Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • sevginur
    Uzman Üye
    • Nov 2012
    • 300

    #16
    7. CENNETE KİMLER GİRER



    Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “İman etmiş olanlar; Yahûdi , Hıristiyan ve Sabiî olanlar; bunlardan kim Allah'a ve Ahiret gününe inanır ve iyi işler yaparsa, onların ödülleri Rableri katındadır. Üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzülürler.”(Bakara 2/62)


    Kendine peygamber tebliği ulaşmayan kişi, sadece şirkten ve bildiği doğrulardan sorumlu olur. Peygamber tebliği ulaşan ise o peygambere inanmak ve onun gösterdiği gibi yaşamak zorundadır. Tebliğin ulaşması, peygamberin mucizesini, yani peygamberlik belgesini görmekle olur.

    Çünkü o zaman Allah’ın elçisini, gözüyle görmüş gibi kesin bilgiye ulaşır. Muhammed aleyhisselamın belgesi Kur’ân’dır. Kur’ân âyetlerini, kendi anlayacağı dille anlayarak okumamış veya dinlememiş kişilere de tebliğ ulaşmış olmaz.



    Yukarıdaki âyetin bir benzeri Mâide suresinde geçer. O âyet, öncesi ve sonrasıyla şöyledir:


    “De ki: "Ey kitap ehli! Tevrat'ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirilmiş olanı uygulamadıkça bir değeriniz olmaz. (Ya Muhammed) Rabbinden sana indirilenler, onların çoğunun azgınlık ve inkârını kesin artıracaktır. Onun için bu kâfirler topluluğuna üzülme.
    İman etmiş olanlar; Yahûdi , Sabiî veya Hıristiyan olanlar; işte bunlardan kim Allah'a ve Ahiret gününe inanır ve iyi işler yaparsa üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzülürler.



    İsrail oğullarından kesin söz aldık ve elçiler gönderdik. Ama onlar, canlarının istemediği bir şey getiren elçilerden kimini yalanlamışlar, kimini de öldürmüşlerdir.”(Mâide 5/67-70)

    Konu ile ilgili bir âyet de şöyledir:

    “Yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulacakları ümmi Peygambere uyanlara; işte onlara o Peygamber iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar. İyi şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Sırtlarından ağır yükleri, boyunlarından demir halkaları kaldırır atar. Kim ki ona inanır, onu saygıyla destekler, ona yardım eder, onunla birlikte gönderilen o Nur’a uyarsa; işte onlar umduklarına kavuşurlar.”(A’raf 7/157)


    Bu üç dinde; Yahûdi , Sabiî ve Hıristiyanlarda Allah’ın varlığı ve birliği inancı ile Ahiret inancı vardır. Ayette geçen “iyi işler” kavramı, kişilerin bilgisine göre değişir. Yukarıdaki âyetlerin açıkça gösterdiği gibi onlardan kim, son peygamberin tebliği ile karşılaşırsa ona inanmak ve orada belirtilen iyi işleri yapmak zorundadır. Allah, bu konuda peygamberlerden kesin söz almıştır:

    "Size kitap ve hikmet veririm de, sonra sizdekini doğru sayan bir elçi gelirse, ona muhakkak inanacaksınız ve yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?" demişti. Onlar: "Kabul ettik" demişlerdi. "Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım" demişti.” (Al-i İmran 3/81)


    Sonuç olarak yukarıdaki ayeti şöyle anlamak gerekir.

    “İman etmiş olanlar; Yahûdi , Hıristiyan ve Sabiî (olup kendilerine Son Elçi’nin tebliği ulaşmış) olanlar; işte bunlardan kim (şirk koşmadan) Allah'a ve Ahiret gününe inanır ve iyi işler yaparsa, onların ödülleri Rableri katındadır. Üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzülürler.”(Bakara 2/62)

    De ki: “Ey kâfirler!
    Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
    Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
    Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
    Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
    Kâfirûn Sûresi

    Comment

    • sevginur
      Uzman Üye
      • Nov 2012
      • 300

      #17
      8. DİNLER



      Allah Teâlâ şöyle buyurur:

      “… Allah’a benzerler uydurmayın. Siz bunu bilirsiniz.”(Bakara 2/22)


      Herkes Allah’ın benzerinin olamayacağını bilir. Bu yüzden kimse onun heykelini yapamamıştır. En büyük hastalık, Allah ile ilişkiyi, aracılarla kurmaya çalışmaktır. Allah’a dair sayısız delil olduğu halde aracılarla ilgili delil yoktur. Buna inananların tek dayanağı, atalarına dayandırdıkları haberlerdir.



      Allah tek olduğu halde aracı olacağına inanılanlar sayısızdır. Her topluluk, kendi hayaline göre, farklı aracılar uydurur. Bu onları şirke sokar. Çünkü bu aracıların, Allah'a ait bazı özelliklere sahip olduğu var sayılır. Allah'a yakın bilinir ve Allah’tan önce onlara köle olunur. Allah kral, onlar da onun yakınları gibi görülürler.



      Allah Teâlâ şöyle buyurur:


      “İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Allah ile kendi aralarına koydukları velilere tutulanlar derler ki: “Biz onlara, başka değil sadece bizi Allah’a daha çok yaklaş*tırsınlar diye kul oluruz.”(Zümer 39/3)


      Aracıların değişmesi ile dinlerin adı değişir. Hıristiyanlar İsa aleyhisselamı, Kutsal Ruh’u, Meryem’i, havarileri ve kilise babalarını, Taoistler Te, Yin - Yang vb. yi, Mekkeli müşrikler ise Allah’ın kızları diyerek bazı melekleri aracı sayar, onların putlarını yaparlardı.


      el-Lât, el-Uzza ve el-Menat, Mekke’nin meşhur putları idi. Allah’ın kızları saydıkları için isimlerini Allah’ın isimlerine benzetmişlerdi. el-Lât, ellah’ın, el-uzza, el-aziz’in, el-menat da el-mennan’ın benzeridir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

      “Gördünüz değil mi el-Lât’ı ve el-Uzzayı; diğer üçüncüsü el-Menât'ı? Erkek size dişi ona öyle mi? O halde bu haksız bir paylaşımdır.”(Necm 53/19-22).


      İslam, aracılığı kesin olarak reddeder. Allah Teâlâ şöyle buyurur

      : “İnsanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıl*da*dığını biliriz. Biz ona şah dama*rından da yakınız.”
      (Kaf 50/16)

      Allah şah damarından yakın olduğuna göre araya aracı giremez. Öyle olsa, insanlar önce ona kul olurlar. Çünkü aracı memnun olmazsa işlerini görmez. Mesela biri, belediye başkanı ile olan işlerini bir kişi aracılığı ile yürütse onun için belediye başkanı artık odur. Onunla ilişkilerini iyi yürütür ki, o da belediye ile olan işlerini iyi yürütsün.



      Bütün Peygamberler insanları, Allah’tan başkasına kul olmamaya çağırmışlardır[1]. Allah’tan başkasına kul olmamak için Allah ile araya kimseyi sokmamak gerekir. Müslümanlar yalnız Allah'a kul olur ve hürriyetin doruğuna ulaşırlar.
      Allah, yarattığı ve her şeyini temin ettiği insanın başkasına da kul olmasını affetmez. O, şöyle buyurur:



      "Allah kendisine ortak koşulmasını bağışla*maz, bunun dışında olanı dilediği kimse için bağışlar."(Nisa 4/48)
      "Hiçbir insanın hakkı yoktur ki, Allah ona Kitap, doğru bilgi ve peygamberlik versin, o da tutsun halka, "Allah'tan önce bana kul olun" desin. Onun diyeceği şudur: "Kitabı öğrettiği*nize ve okuduğunuza göre katıksız olarak Rabbe kul olun".

      (Al-i İmran 3/79)

      Allah ile insan arasına aracı koymayı kabul etmeyen tek din İslam’dır. İslam çizgisi dışında olanlar kendilerini aracılara göre isimlendirirler.



      [1] Şu âyetler de konu ile ilgilidir: En’am 6/56, Ra’d 13/36, Zümer 39/11.
      Last edited by sevginur; 14. November 2012, 06:35 AM.
      De ki: “Ey kâfirler!
      Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
      Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
      Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
      Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
      Kâfirûn Sûresi

      Comment

      • sevginur
        Uzman Üye
        • Nov 2012
        • 300

        #18
        9. HAC 11-16. AYETLERİN AÇIKLANMASI


        (Şirkle İman Arasında Kararsızlık)

        Arzularını ve menfaatlerini öne alanlar, Allah’ın her şeyi vermesini ama emir vermemesini isterler. Bazıları da Allah’a kulluğu, dünyalık elde etmenin vasıtası sayarlar. İşler iyi giderse sevinir, dine sarılırlar.

        Kötü giderse umutsuzluğa kapılır, yoldan çıkarlar. Bunlar dine, doğru olduğu için değil, menfaatlerine uygun düştüğü için uyarlar. Menfaatleri değişti mi kararları da değişir. Onun için bunlara kararsızlar demek uygun olur.


        Allah Teâlâ bunlarla ilgili olarak şöyle buyurur:


        “İnsanlardan kimi Allah'a sınırda kulluk eder. Eline bir imkân geçse rahatlar; başına bir sıkıntı gelse yüz çevirir. Böylesi dünyayı da kaybeder âhireti de. Apaçık kayıp budur işte.
        Allah'ın yakınından, kendisine zarar vermeyecek ve yarar da sağlamayacak şeyi yardıma çağırır. İşte bu, pek derin bir sapıklıktır.
        Zararı yararından yakın olan kişiyi de yardıma çağırır. O ne kötü bir veli ve ne kötü bir yandaştır.

        Allah, iman eden ve iyi işler yap
        anları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah, dilediğini yapar.

        Kim Allah'ın, dünyada da âhirette de kendine yardım etmeyeceği kanaatine varmışsa bir sebebe tutunup göğe (Allah’a) yönelsin, diğer ilişkiyi derhal kessin ve baksın ki, bu yol kendini bunaltan şeyi gerçekten giderecek mi yoksa gidermeyecek mi?”(Hac 22/11-15)

        Tutunulacak sebep, iman edip iyi işler yapmaktır. Bir âyet şöyledir: “Ey iman edenler! Sabır göstererek ve namaz kılarak yardım isteyin. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 2/153))

        Bazıları sıkıntıya düşünce Allah’ın yardımını almak için Allah’a yakın bildikleri kişileri araya koyarlar. Önce Eyüp Sultan gibi yatırlara koşar, onun ruhaniyetinden yardım isterler. İstekleri olmazsa Allah’a yakın bildikleri din büyüklerine koşarlar. Onların bir kısmı doğru yolu gösterirler. Bir kısmı ise, gelenlerin kendilerine bağlanmalarını ve cemaatlerinin bir üyesi olmalarını şart koşarlar. Bunlar da Allah ile ilişkileri onlar aracılğıyla yürütmek ve yardım alıp sıkıntıdan kurtulmak için onlara bağlanır; hediyeler sunar, huzurlarında saygıyla eğilirler. Bunların, Allah’tan aldıkları bir yetkiyle kendilerine yardım edecekleri hayalini kurarlar. Böylece ellerine bir şey geçmeden en büyük zarara uğramış, şirke düşmüş olurlar. Allah Teâlâ bunlar hakkında şöyle buyurur:


        اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَـهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ

        سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
        “Alimlerini ve din büyüklerini, Allah ile aralarına rab olarak koydular. Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa onlara verilen emir, sadece tek bir Tanrı’ya kul olmaları idi. Ondan başka tanrı yoktur. Allah, onların şirkinden uzaktır.” (Tevbe 9/31)


        Ayette geçen أَحْبَار(ahbâr); iz anlamına gelen حبر(hibr)’in çoğuludur. Bilgileri, insanların gönlünde iz bıraktığı için Alim anlamında kullanılmıştır[1]. el-Halil b. Ahmed’e göre حبر; din alimlerinden bir alim demektir; ister zimmi olsun, isterse ehl-i kitaptan iken Müslüman olmuş olsun[2].
        رُهْبَانَْ(ruhbân):Tekil olabildiği gibi rahib kelimesinin çoğulu da olabilir. Kökü, ruhbanlık yani الرهبانية(er-Ruhbâniyye)’dir; “çok İbadet yükü altına girme” anlamına gelir[3].

        Bizde bu işi yapanlara sofu, sufi veya derviş, onların başında olanlara da şeyh denir. Halk bunları din büyüğü kabul eder.

        أرباب(erbâb): Rab kelimesinin çoğuludur. Rab sahip demektir. Araplar kö*lenin sahi*bine rab derler. Yusuf aleyhisselam hapiste iken hapisten çıkıp krala içki sunma görevi alacak olan köleye şöyle demişti:

        “Rabbinin yanında benden bahset.” (Yusuf 12/42)



        Bizde kölenin sahibine efendi denir. Bir din büyüğünü, Allah ile kendi arasına bir rab, bir efendi olarak yerleştiren kişi ona tanrılık özelliği vermiş olur. Bu da kişiyi şirke sokar. Nitekim Hıristiyanlar da İsa aleyhisselamı araya sokar ve ona Rab derler. Kimi din büyüklerine “Efendi Baba” denmesi boşuna değildir.

        Yukarıdaki ayet mealine karşı yapılacak en tutarlı itiraz şu olur: “Ahbar ve ruhban kelimeleri, daha çok ehl-i kitapın din adamları için kullanılır. Siz bu mealle Müslüman alimleri ve din adamlarını da bu kapsama sokmuş oluyorsunuz.”

        Bu itiraza şöyle cevap verilir: Din alimlerini ve din büyüklerini efendileri kabul edip onların karşısında köle gibi olan ve onlara kayıtsız şartsız itaat edenler, onları Rab edinmiş olacakları için ehl-i kitapla aynı konuma düşmüş olurlar.

        Adiyy b. Hatim diyor ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve seleme geldim, boynumda altın haç vardı; “Adiyy, at o putu” dedi. Ondan yukarıdaki âyeti dinledim.

        Dedi ki, “Onlar bunlara İbadet etmediler, ama bir şeyi helal sayarlarsa helal saydılar, haram sayarlarsa haram saydılar[4].” Onları rab edinmeleri böyle oldu.



        Şimdi asıl konuya dönelim. Sıkıntıya düşen kişi, Allah’a yakın bildiği aracılara baş vurarak destek almaya çalışır. Sıkıntıyı bu yolla gidermeye çalışmak, Allah’a ortak koşmak ve çıkmaza girmek olur. Bütün ümitler yok olur gider. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


        “Allah'a ortak koşan öyle olur ki, sanki gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyordur.”(Hac 22/31)


        Yapılacak tek şey, derhal aracıları bırakıp doğrudan Allah’a yönelmek ve sabır göstererek onun yardımını beklemektir. Allah, bizi sıkıntılara sokmak suretiyle imtihanını tamamlayacağı için sabır çok önemlidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

        مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاء ثُمَّ لِيَقْطَعْ فَلْيَنظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ.
        “Kim Allah'ın kendisine, dünyada ve âhirette yardım etmeyeceği kanaatine varmışsa bir sebebe tutunup göğe (Allah’a) yönelsin, diğer ilişkiyi derhal kessin; baksın ki, bu yol, kendini bunaltan şeyi gerçekten giderecek mi yoksa gidermeyecek mi?” (Hac 22/15)

        Bunun hemen arkasından şu âyet gelir:

        وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يُرِيدُ
        “İşte böylece biz onu apaçık âyetler olarak indirmişizdir. Şüphesiz Allah, isteyeni yola getirir.”(Hac 22/16)


        Bu âyetin, şimdiye kadar yapılmış bir çok tefsiri vardır. Buna geleneksel yöntem diyoruz. Bir de onu Kur’ân’la açıklama yöntemi vardır. Bu yöntem, Kur’ân’ın açık olmasının ne anlama geldiğini göstermektedir.
        De ki: “Ey kâfirler!
        Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
        Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
        Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
        Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
        Kâfirûn Sûresi

        Comment

        • sevginur
          Uzman Üye
          • Nov 2012
          • 300

          #19
          9.1. Geleneksel Yöntem

          Tefsirlerde ve meallerde bu âyet üç şekilde açıklanmıştır:

          1- Birinci açıklamaya göre, “Kim ona, Allah'ın dünyada ve âhirette yardım etmeyeceğini sanıyorsa” bölümündeki “o” zamiri ile Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem’e işaret edilmektedir. Bu görüşte olanlar kendi aralarında ikiye ayrılırlar. Bir gruba göre âyetteki sebeb (السبب) ip, sema (السماء) ise evin tavanı anlamındadır. O zaman âyetin meali şöyle olur:


          “Her kim Peygambere, Allah’ın dünyada da ahirette de yardım etmeyeceğini sanıyorsa evinin tavanına bir ip uzatsın, sonra onunla intihar etsin; baksın ki, onun bu hilesi nefret ettiği şeyi giderecek mi?”


          Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hasan Basri Çantay, Ömer Nasuhi Bilmen, Bekir Sadak, Suat Yıldırım, Muhammed Hamidullah ile Ali Özek, Hayrettin Karaman ve arkadaşları bu anlamı tercih etmişlerdir.
          İkinci gruba göre âyetteki semâ gök, sebeb ise bildiğimiz sebeptir. O zaman âyetin meali şöyle olur:


          “Her kim Peygambere, Allah’ın dünyada da ahirette de yardım etmeyeceğini sanıyorsa bir sebeple göğe uzanıversin de ona Allah’tan gelen vahyi kessin; baksın ki, onun bu hilesi nefret ettiği şeyi giderecek mi?”


          Mustafa Hizmetli bu anlamı tercih etmiştir.


          2- “O” zamiri ayetin başındaki “من(men) = kim”i gösterir. Sebeb, ip, sema evin tavanı anlamındadır. Bu durumda meâl şöyle olur:

          “Her kim kendine, Allah’ın dünyada da ahirette de yardım etmeyeceğini sanıyorsa evinin tavanına bir ip uzatsın, sonra onunla intihar etsin; baksın ki, onun bu hilesi nefret ettiği şeyi giderecek mi?”


          İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Süleyman Ateş, Ahmet Ağırakça ve Beşir Eryarsoy bu anlamı tercih etmişlerdir.
          Taberî, Zemahşerî ve İbn Kesîr bu iki anlamdan birincisini tercih etmişlerdir[5].

          3- Üçüncü görüş şöyledir: Semâ ile kastedilen bildiğimiz göktür. Sebeb, ip anlamınadır. Yukarıda “ilişkiyi kessin” diye tercüme edilen ليقطع(= liyakta’) ise “yol katetsin” demektir. Yani dünya ile ilişkisini kesip göğün yukarısına doğru gitsin, peygambere gelen yardımı engellemeye veya kendi için rızık elde etmeye gayret etsin, demek olur[6]. Muhammed Esed bu anlamı tercih etmiş, farklı olarak sebeb kelimesine yol anlamını vermiştir. Onun Türkçe’ye tercüme edilen meali şöyledir:

          “Kim Allah’ın kendisine bu dünyada da, ahirette de yardım etmeyeceğini düşünüyorsa göğe başka bir yolla ulaşmayı denesin de yol katetsin; ve böylece görsün bakalım bu hilesi onu sıkıntısından kurtaracak mı[7]?”

          Bunlardan bazıları, bu âyetin, Hac Suresinin 11 ve 12. âyetleriyle ilişkili olduğunu söylemiş ama bunun nasıl bir ilişki olduğunu göstermemiştir.
          Yukarıdaki tefsir ve meâllerin anlaşılamaz olduğu ortadadır. Çünkü âyet bağlantılarından koparılmış ve bir boşluk doğmuştur. Boşluğu gidermek için yeni hatalar yapılmış, bir hata diğerini doğurmuştur.



          1- Birinci yorum hatalıdır; çünkü “O” zamiri ile Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem’e işaret edilmesi imkansızdır. Zamirler, kendilerinden öncesini gösterirler. Hac Suresinin 1. âyetinden buraya kadar bir tek yerde Allah’ın Elçisinden söz edilmemiştir.

          Bu anlamı verenlerin birinci grubuna göre, Peygamber düşmanı olup Allah’ın ona, dünyada da ahirette de yardım etmeyeceği kanaatinde olan kişi intihar etmelidir. Böyle bir kişi sadece mutlu olur. Hiç ona, “öfkeni gidermek için intihar et”, denir mi?.

          Bu tefsiri yapanlar, satır arasına bazı şeyleri sıkıştırarak düzeltme yapmaya çalışmışlardır. Elmalılı’nın şu sözü, bu konudaki ortak tavrı yansıtmaktadır:
          “Yani onun o zanda bulunması, kin ve kıskançlığından, Peygamberin dünya ve ahirette ilahi yardım görmesini ve başarıya ulaşmasını istememesindendir[8].”



          “O” zamiri ile Allah’ın Elçisine işaret edildiğini söyleyenlerden ikinci gruba göre bu kişi göğe uzanıp gelen vahyi kesmeliymiş. Böyle bir şeye kimin gücü yetmez. Allah kimseye, gücünün yetmediği yükü yüklemez. Allah Teâlâ’nın, Elçisine yaptığı şu uyarıyı düşünmek gerekir.

          “Onların yüz çevirmesi sana ağır gelince yeri delmeye veya göğe merdiven dayamağa gücün yetseydi onlara bir mucize geti*rirdin
          .”(En'am 6/35)

          Hac Suresinin 15. ayeti şöyle bitiyor: “.... baksın ki, tuzağı öfkelendiği şeyi giderecek mi?” İntihar edip ölen kişi dönüp neye bakabilir?



          Zemahşerî diyor ki: Tuzak (كيد= keyd) denmesi, yapabileceği başka bir şey olmadığı içindir. “.... baksın ki, tuzağı öfkelendiği şeyi giderecek mi? sözü de, “hayal dünyasında böyle bir şeyi tasarlasın da baksın ki, peygambere gelen ve kendini öfkelendiren yardımı kesebilir mi?” anlamınadır[9].

          Göğün yukarısına doğru ip uzatılabilir mi? Yahut dünya ile ilişkiyi kesip göğün yukarısına hangi yolla gidilebilir? Bunu bugünkü uzay çalışmalarına delil gösterme imkanı da yoktur. Çünkü bu yorumu yapanlar, Peygamberin hayatında, ona muhatap olan kafirleri hedef almışlardır.



          2- İkinci yorum da tutarsızdır. Allah’ın kendine dünyada da ahirette de yardım etmeyeceğini sanan kişinin öfkesini giderecek hile, yardım almasını sağlayacak hile olur. Yoksa kimse intihar için hile yapmaz. Allah kendine ahirette de yardım etmeyecekse neden intihar etsin? Allah’ın Kitabında böyle anlamsız bir şey olur mu?

          3- Üçüncü yorumun da tutarlı yanı yoktur. Dünya ile ilişkiyi kesip göğün yukarısına doğru gidiş, peygambere gelen yardımı engellemeye veya kendi için rızık elde etmeye gayret nasıl olabilir? İnsanların göğe zaten ulaştıkları bir yol var mı ki, Muhammed Esed âyete, “… göğe başka bir yolla ulaşmayı denesin de yol katetsin” şeklinde anlam veriyor?


          Bu bölümde Hac Suresi’nin yalnızca 15. âyeti üzerinde durulmuştur. Aşağıda görüleceği gibi geleneksel yöntemde ayetlerin öncesi ve sonrası ile ve diğer ayetlerle bağlantısı yeteri kadar gösterilmediğinden 15. ayetle bağlantılı olan 11’den 16’ya kadar olan âyetler de anlaşılamaz biçimde yorumlanmıştır. Konunun bu yönü bundan sonraki bölümde ele alınacaktır.
          De ki: “Ey kâfirler!
          Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
          Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
          Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
          Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
          Kâfirûn Sûresi

          Comment

          • sevginur
            Uzman Üye
            • Nov 2012
            • 300

            #20
            9.2. Kur’ân’ın Yöntemi

            Kur’ân’ın diğer âyetleri gibi Hac Suresinin 11’den 16’ya kadar olan âyetleri hem birbiriyle hem de diğer âyetlerle ilişkilidir. Şimdi bu ayetleri ve ilişkiler ağını görelim.

            11. Âyet:
            “İnsanlardan kimi Allah'a sınırda kulluk eder. Eline bir imkân geçse rahatlar; başına bir sıkıntı gelse yüz çevirir. Böylesi dünyayı da kaybeder, âhireti de. Apaçık kayıp budur.”


            Her müslüman, bu dünyada imtihandan geçirilecektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
            “Sizi, biraz korku, biraz açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz eksiltme ile ağır bir imtihandan geçireceğiz; bundan kaçış olmaz. Sen sabır gösterenlere müjde ver.

            Onlar başlarına bir sıkıntı geldiğinde şöyle derler: "Biz zaten Allah'a aidiz; nasıl olsa ona döneceğiz."

            Onlar üzerlerinde Allah’ın verdiği olgunlukları ve bereketi taşırlar. Yola gelmiş olanlar işte onlardır.”
            (Bakara 2/155-157)

            Başına gelen sıkıntıya katlanamayan kişi, ondan kurtulmak için Allah’a yakın gördüğü birinin ruhâniyetini aracı koymaya çalışır ve yoldan çıkar. 12. âyet onu söylüyor.

            12. Âyet
            “Allah'ın yakınından, kendisine zarar vermeyecek ve yarar da sağlamayacak şeyi yardıma çağırır. İşte bu, pek derin bir sapıklıktır.”


            Çevremizdeki müslümanlar böyle durumlarda Eyüpsultan gibi yatırlara koşar, onları Allah’a yakın gördüklerinden ruhaniyetinden yardım isterler. Halbuki bunlar ölmüş kimselerdir. Bizi duyamaz ve cevap veremezler. Kıyâmetten önce onlarla görüşme imkanımız da yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

            “De ki, baksanıza, Allah’ın yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin bana, onların yer*yüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir payı mı bulunuyor? Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Eğer doğru sözlü kimseler iseniz.

            Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendi*sine cevap vere*meyecek kimseleri yardıma çağı*randan daha sapık kimdir? Oy*saki bunlar on*ların çağrısın*ın farkında değillerdir.”
            (Ahkaf 46/4-5)

            Bu şahıs, daha sonra Allah’a yakın bildiği bir din büyüğünü araya koymaya çalışır. Ona bağlanıp manevi yardımını almak ve sıkıntıdan kurtulmak ister. 13. âyet onu gösteriyor.

            13. Âyet
            “Zararı yararından yakın olan kişiyi de yardıma çağırır. O ne kötü bir yardımcı ve bu ne kötü bir cemaat üyesidir.”


            Halbuki yardım istediği kişi de yardıma muhtaçtır. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurur:

            “Onun yakınından çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.”
            (Araf 7/197)

            “De ki, Allah’ın dışında kuruntu*sunu ettikle*ri*nizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gi*der*meye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yeti*rebilirler.

            Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahme*tini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.”
            (İsrâ 17/56-57)

            Bu şahıs, aracı yaptığı din büyüğünün cemaatine girer; ona kul olur, hediyeler, adaklar sunar, huzurunda saygıyla eğilir ve şirke düşer. Eline bir şey geçmeden en büyük zarara uğrar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

            “Belki kendilerine yardımları do*ku*nur diye Al*la*h’ın yakınından tanrı*lar edindi*ler. Ama onların yar*dıma güçleri yetmez. Oysa ki kendi*leri onlar için hazır as*kerdirler.”
            (Yasin 36/74-75)

            İnsanların çoğu, olağan üstü saydıkları bir kısım varlıkları, ata ruhlarını, bir de Allah’a yakın bildikleri kişileri araya koyarak isteklerini Allah’a ulaştırmaya ve kabul ettirmeye çalışırlar. İşte bu, İslam ile batıl inançları ayıran temel farktır. 11, 12 ve 13. âyetler, bu yola giren bir müslümanın pek derin bir sapıklığa düşmüş olacağını, hem dünyayı hem de âhireti kaybedeceğini bildiriyor. İşte apaçık kayıp budur.

            12. âyette yardıma çağrılan için ماmâ = şey, 13. âyette iseمنmen = kişi kelimeleri kullanılmıştır. Ayrıca 12. âyette yardıma çağrılanın, zarar vermeyecek ve yarar da sağlamayacak şey olduğu belirtilirken, 13. âyette, zararı yararından yakın olan kişi olduğu ifade edilmektedir. Bunlar, yardıma çağrılan iki farklı şeyi gösterdiğinden meâl ona göre yapılmıştır. Ama geleneksel yöntemde bu farklar görülmemiş, her iki âyette de yardıma çağrılanın putlar olduğu sanılmıştır.

            Çağdaş tefsircilerden Muhyiddin ed-Dervîş 13. ayeti, 12. âyetin tekrarı, onun bedeli saymıştır. Büyük tefsir bilgini ez-Zemahşerî’nin aşağıda gelecek olan yorumu, onun da aynı görüşte olduğunu göstermektedir.
            Bedel, bir kelime veya cümlenin diğerinin yerine geçmesidir. İkinci âyeti birincinin bedeli saymak aradaki farkları görmezlikten gelip birinci âyete de ikinci âyetteki anlamı vermek olur. Yani ikinci âyet, mana olarak birincinin tekrarı sayılmış olur.



            O zaman birinci âyetteki, “zarar vermeyecek ve yarar da sağlamayacak şey” ifadesi ikinci âyette; zararı yararından yakın olan kişi olarak değiştirilmiş olur. Bu yorumcular, yardıma çağrılanın put olduğuna karar verdiklerinden; putun zarar verebileceği, yarar da sağlayacağı, ama zararının yararından yakın olduğu ortaya çıkar. Bu, çok sayıda âyetle çelişir. Meşhur müfessir ez-Zemahşerî, hatadan döneceğine şunları söylemiştir:

            “Eğer dersen ki, putların zarar vermesi veya fayda sağlaması reddedilmişken bu iki âyette var gösterilmiştir[10]; bu bir çelişki değil midir? Derim ki; mana kavranırsa bu anlayış ortadan kalkar.

            Şöyle ki, Allah Teâlâ, kafiri zavallı duruma sokmuştur. Çünkü o, fayda ve zarar verme gücü olmayan cansız bir maddeye kul olur. Cahilliği ve sapıklığı sebebiyle inanır ki, şefaat isteyeceği zaman puttan yararlanacaktır. Sonra bu kafir, Kıyâmet günü putlar sebebiyle zarar gördüğünü, onlara kul olduğu için cehenneme girdiğini, iddia ettiği şefaatten de bir iz olmadığını görünce bağırıp çağırır ve şöyle der: “Zararı yararından yakın olan kişi!. O ne kötü yardımcı ve ne kötü bir arkadaştır.”


            İkinci âyet birincinin bedeli olduğundan “çağırır” ifadesi tekrarlanmış olur. Sanki Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Allah'ın çevresinden, kendisine zarar vermeyecek ve yarar da sağlamayacak şeyi yardıma çağırır da çağırır.” Sonra da sanki Allah, şöyle devam etmiştir: Mabut sayıldığı için “zararı”, şefaatçi sayıldığı için “yararından yakın olan kişi” ne kötü yardımcıdır![11]”
            Zemahşerî’nin birinci yorumu kabul edilemez. Ebedi cehenneme mahkum olmuş kafir o anda, putun hangi yararını bekleyebilir ki “zararı yararından yakın” desin?

            İkincisi hiç kabul edilemez. Çünkü o yorum, putun şefaatçi olacağını kabul etmek olur.
            Muhyiddin ed-Dervîş diyor ki; 12. âyetle ilgili yorumların sayısı yediye ulaşır. Ancak onların hepsi mantık dışıdır... Bu âyet, nahiv ve tefsir alimlerini meşgul etmiş ama onlar, susuzluğu giderecek bir yorum getirememişlerdir[12].

            İkinci ayeti birincinin tekrarı sayıp da bu işin içinden çıkmak elbette mümkün olamaz. Bunlar, insanların din perdesi altında nasıl sömürüldüğünü görebilselerdi âyetleri doğru yorumlarlardı.



            12. âyetin sonundaki العشير(el-aşîr) kelimesi de önemlidir. Aynı soydan gelip birlikte yaşayanlara aşiret (العشيرة) denir. Aşîr ise, aynı soydan olan veya birbirini tanıyanlarla birlikte yaşayan kişidir[13]. Bugün buna parti, grup veya cemaat üyesi denir. Allah’a yakın olduğuna ve manevi yardım yapacağına inanılan kimselerin etrafında bir cemaat oluşur. Onlara sığınanlar cemaate girer ve orada olmanın bazı faydalarını görebilirler. Âyette sözü edilen menfaat bu olmalıdır.

            Şu ayet, böyle bir menfaate dikkat çekmektedir:

            (İbrahim
            şöyle) demişti: "Allah ile aranıza koyduğunuz putlara tutulmanız sadece bu hayatta birbirinize karşı bir sevgi ortamı oluşsun diyedir. Sonra, Kıyâmet gününde biriniz diğerini tanımayacak ve biriniz diğerine lanet edecektir. Varacağınız yer o ateştir; size yardım eden de olmayacaktır." (Ankebut 29/25)
            14. Âyet
            Allah, iman eden ve iyi işler yapanları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah, dilediğini yapar.
            Bunlar sıkıntılar karşısında yüz üstü geri dönmeyip sabır gösterenlerdir. Bu zor bir iştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

            (Bir gün Lokman oğluna demişti ki “Yavrum! Namazı sürekli kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır ve başına gelene sabret; çünkü bunlar kararlılık gerektiren işlerdendir.”
            (Lokman 31/17)
            15. Âyet
            “Kim Allah'ın kendisine, dünyada ve âhirette yardım etmeyeceği kanaatine varmışsa bir sebebe tutunup göğe (Allah’a) yönelsin, diğer ilişkiyi derhal kessin; baksın ki, bu yol, kendini bunaltan şeyi gerçekten giderecek mi yoksa gidermeyecek mi?”


            Yukarıda sözü edilen kişinin aracılarla Allah’ı ikna çabaları başarısızlıkla sonuçlanmış, bu onu bunalıma sokmuş ve korumasız bırakmıştır. Aslında o, her şeyin Allah’ın elinde olduğunu da bilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


            “Desen ki: Gökten ve yerden size rızık veren kim? Ya da işitmenin ve gözlerin sahibi kim? Kimdir o diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya her işi çekip çeviren kim? Onlar: “Allah’tır” di*yeceklerdir. De ki; öyleyse hiç sa*kınmaz mısınız?

            İşte sizin gerçek Rabbiniz Allah budur. Hakkın ötesi sapıklık değildir de ya nedir? Nasıl çevrili*yor*sunuz?”
            (Yunus 10/31-32)


            Sıkıntı geçmeyince, Allah’tan kendine dünyada da ahirette de yardım görmeyeceği kanaatine varır. Allah, sonsuz merhameti ile şöyle demiş oluyor: “O yanlış yolları bırak, emrime uy ve doğrudan bana yönel. Bunalımdan çıkıp çıkmayacağını gör.”
            De ki: “Ey kâfirler!
            Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
            Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
            Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
            Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
            Kâfirûn Sûresi

            Comment

            • sevginur
              Uzman Üye
              • Nov 2012
              • 300

              #21
              Âyette geçen kelimeler:

              a)فليمدد(fe’l-yemdud)med kökündendir. Med, çekip uzatmak ve bir vasıtayla biriyle dikey ilişki kurmak anlamına gelir[14].
              b) السبب(es-Sebeb), aracı, vesile, vasıta anlamınadır[15]. Müslüman Allah ile arasına aracı koymaz, çünkü o kendine, şah damarından daha yakındır. Ama müslümanın da sarılacağı sebep ve vesileler vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
              يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَابْتَغُواْ إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُواْ فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
              “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, ona bir vesile arayın. Onun yolunda gayret gösterin. Belki umduğunuza kavuşursunuz.”(Mâide 5/35)

              Âyetteki vesile, elif lamlıdır, yani bilinen, Kur’ân’ın bir çok yerinde açıklanmış olan vesiledir. Mesela bir âyet şöyledir:

              “Ey iman edenler! Sabır göstererek ve namaz kılarak yardım isteyin. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 2/153)
              Bir başka âyette de şöyledir:


              “Kimler inanmış, iyi işler yapmış, namazı sürekli kılmış, zekatı vermiş olurlarsa onların Rableri katında ücretleri vardır. Üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzülürler.” (Bakara 2/277)

              c)السماءSema, gök anlamınadır. “Bir sebeple göğe uzansın” ifadesi Allah’a duadan kinayedir. Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellemin yaptığı dua ile ilgili aynı kelime kullanılmıştır.قدنرىتقلبوجهكفيالسماء(Qad nerâ teqallube vechike fi’s-semâi) “

              Yüzünün, zaman zaman gökte aranıp durduğunu görüyoruz.”
              (Bakara 2/144)


              d)ليقطعkelimesi, “diğer ilişkiyi kessin” diye tercüme edilmiştir. Çünkü o kişiyi bu hale sokan, Allah ile arasına arabulucu koyma çabasıdır.Arabulucu saydığı kişiye Allah’a benzer özellikler yakıştırması gerektiğinden şirke düşer. Şirk, bağışlanmayacak bir suçtur. Dolayısıyla o ilişki derhal kesilmelidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


              "Allah kendisine ortak koşulmasını bağışla*maz, bunun dışında olanı dilediği kimse için bağışlar."(Nisa 4/48)

              Buradaثم= sümme atıf edatına derhal anlamı verilmiştir. Çünkü bu kelime, aşağıdaki ayette olduğu gibi مع=maaberaberlik anlamına gelir[16].
              ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ
              “O, aynı zamanda iman edip birbirine sabrı tavsiye eden ve merhametli olmayı tavsiye edenlerden oldu.” (Beled 90/17)



              e) Âyetin sonunda yer alan هـل=hel soru edatı, somut bir olayla ilgi olumlu cevap almak için kullanılır. Zihinde canlandırılan (tasavvur), yahut olumsuz cevap beklenen bir soruda kullanılmaz[17]. Geleneksel yöntemde bunun tam tersi bir anlam verilmiştir. Anlamı doğru verebilmek için soru; “... giderecek mi yoksa gidermeyecek mi?” şeklinde tekrarlanmıştır.
              f)كيد, keyd bir şeye yaklaşma, çare bulma ve gayret gösterme anlamına gelir. Kişinin kendine keydi, kendine iyilik yapması, yönünü iyi belirlemesi demektir[18]. Âyette geçen keyd, kişinin kendine keydi olduğu için “bu yol” diye tercüme edilmiştir

              Keyd, مكرmekr anlamına da gelir. Mekr, bir çıkış yolu göstererek birini yöneldiği taraftan çevirmektir. Türkçede buna hile veya aldatma denir.



              Keyd hedefine göre ikiye ayrılır. Biri hainlerin keydidir. Allah Teâlâ şöyle

              buyurur:
              وَأَنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي كَيْدَ الْخَائِنِينَ “Allah hainlerin keydini başarıya ulaştırmaz.” (Yusuf 12/52)Diğeri de iyilik yapmak isteyenlerin keydidir.وكذلككدناليوسف“Böylece Yusuf için bir çıkış yolu (keyd) gösterdik.” (Yusuf 12/76)[19]


              g) غيظ = ğayzkelimesi hışım ve gazab, tansiyonun yükselmesinden doğan ve giderek artan kızgınlık anlamına gelir[20]. Bu kızgınlık kişiyi bunalıma sokacağı için bunalım diye tercüme edilmiştir.

              16. Âyet
              “İşte böylece biz onu apaçık âyetler olarak indirmişizdir. Şüphesiz Allah, isteyeni yola getirir.”

              Âyetleri, öncesi ve sonrasıyla ve diğer âyetlerle birlikte anlamaya çalışınca anlatım, gerçekten apaçık görülmektedir. Geleneksel yöntemde bu yola gidilmediği için o açık âyetler, anlaşılmaz hale getirilmiştir. Bu sebeple gelenekçiler, 16. âyeti farklı açıklamak zorunda kalmışlardır. Mesela Taberî’nin açıklaması şöyledir:

              “Allah Teâlâ diyor ki: Ey insanlar! Ölen bir kimsenin yok olmasından sonra ona yeniden hayat vermeye gücümün yeteceğini size delilleriyle açıklayıp izah ettiğim gibi aynı şekilde bu Kur’ân’ı, Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme, açık âyetler olarak yani Allah’ın yola gelmesini istediği kişileri doğruya yönelten işaretler olarak indirmişizdir[21].”



              Yukarıdaki örnek üzerinde düşününce, Kur’ân’ın açık kitap olmasının anlamı ortaya çıkmaktadır. Ama geleneksel yöntemde bu anlam kaybolmaktadır.



              [1] Müfredat حبر mad.

              [2] el-Halil b. Ahmed, el- Ayn, حبر mad.

              [3] Müfredat الرهبة والرهبmad.

              [4] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 10.

              [5] Taberî, Tefsîr’ut-taberî, c. IX, s. 118-121; Mahmud b. Ömer ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Daru’l-Marife, Beyrut, c. III, s. 8; İsmail b. Ömer b. Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ani’l-azîm, Beyrut 1401/1981, c. II, s. 211.

              [6] Kadı Abdullah b. Ömer el-Beydâvî, Envâru’t-tenzîl ve Esrâru’t-tevîl, (Tefsîru’l-Beydâvî), İstanbul tarihsiz., c. II, s. 85. Beydâvî, birinci görüş tercih etmiş, bu son görüşü de قيل = denildi başlığı ile vermiştir.

              [7] Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı, Çev: Cahit Koytak, Ahmet Ertürk, İstanbul 2001, c. II, s. 669.

              [8] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili Yeni Mealli Türkçe Tefsir, İstanbul 1935, c. IV, s. 3389.

              [9] Zemahşerî, el-Keşşâf, c. III, s. 8.

              [10] Zemahşerî, el-Keşşâf, c III, s. 7-8.

              [11] Zemahşerî, el-Keşşâf, c III, s. 7-8.

              [12] Muhyiddin ed-Dervîş, İ’rabu’l-Kur’ani’l-Kerîm ve beyânuh, Dımaşk-Beyrut 1412/1992, c. VI, s. 403-404.

              [13]العشير: المعاشر قريبا كان أو معارف Ragıb el-İsfahânî, عشرmad.

              [14]أصل المد جر الشي في طول وا تصال شيء بشيء في استطالةFiruzabâdî, Besâir, c. IV, s. 488.

              [15]مايتوصلبهإلىغيرهFiruzabâdî, Besâir, c. III, s. 169.

              [16] Firuzabâdî, Besâir, c.II, s. 344.

              [17] Firuzabâdî, Besâir, c. V, s. 335-336.

              [18] İbn Manzur, Lisanu’l-arab كيد mad.

              [19] Firuzabâdî, Besâir, c. IV, s.399-400 ve 516.

              [20] Mütercim Asım, Kamus Tercümesi.

              [21] Taberî, Tefisiru’t-Taberi, c. IX, s. 121.
              De ki: “Ey kâfirler!
              Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
              Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
              Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
              Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
              Kâfirûn Sûresi

              Comment

              • sevginur
                Uzman Üye
                • Nov 2012
                • 300

                #22
                10. MÜNAFIK = İKİ YÜZLÜ




                Münafık, önce inanan sonra Allah’ı görmezlik eden ama kendini inançlı gören veya gösteren kişidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:



                “O münafıklar sana geldiklerinde şöyle dediler: "Biz tanıklık ederiz ki, sen, gerçekten Allah
                'ın elçisisin." Allah biliyor ki, sen elbette kendi elçisisin. Ama Allah tanıklık eder ki, o münafıklar kesinlikle yalan söylerler. Yeminlerini kalkan edip Allah yolundan çekilirler. Ne kötü şey yapıp duruyorlar! Bu, şundandır: Onlar önce inandılar, sonra kâfirlik ettiler, sonra kalplerinde farklı bir yapı oluştu. Artık anlamazlar.”(Münafikun 63/1-3)

                İnanmadığı halde kendini inançlı gösterenler de vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

                “İnsanlardan “Allah
                ’a ve Ahiret gününe inandık” diyenler vardır. Oysa onlar inanmış değillerdir. Allah’a ve inanmış kimselere oyun kurarlar. Oysa oyunu sırf kendilerine karşı kurarlar da farkına varmazlar.”(Bakara 2/8-9)


                Bakara 7. âyette, Allah’ı görmezlikten gelen kâfirlerin, gerçekleri görmeme alışkanlığı kazandığı ve bu yüzden gözlerinde perde oluştuğu bildirilmiştir. Aynı perde, münafıklarda da oluşur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:



                “Onların durumu bir ışık yakmak isteyenin durumuna benzer. Işık çevresini aydınlatınca Allah
                göz nurlarını gidermiş ve onları karanlıklar içinde bırakmış da göremez hale gelmiş gibidirler. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar vazgeçmezler.”(Bakara 2/17- 18)


                Ayet onların başlangıçta ilahi tebliğle aydınlanmaya istekli olduklarını gösterir. O tebliğ, gerçekleri ortaya çıkarınca rahatsız olur, onları görmezlikten gelerek tekrar karanlıklara dalarlar. Kendilerini sağır, dilsiz ve kör konumuna sokarlar. Doğruları; ne duymak, ne görmek, ne konuşmak isterler. Bundan vazgeçme niyetleri de yoktur.
                De ki: “Ey kâfirler!
                Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
                Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
                Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
                Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
                Kâfirûn Sûresi

                Comment

                • sevginur
                  Uzman Üye
                  • Nov 2012
                  • 300

                  #23
                  11. KÂFİR = GÖRMEZLİKTEN GELEN



                  Allah Teâlâ şöyle buyurur:
                  “O kâfirlere, gerçekleri görmezlik edenlere gelince, onlar için fark etmez, ister uyar, ister uyarma; inanacak değillerdir.”
                  (Bakara 2/6)

                  “Kâfir” kelimesinin kökü küfr ve küfûr’dur, örtme anlamına gelir. Örtmek, göstermemek içindir. Peygamber tebliği gibi herkesin görüp duyabileceği bir şeyi örtmeye çalışmak onu görmezlikten gelmek olur. Bir kişinin yaptığı iyiliği görmemek de öyledir. Böylelerine de nankör anlamında kâfir denir. Çünkü yapılan iş küfrân-ı nimettir. Bazen de bir kötülük, görmezlikten gelinerek örtülür. Bunu iyi kimseler yapar. Dolaysıyla örtülen şey, iyi ya da kötü olabilir. İyiyi örtmek kötü, kötüyü örtmek iyidir.


                  11.1. İyi ve Doğru Şeyleri Görmeme


                  İyi ve doğru şeyleri örtüp gizleyen, onların görülmesine engel olur. Arapça’da buna küfûr veya küfrân denir. Bir çok kimse, kendine yapılan iyilikleri görmek istemez. Bu, kötü bir şeydir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

                  “Denizde başınıza bir sıkıntı gelse, yardıma çağırdığınız herkes kaybolur; yalnız Allah
                  kalır. Allah sizi kurtarıp karaya çıkardı mı, yüz çevirirsiniz. İnsan, yapılan iyiliği görmez.”(İsrâ 17/67)
                  “Allah
                  , hain olan ve yapılan iyiliği görmezlik edenlerin hiçbirini sevmez.”(Hac 22/38)

                  Birçok insan bu hale düşer. En kötüsü Allah’ı, peygamberini ve Kitabını görmezlikten gelmektir. İşte kâfirlik budur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

                  “Biz bu Kur’ân
                  ’da her örneği, gerçekten, türlü biçimlerde verdik. Ama insanların çoğu, kolayca bunları görmezlik eder.”(İsrâ 17/89)

                  Kâfirlik şuurlu bir eylemdir, her kâfir kendi konumunun farkındadır. Bu sebeple hiçbiri sağlam bir gerekçeye dayanmaz. Kendini savunmak zorunda kaldı mı, gerçekleri saptırır. İblis’in yoldan çıkması ile ilgili âyetler bunun için iyi bir örnektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

                  “Sizi yaratmıştık, sonra şekil vermiştik; sonra meleklere: "Adem'e secde
                  edin" demiştik. Hemen secde ettiler, İblis öyle yapmadı. O secde edenler arasında yoktu.
                  Allah
                  dedi ki: "Emrettiğim zaman seni secdeden alıkoyan neydi?" "Beni ateşten, onu çamurdan yarattın. Ben ondan üstünüm" diye cevap verdi.”(A’raf 7/11-12)

                  İblis, Adem’e secde etme emrinden hoşlanmamıştı. Emri verenin Allah olduğunu görmezlikten gelerek Adem’e karşıymış gibi davrandı. Doğrudan Allah’a karşı çıkma cesaretini gösteremedi. Çünkü her şeyi Allah’a borçlu olduğunu ve kendini onun yarattığını biliyordu. Bunlar, İblis’in şu sözlerinde gizlidir:

                  “Ben ondan üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.”
                  (Sâd 38/76)

                  “Balçıktan, işlenebilen kara topraktan yarattığın insana secde
                  edemem.”(Hicr 15/33)

                  Hak ettiği ceza gecikmedi. Allah ona şöyle dedi:

                  “İn oradan! Orada büyüklenmeye hakkın yok. Defol! Sen alçağın tekisin.”
                  (A’raf 7/13)

                  İblis böyle kâfir olmuştu. Halbuki Allah’ın varlığından ve birliğinden şüphe etmiyordu. Ahiretin varlığını da kabul ediyordu. Çünkü kovulmasından sonra şöyle yalvarmıştı:

                  “Rabbim! İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana süre tanı.”
                  (Sâd 38/79)

                  Allah’ın bir tek emrini görmezlikten gelmesi, İblis’in kâfir olması için yetmişti. İnsan da öyledir; bilmediği için değil, Allah’ın emirlerini görmek istemediği için kâfir olur.

                  Bu çalışmada küfür kelimesine “görmezlikten gelme”, “tanımama bazen de “kâfirlik” anlamı verilmiştir.


                  11.2. Kötü ve Yanlış Şeyleri Görmeme


                  Kötü ve yanlış şeyleri örtüp gizlemek, bir iyiliktir. Onları Allah da gizler. O şöyle buyurur:

                  “Yasaklandığınız şeylerin büyüklerinden sakınırsanız, öbür günahlarınızı örteriz. Sizi güzel bir konuma sokarız.”
                  (Nisa 4/31)
                  “İnanıp iyi işler yapanların; evet işte onların kötülüklerini örter, ve onları işlediklerinin en güzeliyle ödüllendiririz.”
                  (Ankebut 29/7)
                  “Müminler! Allah
                  ’tan sakınırsanız, o size doğruyu eğriden ayırma gücü verir. Suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Allah büyük ikram sahibidir.[1]”(Enfâl 8/29)


                  [1]
                  Keffera (كفر) kelimesi de küfr kökünden gelir. Teksir yani çokluk ifade eder. Bu ayetlerde Allah Teâla günahları çokça bağışladığını, örttüğünü ve onları görmezden geldiğini bu kelime ile bildirmektedir.
                  De ki: “Ey kâfirler!
                  Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
                  Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
                  Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
                  Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
                  Kâfirûn Sûresi

                  Comment

                  • sevginur
                    Uzman Üye
                    • Nov 2012
                    • 300

                    #24
                    12. KALBİN MÜHÜRLENMESİ



                    Allah Teâlâ şöyle buyurur:

                    “Allah
                    kalplerinin ve kulaklarının üstünde izler oluşturmuştur. Gözlerinde de bir perde olur. Onlara büyük bir azap vardır.”(Bakara 2/7)

                    Bu gibi âyetler, kötü davranışlardan doğan kötü sonuçları gösterir. İhmal sonucu demirin paslanması, ağacın çürümesi, aynanın islenmesine benzer. Çünkü insandaki bozulma, tabiattaki bozulmaya benzer.
                    Kur’ân fıtratı anlatır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

                    “Sen yüzünü dosdoğru bu dine, Allah
                    'ın fıtratına çevir. O, insanları ona göre yaratmış*tır. Allah'ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. İşte sağlam din bu dindir. Ama in*sanların çoğu bunu bilmez*ler.”(Rum 30/30)

                    Fıtrat, varlıkların temel yapısını ve onu oluşturan yaratılış, değişim ve gelişimin ilke ve kanunlarını ifade eder. Göklerin, yerin, insanların, hayvanların, bitkilerin yani her şeyin yapısı ve işleyişi buna göredir. Kur’ân'a uyanlar, bu yapıya uygun davranır, göklerden ve yer yüzünden en iyi şekilde yararlanırlar. Öldükten sonra da cennete gider, sonsuz mutluluğa ererler.

                    Kur’ân fıtratı anlattığı için ona aykırı davranan, gerçeğe aykırı davranmış olur ve dengeleri bozar. Bozulma, önce insanın kendisinde başlar. Onu bu davranışa iten; menfaatleri, beklentileri veya özentileridir. Bundan vazgeçmezse, demirin paslanması gibi paslanır ve yeni bir yapı kazanır.

                    Allah
                    Teâlâ şöyle buyurur:

                    “Yok, yok, öyle değil; yapıp ettikleri şeyler kalpleri üstünde pas tabakası oluşturmuştur.”
                    (Mutaffifîn 83/14)

                    İnsan böylece kötü davranışlara alışır ve onlardan zevk almaya başlar. Mesela sigara içenin ağzı, ilk sigarada leş gibi olur. İkinciyi de nefretle içer. İçmeye devam edince vücudunda yeni bir yapı oluşur ve sigaradan zevk almaya başlar. Yalancı da öyledir. Söylediği yalanlar başlangıçta onu rahatsız eder. Yalana devam edince yeni bir yapı kazanır ve onu bir ihtiyaç saymaya başlar.

                    Kişinin ana kumanda merkezi kalbidir. Akıl doğruları tespit eder. Kalp, menfaatlerin, beklentilerin ve özentilerin etkisiyle onları ya kabul, ya reddeder. Çünkü aklın kararlarına uymak, bedel ödemeyi gerektirir.
                    Bedel ödemek istemeyen, doğru gördüğü bir çok şeyi yapamaz. Bozulma orada başlar. Bundan sonra göz, bazı şeyleri görmez, kulak, bazı şeyleri işitmez olur. Evrensel doğrular, kişinin kendi doğrularıyla yer değiştirir. Yeni bir dünya oluşur. O orada kendine yeni arkadaşlar bulur. Allah Teâla şöyle buyurur:

                    “Kendi arzusunu kendine ilah edineni görmen gerekmez mi? Bunu bilerek yaptığı için, Allah
                    onu sapık saymış, kulağının ve kalbinin üstünde izler oluşturmuştur. Gözünün üstünde de perde vardır. Allah'ın bu kararından sonra onu kim yola gelmiş sayabilir? Kafanızı çalıştırmaz mısınız?”(Câsiye 45/23)

                    Kulakta ve kalpte izler oluşması ve gözün önüne perde inmesi, oluşan yeni yapıyı gösterir. İşte Bakara’nın 7. âyeti bunu anlatmaktadır. Şu âyet de konuya biraz daha açıklık getirmektedir:

                    “Kim inandıktan sonra kâfirlik eder, Allah
                    'ı görmezlikten gelirse… Kalbi inançla dolu iken zorlanmış başka, ama kim kâfirliğe gönlünü açarsa, böyleleri Allah'ın gazabına çarpılır. Onlara büyük bir azap vardır.
                    Bu, onların dünya yaşayışını öbür dünya yaşayışından çok sevdikleri içindir. Çünkü Allah
                    , kâfirlik eden, gerçekleri görmezlikten gelenleri yola getirmez.
                    Onlar Allah
                    ’ın kalpleri, kulakları ve gözleri üzerinde izler oluşturduğu kimselerdir. Onlar, kendi kurdukları dünyada yaşayanlardır.”(Nahl 16/106-108)

                    Bu gibi âyetlerde geçen hatm(الختم) ve tab’ (الطبع); sözlükte, hem mühür gibi bir şeyin iz bırakması, hem de bıraktığı iz anlamına gelir[1]. Bir çok mealde bunlara verilen anlam “mühürleme”dir. Bakara 7. âyete şu meâl verilmiştir: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir...[2]”
                    Bize göre bu şekildeki meâl, Kur’ân'ın bütünlüğüne aykırıdır. Allah, kâfirlerin kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerine perde çekmişse, onların ellerinden bir şey gelmez. Bu durumda onları cezalandırmak haksızlık olur. Halbuki, Allah haksızlık yapmaz. Allah

                    Teâlâ şöyle buyurur:


                    “… onlar yamukluk yapınca, Allah
                    da onların kalplerini yamulttu. Allah, yoldan çıkan bir toplumu yola getirmez.”(Sâff 61/5)

                    Bu gibi âyetler de kötü davranışların kazandırdığı kötü huylardan söz edilir. Bu, Allah'ın kanunudur. Bu imtihan dünyasında oluşum ile bozulma yan yanadır.



                    [1]
                    Mufredât,ختم ve طبع mad. Hatm ve tab’ kelimeleri mecaz olarak bazen güven anlamı verir; “elinde mührü var” denir. Bazen engel anlamı verir; “kapısı mühürlü” denir. Bazen bir şeyin izini yakalama, bazen de bir şeyin sonuna ulaşma anlamına gelir; “Kur’ân'ı hatmetti” denir. Tab’ ayrıca yaratılıştan veya alışkanlıklardan dolayı vücutta oluşan tabiat, huy anlamına gelir.

                    [2]
                    Ali Özek ve arkadaşları, Kur’ânı Kerim ve Açıklamalı Meâli.
                    De ki: “Ey kâfirler!
                    Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
                    Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
                    Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
                    Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
                    Kâfirûn Sûresi

                    Comment

                    • sevginur
                      Uzman Üye
                      • Nov 2012
                      • 300

                      #25
                      13. İNSANI İNSAN YAPAN ÖZELLİKLER


                      (KALP - İŞİTME – GÖRME)

                      Allah Teâlâ şöyle buyurur:

                      “Yarattığı her şeyi güzel yaratan odur. İnsanı yaratmaya sulanmış topraktan (tîn) başlamıştır.

                      Sonra onun soyunu süzülmüş bir özden, dayanıksız bir sudan yaratmıştır.

                      Sonra onu düzenli bir şekle sokmuş ve içine ruhundan üflemiştir. Sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etmiştir. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”
                      (Secde 32/7-9)

                      İnsan genellikle, düşünen veya konuşan canlı diye tarif edilir. Buna bağlı olarak akıl, insan ile hayvanı ayıran en önemli varlık sayılır. Halbuki Kur’ân’da kuşların ve karıncaların konuşmalarına ve akıllarını kullanarak yaptıkları değerlendirmelere yer verilir. Yukarıdaki âyetler, insanı diğer canlılardan ayıran temel farkın, kulaklar, gözler ve gönüllerde aranması gerektiğini bildirir.

                      Karıncalar ve kuşlarla ilgili âyetler şunlardır:


                      “Süleyman
                      için cinlerden, insanlardan ve kuşlardan ordular toplandı. Düzenli bir halde idiler.
                      Karınca
                      deresine kadar geldiler. Bir karınca şöyle dedi: “Karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri sakın sizi ezmesin! Onlar farkına varmazlar.”

                      “Süleyman
                      dişleri gözükecek şekilde gülümsedi. “Rabbim!” dedi. “Beni bana bırakma ki ettiğin iyiliğin kıymetini bileyim. Anama, babama ettiklerinin de. Senin isteğine uygun iş yapayım.
                      Beni, ikramınla, iyi kulların arasına kat.”

                      Süleyman
                      kuşlar ordusunu teftiş etti. Sonra şöyle dedi:“Ne oldu, neden Hüdhüd’ü (çavuş kuşunu) göremiyorum. Yoksa kayıplara mı karıştı?

                      Ne olursa olsun ona ağır bir ceza
                      vereceğim, ya da onu keseceğim. Bana apaçık bir kanıt getirirse başka!”
                      Fazla beklemedi. (Hüdhüd çıka geldi.) Dedi ki; “Senin bilmediğin bir şey öğrendim. Sana Seba’dan doğru bir haber getirdim.


                      Orada hükümdarlık yapan bir kadın gördüm. Her şeyi var, bir de koskoca tahtı.

                      Baktım ki, hem o, hem toplumu, Allah
                      ’ı bırakmış güneşe secde ediyorlar. Şeytan yaptıkları kötülükleri onlara güzel göstermiş, onları yoldan çıkarmış; doğruyu göremiyorlar.

                      Allah
                      ’a secde etseler ya! Yerlerin ve göklerin bütün gizlilerini açığa çıkaran, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilen odur.
                      Allah
                      ... Ondan başka tanrı yoktur. O büyük arşın sahibidir.”
                      Süleyman
                      dedi ki: “Bakacağız, doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancının teki misin?

                      Şu mektubumu götür, onlara at. Sonra biraz kenara çekil. Bak bakalım ne diyecekler.”

                      Kraliçe
                      . dedi ki: “Ey ileri gelenler! Bakın, bana değerli bir mektup atıldı;
                      Süleyman tarafından
                      .. “Bismillahirrahmanirrahim” diye başlıyor,

                      “Bana karşı çıkmayın. Gelin teslim olun.” diyor.

                      Dedi ki: Ey ileri gelenler! Bu işte bana doğru bir çözüm getirin. Sizlerle görüşmeden bir işi kesip atamam.”

                      (Neml 27/17-32)

                      Bu âyetlerde, kuşun ve karıncanın akıllıca yaptıkları konuşmalar ve değerlendirmeler vardır. Bütün âyetler incelenince insanı hayvandan ayıran temel farkın akıl olmadığı anlaşılır. İlgili âyetlerden biri şudur:

                      “Cinlerden ve insanlardan bir çoğunu gerçekten Cehennem için yaratmış olduk. Onların da kalpleri vardır, onunla kavramazlar. Onların da gözleri vardır, onlarla görmezler. Onların da kulakları vardır, onlarla işitmezler. Onlar; en’âm (koyun, sığır
                      ve deve) gibidirler; hayır, daha da düşüktürler. Gafiller işte onlardır.”(A’raf 7/179)

                      Karşılaştırmanın bütün hayvan çeşitleriyle değil de en’âm denen koyun, sığır ve deveyle yapılması ve görmezlik edip kâfir olanların daha düşük durumda olduklarının bildirilmesi önemlidir. En’âm’dan düşüğü kargadır. Bu gibi insanlar, esasen kargaya benzetilmişlerdir.

                      Allah Teâlâ şöyle buyurur:

                      “Kâfirlik edip gerçekleri görmezlikten gelenler, kavramadığı sese karşı öten karga gibidirler; kavradığı sadece bağırtı ve çağırtıdır
                      [1]. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar akıllarını kullanmazlar.” (Bakara 2/171)

                      En’âmın da kalbi vardır ama kanı vücuda pompalama dışında bir iş yapmaz. İnsanın kalbi, aynı zamanda bir karar organı, vücudun ana kumanda merkezidir. Akıl, doğruları tespit eder. Kalp, menfaatlerin, beklentilerin ve özentilerin etkisiyle onları ya kabul veya reddeder. Akıl, kalbin yanında bir danışman gibidir.

                      Kalp, akla uygun karar vermeyince onu kullanmamış olur. İmanın, kalp
                      ile tasdik şartına bağlanması bunu gösterir. Yoksa peygamberlerin söylediklerinin doğru olduğunu hiçbir akıl inkar edemez. Kur’ân’ın sürekli akla vurgu yapması bundandır. Nitekim Firavun, Musa’nın elçiliğini kabul etmemişti ama aklı, onun Allah’ın elçisi ol*duğundan emindi.

                      İlgili âyetler şöyledir:


                      “Belgelerimiz bütün açıklığı ile onlara gelince: “Bunlar apaçık büyüdür” dediler.

                      Onları, içten kanasıya, anlamışken zalim*likten ve büyüklük taslamadan dolayı, onlara karşı inkarcılık yaptılar”.
                      (Neml 27/13-14)

                      Cehennemlikleri anlatan aşağıdaki âyetler, onların bu suçu, bile bile işlediklerini gösterir.

                      “Rablerini görmezlikten gelip kâfir olanlara Cehennem azabı vardır. Ne kötü hale düşmedir o!

                      İçine atılınca homurtusunu işitirler. O, kaynıyor olacaktır.

                      Öfkeden sanki çatlayacak gibi olur. Her bir bölük içine atıldı mı cehennem bekçileri sorarlar: “Size bir uyarıcı gelmedi mi?”


                      “Evet” derler, bize uyarıcı geldi; ama biz yalana sarıldık. Allah
                      hiç bir şey indirmiş değildir, siz büyük bir sapkınlık içindesiniz” dedik.
                      Şöyle devam ederler: “Keşke onu dinlemiş olsaydık, ya da aklımızı çalıştırsaydık şimdi bu kızgın ateşe arkadaş olanlar arasında olmazdık.”

                      Suçlarını itiraf ettiler. Def olsunlar, o kızgın ateşe arkadaş olanlar!”
                      (Mülk 67/6-11)

                      En’âmda göz vardır, ama basiret yoktur. Âyetler basirete vurgu yapar. Basiret, baktığı şeyi kavramadır. Eğer en’âm yani koyun sığır ve deve, elinde bıçakla gelen kişinin kendini keseceğini kavrasaydı neler olurdu? Yanındaki ineğin kesildiğini gören bir boğa, hiçbir şey olmamış gibi otlamaya devam eder miydi? Ama insanlar, bir katilin elini kolunu sallayarak dolaşmasına razı olmazlar.

                      İşitme, duyduğu sesleri sınıflandırıp anlamını kavramadır. En’âmda bu da yoktur.
                      Yukarıda ana karıncanın uyarısı ve hüdhüd kuşunun değerlendirmesi, onların insan gibi işitme ve basiret sahibi olduklarını gösterir. Ama onlarda hayatlarına yön çizecek karar merkezi durumundaki kalp yoktur. Bu açıdan en’âm ile aynı konumdadırlar.

                      İnsan farklıdır; o, duyularıyla elde ettiği bilgilere göre hayatına yön verir. Önünde iki yol vardır; ya doğrulara uyacak, ya da doğruları kendine uyduracaktır. Eğer bir düşünce ve anlayışa esir olmuşsa hür karar veremez. Evrensel doğruların yerini kendi doğruları veya bağlı olduğu cemaatin doğruları alır. Asıl körlük ve sağırlık budur.

                      Allah
                      Teâlâ şöyle buyurur:

                      “Onlar yeryüzünde hiç gezip dolaşmadılar mı ki kalpleri olsun, onunla düşünsünler; ya da kulakları olsun, onunla duysunlar. Aslında kör olan gözler değildir. Kör olan, göğüslerdeki kalplerdir.”
                      (Hac 22/46)

                      Gözler ve kulaklar kalbin danışmanıdır. Göz doğruları görür, kulak doğruları işitir ama, kalp bunları dikkate almayabilir. O zaman görmenin ve iştimenin bir faydası olmaz. Hatta kalp, doğruları görmeye ve işitmeye tahammül edemez hale de gelebilir. Asıl vurgunun, işitmeye ve görmeye değil kalbe yapılması ve imanın kalp ile tasdik olması bundandır.

                      Allah Teâlâ şöyle buyurur:

                      “Eski halkının çekilmesinden sonra o toprağa yerleşenler için şu gerçek belli olmadı mı? Eğer istesek günahlarına karşılık onları da çarpardık. Ama kalpleri üstünde yeni bir tabiat oluştururuz, artık işitmezler.”
                      (A’raf 7/100)
                      De ki: “Ey kâfirler!
                      Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
                      Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
                      Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
                      Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
                      Kâfirûn Sûresi

                      Comment

                      • sevginur
                        Uzman Üye
                        • Nov 2012
                        • 300

                        #26
                        14. AKLINI KULLANMAYANIN HALİ



                        Allah Teâlâ şöyle buyurur:
                        وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ بِمَا لاَ يَسْمَعُ إِلاَّ دُعَاء وَنِدَاء صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ .
                        “Kâfirlik edip gerçekleri görmezlikten gelenler, kavramadığı sese karşı öten karga gibidirler; kavradığı sadece bağırtı ve çağırtıdır. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar akıllarını kullanmazlar.” (Bakara 2/171)


                        Ayette geçen na’q (نعق ينعِق); hem karganın ötmesi; hem de çobanın davara bağırması ve onu engellemesi anlamına gelir[1]. Tefsirler kelimeye ikinci anlamı vererek âyeti anlaşılamaz hale getirmişler sonra kendilerini, metne uygun olmayan anlamlara zorlamışlardır. Türkçe meallerden örnekler verelim:

                        Diyanet Vakfı’nın meali:
                        (Hidayet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler[2].

                        Bu mealde (نعق)’ye çobanın davara bağırması anlamı verilmiştir. O zaman kafirleri çobana benzetmek gerekir, o bağırtıyı işiten hayvana değil. Bu sebeple tercüme Arap dili bakımından kabul edilemez.

                        Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR:

                        “O kâfirlerin meseli sade bir çağırma veya bağırmadan başkasını duymaz bir kulakla haykıranın hâline benzer, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da etmezler[3].”

                        Hiçbir varlık kulak ile haykıramayacağından bu tercüme de doğru değildir.

                        Ömer Nasuhi BİLMEN:

                        “Ve kâfirlerin meseli, o hayvanların meseli gibidir ki, çağırmadan, bağırmadan başka bir şey işitmeksizin haykırır durur; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar düşünemezler[4].”
                        cümlesi,الَّذِي يَنْعِقُ بِمَا لاَ يَسْمَعُ إِلاَّ دُعَاًءً وَنِدَاءً
                        “…çağırmadan, bağırmadan başka bir şey işitmeksizin haykırır durur;” şeklinde tercüme edilemez.

                        Suat YILDIRIM:

                        “İnkârcıları hakka çağıranın durumu, tıpkı bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyen hayvanlara haykıran kimsenin durumu gibidir. Sağır, dilsiz ve kördür onlar. Bundan ötürü akledip anlayamazlar[5].”

                        Bu mealde yukarıdaki hatalara düşülmemiş ama daha büyük bir hata yapılmış; وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ(ve mesel’ullezîne keferû)ibaresi, “İnkârcıları hakka çağıranın durumu” şeklinde tamıtamına ters bir anlama çekilmiştir.
                        Meallerin her biri, eski tefsirlerdeki hataları günümüze taşımışlardır. Bu yanlışların sebebi, ayetler arası ilişkilere dikkat edilmemesidir. Eğer dikkat edilseydi aşağıdaki ayette yer alan benzetmeden hareketle doğru
                        anlama ulaşılırdı. Allah
                        Teâla, şöyle buyurur:

                        “Cinlerden ve insanlardan bir çoğunu gerçekten Cehennem için yaratmış olduk. Onların kalpleri vardır, onunla kavramazlar. Onların gözleri vardır, onlarla görmezler. Onların kulakları vardır, onlarla işitmezler. Onlar en’am gibidirler; hayır, daha da düşüktürler
                        [6]. Gafiller işte onlardır.”(A’raf 7/179)


                        En’âm, koyun, sığır ve deve demektir[7]. Türkçe’de bunun tek bir karşılığı yoktur. Bir çok meâl, “dört ayaklı” diye tercüme etmiştir. Dört ayaklı tanımına kedi, köpek, vahşi hayvanlar vs. de gireceğinden bu tercüme doğru olmaz.
                        Koyun, sığır ve deve faydalı hayvanlardır. Kâfirler bunlardan da düşük sayıldığına göre âyette en’âmdan düşük bir hayvana işaret aranmalıdır. Bakara 171’deki (ينعِق= yen’iqu) karganın ötmesi anlamına geldiğine göre aranan hayvan bulunmuş olur.

                        Gerçekten de karga en’âm’dan düşüktür. Çünkü leşle beslenir. Küçük kuşları, yumurtaları ve civcivleri yer. Yiyecek aramak için çöplükleri karıştırır. Tahıl bitkilerine, meyve ağaçlarına, sebzelere ve bağlara büyük zarar verir. Gelişmiş psişik yetenekleri vardır, kolayca evcilleştirilebilir[8].
                        Kâfirleri tanımlayan şu âyet onlarda, kargaya benzer özellikler görür: “…

                        İş başına geçti mi, ortalığı karıştırmak, kaynakları tahrip etmek ve nesilleri bozmak için gayret gösterir.”
                        (Bakara 2/205)

                        Âyetler arası ilişkiye dikkat etmeyenler, yukarıda geçen, A’raf 179. âyete; “Onlar; bunlardan da sapıktırlar” veya “Onlar; bunlardan da şaşkındırlar” şeklinde anlam vermişlerdir. Koyun, sığır ve deveye, sapık veya şaşkın demenin haklı gerekçesi olamayacağı için o meâl de yanlış olmuştur.
                        Kâfir – karga ilişkisi, Habil – Kabil olayında da vardır. Yoldan çıkarak kardeşi Habil’i öldürmüş olan Kabil kendini, karga kadar olamamakla suçlamıştır. Bu olayı anlatan âyetler şöyledir:

                        “Onlara, Adem'in iki oğlunun olayını anlat: Bir gün birer kurban
                        sundular; birininki kabul edildi, diğerininki edilmedi. Kabul edilmeyen, "Ne olursa olsun, seni öldüreceğim" dedi. Öteki: "Allah, sadece sakınanlarınkini kabul eder" dedi.

                        “İnan ki, beni öldürmek için elini kaldırsan, ben seni öldürmek için el kaldırmam. Ben Allah
                        ’tan, varlıkların sahibinden korkarım".

                        İsterim ki, hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip o cehennem ateşinin arkadaşlarından olasın. Zalimlerin cezası budur".


                        Sonra ötekisi nefsine uydu ve kardeşini öldürdü… Kaybedenlere karıştı gitti.


                        Derken Allah
                        , yeri eşeleyen bir karga gönderdi. Bu ona, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermesi içindi. "Yazık bana!” dedi. “Şu karga kadar da mı olamadım ki, kardeşimin cesedini gömeyim?" Nihâyet ettiğine pişman oldu.”(Mâide 5/27-31)



                        [1]
                        İbn Manzur, Lisanu’l-arab نعق mad.

                        [2]
                        Ali Özek ve arkadaşları, Kur’ânı Kerim ve Açıklamalı Meâli.

                        [3]
                        Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, c. I, s. 582-583.

                        [4]
                        Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerim ve Meâl-i Âlisi, Ankara 1997.

                        [5]
                        Suat Yıldırım, Kur’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meâli, İstanbul 1998.

                        [6]
                        Daha düşük diye tercüme edilen (الأضل)’in kökü olan dalâlet, Arapça’da, yoldan çıkma ve düşük seviyede olma anlamınadır. (Lisanu’l-arabضللmad.)

                        [7]
                        Müfredât,نعم mad.

                        [8]
                        Büyük Larousse Sözlük Ve Ansiklopedisi, İstanbul 1986, c. XI, s. 6423.
                        De ki: “Ey kâfirler!
                        Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
                        Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
                        Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
                        Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
                        Kâfirûn Sûresi

                        Comment

                        • sevginur
                          Uzman Üye
                          • Nov 2012
                          • 300

                          #27
                          15. İÇİNDE OLANDAN SORUMLU OLMA



                          Allah Teâlâ şöyle buyurur:

                          “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah
                          'ındır. İçinizde olanı açığa vursanız da, gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çekecektir. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah’ın gücü her şeye yeter.”(Bakara 2/284)


                          Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dedi: “Bakın, vücutta bir et parçası vardır. O iyi olursa vücudun tamamı iyi olur, o bozulursa vücudun tamamı bozulur. İşte o kalptir[1].”

                          İçinde olan ile içinden geçen aynı değildir. İçinde olan; iman, küfür, sevgi, nefret, kin, iyi niyet gibi hayata yön veren şeylerdir. İçinden geçen ise genellikle şeytan vesvesesidir. Bazen içinize öyle şeyler gelir ki “acaba kafir mi oldum?” dersiniz. Bu, doğru yolda olduğunuzu gösterir. Çünkü şeytan, Kıyâmete kadar süre alınca şöyle demişti:

                          “... And olsun onlar için, senin doğru yolunun üstünde oturacağım.

                          Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağla*rından, sollarından sokulacağım. Onların çoğunu sana şükreder bulamayacaksın.”
                          (Araf 7/16-17)

                          Şeytana izin verildiği için ves*vesesine engel olunamaz. Bundan peygamberler de kurtulamazlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

                          “Senden önce gönderdiğimiz bir tek nebi ve elçi yoktur ki, bir şeyi kursun da şeytan
                          onun kurgusuna vesvese karıştırmış olmasın. Al*lah şey*tanın karıştırdığını giderir, sonra âyetlerini pekiştirir. Allah bilendir, hakîm*dir.”(Hac 22/52)

                          Şeytan vesvesesinden kurtulmaya güç yetmeyeceği için onun sorumluluğu olmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

                          “Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.”
                          (Bakara 2/286)



                          [1]
                          Müslim, Müsakât, 107.
                          De ki: “Ey kâfirler!
                          Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
                          Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
                          Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
                          Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
                          Kâfirûn Sûresi

                          Comment

                          • sevginur
                            Uzman Üye
                            • Nov 2012
                            • 300

                            #28
                            16. CUMARTESİ YASAĞI



                            Allah Teâlâ şöyle buyurur:
                            “İçinizden cumartesi
                            yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. Bu sebeple onlara "aşağılık maymunlar olun!" demiştik. Bunu yaptık ki, hem orada olanlar ve olmayan*lar için caydırıcı bir ceza, hem de sakınanlar için bir öğüt olsun.”(Bakara 2/65–66)


                            Yahûdi lerde cumartesi günü av yasağı vardı. Davûd (a.s.) zamanında sahil kenti olan Eyle'de[1] Yahûdi ler yaşardı. Yılın bir ayında her taraftan oraya balıklar akın eder, neredeyse su görün*mez olurdu. O ayın dışında ise sadece cumartesi günleri balık gelirdi. Derken deniz kenarında havuzlar kazıp arklar açtılar. cumartesi havuzlar balıkla dolar, pazar günü avlar güya yasağı çiğnememiş
                            olurlar ama yine de cezalandırılacaklarından korka korka balıklardan yararlanırlardı. Zamanla evlatlar babaların yolundan gitti,

                            zengin oldular. Bunu hoş karşılamayanlar vazgeçirmeye çalıştılarsa da vazgeçmediler. "Çoktandır bunu yapıyoruz, Allah
                            'tan bir ceza gelmedi." Dediler. "Aldanmayın, belki bir azap gelir, yok olursu*nuz." dendi. Bir sabah alçak maymunlar haline geldiler. Üç gün böyle yaşadılar, sonra yok olup gittiler[2].
                            Bir bölük mücadeleyi sürdürdü.

                            “Aralarından bir (başka) bölük şöyle di*yordu: "Allah
                            'ın yok edeceği veya şid*detli azaba uğratacağı bir topluma niçin öğüt veriyorsunuz?" Öğüt verenlerin buna cevabı şöyle olmuştu: "Bu, Rabbinize, hiç değilse bir özür beyan edebilme*miz içindir, belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar.”


                            Âyetler şöyle devam ediyor

                            “Kendilerine yapılan öğütleri unutunca, biz fe*nalıktan men edenleri kurtardık ve zalimleri, Allah'a karşı gelmelerinden ötürü şiddetli azaba uğrattık. Konan yasakları aşınca, onlara: "Aşağılık maymunlar olun" dedik.”(A’raf 7/165-166)



                            [1]
                            Kutsal Kitap’ın Türkçe baskısına (Kitab-ı Mukaddes Şirketi, İst. 2001) eklenen haritaya göre bu yerin adı Eylat’tır.

                            [2]
                            Fahrüddin er-Râzî, Tefsir-i kebîr, Bakara 64-65’in tefsiri.
                            De ki: “Ey kâfirler!
                            Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
                            Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
                            Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
                            Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
                            Kâfirûn Sûresi

                            Comment

                            • sevginur
                              Uzman Üye
                              • Nov 2012
                              • 300

                              #29
                              17. BAKARA (Kurbanlık Boğa) OLAYI



                              Allah Teâlâ şöyle buyurur:
                              “Bir gün Musa
                              ulusuna dedi ki: “Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor”. "Sen bizimle eğleniyor musun?" dediler. "Kendini bilmez biri olmaktan, Allah'a sığınırım" dedi.
                              Dediler ki: "Bizim için Rabbine sor, o nasıl bir şeydir, bize açıklasın". Dedi ki: "O bir sığırdır, diyor. Ne yaşlı, ne körpe. İkisinin ortası bir şey”. “Haydi, emri yerine getirin!"

                              "Bizim için Rabbine sor, o ne renktir, bize açıklasın" dediler. Dedi ki: "O, sarı bir sığırdır, diyor. Sapsarı renkte. Görenlere zevk verir”.

                              "Bizim için Rabbine sor, o nasıl bir şeydir, bize açıklasın! Bize göre, sığır sığıra benzer. Allah dilerse, hedefi tam tuttururuz" dediler.

                              Dedi ki: “O bir boğadır” diyor. "Ne koşulup toprağı sürmüş, ne de ekin sulamıştır. Sapasağlam, alacası da yok”. "Tamam! Şimdi doğru açıklamayı getirdin, dediler”. Nihâyet onu kestiler. Neredeyse yapmayacaklardı.”
                              (Bakara 2/67-71)


                              بَقَرَةٌ
                              (bakara),بَقَر= bakar‘ın tekilidir, sığırdemektir. Erkeğine (ثور = sevr) denir[1]. Âyetteki (تُثِيرُ الأَرْضَ = tusîru’l-arda) ifadesi bu sığırın erkek olduğunu gösterir. Çünkü (ثور = sevr) ile (تُثِيرُ= tusîru) aynı köktendir. (وَلاَ تَسْقِي الْحَرْثَ= velâ tesqi’l-hars) ikinci kanıttır. Yani öyle bir sığır ki; "Ne koşulup toprağı sürmüş, ne de ekin sulamıştır.” Bunları yapacak kabiliyette ama yapmamıştır. Bu bir boğadan başkası olamaz. Fiillerin müennes olması بَقَرَةٌ nın müennes-i lafzî olmasından dolayıdır.

                              Memfis’te Apis adı verilen boğaya tapılırdı. Memfis, Kahire. ’nin 35 km. güneyinde, Nil üzerinde yer alan eski Mısırkentidir. Bu inanç daha sonra Mısır’ın diğer bölgelerine yayılmıştı. Apis bir tane olur ve ölen Apis’in başka bir boğanın bedeninde yeniden dünyaya geldiğine inanılırdı. Yeni boğayı rahipler otlaklarda arar, belirgin özellikleriyle diğerlerinden ayırır, bulurlardı[2]. Tevrat'ta konu ile ilgili şu ifadeler vardır:

                              "Mısır'da bildirin, Migdol'da duyurun, Nof'ta[3], Tahpanhes'te duyurun: Yerini al, hazırlan, çünkü çevrendekileri yiyip bitiriyor kılıç!

                              İlahın Apis neden kaçtı? Boğan neden ayakta kalamadı? Çünkü Rab onu yere serdi." (Yeremya 46/14)
                              Bakara’nın âyetleri Apis özelliğinde bir boğanın kesilmesini emretmektedir. Böylece o batıl inanç ortadan kalkacaktı. Çünkü Musa aleyhisselam, 40 günlüğüne Tur’a gidince İsrail oğulları, Harun aleyhisselama rağmen buzağı heykeli yapıp tapmışlardı.
                              “...buzağı tutkusu onların içlerine işlemişti...”
                              (Bakara 2/93)

                              Böyle olmasa, o sığırı kesmemek için bahane aramazlardı.
                              Hindular, ineğe saygı gösterirler. Bir inek camiye girse çıkarılması sıkıntı doğurur. Hindistan’da 250 milyon kadar inek olduğu belirtiliyor. Hint yönetiminin, ineği asıl konumuna getirmek için uğraştığı ama başarılı olamadığı bildiriliyor[4].

                              Müslümanların her yıl kutladığı kurban bayramı bu bakımdan önemlidir. İnsanların bir kesimi tarafından kutsanan hayvanları kurban kesen Müslümanlar bu tür inançlardan sürekli uzak kalmaktadır. Kurbanla ilgili şu âyet pek anlamlıdır:

                              “O kurbanların ne etleri, ne de kanları Allah’a erişecektir. Ona erişecek olan, sizin (şirkten) korunmanızdır.”
                              (Hac 22/37)

                              Kurban bayramı kurbanında önemli olan hayvanın kanını akıtmaktır. Etin yenmesi veya fakirlere dağıtılması şart değildir. Bu sebeple kurbanı kesip etini kendi yiyen veya öylece bırakıp kimseye yedirmeyen kişi de kurban kesmiş olur. Ama kurban kesmeden tonlarca eti fakir fukaraya ve eşe dosta dağıtan kişi kurban kesme görevini yerine getirmiş olmaz.



                              [1]
                              Müfredât,بقر mad.

                              [2]
                              Büyük Larousse Sözlük Ve Ansiklopedisi, c. II, s. 712.

                              [3]
                              Nof, Memfis'in diğer adıdır. Bu husus, Tevrat'ın dipnotlarında ve ekindeki haritada yer almaktadır. (Kutsal Kitap, Yeni Çeviri, İstanbul, 2001)

                              [4]
                              Günay Tümer, Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, Ankara 2002, s. 145.
                              De ki: “Ey kâfirler!
                              Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
                              Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
                              Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
                              Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
                              Kâfirûn Sûresi

                              Comment

                              • sevginur
                                Uzman Üye
                                • Nov 2012
                                • 300

                                #30
                                18. UYKU ÖLÜM İLİŞKİSİ





                                Allah Teâlâ şöyle buyurur:

                                “Sığırın bir parçası ile o ölüye vurun, dedik. İşte Allah
                                ölüleri böyle diriltir. Size belgelerini gösterir. Belki aklınızı kullanırsınız.”(Bakara 2/73)

                                “… İşte Allah ölüleri böyle diriltir.”hükmü önemlidir.Ahirette ölüler, bir sığır parçasının vurulması ile diriltilmeyeceklerdir. Onunla olsa olsa, uyuyan bir ikişi uyandırılabilir. Öyleyse ölülerin diriltilmesi, uyuyanın uyanması gibi olabilir. Çünkü âyetlere göre ölüm bir uyku, kabir. uyuma yeri, öldükten sonra dirilme de uykudan kalkma gibidir. Bir âyet şöyledir:

                                “Geceleyin sizi öldüren ve gündüzün ne yap*tığınızı bilen odur. Sonra belirli süre doluncaya kadar gündüzün sizi kaldırır.”(En'am 6/60)

                                Kıyâmetin anlamı kalkıştır. Öldükten sonra dirilme yataktan kalkış, sura üfleme de kalk borusunun çalması gibidir.
                                Yukarıdaki âyet, yeni öldürülmüş ve vücudu henüz bozulmamış kişinin diriltilmesinden bahsediyor. Allah Teâlâ kudretiyle onun tahrip olmuş organını düzeltmiş ve ruhu vücuda göndermiştir. İşte ölülerin yeniden dirilmesi böyle olacaktır. Önce kişinin vücudu canlı hale getirilecek, sonra ruhu, uykudan uyanır gibi bedene döndürülecektir.
                                İnsan, sulanmış topraktan (tîn) yaratılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

                                “Yarattığı her şeyi güzel yaratan odur. İnsanı yaratmaya tînden başlamıştır. Sonra onun soyunu süzülmüş bir özden, dayanıksız bir sudan yaratmıştır.”(Secde 32/7-8)

                                Tîn, su ile toprağın karışmış halidir[1]. Su toprağa karışmazsa hayat olmaz. Bütün yiyecekler bu şekilde oluşur. Dolayısıyla sadece Adem değil, her insan topraktan yaratılmıştır. Gıdalardan süzülen bir öz, insan tohumunu oluşturur. Tohum ana rahminde, topraktan gelen gıdalarla gelişir. Vücut ölünceye kadar toprak ve su ile beslenir. Ondan ayrılan her şey, tekrar toprak olur. Yeniden yaratılma da topraktan olacak ve insan bitkilerin çıkması gibi yeryüzüne çıkacaktır.

                                Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sizi topraktan yarattık, ona iade edeceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.” (Taha 20/55)


                                18.1. İnsan Ruhu

                                Vücut, ana rahminde belli bir kıvama geldikten sonra Allah ona ruh üfler. Yukarıdaki âyetlerin devamı şöyledir:

                                “Sonra onu düzenli bir şekle sokmuş ve içine ruhundan üflemiştir. Sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etmiştir. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”(Secde 32/9)

                                18.2. Ölüm ve Uyku

                                Ruh, vücudu ev gibi kullanır. Uykuya dalınca çıkar gider. Uyanma sırasında tekrar gelir. Ölen vücut, yıkılan ev gibidir. Yeniden yaratılıncaya kadar ruh oraya dönmez. Şu âyet bunu anlatmaktadır:

                                “Allah ölüm esnasında ruhları alır, ölmeyen*lerinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekini belli bir vakte kadar salıverir.(Zümer 39/42)

                                Âyete, daha açık olarak şu meâl verilebilir:
                                “Allah ölümü esnasında nefsleri vefat et
                                tirir, ölmeyen* nefsin vefatı uykudadır. Ölümüne hükmettiği nefsi tutar, ötekini belli bir vakte kadar salıverir.”


                                Âyette hem mevt, hem vefat kelimeleri geçer. “Nefisler” hem (يتوفي = yeteveffa) fiilinin mef’ûlü hem, mevtin (موت) ve (منام = menam)ın yani uykunun fâilidir. Buna göre bir kişide iki nefis vardır. Biri vefat ettirilen nefis, diğeri de uyuyan ve ölen nefistir. Ayetler arası ilişkiler iyi kurulursa görülür ki, uyuyan veya ölen beden, vefat ettirilen ise ruhtur.
                                Vefat’ın kökü vefâ (وفى)‘dır. Vefâ Arapça’da bir şeyin tamamına ulaşma anlamınadır. Vefat ettirmek yani teveffi = (توفي); işini tamamlatmaktır. Ölüm veya uyku sırasında ruhun yapacağı bir iş kalmadığı için Allah onu bedenden çekip alır.
                                Mevt (موت), canlılığın kaybolması yani ölüm demektir.

                                Uyuyan ve ölen bedendir. Ruh ne ölür, ne de uyur. İnsan, ruh ile bedenin birleşimidir. Bunların her ikisine de nefs denir.

                                Kur’ân bize, ölmüş bedenden ayrılan bir ruhun yapacağı şu konuşmayı bildirir:

                                “Onlardan birine ölüm gelince der ki: «Rabbim! Beni geri çeviriniz. Belki terkettiğim dünyada iyi bir iş yaparım. Hayır; bu onun söylediği sözdür. Arkalarında yeniden dirilecekleri güne kadar berzah (engel) vardır.”
                                (Müminun 23/99-100)

                                Ruh ile vücudun ilk birleşmesi ana rahminde olur.

                                Allah Teâlâ şöyle buyurur:
                                “Allah sizi topraktan, sonra bir meni parçasından yarattı. Sonra eşleşmiş hale getirdi.” (Fâtır 35/11)

                                Ahirette beden tekrar yaratılınca eşleşme de tekrarlanacaktır. Bu, Nefisler eşleştiği an…” (Tekvir 81/7)diye bildirilen andır.

                                Uyku, dinlenmek için zorunludur. Ölüm de bozulmayan, ihtiyarlamayan ve hasta olmayan ölümsüz yani Ahiret hayatına uygun bir vücuda sahip olmak için zorunludur. Kişi, bu işin göz açıp kapayıncaya kadar bittiğini sanır.

                                Allah
                                Teâlâ şöyle buyurur: “O saatin oluşu ancak bir göz kırpması kadardır, belki ondan da az. Çünkü Allah’ın gücü her şeye yeter.”(Nahl 16/77)

                                Yeniden dirilme bu dünyada olur ve ruh o zaman bedenle eşleşir. O zaman kişi kendini, uykudan uyanmış gibi hissedecektir.

                                Allah
                                Teâlâ şöyle buyurur:
                                “Sura üflenmiştir. İşte o zaman kabirlerinden Rablerine doğru koşup giderler. Yazık oldu bize! Bizi uyuduğumuz yerden kim kaldırdı? derler.”
                                (Yasin 36/51-52)


                                Kişinin algılaması açısından uyku ne ise ölüm de odur. Yukarıdaki âyetler bunu anlatmaktadır.



                                [1] Ragıp el-İstafahani, Müfredât طين mad.
                                De ki: “Ey kâfirler!
                                Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
                                Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
                                Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
                                Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
                                Kâfirûn Sûresi

                                Comment

                                Working...