ancak zihinsel olarak yapılabilir. Yani böylesi bir ayrım şeklîdir, gerçeği yoktur. Çünkü "varlıkta ancak bir vardır. Suyun rengi kabının rengidir." [3]

              O'nun Vahdet-i Vücûd inancının dayanağı olarak ünlü eseri Fûsus el-Hikem dikkate alındığında, söz konusu inancını ifade eden bazı söz ve açıklamaları şunlardır;

              "Bu kitap, nefis ârzularının münezzeh ve içine fesad karışmamış olan en küdsî makamdan indirilmiştir.. .ben ancak bana ilham olunan şeyi söyledim. (s:5)

              Tanrı, mahlûkuna insan ile nazar kıldı ve onlara rahmet eyledi. Şu halde O ezelî olan insan, şekliyle hadîs, zuhur ve neş'eti bakımından ebedî ve daimdir. (s: 10)

              Bineanaleyh biz O'nu gördüğümüz vakit kendi nefislerimizi görürüz ve O bizi gördüğü vakit kendi nefsini görür, (s: 19)

              O (yani Adem) hem Hak, hem de Halk'tır (s:25)

              Hakk'ı tenzih eden kimse ya câhildir, ya edebî noksan kimsedir.. .Çünkü Hak olan Mahlûk'ların hepsinde zuhur yani belirme vardır. Şu halde bütün mefhumlarda beliren O'dur. (s: 51,52)

              Sen Hakk'ın sureti ve Hakk da senin ruhun olduğu olduğu cihetle sen Hakk için cismanî bir suret gibisin. O da senin cesedinin suretini sevk ve idare eden bir ruh gibidir (s:54).
              Alemin suretinden Hakk'ın ayrılması asla mümkün değildir (s: 55).

              Böyle olunca her bir Mâbud'da Allah'tan başkasına ibadet olunmadı (s: 62)

              Sen yere gömüldüğün vakit O'nun içindesin, O senin zarfındır (s: 66)

              Vücûd âleminde ancak O vardır (s: 74).

              Varlıkta O'nu gören, O'dan başkası değildir (s:75).

              İnsan ve eşya isimleriyle anılan hep O'dur (s:76).

              Demek oluyor ki, tabiat âlemi bir aynada beliren suretlerdir. Hayır! belki de çeşitli aynalarda görülen tek bir surettir (s:81).

              Allah beni öğer, ben de O'nu. O bana kulluk eder, ben de O'na (s:94)

              Hakk'ın belirmesi benim vücûdumdadır. Bunun için biz Hakk'a göre kap gibiyiz (s:95).

              Ey nefsinde varlıkları yaratan! Sen halk ettiğin şeylerin hepsisin(s:105).

              Bir vakit olur ki, Kul şüphesiz Rabb olur. Başka bir vakitte de iftirasız kulluk derecesine iner (s:109).

              Herhangi bir mahlûkta Allah'tan şu eser vardır ve diğer mahlûkta bu şey vardır denilemez. Çünkü O ezelî varlık parçalanmayı kabul etmez (s: 111).

              Sen Kul'sun ve Tanrı'sın; kulluğun kimin kulu olduğunu bildiğin içindir (s:116).

              O herşeyi kaplamıştır (s: 118 ).

              Zaten yolda muhakkak olarak yürüyen Hakk'tır. Bilinen de ancak O'dur. (s: 156).

              Şu halde sen bir yönden düşünürsen benim sığınmam O'ndan O'nadır(s:164).

              Göz O'ndan başkasına bakmaz (s:167)...

              Hakikat ancak bizim bahsettiğimizdir. Buna inan ve bu meselede hâl ile bizim gibi ol (s:307)...

              Bu bölüme İmam Ebû Hanife'den (150/767) bir alıntıyla baş*lamış ve insanların aynı kavramla farklı şeyler ifade edebilecekle*rini, bu nedenle kavramların bizzat kendilerinin değil, ifade et*tikleri anlamın önemli olduğunu açıklamıştık.

              Tevhid hakikati*nin "Tevhid", "İslâm" isimleri altında bozulup değiştirilmesine ilişkin çok sayıda örneklerden de anlaşılmış olmalıdır ki, bazı in*sanlar söz ve yazılarında her ne kadar Allah, İslâm, Peygamber, Kur'an vs. gibi isimleri kullanırlarsa da, onların bahsettikleri bu isimlerin Resûlüllah (sav)'in bildirdiği dinin temelini oluşturan benzer isimlerle bir ilişkisi olmamıştır.

              Kısacası çoğu zaman bu şahıslar, Kur'an ve Sünnet'te bildirilen aşkın (Muteal), yaratıklarının herşeyini hükmü altında bulunduran, herşeyi kontrolü, gücü, ilmi altında tutan, sürekli yoktan yaratan, kendisiyle hiç bir yaratığın bir (aynı) olmadığı ve olamayacağı Allah inancının dı*şında bir Allah'a inanmışlar, o kendi hayallerinin ürünü olan ha*yali varlıktan, Allah olarak bahsetmişlerdir.

              Onların inandığı o Allah ise (haşa) yoktan yaratamayan, yaratıklarıyla ilgilenmeyen ve hatta yaratıklarıyla bir (aynı) olan hayallerinin ürünü bir var*lıktır. Bu durumun kısa ve çok güzel bir değerlendirmesi olarak yine İmam Ebû Hanife'nin (150/767) bir tesbitini dikkate almak konunun anlaşılır olması açısından yararlı olacaktır;

              "Bir yahudiye kime ibadet ettiğini sorarsanız, "Allah'a ibadet ediyorum" der. Allah'ı sorduğun zaman, onu beşer şeklinde yaratılmış olan oğlu Üzeyr olduğunu söyler. Bu durumda olan kimse Allah'a iman etmiş olmaz. Eğer bir Hristiyana, kime ibadet ettiğini so*rarsanız "Allah'a ibadet ediyorum" der. Allah'ı sorduğunda, onun İsa'nın cesedinde ve Meryem'in karnında gizlenen, bir yere sığan ve giren varlık olduğunu söyler. Bu durumda bulunan kimse ise Allah'a iman etmiş olmaz. Mecusi'ye de kime ibadet etitiğini so*rarsan, o da "Allah'a ibadet ediyorum" diye cevap verir. Fakat Al*lah'ı sorduğun zaman, onun ortağı, eşi ve çocuğu bulunan bir varlık olduğunu söyler. Bu durumda olan bir kimse de, Allah'a iman etmiş olmaz. Bütün bu kimselerin Allah'ı bilmemeleri ve inkârları birdir. Vasıfları, sıfat ve ibadetleri ise çok ve değişiktir... işte böylece sen onların tavsif ve ibadet ettiklerine, ibadet etme*diğini bilirsin. Çünkü onlar üç yahut iki ilâh tavsif ediyorlar. Tav*sif ettiklerine de ibadet ediyorlar. Oysaki sen, bir olan Allah'ı tav*sif ediyorsun. O halde senin ibadet ettiğin mabudun onların iba*det ettiklerinden başkadır. Onların mabudu da senin ibadet etti*ğinden başkadır. Bunun için Kur'an'da ; "De ki, ey kâfirler.ben si*zin taptıklarınıza tapmam, siz de benim taptığıma tapmazsınız" buyurulmuştur." [4]



              [1] İslâm, 184 [Prof. Dr. Fazlur Rahman, Çev. Doç. Dr. Mehmet Dağ- Doç. Dr. Mehmet Aydın, Selcuk yy. Ist. 1981]
              [2] Fûsus el-Hikem, 79, [ Muhyiddin İbn Arabi, S. 324, Çev: Nuri Gençosman, MEB. Yayınları.]
              [3] Fütuhat, 2/B-405 [ El-Fütuhat el-Mekkiye, İbnul Arabi,Yay. Haz; Prof. Dr. Nihat Keklik, 2 cilt, (İbn Arabinin eserinden fragmentler biçiminde hazırlanmış) İUEF. Yayınları. S. 2/A-3, 2/B-409-411]
              [4] el-Alim,39
              Last edited by yeşil; 30. November 2011, 08:31 PM.

              Comment

              • yeşil
                Uzman Üye
                • Oct 2011
                • 105

                #22
                C - Ünlü VAHDET-İ VÜCÛDcular ve Meşhur Sözleri

                Daha öncede belirttiğim gibi, Vahdet-i Vücûd anlayışında olanlar için kainatla, Allah bir bütün ve aynı şeydir. İslam’a göre kainatla, Allah ayrı ve tamamen farklıdır, bir birlerine benzerlikleri yoktur, ve bütün kainat Allah tarafından yoktan var edilmiş olup, İlâh’lıktan pay almamıştır, yani kainattaki hiç bir şeyde İlâh olma özelliği yoktur. İlâh olarak yalnız Allah vardır. Bunun aksini iddia etmek İslâm’a göre şirk koşmak demektir.

                Kainatı yok saymakta, Allah’ın Kuran’da yaratmayla ilgili bildirdiği bütün ayetleri inkardır bu da küfrün ta kendisidir. Allah’ın kainatı yaratmış olması gerçek bir olay olup, bu durum Allah’ın tek İlâh olmasına aykırı değildir.


                1-Abdülkerim el-Ciyli

                Nakşibendilerin kendisinden saygı ve övgü ile söz ettikleri, Abdülkerim el-Ciyli, El-insan’ul - Kâmil, adlı kitabında aynen şunları kaydetmektedir:

                “Kâfirlere gelince, onlar bizzat Allah’a kulluk etmişlerdir. Çünkü, Cenab-ı Hak bütün varlıkların gerçeği (yani özü ve ta kendisi) olduğuna göre-ki kâfirler de varlıkların bir bölümüdürler - öyleyse Cenâb-ı Hak onların da gerçeğidir. (Yani onların da ta kendisidir.) Tabiatıyla O’nun ayrıca bir tanrısı yoktur. Mutlak rab (yani kesin genel anlamdaki ) ilâh O’dur. Dolayısıyla kâfirler, Allah’ın bizzat kendisi oldukları için varlıklarının kaçınılmaz gereği olarak O’na tapmış oldular.”

                “Bu sözleri biraz daha açmak gerekirse Abdulkerim el Ciyli aslında daha ilk cümlede şunu demek istiyor:”

                “Kafirler, (yani Kur’an’a göre Allah’ı inkâr edenler, ya da O’na ortak koşanlar), Allah’ın (Haşa!) ta kendisi oldukları için öz varlıklarını inkâr edemeyeceklerinden, (sonuç olarak) O’nu da dolaylı şekilde tanımış sayılırlar.”[1]

                Görüldüğü gibi, Sûfulara göre kafirler bile (Haşa!) bizzat Allah’ın kendisidirler. Ve bu sözleri bir dil sürçmesi veya eleştirilere karşı kendilerini savunma ihtiyacı hissettiklerinde söyledikleri gibi sarhoşlukla ortaya atılmış iddialar olmayıp, kabul etmiş oldukları Vahdet-i Vücûd inancının gereğidir. Ve bunu örneklendirmek suretiyle sıklıkla açık açık söylemekten de çekinmezler., örneğin :

                “(Allah Teâlâ’nın Zatı da dahil) kâinatta ne varsa hepsi bir Vücûdun parçalarıdır, şeklinde özetlenebilen “Vahdet-i Vücûd” inancının üzerindeki kapalılığı büsbütün kaldıran bazı tasavvufçular. “Köpek ve domuz da ilâhımızdır.” diyecek kadar daha da ileri gitmek sûretiyle bu bu düşüncenin üzerindeki maskeyi tamamen kaldırmış ve onu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuşlardır.”[2]

                2- Şeyh Galib


                Şeyh Galib’ten bir şiir :

                “Ben bilmez idim gizli ayan hep sen imişsin
                Tenlerde vü canlarda nihan hep sen imişsin
                Senden bu cihân içre nişan ister idim ben
                Ahir şunu bildim ki cihan hep sen imişsin.”[3]



                3- Abdülkadir Geylâni

                “Hakla hak (Allah’la, Allah ) olmak makamına eresin ki, buna mahfiyat ve fena hâli derler, büyük bir mertebedir. Allah hepimize nasip etsin...”
                “Sen artık eşsiz bir cevher hâline gelmişsin..
                Tekle tek, birle bir olmuşsun... Gizlinin gizlisi, sırrın sırrı oldun; yetmez mi ?..”[4]


                4- Sadreddin-i Konevi

                “Mutlak Hakkı müşahade edersiniz.. Ama orada ve açıktan :.”
                “Sonra... Bundan şu hakikati idrâk etmiş olursunuz ki : Sufli ve ulvi mertebelerde, müşahade edilen varlık, ulvi mertebelerde müşahade edilen varlığın aynıdır.”
                “Çünkü varlığın tümü o taayyün halinde olan mutlak vücududur..”
                “Düşün : Ondan gayrı tek varlık yoktur.. Abadandan öte karye yoktur.”
                “Hâsılı : Her şey onda ve o olur..”
                “O, her bilginin aynıdır... Her sanılanın aynıdır...Her anlaşılanın aynıdır...”
                “Ve O: Her itikad sahibinin ve itikad edilen şeyin aynıdır...)
                “Zira, her şeyde vücud birdir...”[5]


                5- Muhyiddin ibn Arabi

                “Apaçık görünen şeylerle Tanrıya varılamadığı için peygamberler Hakkın temsilcileridir.”
                “Hayır yanlış söyledim; temsil edenle temsil edileni iki sanırsın güzel değil çirkin bir zan olur bu.”
                “Surete taptıkça iki görünür sana, suretten kurtulanın gözünde bir olur.”
                “Mutlak Varlık fiil köküne benzetilirse âlem bütünüyle masdardan türemiş kipler, zamanlar ve isimlerdir.”
                “Türemiş örnekler zinciri nasıl fiil kökünden uzak olmazsa baktığın her şey de Hakk’tır.” [6]


                Ebû Yezid el-Bistami hakkında aktardığı rivayetlerden :

                “... Ebû Yezid el-Bistami’nin zamanında, adamın biriyle karşılaşanlar ona dedi ki :
                - Ebû Yezid’i (hiç) gördün mü ? O da :
                - Ben (rûyada) Allah-ı gördüm ve O, Ebû Yezid’i görmekten beni müstağni kıldı dedi. Adam da ona dedi ki:
                - Şayet Ebû Yezid’i bir defa görseydin, bu senin için Allah’ı bin defa görmekten daha iyi olurdu.”
                “<<... Ben Allah’ım ( = Ene’ Allâh.. ) >>“
                “... Ebû Yezid el - Bistami, bir kâri (okuyan) tarafından (Kuran 85/12’ deki) << Muhakkak Rabbinin kıskıvrak tutup yakalayışı (batş) pek çetindir.>> (âyetinin) okunduğunu işitince :”
                “ - Benim kıskıvrak yakalayışım (bundan) daha çetindir diyordu. (çünkü) onun hâli, Allah için konuşanların hâliydi...”[7]

                Muhyiddin İbn el-arabinin diğer bazı meşhur sözleri de şunlardır :

                “ -Sübhâne min ezheru’l - eşyâi ve hüve aynühâ”[8]
                Manası: Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, eşyadan en parlak şekilde görünür ve O, O’nun aynıdır.

                “ - İnne vücudu’l - hâdisati’l - mahlukat hüve aynı vücudu’l - hâlik”[9]
                Manası : Şüphesiz yaratıkların sonradan olma varlığı. Yaratıcının varlığının aynıdır. Yaratıcının Vücuduyla, yaratıkların vücudu arasında fark yoktur.

                “ - İzâ kâne’l - ârifu arifen hakikaten lem yetekayyüd bi-Mu’tekıd.” [10]
                Manası : Hakk’ı tanıyan kişi gerçekten tanıdığı zaman itikad sahibinin itikadıyla bağlanmaz. Yani; Hiçbir dine veya inanca bağlı olmaz, onun için iyi ve kötü; doğru ve yanlış; İman ve küfür ayırımı yoktur; hepsi bir ve aynı şeydir.

                “El - abdü rabbin ver - rabbü abdün / Ya leyte şiiri mine’l - mükellef...” [11]
                Manası : Kul Allah’tır, Allah’ta kuldur. / Ya mükellef olan kimdir ? Yani mükellef diye bir şey yoktur, dolayısıyla din diye bir şey yoktur.

                - Ene’l - furkan ve’s - seb’ül - mesâni / Ve ruhu’r - ruh la ruhu’l - evâni. [12]
                Manası : Furkan yani Kur’an benim ve Kur’an-da bahsi geçen yedi çift benim. ( bununla Fatiha sûresini kastediyor), ve ruhun ruhuyyum, kalıpların ruhu değil, diyor.

                Muhyiddin-i Arabi’nin bütün bu ve bunlar gibi sözleri, Kuran’a göre açık bir şekilde şirk ve küfür olan sözlerdir. Öyle ki, bu gibi sözler. Firavun’un şirk ve küfür olan sözlerini dahi aşmaktadır. Zira, Firavun, kendisinin Allah olduğunu iddia etmişti, Muhyiddin-i Arabi ise her şeye Allah demektedir. Bütün Vahdet-i Vücûd’çuların durumu bundan farklı değildir. Tasavvufun kökü temeli budur dense noksan olur, zira tamamı odur.


                6- Bayezid-i Bestami

                “Kendimi (noksanlıklardan) tenzih ederim, şanım ne de yücedir !”
                “Eşyanın ta kendisi olduğu halde eşyayı izhâr eden Allah’ı tenzih ve tesbih ederim.”
                “Doğrusu sonradan meydana gelen mahlûkatın vücudu, Yaradanın vücudunun aynıdır.”
                “Kul Rab’dir; Rab de kuldur. Keşke bilseydim mükellef olan kimdir ?”
                “Bayezid-i Bestemi (K.S.) Hazretlerine sorulmuş :
                - Hakk’ı bilmenin manası nedir ?
                Cevap vermiş :
                << Hiçbir Hak yok, mutlaka ben oyum! >> “[13]



                7- Mevlana Celaleddin Rumî

                “Rûh yeki dân u ten keste aded sedhezâr
                Hemçü ki bâdâmhâ der sıfat-ı revani
                Çend lügat der cihan cumlei mani yeki
                Ab yeki kest çün hâbiyeha bişkeni”
                [14]


                Şunu iddia ediyor:
                “Canı bir bil, bedendir sayıda yüz binlerce görünen; hani bademler gibi, hepsinde aynı yağ var. Dünyada nice diller var; anlam bakımından hepsi de bir; kırdın mı, su, bir olur-gider” “derken de gelen-giden bütün bedenlerdeki canların birliğini, bir tek can, bir tek varlık bulunduğunu söylemekte, bedenleri, tek canın, görünüşte ki çokluğu olarak belirtmekte, âdetâ bir can-beden, ruh-ten, anlam-madde birliği yapmaktadır.” [15]

                “Bir işin yapılmasını söylediği zaman Şeyh Muhammed Hâdim, İnşaallah deyince Mevlânâ bağırıyor. A aptal, ya söyleyen kim ? (39.b) Fakat bu Tanrılığı kendisine hasretmiyor. Onca herkes O’dur ve insan insanlığını anlayınca O, olur.” [16]

                “Sabah oldu, ey sabahın penehı Tanrı ! (Ben özür serdedemiyorum), bize hizmet eden Husâmeddin’den sen özür dile!”
                “Akl-Küll’ün ve canın özür diliyeni sensin;
                canların canı, mercanın parıltısı sensin.”
                “Sabahın nuru parladı, bize de bu sabah çağında senin Mansur şarabını içmekteyiz.” [17]


                Mevlâna bu sözleriyle, ben Allah’ım diyen Hallacı Mansur gibi sabaha kadar Vahdet-i Vücûd’çuluk yaptığını söylemekte bununla da (haşa) “sen Husameddin’den özür dile” demek suretiyle Allah’a minnet etmektedir.

                “Ey canı biz ve ben kaydından kurtulan! Ey erkek te kadında söze ve vasfa sığmaz ruh!
                Erkek, kadın kaydı kalkıp bir olunca o bir, sensin. Birler de aradan kalkınca kalan yalnız sensin.
                Kendi kendinle huzur tavlasını oynamak için bu “ben” ve “biz”i vücuda getirdin.
                Bu suretle “ben” ve “sen”ler, umumiyetle bir can haline gelirler, sonun da sevgiliye mustağrak olurlar. [18]


                Burada da, dediğine göre, Allah, kendi kendisiyle oyun oymak için, kedisinden bir parça olarak öbür yaratıkları meydana getirmiş.
                Böylece iyi ve kötü, doğru ve yanlış diye bir şey olmadığını, oynananın sadece karşı rakipler olmadığından , ciddiyeti olmayan bir oyun olduğunu söylemekte, dolayısıyla da Sûfizmin bu husustaki temel düşüncesini vurgulamaya çalışıyor. Hatta mesnevinin 2467-2468. Beyitlerinde Firavun’a, Musa demekle, Musa ile Firavunun aynı şahıs olduğunu, dolayısıyla küfür ile İmanın aynı şey olduğunu söylüyor. Şöyle ki:

                “Renksizlik âlemi, renge esir olunca bir Mûsa, öbür Mûsa ile savaşa düştü.
                Renksizlik âlemine ulaşırsan Mûsa ile Firavun’un karıştığı âleme erişirsin.”[19]


                Hatta oynanan bu oyunda taraf tutulmak istenirse, Firavunun tarafının tutulması gerektiğini zira haksız olanın Musâ olduğunu söylüyor. Şöyle ki :
                “Bu işler, kovalayanı yanıltmak için ata çakılan ters nallardır; ey sâf kişi! Firavun’un Musâ’dan nefretini, sen Musâ’dan bil!” [20]

                Sûfizm zihniyeti dikkate alındığında, Mevlânâ’nın ne demek istediği ve Kuran’dan ne kadar uzak olduğu net olarak anlaşılır. Öbür Sûfistlerin durumu da Mevlânâ’dan farklı değildir.


                [1] (Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, ekin yayınları 1996 Yazan Ferit Aydın, sayfa 107).

                [2] (Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, ekin yayınları 1996 Yazan Ferit Aydın, sayfa 352).

                [3] (Mahir iz, Tasavvuf, sayfa 29. Kitabevi 1990).

                [4] (Fütûh’ül - Gayb. Bahar Yayınları 1983, Yedinci Baskı, çeviren, Abdulkadir Akçiçek, sayfa 17 - 37 den alıntılar.)
                [5] (Hadis-i Erbain, Tasavvuf, Rahmet Yayınları - 1970, Sadreddin-i Kunevi, Çeviren, Abdulkadir Akçiçek, sayfa 26 - 36 - 69 - 72 den alıntılar.)

                [6] (Nakş El - Füsus Şerhi, Ribat Yayınları 1981, Muhyiddin ibn el-arabi, şerheden, İsmail Ankaravi, Hazırlayan İlhan Kutluer, sayfa, 12 - 14 - 15 den alıntılar).

                [7] ( El - Futâhat El - Mekkiye, Kültür Bakanlığı - 1184. B.1990, Muhyiddin İbn’ül Arabi, Çevr. Prof. Dr. Nihat Keklik, sayfa, 97, 225, 226, 227, 405. Den. )
                [8] (İslâm Tasavvuf Tarihi, Akabe Yayınları 1985 Mehmed Ali Ayni, sadeleştiren H.R. Yananlı Sayfa 21).
                [9] (Yukr. Adı geçen eser, s.21) [10] (Yukr. Adı geçen eser, s.21)
                [11] (Yukr. Adı geçen eser, s.21) [12] (Yukr. Adı geçen eser, s.21)
                [13] ( Bayazidi Bestami ve İslam Tasavvufunun özü, Celal Yıldırım, Demir Kitabevi, Aralık 1978 baskısı, sayfa 18- 239 dan, alıntılar ).
                [14] (Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım. Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 182.)
                [15] (Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım. Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 182.)
                [16] (Mevlânâ Celâleddin, Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 196.)
                [17] ( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi. Mevlâna, M.E.G.S.B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 1. Sayfa 144 Bent 1807-8-9. ).
                [18] ( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi. Mevlâna, Cilt 1. Sayfa 143 Bent 1785-1786-1788. ).
                [19] ( Mesnevi. Mevlâna, Cilt 1. Sayfa 198 Bent 2467-2468. ).
                [20] ( Mesnevi. Mevlâna, Cilt 1. Sayfa 199 Bent 2481. ).
                Last edited by yeşil; 30. November 2011, 08:43 PM.

                Comment

                • yeşil
                  Uzman Üye
                  • Oct 2011
                  • 105

                  #23
                  8- Yunus Emre

                  “Dutulmadı Yûnus canı geçtdi tamudan uçmağı
                  Yola düşüp dosta gider ol aslına uyukmağa” [1]


                  Yunus Emre bu sözleriyle Cennet ve Cehennemle ilgilenmediğini, aslı olduğuna inandığı Allah’ta batmak yani fenafillah olduğunu söylüyor. Zira ona göre hem kendisinin hem de herkesin aslı Allah’tır. Allah olduğuna inanan bir kimsenin cennet ve cehennem umurunda olmaz, onda böylece diğer sûfistler gibi bu inancını dile getirmiş oluyor. Bir kimse Kuran’a dolayısıyla İslam Dinine inanmaya bilir, kendisine ait inançları da olabilir, fakat bunları İslami değerleri küçümsemek suretiyle dile getirmesi hiç hoş değildir.
                  Kendisinin ve herkesin İlah olduğu konusunda şöyle diyor.

                  “Yûnus’dur eşkere nihan Hak toludur iki cihan
                  Gelsün berü dosta giden hûr u kusûr burak nedür”
                  “Ol bi - nişandur cihandan ne diyelim dölümüz andan
                  Ol âlem-i deyyân zat her zât içinde zât olur.” [2]


                  Bu sözleriyle, dünya ve ahiretin Allah’la dolu olduğunu yani Allah’tan ibaret olduğunu, bu yapı içerisinde, cennetteki hûriler, köşkler ve burakların anlamsız birer hiç olduğunu söylüyor.
                  Bu sözlerinin Kuran’a göre yanlış olduğunu söylemek isteyenlere, İlim diye söylenen sözlerle Kuran’ın manasız bir gözbağı olduğunu, asıl kitabın Aşk kitabı olduğunu, dolayısıyla Kuran’ın onu ilgilendirmediğini ifade ediyor.
                  Şöyle ki :

                  “İlim hod göz hicâbıdur dünya ahret hisâbıdur
                  Kitab hod ışk kitabıdur bu okunan varak nedür.” [3]


                  Bu gibi sözleriyle ne demek istediğini anlamak için kendisinden nişan (işaret) isteyenlerin. Hallâc-ı Mansur zihniyetini ölçü almalarını şu beyitleriyle söylüyor:

                  “Bunda beli diyen kişi andâ tamâm olur işi.
                  Bizden nişân isteyene ol Hallâc-ı Mansûr nedür.”[4]

                  “Sen seni bırak dost yüzine sensüz bak
                  Mansur’layın “ene’l - Hak” dahı sebükbar gerek.” [5]

                  “Bin yıl toprakda yatursam ben komayam “ene’l - Hakk’ı”
                  Ne vakt gerek olurısa ışk nefesin urıgelem” [6]

                  “Yunus’a kadeh sunan “ene’l - Hak” demin uran
                  Bir cur’a sundu bana içdüm ayılamazam”. [7]

                  “Bizim meclis mestlerinin demleri “ene’l - Hak” olur
                  Bin Hallâc-ı Mansur gibi en kemine divanesi.” [8]


                  Diyor ki : “Bizim meclislerimizin her an konusu Allah olduğumuzu söylemektir, bizim zayıfımız bu konuda bin Hallâc-ı Mansur gibidir.”

                  Hani, Mevlânâ bütün kainatta meydana gelen olayların aslında, Allah’ın kendi kendisiyle huzur tavlası oynamasından ibaret olduğunu söylemişti. İş böyle olunca, emr edende emr edilende, iman edenle, iman etmeyen, iyi ile kötü hepsi bir olmuş olurlar. Sûfizmin bu zihniyetine inanan ve kendisini Allah sanan Yunus Emre bu inancını şu sözlerle anlatmaya çalışıyor.

                  “Tangrı kadim kul kadim ayrulmadum bir adım
                  Gör kul kim Tangrı kimdür anla iy sâhip-Kabûl
                  “Bize birlik sarâyın toğru beşâret ayın
                  Geç ikilik fikrinden kağıl benliği yâ kul.” [9]


                  “Nemrûd adın İbrahim’e ben bağ u bostan eyledim
                  Küfür yüzinden toğuban gine odu yakan benem.”
                  “Ol Hallâc-ı Mansur’ıla söyleridüm “ene’l-Hakk’ı”
                  Benem gine onun boynuna dar uryanın dakan benem.” [10]


                  “Cercis olup basıldum Mansur oldum asıldum.
                  Hallâc panbuğu gibi bunda atılup geldüm.”
                  “Zekeryâ oldum kaçdum irdüm ağaca geçdüm.
                  Kanum dört yana saçıp depem deldirüp geldim”
                  “Yolumuz Sübhânıdı peygamberler cânıdı
                  Yûnus hod pinhânıdı Sûret değşirüp geldüm.” [11]


                  “Gah hâlis gâh muhlis olam us Fûrkan’ıla
                  Gâh Rahmânu’r-rahim yâ Hayyu yâ Mennan olam.” [12]


                  Anlattığı şeyler, İlâh’lıkta halden hale geçerek tam bir huzur tavlası oynamak, iddiasındadır. Ve bunlar gibi daha bir çok sözler. Bu sözleri yalnız Yunus Emre söylemiyor, örneğin Abdulkadir Geylani’nin de tarikatça kendisine ait olduğu kabul edilmiş benzer sözleri var.

                  9- Abdulkadir Geylani

                  “İbrahim ateşe atılınca onunla beraber idim.
                  Ateş ancak benim duam ile soğuyup yakmaz oldu.
                  İsmâil’e bedel getirilen koç ile beraber idim.
                  Koçlar ancak benim gönül cömertliğimle indi.
                  Yakub’un gözü kapanıp kör olduğunda anunla beraber dim.
                  Yakub’un gözleri ancak benim nefesimle iyileşip şifâ buldu !
                  Yüceye çıkarken İdris ile beraber idim, Onu Firdevs’e en güzel CENNETİME oturttum !
                  Musâ Rabbine munacaat ederken beraberinde idim,
                  Musâ’nın asa’sı benim asamdan meded gördü !” [13]


                  Sûfistlerin en ısrarlı söyledikleri şeylerden bir tanesi birer Hallac-ı Mansur örneği olduklarını söylemeleridir. Onlarca “Enel Hak” yani ben Allah’ım diyen Hallac-ı Mansur vazgeçilmez bir semboldür.
                  Hallac-ı Mansur mantığıyla sözler söylediler, yazılar yazdılar; şiirler söyleyip onlara kafiyeler dizdiler. Bütün bunlara biri çıkıp ta samimi olarak dil sürçmesidir sarhoşluktur diyemez, zira söylenen bu sözler böyle bir müdafaa kalıbına sığmaz, binlerce küfür söz iddia ettikleri gibi olsaydı kitaplara geçirilip belgelenmezdi. Onları bu şekilde müdafaa edenler; kendileri de ya sûfist’tir, yada sûfistlere zihnen av olmuş mürittir. Zira bütün bunlar sûfizim sisteminden başka bir şey değildir. Bilerek ve isteyerek kaleme alınmışlardır.
                  Yunusun, Allah’lık iddiasıyla kaleme alınmış aşağıdaki menzum sözlerine aklı başında olup ta, kim kasıtsız ve amaçsızdır diyebilir:

                  “Ol kadir-i kün feyekûn lutf idici Rahman benem
                  Kısmedin rızkını viren cümlelere sultân benem
                  Nutfeden âdem yaratan yumurtadan kuş düreden
                  Kudret dilüni söyleyen zikr eyleyen sübyan benem

                  Kimini zâhid eyleyen kimini fâsık eyleyen
                  Ayıblarını örtüci ol delil ü bürhân benem
                  Bir kulına atlar virüs avrat u mal çiftler virüs
                  Hem yok birinün bir pulı Rahim ü Rahmân benem

                  Benem ebed benem beka ol Kadir-i Hay-mutlak’a
                  Hızır olan yarın sakka anı kılan gurân benem
                  Dört dürlü nesneden hâsıl bilün benemüşde delil
                  Odıla su toprag u yil; bünyad kılan Yezdân benem

                  Ete deri sünük çatan ten perdelerini dutan
                  Kudret işim çokdur benüm hem zâhir ü ayân benem
                  Hem bâtınam hem zahirem hem evvelem hem âhıram
                  Hem ben ol’am hem ol ben’em hem ol kerim ü han benem

                  Yoktur arada tercümân andacı iş bana ayân
                  Oldur bana viren lizân ol denize ummân benem
                  Bu yiri gök’ yaradan bu arş,u kursi; durduran
                  Bin bir adı vardur Yûnus ol sâhib-i Kur’an, benem.”[14]


                  [1] (Yunus Emre Divânı, Kültür Bakanlığı Yayınları Seri.380 - B. 1989, Hazırlayan Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, sayfa 1.)
                  [2] (Yunus Emre Divânı, Kültür Bakanlığı Yayınları Seri.380 - B. 1989, Hazırlayan Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, sayfa 25-35 den.)
                  [3] (Yunus Emre Divânı, sayfa 25. )
                  [4] (Yunus Emre Divânı, sayfa 37. )
                  [5] (Yunus Emre Divânı, sayfa 73. )
                  [6] (Yunus Emre Divânı, sayfa 101. )
                  [7] (Yunus Emre Divânı, sayfa 103. )
                  [8] (Yunus Emre Divânı, sayfa 226. )
                  [9] (Yunus Emre Divânı, sayfa 81. )
                  [10] (Yunus Emre Divânı, sayfa 102. )
                  [11] (Yunus Emre Divânı, sayfa 107. )
                  [12] (Yunus Emre Divânı, sayfa 113. )
                  [13] ( Füyûzât-ı Rabbâniyye, Şeyh Abdülkadir Geylâni, Çeviren Celâl Yıldırım, sayfa 74. Bedir Yayınevi 1975 ).
                  [14] (Başlangıçtan Günümüze Tasavvuf, Timaş Yayınları-1996, Doç Dr.Ahmet Kırkkılıç, sayfa 184-185 ).
                  Last edited by yeşil; 2. December 2011, 09:45 PM.

                  Comment

                  • yeşil
                    Uzman Üye
                    • Oct 2011
                    • 105

                    #24
                    10- Seyyid Nesimi

                    “Vahdet-i Vücûd nazariyesinde “Lâ ilâhe illallah” lafzı “Lâ - mevcûde illallah. Allah’tan başka varlık yoktur” şeklinde ifade edilir. Buna göre her şey onun çeşitli şekillerde tecellisidir, hatta daha ileri bir söyleyişle ondan bir cüzdür.”

                    “O mâşuk ile âşık oldı bir zât
                    Mahf oldı vücûd-ı nefy isbât
                    Her katre muhit-i âzam oldı
                    Her zerre Mesih-i Meryem oldı

                    Mescûd ile sâc id oldı vâhid
                    Mescûd-ı hakiki oldı sâc id
                    Gayr oldu helâk-ü ‘vech’ kaldı
                    Bahr oldu şu kim bahre daldı

                    Ref’ oldı hicâb-ı mâ-sivâ’llah
                    El kudretü vel - bekaü li’llâh
                    Sırr-ı ezel oldı âşkârâ
                    Arif nice eylesün müdârâ

                    Külli yer ve gök Hak oldı mutlak
                    Söyler def ü çeng ü ney “Ene’l - Hak” [1]


                    Nesimi, şiirde Vahdet-i Vücûd’çuluk yaparak her şeyin “Ene’l - Hak” dediğini söylemektedir. Örneğin : Secde edenle, secde edilenin, sevenle, sevilenin bir olduğunu. Yer ve gök’ün mutlak olarak Hak yani Allah olduklarını, def, çeng, ney’in de Ene’l - Hak söylediklerini söylemektedir.

                    11- Sadrettin-i Konevi

                    Sadrettin-i Konevi’den, bir hadisi tefsiri :

                    “Şimdi işin sonuna geliyoruz...
                    Bütün bu işlerden sonra.. Olacakları ondan duymaya çalışacağız.
                    Yüce Allah, bize şu manayı anlatmak istiyor
                    - .. Ve sen baki kalırsın.. Ama, sensiz olarak..
                    Ve.. Sen, ben olursun.
                    Sonra.. Ben, sen olurum.. Sen dahi bensin..
                    Hasılı : Her şey onda ve O olur..” [2]


                    12- Niyazi-i Mısri

                    Halveti terikatinin Mısriyye kolunun kurucusu olan Niyaz-i Mısri 1105 tarihinde Limni adasında ölmüştür. Onun beğendiği önder Hallac-ı Mansur’dur.

                    “Esselâ dâr-ı Enel - Hak’da bugün Mansur olup
                    Can u başından geçen serdâr’ı aşka esselâ.” [3]


                    Bu şiirde Hallac-ı Mansur gibi ilâhlık iddia edip, bu yolda canını vermeyi göze alanlara övgü ve yardım çağrısında bulunuyor. Vahdet-i Vücûd iddiasıyla ilgili, diğer sözlerinden örnekler verebiliriz, Şöyle ki :

                    “Hak yüzü insan yüzünden görünür
                    Zât-ı Rahman şeklin insân eylemiş.” [4]

                    “İsteyü git âlemi
                    Ademde bul âdemi
                    Sırr-ı nefahtü demi
                    Nefsidürür kâmilin” [5]



                    Daha önceki sofistlerden verdiğim örnekler gibi, Mevlana’nın Allah kendi kendisiyle huzur tavlası oynuyor iddiasını, Niyazi Mısri şu sözlerle ifade ediyor :

                    “Ân-ı dâimdir hakikat güneşi
                    Ol ânım ben gitmezem ben gelmezem

                    Meryem içre ben doğurdum bir gulam
                    Hem bugün de bir gülüm kim solmazam

                    Ben doğurdum atasız hem İsa’yı hem
                    İttisalim var ana ayrılmazam

                    Sanma kim Mehdi benim Mehdi odur
                    Adı Yahya’dır anın yanılmazam

                    Vasıtasız esmâ-i hüsnâ cümleten
                    Bu sözü isbata âciz kalmazam

                    Sır ile bana içimden söylenir
                    Mısriyâ ben doğmazam ben ölmezem.”
                    [6]



                    13- Hacı Reşid Paşa

                    Hacı Reşid Paşa’nın, Tasavvuf isimli kitabından :

                    “Eyle iska-ı izâfat hüviyet birdir
                    Nazar-ı ehl-i hakikatte hakikat birdir
                    Vahdet asârıdır eşyadaki renk-i kesret
                    Hakşinasana göre vahdet ve kesret birdir.” [7]



                    14- İbnu’l-Fâraz

                    Daha öncede belirttiğimiz gibi, sûfistlerin Allah’ı seviyoruz sözüyle kastettikleri, aslında kendilerini sevmeleridir. Zira, onlara göre, Allah ile kendileri birdirler ve İbadet ile sevgiyi özellikle kendilerine tahsis ederler. Bu manada olmak üzere İbnu’l-Fâraz’ın, “Nazmu’s - Sülûk” diye isimlendirdiği kasidesinden şu örneği verebiliriz :

                    “Makamda kıldığım namazlar onadır
                    Ve şahit oluyorum ki o da bana namaz kılıyor.her ikimiz de namaz kılan’bir’iz;
                    Secde etmekle kendi hakikatı. Her secdede ‘bir’ olarak
                    Bana namaz kılan, benden başkası değil.
                    Her sevdede namazım da, benden başkasına değil
                    Ben O’yum, O da ben;
                    Ayrılık yok aramızda. Aksine zâtım, zâtımı sevdi.
                    Benden bana elçi olarak gönderildim.
                    Zâtım, âyetlerimle bana delâlet etti. [8]


                    Görüldüğü gibi,sevmesi ve ibadeti kendi kendisinedir.
                    Sûfistlerin Vahdet-i Vücûd iddiasıyla ilgili olarak, daha birçok örnekler vermek mümkündür. Örnekleri çoğaltmak verdiğimiz örneklerin benzer bir tekrarından ibaret olacağı için, konuyu daha da örneklendirmeğe gerek yoktur. Fakat şu anlaşılmalıdır ki, Sûfistlerin en temel iddiaları ve tasavvufun yapı olarak tamamı Vahdet-i Vücûd iddiasıdır. Ve bu iddia Kuran’ın öğrettiği Allah’ı tevhid etme, yani Tek bir ilâh olarak kabul etme anlayışına tamamen zıt bir iddiadır.


                    [1] (Başlangıçtan Günümüze Tasavvuf, Timaş Yayınları-1996, Doç Dr.Ahmet Kırkkılıç, sayfa 210 ).
                    [2] (Hadis-i Erbain, Tasavvuf Sadreddin-i Kunevi Rahmet Yayınları - 1970 Baskısı sayfalar 35-36 )
                    [3] (Tam ve Mükemmel Niyaz-i Mısri Divanı, Sağlam Kitabevi 1976 sayfa 23. )
                    [4] (Tam ve Mükemmel Niyaz-i Mısri Divanı, Sağlam Kitabevi 1976 sayfa 111. )
                    [5] ( Yukarda adı geçen eser, sayfa 127 )
                    [6] (Tam ve Mükemmel Niyaz-i Mısri Divanı, Sağlam Kitabevi 1976 sayfa 167 ).
                    [7] Hacı Reşid Paşa, Tasavvuf, Tarikatler Silsilesi ve İslâm Ahlak-ı, Salâh Bilici Kitabevi 1965, sayfa 60).
                    [8] ( İbn Teymiyye Külliyatı C.2, Tevhid Yayınları 1987, sayfa 356. )
                    Last edited by yeşil; 11. December 2011, 06:29 PM.

                    Comment

                    • yeşil
                      Uzman Üye
                      • Oct 2011
                      • 105

                      #25
                      5 - VAHDET-İ VÜCUD KÜFÜR MÜ ?

                      Yukarıda örneklerini verdiğimiz ifadelerden açıkça anlaşılmalıdır ki; vahdet-i vücud inancına sahip sûfilerce, var olan herşey, Allah'ın bir parçasıdır, O'nun zahiri görüntüsüdür ve hatta ta kendisidir. Sözde zikir meclislerinin vazgeçilmez nakaratı 'la mevcuda illallah' sözü bunun en açık ifadesidir.

                      Bu söz Kur'an'ı yalanlayan bir sözdür. Kur'an,

                      "O gökleri ve yeri yoktan yaratandır... O'nun benzeri hiçbirşey yoktur" 42/11

                      diyerek, kendisinin yaratan ve kendi dışındaki herşeyin yaratılmış olduğunu, üstelik bunların hiçbirinin kendisine benzer olmadığını belirtir. Esasen Kur'an'ın temel mesajı Hâlîk ile mahlukun vasıf ve ilişkilerini, duyurmak ve belirlemek değil midir?

                      Vahdet-i vücud, kendi parçalarından bir kısmını lanetleyen, cehennemde yakarak cezalandıran, hakaret eden bir ilah anlayışı getirir .

                      Vahdet-i vücud, gayta'tan şeytan'a, lağım faresinden -Ebu-Leheb'e, solucan'dan-Firavn'a, bir fahişeden-homoseksüele kadar herşeyin İlah olduğunu iddia etmektir.

                      Mevlâna ve Şems arasında geçtiği söylenen hadisede de görüldüğü gibi, Vahdet-i vücud, kadın kılığına giren Tanrı ile seviştiğini iddia etmektir. Ne gariptir ki; Allah'a söverek nara atan sarhoş bir sokak serserisini, öldürmeye-dövmeye kalkan sûfî, Şems ile Mevlana arasında geçtiği söylenen şu hadiseyi kutsar veya sessiz kalır:

                      "Mevlana Şemsin yanına girdi. Şems şahane bir çadırda oturmuş Kimya Hatun ile oynaşıyordu. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı koca oynaşmalarına mani olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems (Mevlâna'ya) içeri gel diye seslendi. Mevlana içeri girdiğinde Şems'ten başkasını görmedi. Kimya nereye gitti? dedi. Şems 'Yüce Tanrı beni o kadar severki, istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya Hatun şeklinde geldi' buyurdu. [1]

                      Şeyhül Ekber(!) İbni Arabi de "Allah'ın kadında müşahade edilmesi en büyük ve en mükemmeldir." demiştir.

                      İmam Rabbani'nin Mektubatında, "Allah Teala'nın ismi zahiri o kadar çok tecelli ettiki, herşeyde ayrı ayrı göründü, hatta kadın şeklinde, onların organları halinde ayrı ayrı zahir oldu"[2].

                      Vahdet-i vücud; Allah'tan başka herşeye tapmayı meşru gören, hatta emreden bir dindir.

                      Bu konuda Abdulkerim el-Cîlî şöyle diyor: "Zatı itibariyle yüce olan Hakk'ın açığa çıktığı her varlığa tapmak gerekir"[3].

                      Beyazid-i Bistamî de: Allah'tan Allah'a çıktım. Nihayet ben de 'Ey ben sen olan' diye seslendi...
                      Çadırımı arşın yanına kurdum... Allah'ım! Senin bana itaatin, benim sana itaatimden daha büyüktür... Allah'a yemin ederim ki, sancağım Muhammed'in sancağından daha büyüktür. Nurdan olan sancağımın altında cinler, insanlar ve peygamberler bulunmaktadır.... Beni bir defa görmen, Rabbini bin defa görmenden daha hayırlıdır... Öyle bir denize daldım ki, peygamberler onun sahilinde kalmıştır" [4]
                      diyerek, Allah'tan itaat bekleyen, Allah'tan daha hayırlı ve yüce olduğunu ifade eden şizofrenler'in dinidir tasavvuf.[5]

                      Şimdi soruyorum; hangi akıl hâlâ bu sözlerin teviline yeltenebilir? hangi insaf sahibi; bu sözlerin teşbih olduğunu iddia edebilir? Hangi iman sahibi; bu sözlerin küfür olmadığını söyleyebilir?

                      Bu sözlerin gizli ve ince bir mânası vardır, bu yüzden batinî anlamları önemlidir." diyerek savunanlara, muhterem Bahaeddin Bilhan Hoca şöyle derdi (25 yıl önce):

                      "Birisi kalkıp anamıza, hanımınıza sövse; sonra da sizi yatıştırmak için; 'aman efendim yanlış anladınız. Bu sözlerin batinî mânâsı, -anneniz nasıl, hanımınız afiyettedir inşaallah... Annenizin ellerinden öpüyor, hanımınıza hürmetlerimi sunuyorum..- demektir.-' dese ikna olur musunuz? Diye sorardı. Bunların sözlerinin hangi birini tevil edeceksiniz, hangi birini teşbih sayacaksınız ki?"

                      Bu saçmalıkları savunmakta güçlük çeken sûfî takımı, bu defa da 'bu sözler şathiyyattır... Sekir halinde söylenmiş sözlerdir.' bu yüzden sahipleri mazurdur." diyorlar. İyi de bu adamlar hiç mi ayık gezmemiş, kitapları sarhoş sözleriyle dolu. Hem bunlar sarhoş da, size ne oluyor? Sarhoşları savunmak size mi kaldı?

                      Evet, eğer bu sözler küfür değilse, küfür ve şirk denebilecek birtek söz ve davranış bulmak mümkün değildir. Bunlar küfür değilse küfür ne? Ben Allah'ım diyen, beni görmen Rabbini görmenden bin kere daha hayırlıdır' diyen, 'Kadın kılığına giren Tanrı'yla sevişiyorum' diyen biri küfretmiyor da ne halt ediyor?

                      Anlaşılması güç bir durum da, müslüman entellektüellerin büyük bir bölümünde sufizm'in izlerine rastlanıyor olmasıdır. Dünya işleri olarak özetlenebilecek işlerde, son derece yetkin ve etkin oldukları halde, ne hikmetse, din işlerinde çoğu kez kendilerine, ümmi ve pek de akıllı olmayan bir Ruhban edinmektedirler. Bu izahı zor bir çelişkidir.

                      Okur-yazar ve sanatçı kesimin, ümmi ve az düşünen kişileri mürşit edinmeleri ya dinlerine, dünyaları kadar önem vermediklerinin ya da din ve dünya işlerinin sosyal alanda bile ayrılmazlığını iddia etmelerine rağmen, bireylerin bile laik olabileceği düşüncesinden mi kaynaklanmaktadır?

                      Yoksa Aydın Müslümanlar'ın (!) büyük bir kesiminde izlerine rastlanan tasavvufî temayül bir fantezi düşkünlüğü veya sahte bir tevazuun eseri mi sayılmalıdır?



                      --------------------------------------------------------------------------------

                      [1] Ahmet Eflaki. Menakibul Arifin - 11/56/57. Haksöz Dergisi, Nisan 93
                      [2] İmam Rabbani, Mektubat Terc. 1. Mektup
                      [3] Haksöz Dergisi, Nisan 93.
                      [4] Feridun Atlar, Tezkiretül Evliya 1/160.
                      [5] (Zavallı Evrenosoğlu, herkesin ilahlık iddiasında bulunduğu bir mekânda büyük bir tevazu göstererek peygamberliğe razı olmuş, çok mu?)

                      Comment

                      • yeşil
                        Uzman Üye
                        • Oct 2011
                        • 105

                        #26
                        6 - TASAVVUF'TA "YAZDIRILMA" MOTİFİ [1]
                        Allahü teala şöyle buyurur:
                        اَلاَ لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِۤ اَوْلِيۤاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلاَّ لِيُقَرِّبُونۤا اِلٰى اللَّهِ زُلْفٰى اِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ اِنَّ اللَّهَ لاَ يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ (3)
                        Haberin olsun, halis din yalnızca Allah’ ındır. O’ndan başkalarını evliyalar edinerek “Biz bunlara yalnız bizi daha fazla Allah’a yaklaştırmaları için kulluk ediyoruz.” diyenlere gelince, Allah tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmünü verecektir. Şu bir gerçek ki Allah yalancı, inkarcı kişiyi doğru yola iletmez. (39 Zümer 3 )
                        İslam'ın tevhid inancına "paralel bir din" olarak geliştirilen ve Budist, Maniheist, Hind-Iran mistik kültürü, Mailen Gnostik ve Neoplatonik felsefesi ve Yahudi ve Hristiyan mistik geleneklerinin sentezinden başka bir şey olmayan Tasavvufun bilgi kaynağı keşif, ilham ve rüyaya dayanır. Buradaki İlham kesinlikle, peygamberlere gelen vahiyden başka bir şey değildir! Ünlü mutasavvıfların hemen hemen hepsi kitaplarını/yazılarını kendilerinin yazmadıklarını, onlara yazdırıldığım, yukarıdan (Tanrı'dan) aldıklarını iddia etmişlerdir.

                        Bu iddiada bulunurken her biri değişik ilham/vahiy tasvirleri yapmış olsalar da özde hep aynıdır: Kendileri sadece, onlara gelen vahyin mütercimidirler! Tanrı onlara doğrudan vahyetmiştir...

                        Böylece sûfiyye takımı "zahirî bilgi"yi mahkum ederler ve her türlü sözün (hususan Kur'an'ın) bir de batıni anlamının olduğunu, bunu ancak keşif ve keramet sahibi evliyanın bileceğini iddia ederler, işte Kur'an'ın mesajını tahrif etmenin en zalim bir aleti de bu "batıni bilgi" hezeyanı olmuştur.
                        Biz bu yazıda tasavvuf geleneğinin üç önemli simasının; Muhyiddin İbnül Arabî, Celaleddin Rûmî ve Said Nursi'nin, bilgilerini, yani kitaplarını nereden aldıklarını, kendilerine nasıl yazdırıldığım kendi ifadelerine dayanarak ortaya koymaya çalışacağız. Bu üç isim, popülaritesi en fazla olup, tasavvufun iyi birer mümessilidirler. Bunların kanaatleri bütün sufiyenin ortak akîdesidir.
                        Amacımız, kendilerini İslam'a nisbet eden İnsanların, aynı zamanda mensubu bulundukları tasavvufi zihniyetin din anlayışına dikkat edip Kur'an vahyinin yanında mı, yoksa sufiyenin vahyinin yanında mı yer alacaklarını düşünmelerine vesile olabilmektir. En azından, Kur'an vahyi ile tasavvuf dininin birbirlerinden tamamen ayrı ve başka başka şeyler olduğunu, düşünen herkesin anlaması gerekir.

                        [1] Bu bölüm Mehmet Durmuş tarafından kaleme alınmıştır

                        Comment

                        • yeşil
                          Uzman Üye
                          • Oct 2011
                          • 105

                          #27
                          A. Muhyiddin İbnül Arâbî

                          "Neoplatonist teozofinin tasavvufa yansıyan bir varyantından başka birşey" olmayan vahdet-i vücut teorisini metafizik bir sistem halinde geliştiren [1] İbnül Arabî 1165 yılında Endülüs'ün Mursia şehrinde doğmuştur. Gerçek adı Muhammed b. Ali b. Muhammed b. EI-Arabî'dir. [2]
                          Kendisi 8 yaşında iken ailesi İşbiliye kentine yerleşmiş, 1194 yılına kadar burada kalmıştır. 1194 Yılında Tunus'a, geldiği, 1195'de Fas'a geçtiği ve tecessüt eden (bedenlenen) Kur'an'ın{!) rehberliği ile manevî bir miracını burada gerçekleştirdiği(!) bildirilmektedir. [(A.Ateş, 536). ]

                          İbnül Arabi 1201 yılında Magrib şehirlerinden birinde bulunurken, Hızır ile Musa'nın makamı(!) olan bir makama erişmiş, fakat bundan da bir yalnızlık ürküntüsü duymuştur. 1202 Yılında Kahire'de Hızır'ın hırkasını giymiştir! [{A. Ateş, 536). ]

                          1202 Yılında Kudüs'ten yürüyerek gittiği söylenen Mekke'de hacca katılmış, burada iki sene kalmış ve meşhur Fütûhat-ı Mekkiye adındaki dört büyük ciltlik kitabını burada yazmaya başlamıştır. [{A. Ateş, 537),]

                          O'nun Konya'da bulunduğu yıllarda Sadreddin KONEVİ ve Celaleddin RUMİ'nin yaklaşık 12 yaşlarında iki çocuk oldukları tahmin edilmektedir.[6] Bir rivayete göre Sadreddin'in üvey babasıdır.[(A. Ateş, 539; Gencosman, VII). ] Ya hayatının sonlarına doğru Şam'a yerleşmiş,[(Ateş, 540) ] yahut da bir seferi sırasında Şam'da 1240 yılında ölmüştür. Şam'da belirsiz olan mezarını Yavuz Sultan Selim keşfettirmiş ve adına büyük bir türbe yaptırmıştır. (1518)[(Ateş, 541).]

                          Biyografisini kısaca özetlediğimiz İbnül Arabi'nin hayatı oldukça hareketli ve ilginçtir. Hayatı esnasında yaşadığını iddia ettiği bazı hadiseler, ruhsal tecrübeler (!) ise hayatından daha karmaşık olup gelecekteki kişiliğini hazırlayan altyapılar niteliğindedir. Bizzat kendisinin yaşadığını iddia ettiği tecrübeler, kesinlikle normal beşerî ölçülerle izahı mümkün olmayan, hasta bir ruhsal kişiliğin iddia edebileceği sanrılardır. Yani biz onun ve benzerlerinin bu tür iddialarının kesinlikle bir halüsinasyon(') olduğuna inanıyoruz.

                          Fütuhat-ı Mekkiye'den nakledilen bilgiye göre 8 yaşında iken bir hastalık geçirmiş, hastalık esnasında (herhalde gördüğü bir kabus sonucu olsa gerektir) çirkin suratlı bazı kimselerin kendisine eziyet etmek istediklerini, iyi kişilerin ise ona yardım ettiğini görmüş. O iyi kişileri sorunca da, "Yasîn" suresi olduğunu söylemişler. [10]

                          İbnül Arabi'nin ilk mürşidleri de onun kimliği hakkında yeteri kadar aydınlatıcı kanaat edindiricidir diye düşünüyoruz. Onun ilk şeyhi ümmî olup, ama "bir çok kerametleri olan" Ebu Cafer adındaki bir kişidir.[11] Bir diğer şeyhi, Ebu Muhammed el-Bağî ise abdal'dan sayılmakta ve daima dağlarda, sahillerde yaşamakta, şehirlere gelmemektedir. [12]

                          Bu şeyhlerle yıllarını geçiren Ibnül Arabî psişik rahatsızlığın o derecesine varmış olmalı ki, şeyhlerinden biri kendisini artık dirilerle değil, ölülerle yaşıyor olmakla suçlamış (yani şeyhi bile normal görememiş), o da bu şeyhini bir gün çağırarak hakiki dirilerin o Ölüler olduğunu şeyhine göstermiştir! [(Ateş, 535, Fütuhattan naklen). ]

                          Tasavvufi haller denen psikolojik rahatsızlıklar o kadar ileri gitmiş olmalı ki, artık İbnül Arabî mesela Harun Reşid'in oğlu Muhammed'in ruhunun tecessüt ettiğini ve onunla konuştuğunu iddia etmektedir.[(Ateş, 533, Futuhat'dan naklen).]

                          Tamamen mitolojik bir kişi olan, dünyanın hiç bir yerinde ve hiç bir akıllı insanla oturup konuşmamış, görüşmemiş (Musa (a.s)'la hikayesi anlatılan zat Hızır'la karıştırılmamalıdır), mesela aklından asla şüphe duymadığımız Hz. Muhammed'le (s.a.v) görüşmemiş, tanışmamış olan Hızır'dan hırka giyen[15] miraca çıkıp göklerde dolaşan;[16] berzah alemindeki (?) kişilerle konuşan [17] İbnül Arabi'nin aklî dengesi, ruhsal yapısı ve sağlığı, psikolojik durumu hakkında bizim yorum yapmamıza gerek bırakmayacak kadar önemli verilerdir.

                          İbnül Arabî Kitaplarını Nasıl Yazdı?
                          Bütün tasavvuf ekolünün çok tipik bir örneği olan İbnül Arabî "zahir ilmi"nin hiç bir işe yaramadığının(!) farkındadır. Mutlaka, halkın ne türlü bilgiye rağbet ettiğini çok iyi keşfetmiş biridir. Dolayısıyla İbnül Arabî, safsatalarını doğrudan doğruya Allah'dan aldığını, daha doğrusu, "Peygamberler hangi kaynaktan alıyorlarsa o kaynaktan aldığını" iddia etmiştir. Allah'ın sözlerini harfli ve harfsiz olarak işittiğini ve ilahi bir telkinle kendisine bildirilmemiş hiç bir bilgiyi yazmadığını ileri sürmüştür. [(Ateş, 548, Fütuhattan naklen).]

                          İbnül Arabî Mekke'de bulunduğu yıllarda "Fütuhatül Mekkiyye Fî Ma'rifeti'l Esrari'l Malikiyye vel-Mülkiyye" adını verdiği ve bütün tasavvufi düşüncelerini ihtiva eden kitabını yazmıştır. Daha doğrusu kendisine gelen vahiyleri yazma zahmetinde bulunmuştur. Kendince, Kur'andan farkı bulunmayan bu kitapta aynen Kur'an'da olduğu gibi tutarlılık aranmaması gerektiğini söyler. Çünkü Kur'anda da birbirleri ile alakalı olmayan sözler arasına, onlarla alakalı olmayan bir başka söz girebilmektedir! [(Ateş, 543, Fütuhat'tan naklen).]
                          560 Baptan oluşan (dört cilt halinde basılmış olan) bu kitabını yazış gerekçesini şöyle izah ediyor:
                          Alem-i Hakikat'te ve huzur-i celali'de mükaşefe anında Hz. Peygamber'i görmüş, bütün peygamberler O'nun önünde sıralanmış duruyorlarmış. Etrafında ümmeti ve hizmet eden melekler varmış. Ebubekir sağında, Ömer solunda, elinde bir mühürle duruyormuş. Hz. Ali ise bu Peygambere yönelmiş duruyormuş. O esnada Hz. Peygamber Ibnül Arabi'yi görmüş. O anla ilgili birtakım konuşmalar naklettikten sonra der ki, "o vakit bu hikmet ve hitabın azameti bana Cenabı Allah'dan bir lütfi ilahî ve bağış olarak verildiğini hissettim." [20]

                          Kitabın bir başka yerinde (Fütuhat, 9) Kabe'yi tavaf ederken ve oturup da Kabe'yi murakabe ederken Allah'ın kendisine açtığı fetihleri (vahiyleri) nedeniyle kitabına Fütuhat... adını verdiğini söyler.

                          İyi bir İbnül Arabi hayranı olan ve bazı kitaplarını tercüme etmiş olan Selahaddin ALPAY'ın, "Fütuhat-ı Mekkiye" adıyla çevirip yayınladığı muhtasar kitabın önsözünde söyledikleri, tasavvufun nasıl müstakil bir inanç sistemi, hatta din olduğunu göstermesi bakımından ibretâmizdir. Doğal olarak şeyhine çeken bu zat diyor ki: "Bu kitabın tercümesine başlamadan evvel uzun uzun düşündüm, daha doğrusu cesaretim yoktu... Fakat Allah'ın inayeti bana yetişti, rüyamda bu ulu zatın bana seslenerek, 'beni Anadolu çocuklarına ve halkına tanıt, ben onları severim, vaktiyle o diyarları ziyaret etmiştim. Mevlânâ gibi bir talebem vardır' diye seslenmesi bana bu kitabı terceme etmeme sebep oldu..." [(S.Alpay, s.6).]

                          Görüldüğü gibi tasavvufta her şey rüya ile oluyor; rüya uzakları yakın ediyor; Ölüyle dirinin arasındaki farkı yok ediyor, zaman kavramı ortadan kalkıyor! İbnül Arabi'nin peygamberden de ileri gittiği, onun muhiblerince de kabul edilmektedir.

                          İbnül Arabi'nin, "Allah tarafından kendisine yazdırılan" bir başka kitabı da, "bütün düşüncelerinin hulasası olan en olgun eseri" sayılan [(Ateş, 543] Füsüsül-hîkem adlı kitabıdır.

                          Füsus'u 627 yılının Muharrem ayının son günlerinde Şam'da iken "Rasulullah'ı gördüğü gerçek bîr rüyada". Rasulullah'ın elinde bir kitap bulunduğunu, kendisine hitaben, "bu, 'Füsusül Hikem' kitabıdır, onu al ve insanlara duyur da onunla faydalansınlar" diyerek yazmakla görevlendirildiğini iddia eder. [23]

                          Bu görevlendirme karşısında Ibnül Arabî "işitmek ve itaat etmek gerekir" der ve "hiç bir ziyade ve noksanlık yapmadan niyetini gerçekleştirdiğini" söyler. [24] İbnül Arabî Füsus'u yazmada kendisinin sadece "mütercim" olduğunu ileri sürmektedir. [25] Yani o sadece aracıdır, Füsus aynen Kur'an gibi bir vahiydir!

                          Her zaman olduğu gibi günümüzde de İbnül Arabi'den çok İbnül Arabî'ci kesilen bazı acar tasavvuf hermonetikcileri, onun bu safsata ve küfürlerini, Kur'an'ı, Allah inancını, peygamberlik kavramını tarumar eden ilhadlarım "yorumsayarak" tevil etmekte, kabule müsait hale getirmektedirler. Oysa iyi bir Ibnül Arabi meftunu olan ve kitaplarının mütercimi Ahmed Avni KONUK (ö. 1938)un izahı, İbnül Arabi'nin bir başka türlü anlaşılmaya elverişli olmadığını, yorumsamaya gerek bulunmadığını pekâlâ kanıtlamaktadır.

                          A.A. Konuk, "bütün ilahî mertebeleri cami" (cem meratib-i ilahiyye'yi câmî) dediği Hz. Peygamber'in 'Vâris-i ekmel'i" saydığı [26] efendisi İbnül Arabi'nin Füsus'unu şöyle tanımlıyor: "Serapa asl-ı hakiki'den kulûb-i enbiya (as)a münzel plan maarif ve hikemin ilahiyye'den ibaret ve ehli takyîd olan erbab-ı ukûl'ün bilmediği ve idrak edemediği hakayık ile mâlâmâldir. "[(Konuk, 1),] Yani Füsus, Peygamberlere gelen vahyin aynısıdır ve fakat bu hakikatleri akıl erbabı bilemez, anlayamaz! İbnül Arabîci sarih arkasından, Bakara suresinin 216. ayetini, ancak Şeytanın razı olacağı bir amaç uğruna kullanarak, -haşa- Kur'an'ı da "akıl erbabı"nın bilemeyeceğini demeye getiriyor!

                          Oysa Bakara 216. ayette. Allah cihadı emrettiği halde ondan kaçmanın yollarını arayan iki yüzlüler tenkit edilmektedir.
                          Evet, söyleyene değil, söyletene bak sözünü boşa söylememişler! A. Konuk'un, tasavvuf ehlinin saçmalıklarını "erbab-ı aklın" anlamayacağını belirtmesi gayet yerinde bir tesbittir! Akıllı İnsanlar yalnızca, akıllı sözleri anlarlar. Hiç bir mantık kuralına dayanmayan, aklı selimi tatmin etmeyen, sara nöbetlerinde sadır olmuş intibaını veren hezeyanlarla akıllı insanların işi yoktur.

                          A.A. Konuk'a göre Füsus kitabı doğrudan "Velayet-i hassa-i Muhammediye"den İbnül Arabi'ye verilmiş, o da noksansız ve ziyadesi? bir şekilde tebliğ etmiş olduğu için, Füsus'a itiraz doğrudan ve tamamen "hatem-i enbiya"ya itiraz etmek olur. [(Konuk. 99)]

                          Görüldüğü gibi bu kişilerin ne Allah inançları, ne peygamber, ne de vahiy inançları Kur'an'a uygundur; bunların akideleri tamamen kendi geliştirdikleri özel bir İnanç sistemine dayanmaktadır.

                          İbnül Arabî "et-Tedbîratu İlahiyye" adlı kitabının da ledünnî ilimlerden oluştuğunu; içine değil şüphe, tahmin bile karışmadığını iddia ederken [29] pek fazla yadırgamadığımızı, zira vahdet-i vücut felsefesi (panteizm) gereği kendisini Allah olarak gören, Allah'la aynılaşan bir zihniyetin böyle inançlar taşımasının normal görülmesi gerektiğini belirtmek isteriz.


                          [1] - Ahmed Yaşar OCAK, Prof. Dr., islam. .Tasavvuf ve Tarikatlar, Türkiye Günlüğü Dergisi, s.45,1997. (bknz. A.Y. Ocak, 9)
                          [2] - Ahmed ATEŞ, Muhyiddin Arabî, fslam Ans. (MEB), C.8. (sayfa 533).
                          [6] Muhyiddin-I Arabi, Füsusül Hikem, Tere. M. Nuri GENCOSMAN, 5. bşk. İst-1981. {M.N. Gencosman, VIII)
                          [10] (Ateş, 534, Futuhat'dan naklen). [11] (Ateş, 537). [12] (Ateş, 535, Ruhul Kudüs'den naklen).
                          [15] (Ateş, 536, Fütuhat'tan naklen) [16] ( Ateş, 536, Fütuhattan naklen)
                          [17] (Ateş, 538, Fütuhat'tan naklen)
                          [20] Muhyiddin Ibnül ARABI, Fütuhat-ı MeKklye, Tere. Selahaddin ALPAY, Şada Y. lst-1971.( Fütuhat, 1/1-2; 11).
                          [23] (Ibnül Arabî, Füsus, 47).Muhyiddin Ibnül ARABl, Füsusül Hikem, vet-Tahkîkatu, Ebul Ala el-Afifî, Beyrut, bşk. t. yok.
                          [24] (Füsus, 48; Gencosman, 1). [25] (Füsus, 48).
                          [26] (A. Konuk, 98) Ahmed Avni KONUK, Füsusül Hikem Tercüme ve Şerhi, Dergah Y. lst-1987.[29] (Ibnül Arabi, et-Tedbirat, 14) Muhiyiddln Ibnül Arabi, Tasavvuf Yolu, et-Tedbiratül llahlyye, Tere. Selahaddin ALPAY, lst-1973.

                          Comment

                          • yeşil
                            Uzman Üye
                            • Oct 2011
                            • 105

                            #28
                            B- Mevlana Celaleddin Rûmî

                            İran tasavvuf edebiyatının en büyük panteist temsilcisi sayılan [1] Celaleddin Rumî 1207 yılında Belh'de doğmuştur. Babası, Harizm'li Muhammed Bâhauddin Veled'dir. Sufîler ona "Sultanül Ulema" unvanını vermişlerdir. Ailece Konya'ya gelip yerleşmelerinde Alaaddin Keykubat'm davetinin etkin olduğu zannedilmektedir. (1256). [2]

                            1230'da Babasının ölümü üzerine 9 sene kadar, türbesi Kayserİ'de bulunan Tirmiz'li Seyyid Burhaneddin'le beraber bulunmuştur. Celaleddin, Seyyid Burhaneddin'le tanışıncaya kadar, ilerde "kufuryoklere attığını" söyledeceği zahir ilimlerini (kısır: kabuk ilmini) tahsil etmiştir. Burhaneddin ona, zahirî ilimlerin yanında bâtın ilmini de elde etmesi gerektiğini telkin etmiştir. [3]

                            Celaleddin üzerinde asıl şiddetli ve sarsıcı tesiri 1244 yılında Konya'ya gelen, Şems-i Tebrîzî adındaki, bir rivayete göre İsmailî bir ailenin çocuğu olan derviş [4] ile tanışması yapmıştır. Celaleddin'le Şems attı ay bir hücrede halvette kalmışlar, [5] ve ona ne olmuşsa bu halvetten sonra olmuştur. Daha önce sema ve raksa rağbet etmeyen Celaleddin, bu halvetten sonra hiç semâ'dan hâli kalmamış [6]
                            Celaleddin Şems'e, "tasavvufi manada âşık" olmuştur. [7]
                            1273 Yılında Konya'da ölmüştür. [8]

                            C. Rumî'nin Kur'anla taban tabana zıt panteist fikirlerinin perde arkasındaki gerçek müessir nedenin, kitabî İlimlerin düşmanı olduğu söylenmiş olan [9] Şems adındaki bu derviş olduğunu anlamak zor değildir. Celaleddin'in kendisine, ne idüğü belirsiz bir aşkla aşık olduğu bu kişi, Celaleddin'e, Adem'den beri Cihan'da "evliya-yı kâmil" bulunduğunu; bunların zahiri ilimler erbabınca bilinemeyeceğini telkin etmiştir. Şems'e göre bu "evliya" makamının üstünde bir de "maşuk" makamı vardır ve kendisi de gizli olan bu makamın temsilcilerinden biridir. [10]

                            İşte bu mistik hezeyanlarla kurulan, bir anlamda beyni yıkanan Şems'in, varsayımsal makamlarla ona çizdiği tasavvuf! hedeflere kendisini kitleyen Celaleddin'in panteist düşüncelerinin hikayesini anlamak güç olmalıdır.
                            Şems'in, yanından ayrılıp gitmesiyle adeta çılgına dönen Celaleddin, kendisini sema'a vermiş, Şems için yazdığı şiirlerinin mecmu'una “Divan-ı Şemsül Hakayık" adını vermiştir.

                            Celaleddin Rumî 25.700 beyitlik [11] Mesnevisini en fazla Hüsameddin çelebi adındaki yakın müridi ve dostunun teşvik etmesiyle yazmıştır. [12] Celaleddin söylemiş, Hüsameddin yazmıştır.

                            Celaleddin Rumî, şeyhi ve maşuku Şems'in telkinleriyle batini ilim dedikleri sapkınlıklara kendini o kadar kaptırmış ki, tamamen kendi zihninin ürünü olan ve Hüsameddin Çelebt'nin (vahiy katibi demek daha doğru olur herhalde) kaleme aldığı şiirlerini, yani tamamen beşer ürünü olan sözleri, Alemlerin Rabbi Allah'dan inzal olunan Kur'an-ı Kerim'le boy ölçüştürmüştür. Gerçi, değil boy ölçüştürmek, Kur'an'dan yüce sayması da mümkündür, çünkü ilahlık makamına ulaşan bir kişi için bu sıradan bir iştir.

                            Tasavvuf dîni ulularının kendilerini değil peygamberden, Allah'dan bile yüce
                            saymaları [13] yadırganacak bir inanış değildir. Dolayısıyla Mesnevi'nin Kur'an'la eşdeğer, hatta ondan da üstün görülmesine şaşmamak gerekir.

                            Celaleddin Rumi, Mesnevinin Arapça dibacesinde kitabıyla ilgili aynen şunları söylüyor:
                            "Mesnevi-i Kerîm, salih elçiler (katipler) eliyle yazılmıştır. Ona temiz (mutahhar) olanlardan başkasının el sürmesine mani olurlar. Mesnevi Alemlerin Rabbinden indirilmelidir. Bâtıl onun önünden de, arkasından da yaklaşamaz. Allah onu korur ve gözetir... Mesnevinin başka lâkapları da vardır. O lâkapları Allahu Teala vermiştir. Fakat bu azıyla yetiniyoruz." [14]

                            Mesnevi sarihlerinden Tahirul Mevlevi, Şeyhi Celaleddin'in bu sözlerinin Vakıa suresi 78 (v.d) ayetleriyle, Abese 12-15. ayetlerine nazîre olduğunu kabul eder. [15]

                            Tahirul Mevlevi, Mesnevi'yi Kur'an gibi Allah kelamı saymakta pirinden daha pişkindir: Mesnevi için "onun önünden de arkasından da bâtıl yaklaşamaz" ifadesini, Fussilet-42. ayetiyle bağdaştırır. [16]
                            Mevlevi devamla şöyle der;

                            "Cânib-i ilahî'den vahy-i münzel olan Kur'an-ı Kerim nasıl avn-i Samedanî'de ise, onun evvelinden de, sonundan da bâtıl zuhuruna imkan ve ihtimal yoksa Mesnevi de öyledir. İlham-ı Rabbani eseridir. Kendisinden sapıklık zuhuruna imkan yoktur. Hatta iptali ve tahrifi de kabü değildir." [17]
                            Demek ki, Mesnevi'deki bütün sapık hikayeler, örneğin (okuyuculardan özür dileyerek, mecburen atıfta bulunmak zorunda olduğumuz) kabak hikayesi [18] ve bizim aynen iktibas etmeye haya ettiğimiz, homoseksüel ilişkilerin tasvirine ilişkin terbiye dışı, ateist bir insanın bile yazmaktan ar edeceği sözler de -haşa- Allah tarafından nazil olmuştur Celaleddin'e..

                            Görüldüğü gibi, ayrı bir dinin mensubu olan sûfî ekolü, Kur'an ayetlerini sapık amaçları için kullanmaktan hiç bir çekince duymamışlardır. Bu konuda zerre kadar Allah korkusu taşımamışlardır.

                            Mesnevi şiirleri Celaleddin Rumi'nin, bilhassa efendisi Şems'in gitmesinden sonra, mahiyetini bilemediğimiz aşkının ızdırabıyla yakıştırdığı sözler olup; sufî tabakasının manevî dedikleri, bize göre gerçeğinden hiç farkı olmayan sekr (sarhoşluk) halinin bir ürünüdür. Sarhoşken sarfedilmiş sözleri, Allah'ın kelamıyla kıyaslamak, putperest insanların bile girişmeyeceği bir haddini bilmezliktir. Biz böyle bir kıyasın, sahibinin, imanla-islamla alakasının bulunmadığının bir deklarasyonu olduğunu kabul ederiz. Çünkü tevhîd, Allah'ın otoritesine hiç bir ortak kabul etmemektir. Celaleddin Rumi kendisini Allah'ın otoritesine ortak görmektedir.

                            [1] (Köprülü, 217) Fuat KÖPRÜLÜ, Ord. Prof. Dr., Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar, DlBY. Ank-1991.
                            [2] (Köprülü, 217).
                            [3] (H. Ritter, I.A., 54}. H RİTTER, Celaleddin Rumî, islam Ans. (MEB), 3, C.
                            [4] (Köprülü, 219)
                            [5] (Köprülü, 221)
                            [6] (Köprülü, 222),
                            [7] (H.Ritter, 55).
                            [8] (Köprülü, 229).
                            [9] {H. Ritter, 55)
                            [10] (H. Ritter, 55).
                            [11] (H. Ritter, 57)
                            [12] (Köprülü, 226).
                            [13] (Sultan Veled, Maarif, 20) Sultan VELED, Maarif, MEB Y- İst-1993.
                            [14] (Mesnevi, 14). Celaleddin RUMl, Mesnevi, M.E.G.S.B. Y. İsi-1988.
                            [15] (Tahirul Mevlevi, I/36). Celaleddin RUMl, Mesnevi, Tahirul Mevlevi, Tercüme ve. Şerhi, Selam Y, lst-1963
                            [16] (Mevlevi, 38).
                            [17] (Mevlevi, 38).
                            [18] (Mesnevî, 5/111-119) Celaleddin RUMl, Mesnevi, M.E.G.S.B. Y. İsi-1988.

                            Comment

                            • yeşil
                              Uzman Üye
                              • Oct 2011
                              • 105

                              #29
                              C- Said Nursî

                              Said Nursî 1873 yılında Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde doğmuştur. Ciddi anlamda sadece üç ay medrese tahsili yaptığı kabul edilmektedir.[1] Buna rağmen "Molla Said"in daha 16 yaşlarında iken, yaptığı tartışmalarda yörenin bütün alimlerini susturduğuna inanılmaktadır. Cizre'nin[2], Siirt'in [3] daha doğrusu bütün Doğu Anadolu'nun alimleri mat edildikten sonra, 1896'da İstanbul'a gelir gelmez, orada da meydan okurcasına bütün ulema ile münazaraya girişmiş, onları da susturmuştur![4] Artık Nursi'nin hedefi bütün dünya alimleridir: 35 Yaşlarında iken, o günlerde İstanbul'a gelmiş bulunan, Ezher Şeyhlerinden Şeyh BAHlD ile münazaraya girişmiş ve haliyle onu da pes ettirmiştir! [5]

                              Bu yıllarda (1907) Said Nursî delilik muamelesi görerek, Toplası Tımarhanesine kapatılmıştır. [6]

                              II. Abdülhamid'in "istihdafına karşı çıkan Nursî, 1908 yılında Selanik Hürriyet meydanında meşrutiyet nutku atacak kadar meşrutiyetçidir. [7]

                              Osmanlı istihbarat servisi olan Teşkilat-ı Mahsusa'da Nursî görev almıştır. [8]
                              Dünya savaşında Ruslar'ın eline esir düşmüş ve esareti yaklaşık iki buçuk yıl kadar sürmüştür.[9]

                              Yeni kurulan Kuvay-ı Milliye'yi destekleyen Nursî, çağrı üzerine 1922'de Ankara'ya gitmiştir. [10] Ve o şimdi artık Cumhuriyetçidir. [11] 1950 Yılından itibaren de demokrat olacaktır...

                              1950 Mayısında DP'nin iktidara gelmesiyle Reis-i Cumhur Celal BAYAR'a telgraf çekerek, yeni hükümeti tebrik eder. [12]
                              Celal Bayar da bilmukabelede bulunmuştur. [13] Nursî'nin öğrencileri de DP'lilere akıl vererek, hem nurcuları ve milleti memnun etmek, hem de Amerikan yardımcılarını kaybetmemek için ezan meselesini v.s. tamir etmeleri gereğini tavsiye ve telkin ederler. [14] Bu kanaatin asıl sahibi de kendisidir. [15]
                              CHP döneminde hapishanelerle barışık olan Said Nursî için 1956 yılı artık DP'lilerin bizzat, kitaplarını yayınlamak için teklifte bulundukları bir dönemdir. [16]
                              Her şeyin bir karşılığı olmalıdır; O da "dindar demokratları" her fırsatta över ve 1957 seçimlerinde oyunu da onlara verir... [17]
                              1960, Said Nursi'nin ölüm yılıdır.


                              Mütercim Said Nursî

                              Said Nursî bir mutasavvıf olarak adlandırılmamasına rağmen, bütün söylemleri, dîni anlayış ve yorumlayış biçimi tamamen tasavvufîdir; tasavvuf kültürünün bütün mentalitesini içkindir. Yani o, adı konulmamış bir mutasavvıftır.

                              Said Nursi, risalelerini Allah'a atfeder. Kitaplarının hemen hemen tamamında, kendisinin Allah tarafından görevlendirildiğine inandığını gösteren beyanatlara rastlamak mümkündür. Hatta bu kanaati o kadar kesin ki, kendinde manevî kuvvetler bulunduğuna, istese 28 senelik düşmanlarından intikamını bir günde alacağına inanmaktadır. [18]
                              Fakat özellikle "Sikke-i Tasclîk-i Gaybî" adlı risalesinde baştan sona, kendisinin bilgileri doğrudan Allah'dan aldığını olanca çıplaklığıyla, gayet samimane(!) anlatmaktadır. Onun zihin yapısını anlamak için sadece bu risalesini tetkik etmek yeterlidir. Kitabının adı da, kendisine gaibden gelen bilgilerin doğruluğunun, isbatının kanıtı, mühürü anlamını ifade etmektedir...

                              Nursî'nin, andığımız kitabında anlattığı, kendisiyle ilgili bir anekdot, ta küçükten beri nasıl bir haleti ruhiye ile yetiştiğini ifşa etmektedir: Daha kendisi 8-9 yaşlarında iken, etrafındakilerin Nakşî olmalarına ve orada meşhur Hizan Gavsı'ndan istimdat ederlerken, kendisi Gavs-ı Geylanî'ye hitab etmekte, ondan istimdat etmektedir! Binlerce kez, kaybolan bir şeylerini buldurmak için Gavs'ı yardıma çağırmış ve yardım görmüştür! [19]
                              Yani molla Said övüneyim derken, kendini ele vermiş... Çünkü Allah'dan başkasını bu anlamda yardıma çağırmanın şirk olduğunu Kur'an bize öğretmektedir.

                              Said Nursi'nin doğup-büyüdüğü çevrenin, şeyhlerin mutlak otoritesine dayalı mistik kültürü, evliyalar menkıbeleri, onun gelecekteki kişiliğinin ve din anlayışının temelini oluşturuyordu.

                              O da diğer sufiler gibi kitap yazımına rüya ile başlıyordu. Çocukluğunda (12-13 yaş) gördüğü bir rüyada Hz. Peygamberin elini öpmüş ve Peygamber, "ümmetine sual sormamak kaydıyla" ona Kur'an ilimlerinin verileceğini müjdelemiştir(!)[20]
                              Bir başka rüyasında da Abdulkadir Geylanî ona Miran aşireti reisi Mustafa Paşa'ya giderek, onu namaz kılıp zulümden vazgeçmeye çağırması, aksi durumda öldürmesi talimatını vermiştir. Molla Said de rüya gereğince davranmıştır. [(Tarihçe, 39 vd.).]

                              Şimdi burada Said Nursi'ye, rüyada Allah'dan Kur'an ilimlerini almanın imkanından, kendisinin yoksa nebî mi olduğundan sormazdan önce; A. Kadir Geylani'nin, mezarda çürümüş olduğu halde, dünyaya nasıl hükmettiğinin, bu gücü nereden aldığının, yoksa yarı-ilah mı olduğunun sorulması ilzam eder. Üstelik, kabirden dünyayı yöneten Geylanî'nin, sözkonusu görevi bizzat kendisinin ifâ etmeyip de Nursiyi görevlendirmesi de bir nebze çelişki olmuyor mu?

                              Anlaşılan o ki, böyle büyük(!) rüyalarla anlatılmaya çalışılan küçük(!) dünyalar var, onun için bu rüyalara ihtiyaç var!

                              Said Nursî, risaleleri yazmakta kendisinin sadece bir "mütercim" olduğuna kesin olarak inanmaktadır. O, bu risaleleri ihtiyarı dışında yazmıştır! [(Sikke, 91).]
                              O yalnızca, kendi hissesine "şükretmek" düşen bir mütercimdir. [(Sikke, 60).]

                              Şakirtlere göre, Celcelutiye, Mesnevi-i Şerif ve Fütuhul Gayb gibi eserlerin müellifleri, nasıl yalnızca bunların mütercimleri iseler, Üstadları da aynen öyledir! Risale-i Nur tamamen Kur'an'ın nurudur. [(Sikke, 215).]

                              "İ'caz-ı Kur'an"ı beyan etme görevini kendisine, "vakıa-i sadıka" da gördüğü "mühim bir zat" vermiştir! [(Sikke, 187).] Bu mühim bir zat, Allah mıdır, peygamber midir, bilemiyoruz.


                              Said Nursî, kendisinin Şark tarafından zuhur edecek nur olduğuna [(Sikke, 189) kesin inanmıştır, hernen hemen bütün risalelerini kendisinin yazmadığını, kendinin bundan aciz olduğunu, hakikatleri beyan etmede o kadar başarılı olmadığını... anlatır. Dolayısıyla Nursinin yazıları "doğrudan doğruya bir inayet-i ilahiyye ve bir ikram-ı Rabbanî ve bir keramet-İ Kur'aniyye"dir. (Sikke, 192, 195).
                              Yani, risaleler, telaffuz edilmese de vahiyden başka birşey değildirler! Zaman zaman, risaleleri yazarken, kuş v.s. suretinde gelip, kendisini murakebe ve taltif eden(Sikke, 196), gayb alemiyle bağlantılarını ifşa(!) eder.

                              Şakirtleri, üstadlarının "zevahiri kurtarmak için" üç aylık bir tahsil müddeti içinde evvel ve ahirîn alemlerine, ledünnî ilimler ve eşyanın hakikatına, kainatın esrarına, ilahî hikmetlere varis kılındığına inanmaktadırlar. Ve üstelik şimdiye kadar hiç kimse bu makama nail olamamıştır! (Sikke, 216).
                              Nursi'nin bizzat kendisinin de, Risale-i Nurlar dışında bir tek kitaba dahi ihtiyaç duymamış (okumamış) olması [21] acaba, geleneksel kabuldeki, peygamberin ümmî oluşuna bir atıf, bir nazire midir bilinmez... Risale-i Nur onun değildir (Emirdağ L. 46, 49), Allah'a aittir...

                              Said Nursi'nin, "izin olmadığından yazılmadı"; "bir iki sahife yazdım, perde kapandı..."; "birden şiddetli ihtar ile"; "bir meseleyi beyan etmek ihtar edildi"; (Kitaplarının tamamına yayılmış durumdadır, örnek için, Sikke, 152) gibi mütemadiyen tekrar ettiği ifadeler, Allahdan vahiy aldığına kesin olarak inandığının gayet açık ve net delilleridir.

                              Kur'an'ın 33 ayeti hem Said Nursi'yi, hem de Risaleleri ta o zamandan ihbar etmiştir! Bu ayetlerden bazıları, 3/18, 4/176, 5/14, 108/1 ayetleridir.(Kastamonu L. 54, 137-138)

                              Said Nursi'nin, kitaplarının vahiy ürünü olduğunu ispatlamak için en çok başvurduğu ve yüzde yüz inandığı bir yöntem de cifir/ ebced hesabıdır. Sikke-i Tasdik-i Gaybî risalesi bununla doludur.

                              Zümer, Casiye ve Ahkaf surelerinin başlarında bulunan "tenzîlül Kitab" ifadesi, o gün için Kur'an'a delalet ediyordu, şimdi de Risalen Nur'a delalet etmektedir. (Sikke, 78-79).

                              Said Nursi, Celcelûtiye adını verdiği tamamen uydurma, bir sözde dua metninin de kendisinden bahsettiğinden emindir! (Sikke, 107).
                              Ona göre celcelutiye, Peygamber'e vahiyle inmiştir. (Sikke, 101).

                              Şu halde hem Allah doğrudan ve rüya yoluyla, hem Kur'an aracılığıyla, hem Peygamber vasıtasıyla, hem Celcelûtiye, hem Hz. Ali ve hem de A. Kadir Geylani aracılığıyla Said Nursi'yi haber vermiş, risale-i nurun "imanı kurtaracağını" müjdelemiştir!!

                              Risale-i Nur'un tamamını buraya dercedemeye-ceğimiz için bu kadar iktibasla yetiniyor ve rüya-zan-vehim-uydurma rivayet geleneği -cifir- ayetlerin kasden yanlış yorumlanması gibi bâtıl ayaklar üzerine bina edilmiş bir nurculuk düşüncesinin etkisinden bütün müslümanların korunmasını temenni ediyoruz.

                              Said Nursi'nin, Allah'dan kendisine inzal edildiğine, yazdırıldığına mutlak surette iman ettiği risalelerdeki bu kanaatlere katılmak mümkün değildir. Allah'ın, Hz. Muhammed'den sonra hiç bir kimseye vahiy indirmediğine iman ediyoruz. Nursi'nin iddiaları zandan, vehimden, kuruntudan başka bir şey değildir.


                              [1] (Tarihçe, 33). Said NURSl, Tarihçe-i Hayat, Hayatı-Mesleki-Tercüme-i Hali-SözlerY. ist-1991.
                              [2](Tarihçe, 40)
                              [3] (Tarihçe, 37)
                              [4] (Tarihçe, 48).
                              [5] (Tarihçe, 49-50).
                              [6] (Şahiner, 70 vd.) Necmeddin SAHlNER, Bilinmeyen Taraflarıyla Said Nursî, 2. bşk. Yeni Asya Y. Isl. 1974.
                              [7] (Şahiner, 81). [8] (Şahiner, 128-131). I. [9] (Tarihçe, 104) [10] (Tarihçe, 124}.
                              [11] (Emirdağ L. 27). Said NURSl, Emirdağ Lahikası, SÖ2ler Y. lst-1993 (İki cilt bir arada)
                              [12] (Emirdağ L. 280). [13] (Şahiner, 350). [14] (Emirdağ L. 288). [15] (Tarihçe, 547).
                              [16] (Şahiner, 376). [17] (Şahiner, 378) [18] (Tarihçe, 550).
                              [19] (Sikke, 116). Said NURSl, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, Sinan Matbaası-1960.
                              [20] (Tarihçe, 32-33).

                              [21] (Kastamonu L. 48), Said NURSl, Kastamonu Lahikası, Sözler Y. lst-1993.
                              Last edited by yeşil; 2. December 2011, 09:49 PM.

                              Comment

                              • yeşil
                                Uzman Üye
                                • Oct 2011
                                • 105

                                #30
                                7 - TASAVVUF EHLİNİN "ANLAŞILAMAZLIK" MİT'İ [1]

                                Tasavvuf erbabı, kendilerine yöneltilen bütün ciddi eleştirilere, "bizi anlamazsınız" zırhına bürünerek karşı koymuşlardır. Bizi, tasavvufçu olmayanlar anlamaz demek, iyi bir savunma mekanizmasıdır.

                                Füsusül Hikem mütercimi M. Nursi GENCOSMAN, İbnül Arabi'yi red ve inkar edenlerin "rüsum uleması, fıkıh bilginleri" olduğunu, oysa bunların Ibnül Arabi'yi anlayamayacaklarını ileri sürer. Zira onların farklı ıstılahları, ayrı lisanları varmış. Tasavvuf terminolojisini bilmeyenlerin tasavvuf bahsinde söz ve salahiyet sahibi olmalarına imkan yokmuş! [2]
                                A. Avni KONUK ise savunmasında aynı üslubu kullanır: "Bu ulûm ve hikemi anlamayanlar kendi istidatlarına kusur bulmalıdır." [3]
                                Ona göre "akıllı adamlar" (erbabı ukûl) Ibnül Arabi'yi anlayamazlar. [4]

                                Celaleddin Rumî, "biz Kur'an'ın özünü, ruhunu, içini ve cevherini aldık, postunu kufuryoklerin önüne attık" derken [5] "bizi herkes anlamaz" psikozu ile savunma geliştirmiş oluyordu.

                                Said Nursi'ye göre de Risaie-i Nur'a itiraz edilemez [6] çünkü onlar Tanrısaldır. Hatta risalelere "Kutb-u Azam"dan itiraz gelse yine de dikkate alınmaz! [7]
                                Çünkü Kutb-u Azam{!) yanılabilir. (Kutb-u Azam meğer pek de cahilmiş!)

                                Şüphesiz C. Rumî de, İbnül Arabî de, S. Nursî de, tasavvuf epistemolojisi bağlamında gayet haklıdırlar. Bu iddialar tasavvufun temel âmentülerine gayet uygundur. Birileri, yazdığı şiirlerinin, risalelerinin, tevillerinin ALLAH tarafından kendisine vahyedildiğine, doğrudan Allah'dan geldiğine inanmışsa, kendileri bu işde yalnızca mütercim rolünde iseler, bunlara itiraz edilemez olması doğal bir sonuçtur. Mütercimin bu işde bir kabahati olmayacağına göre, anlayamayanlar kendilerini kontrolden geçirmeleri gerekecektir!

                                Tasavvuf erbabının, "bunu ancak yaşayanlar anlar" tezleri tamamen bir manipülasyondur. Zira, eğer ki, bir sözü anlamak için mutlaka o sözün ait olduğu yaşam tarzını tecrübe etmek gerekli olsaydı, hiç bir müşrikin müslüman olmazdan evvel vahy'i anlamamış ve de anlayamaz olması gerekirdi! Örneğin, Nemrud'un, İbrahim'i hiç anlamadan öldüğünü kabul etmemiz mantıken zorunlu olurdu; çünkü müslüman olmamıştı! Böyle kalın kafalı bir adamın nasıl kral olduğu; ama aynı zamanda bu kalın anlayışının, İbrahim (a.s.)ı ateşe attırmayı düşünecek kadar da nasıl inceldiği, makul bir izahı gerektiren paradoks olurdu. Halbuki bir müşrik, anladığı için müslüman olur, yahut da yine anladığı için müslüman olmaz!

                                En azından vahiy, ilkesel olarak "anlaşılır" özelliktedir. Ve anlaşılsın diye vahiy inzal edilir. Eğer vahiy anlaşılabiliyor da, İbnül Arabi'nin, S. Nursi'nin v.s. felsefeleri anlaşılmıyorsa bu durum, anlamayanlarla ilgili bir sorun olmaktan ziyade, ilgili felsefelerin doğasıyla alakalıdır. Kısacası, bu felsefeler bir çelişkiler yumağı, hurafeler bütünü ve herhangi bir realiteye dayanmayan, havaî söylemler olduğu için anlaşılmazdırlar.

                                Tasavvuf felsefesi, şeyhin lâyuhtî, lâ-yüs'el mutlak otoritesine mutlak teslim olmayı merkeze alan mutlak kabul esasına, yani kula kulluk esasına dayandığı için, bu felsefeyi kabul edenler, anlıyor değiller, sadece körü körüne teslim oluyorlar. Yani, "

                                Bu bağlamda, "erbab-ı ukûl"ün, tasavvufu "anlamamaları" kadar normal bir şey olamaz. Ve dahi "anla-mamalıdırlar"...

                                Kendilerinden başka bütün insanları panteist felsefelerini anlamamakla suçlamak, tasavvuf ehlinin, sadece kendilerini akıllı, alemi kör sanmak gibi bir megalomani belirtisidir.

                                Kendilerini İslam'a nisbet eden insanlar sadece Allah'ın vahyi olan Kur'an'dan sorumludurlar. O'nu anlamak ve O'na göre yaşamak zorundadırlar. Kendilerini Allah'a değil de, İbnul Arabi'ye, C. Rumi'ye veya S. Nursi'ye nisbet edenler ise Allah'ı veli olarak bulamayacaklardır. Hesap gününde hesabı görecek olan, bu şahıslardan biri değil, Allah'ın kendisidir.


                                DEĞERLENDİRME

                                Görüldüğü üzere, tasavvufta bilgilenmenin kaynağını rüya, keşif İlham, doğrudan Allah'dan vahiy alma gibi temalar oluşturuyor. Söz konusu kavramların her biri geniş çaplı inceleme-araştırma alanları olup, bu makale sınırlarına sığmayacak çaptadırlar.

                                Bu incelemeyle şunu gördük ki, tasavvufta bilgiler, doğrudan gayb aleminden alınmaktadır. Bu da sonuçta Allah tarafından (vahy ile) bilgilendirilme anlamına gelmektedir. Ve mistik filozof ve şairler, gaibten aldıklarını iddia ettikleri bu bilgilerini doğrulayabilme, akli ölçütlerle izah etme, nedenini-niçinini açıklama gibi bir kaygıyı asla taşımıyorlar. Kendilerinin sadece mütercim olduklarını, bu bilgilerin onlara Allah tarafından verildiğini öne sürüyorlar.

                                Ortaya konan ürünler ise din adına sunulmakta ve bu ürünler dinin kaynağı olan Kur'an'la, onun pratiği olan sünnetle uyuşmamakta, hatta çatışmaktadır. Adeta, Kur'an'a alternatif yeni Kur'an'lar; dîne alternatif yeni dinler ve peygambere alternatif yeni peygamberler ortaya çıkmaktadır. Bunun İslâmî literatürdeki adı şirk'ten başka bir şey değildir.

                                Tek tek insanların müşrik olanını, mü'min olanını belirlemek gibi bir görevimiz yok. Fakat, şirk olan bütün düşünce, ideoloji ve zihniyetleri tanımak görevimizdir. Biz şu ilkeden asla taviz vermemek azmindeyiz: Hz. Muhammea'aen sonra günümüze kadar ölmüş olan hiçbir İnsan Kur'an'ın fevkinde olamaz Müslümanların anlayışı Hz. Muhammedin (a.s.) tebliğ ettiği din anlayışından farklı olamaz. Her kim olursa olsun, ortaya koyduğu din anlayışı Kur'an'a uygun olmak zorundadır. Uygun değilse İslam çerçevesinde değerlendirilemez.
                                Rüyalarla, mitoslarla, "gaybdan geldi" gibi uyduruk referanslarla din anlayışı olamaz. Aksi takdirde, rüya gören sadece İbnül Arabî, C. Rumi, S. Nursî v.b. olmadığı için, yüzbinlerce hatta milyonlarca din ortaya çıkar. Dolayısıyla din adına söz söyleyen, iş yapan herkes, sözünü ve işini Kur'an'ın tanıdığı meşruiyyet zemini üzerinde söylemek ve yapmak zorundadır.
                                Tamamen idare-i maslahatcı bir anlayışla tasavvuf ehlinin hep hayra yorulduğu, en olmadık tevillerle aklandığı, onların da İslam'ın bir başka boyutunu oluşturduğu şeklindeki yorumların kesinlikle ciddiye alınır bir tarafı yoktur. Zira, İslam'ın bütün akidelerine tamamen ters akideler geliştiren bir öğretinin, "bir başka boyutla" v.s. alakası yoktur. Belki "bir başka dinle alakası vardır. Herkes hangi dinden olduğuna da iyice dikkat etmelidir.

                                bunları tasavvufcu olmayanlar anlamazlar" tezi, dayatmacılığın, mutlak mûtî "kullar" edinmenin bir biçimidir. Bu "anlaşılmazlık" dayatmasını yutanlar, perdelerini indirip, dışa kapanıyorlar, akıl ve iz'an dışı söylemlerle akıllarını ipotek ettirip ruhsal dengelerini sarsıyorlar. Dolayısıyla tasavvuf akideleri anlamakla değil, dogmatik olarak teslim olmakla alakalıdırlar.


                                [1] Mehmet Durmuş
                                [2] (Gencosman, X.). Muhyiddin-I Arabi, Füsusül Hikem, Tere. M. Nuri GENCOSMAN, 5. bşk. İst-1981.
                                [3] (A. Konuk, 95). Ahmed Avni KONUK, Füsusül Hikem Tercüme ve Şerhi, Dergah Y. lst-1987.
                                [4] (A. Konuk, 1). z
                                [5] (Uludağ, 141), Süleyman ULUDAĞ, islam Düşüncesinin Yapısı, Dergah Y. lst-1979.
                                [6] (Sikke, 56) Said NURSl, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, Sinan Matbaası-1960.
                                [7] (Kastamonu L. 145). Said NURSl, Kastamonu Lahikası, Sözler Y. lst-1993.
                                Last edited by yeşil; 2. December 2011, 09:36 PM.

                                Comment

                                Working...