Meallerde ki HURİ yanılgısı

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • TEBYİN
    Uzman Üye
    • Sep 2008
    • 240

    #31
    TEBYİN/SELAM/THEHAFIZ nickleri METİN ŞEKERCİ'ye aittir abi,
    Hakkı Bey fikri anlamda "İLMİ ANAM" oiyebilirim ama bu yazıyı yazdığım dönemde Hakkı Beyin neşrettiği TEBYİN eserinin, konuya şeklihi veren bu sure henüz neşredilmemişti.
    Sure neşredildiğinde fikrimin Hakkı Bey'ce tasdik mi tenkit mi edildiğine baktım, ortak paşdada buluştuğumuzu görünce mutlu oldum
    Yüksek fikirler yüksek dağlara benzer: Görenleri ürpertir!

    www.teblig.net

    Comment

    • kamer
      Super Moderator
      • Sep 2008
      • 272

      #32
      Selam abi,

      Bu yazının neden bu başlığa asıldığına bir anlam veremedim.
      Bizleri aydınlatırsan sevinirim.


      Ali Rıza Borazan Nickli Üyeden Alıntı
      YUNUS PEYGAMBER BALIĞIN KARNINDA ÖLMEDEN NASIL YAŞADI?


      Kuranda kıssalar içerisinde yanılış anlaşılan konulardan birisi de yunus peygamber hakkında söylenenlerdir. Kuranın ne söylemek istediği ancak kendi sistematiği içerisinde anlaşılabilir. Onun için kuranın ne söylemesinden çok kuranın ne söylemek istediğinin anlaşılması gerekiyor.

      Yunus peygamberle ilgili kurandaki ayetleri bir arada düşünüp ve kuran bütünlüğü evren yasaları ile akıl süzgecinden geçirip tartmadıkça Yunus kıssası hakkında bildiklerimiz doğru olmaz. Evet, anlatılan mitoljik hikâyelerde Kuran’dan da alıntılar yaparak samirinin yaptığı gibi meşru olmayan şeyler meşru gösterilmeye çalışılmış. Fakat asıl gösterilmesi gereken hedef çarpıtılarak kurandaki ayetler masallarda menkıbelerde sadece insanları yanlışa götürmek için malzeme olarak kullanılmıştır.

      Şimdi kuranda geçen yunus peygamber ile bilgileri derleyerek ( kuran, akıl, ilim ve pratik hayat) ayetlerin içerisinde geçen yunus hakkında ne denmek istendiğini yakalamaya çalışalım.

      68/48- Şimdi sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma; hani o, içi kahır dolu olarak (Rabbine) çağrıda bulunmuştu.

      Ayette geçen çağrı (dua) kelimesinin ne anlama geldiğini detaylı bir biçimde açıklayacak değiliz. Ama çağrının bir dua olduğu ve bu duanın da kişinin isteğinin yönünde çerçevelenerek fiili hayatta karşılık bulmasının adı olduğunu söylemekle yetineceğiz.

      Buradaki Yunus hakkında söylenen hayra alamet olarak söylenen bir söz değildir. Yunus hayatta gezinirken hayata bakış penceresinin doğru olmadığı Allah tarafında övülmeyen yerilen bir davranış olduğu beldir.

      37/139- Şüphesiz Yunus da gönderilmiş (elçi)lerdendi.

      37/140- Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı.

      37/141- Böylece kur’aya katılmıştı da, kaybedenlerden olmuştu.

      37/142- Derken onu balık yutmuştu, oysa o kınanmıştı.

      37/143- Eğer (Allah’ı çokça) tesbih edenlerden olmasaydı,

      37/144- Onun karnında (insanların) dirilip-kaldırılacakları güne kadar kalakalmıştı.

      37/145- Sonunda o hasta bir durumdayken çıplak bir yere (sahile) attık.

      37/146- Ve üzerine, sık-geniş yaprakla (kabağa benzer) türden bir ağaç bitirdik.

      37/147- Onu yüz bin veya (sayısı) daha da artan (bir topluluk)a (peygamber olarak) gönderdik.

      37/148- Sonunda ona iman ettiler, Biz de onları bir süreye kadar yararlandırdık.

      Yunus peygamber hakkında o kadar söylenmiş olan söz mesaj nasihat varken toplumların beyinlerinde yankılanan Yunus, balık tarafından yutulup mucize olarak ölmeden balık tarafından dışarı atılmasıdır.

      37/142- Derken onu balık yutmuştu, oysa o kınanmıştı.

      Yunus’u yutan balık ne? Neden yunus balık tarafında yutulup sonra balık onu kusup dışarı atıyor? Neden yunus kınanıyor? Yunus hakkında kuranın söyledikleri insanlara ne gibi mesajlar veriyor? Bunlar düşünülmemiş sadece yunusun balık tarafından yutulup dışarı mucize olarak atılması menkıbelerde anlatılıp durmuştur.

      YUNUS GİBİ OLMA

      Ne vardı yunus’ta? o da bir peygamber değimliydi? Bizlere kuranda peygamberler arasında ayırım yapmayın diyordu. Rabbimiz burada ne anlatmak istiyordu Ki? Yunus gibi olma sözünü kalbin derinliklerine işleyip orada kalın bir iz bırakarak bir daha silinmemecesine o sözü vurguluyordu?

      Evet, yunus peygamber olmadan ve iman etmeden önce isyan etmiş Allaha başkaldırmış kelimeyi konulduğu yerden kaldırmıştı. böylece hem kendi nefsine hem de insanlara kötü bir örnek davranış sergilemişti. Bu durumda da Allahın dünya hayatına ibadet ve kulluk için gönderildiğini unutmuş böylece zulmedenlerden olmuştu.

      Aslında Yunus gibi olma sözü asırlardır bir ezberi bozuyordu. Peygamberler önceden Allah tarafından seçilir. Peygamberler önceden kendi iradelerinin dışında peygamber olarak seçilmiş olsaydı. Bütün insanlar Allah katında yaratılırken rol farkı dışında eşit yaratılma ilkesine ters olurdu. Allah insanlara eşit mesafededir. Yol çerçeve olarak çizilmiş insanların imtihana tabi tutulanlarına deneme süresi içerisinde eşit şartlara endekslenerek yarışmaktadırlar.

      Bir başka deyişle icadı icat eden mucit Allahın ona verdiği aklı kullanarak Allahın verdiği nimetler içerisinde kafa yormasıyla Allah onun icadını gerçekleştiriyor. Allah ona o mucitliği verdi de diğerlerine kapadı mı? Elbette kişilerin kabiliyet yönleri farklı olabilir ama birine fizik ilmi kabiliyeti verdiyse diğerine matematikte veya kimyada veya ziraatçlikte kabiliyet vermiştir. Ama mutlaka vermiştir

      İşte Aklını kullanmayanlar verilen bu nimetlere karşı nam kör oluyorlar. Bu sebeple yunus da dünya hayatında diğer insanlar gibi Allaha ibadet ve kulluk yapmak için yaratıldığı halde. Maalesef bu çizginin dışına çıkarak yaratılışta verdiği rabbim Allah’tır sözleşmesini bozarak Allahtan gelen şu ayetin muhatabı olmuşu.

      37/141- Böylece kur’aya katılmıştı da, kaybedenlerden olmuştu.

      Bu hitap; Yunus şahsında yerleri ve gökleri yaratan Allahın verdiği nimetler karşısında şımararak nefsini malı mülkü, makamını, ilahlaştırarak Allahın insanlara yüklediği emanete sahip çıkmamayı anlatıyor.

      33/72- Gerçek şu ki, Biz emanetleri göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir.

      Ayette geçen insanların yüklendiği emanet insanların dünya hayatında denendiğini başıboş dolaşmak için gelmediğini kırmızı ışığı ihlal edenin cezalanacağını doğru yolda gidenlerin ise mükafaatlandırılıcağına işaret etmektedir. Arkasından gelen ayet bu emanetin tanımını yapmaktadır.

      33/73- Şundan ki: Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları azaplandıracak; mü'min erkeklerin ve mü'min kadınların tevbesini kabul edecektir. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.

      İşte kurandaki kelimeler kuranın tanımladığı gibi anlaşılmazsa ayette geçen kast edilen mana da yakalanamaz.

      Neden melekler kabullenmemiş de insanlar kabullenmiş bu emaneti? İnsanlar yaratılırken Allah insanlara böyle bir seçenek koydu da melekler kabullenmeyip insanlar kabulleniyor? Kuranın anlatım sanatlarının başında edebiyatta kullanılan intak sanatı gibi sanatsal bir üslupla lisanı haliyle anlatmaktadır. Bu ayette geçen iki muhatap vardır. Birisi melekler. Diğeri insanlar meleklerde akıl irade yok onlar kendilerine verilen görev çerçevesinde ne emir verilmişse ancak onu yerine getirirler. Onlarda takva bunun zıttı olan nefis yok bu sebeple herhangi bir şey hakkında seçme hakkı da yoktur.

      2/31- Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: "Eğer doğru sözlüyseniz, bunları Bana isimleriyle haber verin" dedi.

      2/32- Dediler ki: "Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın."

      Bir konuyu anlatırken o konunun düzgün anlaşılması için içerisinde geçen kelimeleri kurandan anlatmak zorunda kalıyorum. Konumuz melek ve insan değilken yunusun yaptığı bir yanlışın asıl nedenini niçin ini sorgulayarak neticeye ulaşmaya çalışıyorum. ne olur okumaktan sıkılmayın bu bilgiler olmasa konu anlaşılmaz.

      O zaman melekle insan arasında yaratılış bakımından büyük farklılıklar var. Birisi verilen emre itiraz etmeden kendisine verilmiş kotlanmış bilgiler çerçevesinde seçenek seçmeden yerine getiriyor. Bunun adı melektir. Diğeri ise önünde iki yol iki amaç konmuş bunlardan seçme hakkı kendisine verilmiş insan vardır. Bu bakımdan insan emanet yüklenmiş. Yani attığı her adımın yaptığı her davranışın hesabını verecektir.

      Yunus Kuraya katılıp da kaybettiği şey işte bu iki seçenekten Allahın peygamberler aracılığı ile sınırlarını çizdiği kendisine vahiylerle çizilen yolda yürümesi emredildiği halde bu çizginin dışına çıkmasını kuran böyle edebi bir üslupla anlatıyor.

      37/140- Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı.

      37/141- Böylece kur’aya katılmıştı da, kaybedenlerden olmuştu.

      37/142- Derken onu balık yutmuştu, oysa o kınanmıştı.

      İşte yunusun Kaçtığı dolu gemi dünya hayatında Allahın insanları yola gitmede kendi özgür iradesiyle önündeki iki seçenekten batıl yolu seçmesiydi. Allah İnsanlara aklını dünya hayatını vermiş doğru yola ve yanlış yola gidecek eğilimi de vererek üstelik her iki yöne gidecek malzemeleri de vererek onları hangi yola giderse yollarını açarak kolaylaştırmıştır.

      37/142- Derken onu balık yutmuştu, oysa o kınanmıştı.

      Dünya nimetleri içerisinde Yunus Allahın tarif ettiği yolu kaybetmişti. O kendisine verilmiş olan ilahi mesajı unutmuş nefsinin esaretinde yola koyulmuştu. Eğer yunus kendi gidişatını değiştirmeyip böyle devam etmiş olsaydı, o şeytanın adımını izleyerek asıl Allahın tarif ettiği yola gelemeyecek böylece küfrün içerisinde debelenip duracak ve hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında helak olup gidecekti. Ama yunus kendi gidişatını değiştirdi. iman etti ver kendisini yaratan rabbine teslim oldu. Böylece hem kendisi kurtuldu hem de bir sürü insana yol gösterici olarak halkının karşısına çıkarak yüz binlerin kurtuluşuna vesile oldu.

      21/87- Balık sahibi (Yunus'u da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar içinde: "Senden başka İlah yoktur, Sen Yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum" diye çağrıda bulunmuştu.

      Kişinin duası istediği yönde kendisini kanal ize etmesidir. Yunus dünya hayatındaki yapmış oldukları davranışların yanlış olduğunun farkına vararak eksenini kaydırmış kimlik değiştirmişti bu yeni İslam kimliği dünya hayatında ona yeni bir makam ve mevki kazandırmıştı bu makam Allahın övdüğü bir makam o da artık övülen peygamberler arasına ismini yazdırmıştı.

      6/85- Zekeriya'yı, Yahya'yı, İsa'yı ve İlyas'ı da (hidayete eriştirdik.) Onların hepsi Salihlerdendir.

      6/86- İsmail'i, Elyasa'yı, Yunus'u ve Lut'u da (hidayete eriştirdik). Onların hepsini âlemlere üstün kıldık.

      6/87- Babalarından, soylarından ve kardeşlerinden, kimini (bunlara kattık); onları da seçtik ve dosdoğru yola yöneltip-ilettik.

      BALIĞIN KARNINDA YUNUS ÖLMEDEN NASIL YAŞADI?

      Kurandaki kıssaları anlamada en çok çekilen sıkıntı müteşebih ayetlerin anlatım esprisinin kavranamamasından kaynaklanıyor. Kuranda geçen balık kelimesi tatlı sularda insanların beyaz et ihtiyacını karşılayan balıklar olduğu gibi bir de mecazi anlamda nimet azık rızk anlamında da kullanılmıştır. Eğer balık kelimesinin kullanıldığı yerde hangi anlamda kullanıldığı anlaşılamazsa kastedilen mana çarpık bir boyuta ulaşır. “Adamın burnu havada “ sözcüğü eğer mecazi anlamda değil de gerçek anlamda anlaşılmış olsaydı. Ne olurdu onu siz düşünün

      İşte yunus balığın karnında ise ve bu gerçek anlamında kullanılmışsa bu ifade Allahın koyduğu yasaları delerek Allahın kendi koyduğu sünnetine muhalefet eden olarak karşımıza çıkardı. Allah hem evreni yaratmış. Evren içerisinde binlerce milyonlarca yaratılan varlıkların manevra kabiliyetlerini kendi içlerinde ve evrenin diğer varlıklar içerisinde birbirlerine tezat teşkil etmeden dolaşmaların sağlayacak bir düzen kurmuştur.

      67/3- O, biri diğeriyle 'tam bir uyum� (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk� (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?

      67/4- Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.

      Gerçekten Yunus; balığın yutup da karnında mı kaldı? Kaldıysa bu ne kadar bir süre oludu? Tıp ilmi buna nasıl bir cevap verir? bu sorgulanması gerekir..

      BİGİ FORMUNDAN BİR ALINTI


      Bir insanın nefesini tutma süresi en çok suya dalmada söz konusu olur. İnsanlar binlerce yıl denizin 30 metre altına kadar kendi ciğer güçleriyle daldılar, sünger ve inci avcılığı yaptılar. Ne var ki istedikleri kadar sağlam ve güçlü olsunlar nefeslerini tutarak su altında birkaç dakikadan fazla kalabilmeyi başaramadılar.
      İnsanlar, dalgıç elbiseleri ile dalmaya 1800′lü yılların başlarında başladılar ama bu sefer de bir hortuma bağımlıydılar. Su altında tüplerle özgür ve yatay yüzebilmek 1940′lardan sonra mümkün olmuştur. Gözünü hep havaya dikmiş olan insan, uçmaya başladıktan neredeyse yarım asır sonra deniz altında tüple serbestçe yüzmeye ve bunun sonucu olarak deniz altını keşfetmeye başlamıştır.
      Gerçi günümüzde tüpsüz serbest dalışta yarışmacılar 5 dakikayı aşıp, 100 metreden fazla derine inebiliyorlar ama çok özel bir teknik uygulamayı gerektiren bu süreler ve derinlikler, normal insanın nefes alma kapasitesinin arttırıldığı anlamına gelmez.


      Nefes alıp verme ölüm anına kadar süren bir yaşam süresidir. Solunum durması ölüm belirtisi olarak kabul edilir. Oysa vücut oksijen almadan da bir iki dakika yaşayabilir. Bu nedenle suda boğulanlara ya da soluk borusu tıkandığı için solunumu duranlara uygulanacak yapay solunum, ölmek üzere olan kişinin yaşamını kurtarabilir.


      Soluk verildiğinde ciğerlerdeki havanın tümünün boşaldığı sanılır ama ciğerlerde epey bir miktar hava kalır. İnsan kendini ne kadar zorlarsa zorlasın, her bir ciğerinde kalan havayı l ,5 litrenin altına düşüremez. İnsanlar akciğerlerini tam kapasite ile çalıştırmazlar. Her nefes alış verişte ciğerlerindeki havanın altıda birini kullanırlar dolayısıyla rezerv bir solunum güçlen vardır.
      Sağlıklı, genç bir insan nefesini yaklaşık 3 dakika tutabilir. Eğitimle bu süre çok az daha uzatılabilir ama bu süreden sonra insanda şuur kaybı başlar. İşte bu sırada vücudun koruma mekanizması devreye girer ve uzun süre soluksuz kalmasına izin vermez. İnsan kendini zorlayarak morarıncaya kadar nefesini tutsa bile boğulmaz, yalnızca bayılır ve hemen o anda solunum yeniden başlar.
      İnsan vücudu fazla miktarda oksijen depolayamaz. İnsanda oksijen yetersizliğini ikaz edecek sensörler de yoktur. Dağcılığa yeni başlayanlar yükseldikçe oksijenin azaldığını fenalaşmaya başlayınca anlarlar. Vücut alyuvar sayısını arttırarak yükseklerdeki oksijen azlığına alışmayı sağlar. İnsanı nefes almaya zorlayan vücuttaki oksijenin azalması değil kandaki karbondioksit oranının artmasıdır. Bu oranın artmasıyla beyindeki nefes alma mekanizması tetiklenir ve insan daha sık nefes almaya başlar.


      Suya dalmadan önce derin derin nefes alanlar oksijen depoladıklarını sanırlar ama aslında vücutlarındaki karbondioksit seviyesini düşürürler. Bu sayede nefeslerini 30 saniye daha fazla tutabilirler.

      FORM.BBS.TR. SİTESİNDEN BİR ALINTI



      Modern Çağın Yunus Peygamberi Gerçekten Yaşadı Mı?



      Bir balığın karnında 40 gün kalıp daha sonra yeniden yeryüzüne dönen Hz. Yunus Peygamberin öyküsünü bilmeyeniniz yoktur. Bu inanılmaz dini anlatının bir benzerinin 19ncu yüzyılda gerçekleştiği birçok kitapta anlatılmaktadır. Pekiyi moder çağlarda geçtiği iddia edilen bu öykü ne kadar gerçek ve güvenilirdir?





      James Bartley, Balina Karnında


      1891 Şubatında İngiltere’nin Liverpool limanından yola çıkan bir balina gemisi olan “Star of the East-Doğu Yılıdız” Güney Atlantikin Falkland Adaları açıklarında ava başlamıştır. Bir balina gördüler ve iki bot onu öldürmek için gönderildi. Birinci bot başarılı bir şekilde balinayı zıpkınladı. Fakat balina yüzerek uzaklaştı. Botu beş mil kadar beraberinde çekti. Daha sonra balina suya daldı ve tekrar deniz üzerine ancak botun bulunduğu yerden çıktı. Bottakiler kendilerini denize attılar. Sonunda zıpkıncılar balinayı gemiye çekebildiler. Fakat balina tarafından sürüklenen birinci bot alabora olmuş ve ters dönen teknedeki tüm gemiciler denize düşmüşlerdi. İki gemici dışında diğerleri kurtarılabildi. İki gemici denizde kaybolmuşlardı.

      Bir kaç saat sonra balina güverteye alındı ve denizciler onu parçalamaya başladılar. Balinayı güvertede yükseterek mideye kadar yüzmüş oldukları bir sırada midede bir şeylerin kımırdadığını gördüler. Derhal mideyi yardılar ve kaybolan gemicilerden 35 yaşındaki James Bartley’i bilincsiz fakat nefes alırken mideden çıkardılar. İki hafta kendine gelemeyen gemici sonunda iyileşti. Üçüncü haftada yeniden işine geri döndü.



      İngiltere’ye dönen Bartley Londra Hastanesine yatırıldı. Balinanın mide asidi sebebiyle derisi beyazlamş ve parşomen kağıdı gibi dökülmekteydi. Üzerinde saç ve kıl kalmamıştı. Sağlığına kavuşmasına rağmen eski görüntüsüne dönemeyecekti.

      Yukarıda anlattığımız öykü Tevratta geçen Yunus Peygamberin balina karnında üç gün üç gece (bazı kaynaklara göre 7 gün 7 gece, bazılarına göre 40 gün 40 gece) kalması öyküsünü anımsattığı için kendisine Modern Yunus adı verilecek ve bir çok gizem araştırmacısının kitabında 1800lü yıllarda çok bilinen bu öykü yer alacaktır.




      Balığın Karnındaki Hz. Yunus


      Pensilvanya’da bulunan Messiah College öğretim üyelerinden Prof. Edward Davis yıllar sonra bu olayın gerçekliğini yeniden araştırmaya başlayacaktır. Öyküde adı geçen “Star of the East” adlı geminin aslında bir balina gemisi değil bir kargo gemisi olduğunu kayıtlardan çıkaracaktır. Kaptanın karısı böyle bir olayın olduğunu inkar edecektir. Geminin kayıtlı olduğu Llyod Firmasının gemiciler ve sözleşmeler listesinde Modern Yunus, James Bertley’in adı hiç geçmemektedir. Ayrıca bir balinanın midesinde insanın yaşayabileceği kadar hava bulunmamaktadır, balinanın boğazı insanın geçemeyeceği kadar dardır ve pratik olarak bu mideden kesilerek bir insanın çıkarılma imkanı da yoktur. Prof. Davis sonuçlarını internetten tüm düyaya açıklayacaktır

      Bu öykü hala inananlar ile inanmayanlar arasında tartışılmaktadır.

      KURANIN SÖYLEDİKLERİYLE İLİM ASLA ÇATIŞMAZ

      Kıssada geçen balık ne anlama geliyor balık kelimesi ile ilgili geçen ayetleri bir araya getirerek düşünmeye çalışalım.

      7/ 163- Bir de onlara deniz kıyısındaki şehri(n uğradığı sonucu) sor. Hani onlar cumartesi (yasağını çiğneyerek) haddi aşmışlardı. 'Cumartesi günü iş yapma yasağına uyduklarında', balıkları onlara açıktan akın akın geliyor, 'cumartesi günü iş yapma yasağına uymadıklarında' ise, gelmiyorlardı. İşte Biz, fıska sapmaları dolayısıyla onları böyle imtihan ediyorduk.

      18/61- Böylece ikisi, iki (deniz)in birleştiği yere ulaşınca balıklarını unutuverdiler; (balık) denizde bir akıntıya doğru (veya bir menfez bulup) kendi yolunu tuttu.

      18/ 63- (Genç-yardımcısı) Dedi ki: "Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben balığı unuttum. Onu hatırlamamı şeytandan başkası bana unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu."

      21/ 87- Balık sahibi (Yunus'u da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar içinde: "Senden başka İlah yoktur, Sen Yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum" diye çağrıda bulunmuştu.

      37/ 141- Böylece kuraya katılmıştı da, kaybedenlerden olmuştu.

      37/142- Derken onu balık yutmuştu, oysa o kınanmıştı.

      68/ 48- Şimdi sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma; hani o, içi kahır dolu olarak (Rabbine) çağrıda bulunmuştu.

      Balık kelimesi ile ilgili geçen ayetlere baktığımız zaman, balığın dünyadaki verilmiş olan nimetler olduğu nimetler içerisindeki şımarıklıkla insanlar yaratılış gayesinin dışına çıkarak helak olmalarıdır. Para insanlara mutluluk getirmiyor. Şans oyunlarından haram yollarla elde edilen milyarların incelediğiniz zaman hangisini mutlu etmiş hangisi önceki halinden daha iyi olmuş bir bakınız.

      Tarih boyunca peygamberlere karşı çıkan dünyalık saltanatlarının sallanmasından korkanlar hep halkın önde gelen müstekbirlerdir. Bunlar şımarmış insanlardır. Bunların o halleri zaten o oturdukları koltukların şatafatından kaynaklanmaktadır.

      17/ 16- Biz, bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun 'varlık ve güç sahibi önde gelenlerine' emrederiz, böylelikle onlar onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz.

      Onların helak olmalarını Allah emretmiyor. Onlar helakinin kuyusunu kendileri hazırlıyorlar.

      Kuranda yunus ile ilgili ayetleri aktarmaya çalıştık. Olayla ilgili düşündüğümüz zaman Kuran yunususun iki halinden bahsetmektedir. Birisi cehalet dönemi, bu kuranda yerilen kınanan dönemdir. Diğeri ise vahyin aydınlığına kavuşarak cehaletten kurtulup Allahın yaşadığı hayatı övdüğü bir dönemdir.

      Kuran Bütün peygamberlerin şahsında unutulmuş insanların tarih sahnesinden diğer peygamberlere gelen vahiylerin de özetini yaparak, tam bir cehalet karanlığı içerisinden kurtulmanın reçetesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

      Muhammet peygamber, yunusun peygamberin yaşadığı hayat hakkında gerçek bir bilgiyi nereden bilsin? Kuran geçmiş kavimlerin ve peygamberlerin başına gelen olayları anlatarak hem vahyin muhatabına hem de ona iman edenler için mesaj vermektedir.

      68/ 48- Şimdi sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma; hani o, içi kahır dolu olarak (Rabbine) çağrıda bulunmuştu.

      Bilindiği gibi hayat inişli çıkışlı bir yoldur. Yer yer kıtlık yokluk açlıkla insanlar karşılaştığı gibi, yer yer de insanlar bollukla güllük gülistanlık bir hayatla da karşılaşabilmektedirler. Sabır tavsiyesi iman ettiği halde başına bir takım belalar gelen hayatın zorlukları ile karşılaşmaları onları yıpratmaması gerektiğini Hele hele inanancı uğruna yerinden yurdundan sürgün edilerek küfür insanlarının yaptığı zulümler karşısında onlara boyun eğmeden orta yolda buluşmadan doğru yoldan sapmadan başına gelenlere sabretmesi tavsiye edilmektedir.

      Yunus ile ilgili ayetlere baktığımız zaman Kısacık olarak Muhammet peygambere ders vermek amacıyla hayata bakışın ve hayatta nasıl bir yöntem uygulaması gerektiğinin profilini çizmektedir.

      Yunusun da gönderilmiş bir peygamber olduğunu, ancak peygamber olmadan bir takım cehalette bulunarak, Dünya Hayatını bir gemiye, nimetleri de bir balığa benzeterek, insanlar içerisinde nimetlerin verdiği sarhoşlukla o kendisine gösterilen vahiy orijinli yoldan saparak doğru yolda yürümenin mutluluğunu yakalayamamıştı. Ne zaman ki kendisini ve gittiği yolu sorguladı ve Allahın tanımladığı vahiy çizgisine geldi Allah kendi nimetlerini ona ilim ve hikmet vererek onu bir peygamber kıldı. Bunu kuran şöyle anlatıyor.

      37/145- Sonunda o hasta bir durumdayken çıplak bir yere (sahile) attık.

      37/146- Ve üzerine, sık-geniş yaprakla (kabağa benzer) türden bir ağaç bitirdik.

      37/147- Onu yüz bin veya (sayısı) daha da artan (bir topluluk)a (peygamber olarak) gönderdik.

      Allah’ı tespih etmek eline dizilmiş tespih tanelerini saymak değil Allahın gönderdiği vahiylerle, Allahın yarattığı kâinat arasındaki mutabakatı yakalayarak hem gönderilen vahiylerdeki çelişkisizliği hem de evrendeki çelişkisizliği yakalayarak düzgün bir yol tutturmasıdır. Bu sebeple Allah her peygambere ilim ve hikmet vererek onları desteklemiştir.

      Allah yunus gibi olma ifadesiyle Yunusun düştüğü yanlışlıklara sen de düşme ifadesini kullanırken bir taraftan da o kavmiyle beraber bu yanlışlıktan dönerek Allahın övgüsüne mazhar olmalarıdır.

      98- Ama (azap geldiği sırada) iman edip imanı kendisine yarar sağlamış -Yunus kavminin dışında- bir ülke olsaydı ya! Onlar iman ettikleri zaman dünya hayatında onlardan aşağılatıcı azabı kaldırdık ve onları belli bir zamana kadar yararlandırdık.

      İman Etmek Allahın gönderdiği dinin İnsanlara Allahın vermiş olduğu akıl ile test edip doğruluğuna kabullenmedir. Allahın yarattığı evrende başına felaketler gelmeden yürüyebilmek için evrenin yasalarına uymak gerekiyor. Bilindiği gibi evrende yürürken insanların yapması gereken ve yapmaması gereken bir takım davranışlar vardır. Bunu bir başka ifadeyle anlatacak olursak haramlar ve helaller vardır. Âdemde bu yasak ağaç, Yahudilerde cumartesi yasağı, Salih peygamberde dişi deve gibi tanımlanmıştır.

      Her şeyin bir kullanma Kılavuzu vardır. Bu kullanma kılavuzuna uymadığın zaman başına bir takım belalar gelmesi kaçınılmazdır. Trafikte kırmızı ışık kuralını ihlal ettiğin gibi veya yemek pişirirken pişme sınırının aşıldığında yanması gibi yakıt deposuna koyulan yakıtın bittiği zaman arabanın çalışmaması gibi aklına daha hangi işi yaparsan yap o kuralları bilip hayata geçirmediğin sürece dünya hayatında başına bir takım azaplar gelecektir.

      İşte yunus ve yunus kavmi kendilerine dünya hayatında Allahın gönderdiği dünyayı kullanma Kılavuzunu bulup kendilerine bunu rehber olarak kabullenmeselerdi Kılavuza uymamanın bedellerini ödeyerek azap içerisinde olacaklardı.

      “ Onlar iman ettikleri zaman dünya hayatında onlardan aşağılatıcı azabı kaldırdık ve onları belli bir zamana kadar yararlandırdık.”

      Hep yazdığım makalelerde konunun uzunluğundan şikâyet ediyorlar. Yine aynı şikâyete maruz kalmamak için kıssadan alınması gereken hisseyi özetlemeye çalışayım.

      Sonuç Olarak, Yunus peygamber hakkında İslam toplumlarında beyinlerinde kalın bir iz bırakan balığın yunusu yutarak, süresi belli olmayan bir zaman dilimi içerisinde balığın karnında kalmıştır. Allah’ı tespih edişiyle balığın onu sahile kusması inancı artık değişmesi gerekir. İlim akıl kurana ve pratik hayata göre bu olay kuranda mecazi anlatım sanatıyla anlatılmış bir olaydır. Yoksa gerçek anlamında olmuş olsaydı yukarıdaki anlatılan ilmi verilerle uyum sağlamazdı. Balık dünyanın çekici süsleri gemi de dünya hayatıdır. Dolu gemi de yanlış yolda giden çoğunluğun oluşturduğu insan topluluklarıdır. Kuranda geçen Yunus ile ilgili kıssayı bir de bu açıdan düşünerek kuranı okumanızı tavsiye erim.

      Kuranianlamametodu.blogspot.com

      alirizaborazan@hotmail.com
      And olsun Biz Kur`an`ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? Kamer/17-22-32-40

      Comment

      • TEBYİN
        Uzman Üye
        • Sep 2008
        • 240

        #33
        Ali abinin sitesinde yazılar peşpeşe ve içiçe
        Sanırım kopyalarken konu konu değilde yazıların tümü kopyalanıp buraya taşınmış
        Yüksek fikirler yüksek dağlara benzer: Görenleri ürpertir!

        www.teblig.net

        Comment

        • TEBYİN
          Uzman Üye
          • Sep 2008
          • 240

          #34
          Geçen bir ehli tarikle msn de sohbet ediyoruz
          Bana aynen şunu söyledi
          -Ne yalan söyleyim, huri olayı hoşuma gitse de, eşime verilecek nurileri düşününce kıskançlık damarım tavan yapıyor her defasında..
          Ben de;
          -Eşine nuri verilmesini hazmettiğin gün hurileri hakettin demektir : deyince;
          -Ben bu işi bir daha araştırayım öyle konuşalım abi.. dedi.
          Yüksek fikirler yüksek dağlara benzer: Görenleri ürpertir!

          www.teblig.net

          Comment

          • FEDAKARADAM
            Uzman Üye
            • Dec 2010
            • 418

            #35
            "Cennet ehlinden her birinin iki kadını vardır ki, vücutlarının şeffaflığından baldır kemiklerinin ilikleri etinin üstünden görünür Ehl-i Cennet arasında ne ihtilaf vardır ne de düşmanlık; gönüller sanki bir gönül, sabah akşam Allah'ı tesbih ederler" (Buhârî, Bed'ül-Halk, 59, Sıfâtü'l-Cenne)

            Şu kadar var ki, dünyada iken iman etmiş ve salih kullar sınıfına girmiş kadınlar "hûrîler"den de üstündürler Çünkü onlar bir taraftan şeytanlarıyla, diğer taraftan nefisleriyle mücadele etmek zorundadırlar Onlar, bu mücadelede galip gelerek, Hakk'ın rızasını kazanmış ve Cennete girmeyi hakketmişlerdir Hûrîler ise kendi amelleri dolayısıyla cennete girmiş değiller Allah onları, diğer nimetler gibi Cennet ehli için yaratmıştır Peygamber (sas)'in aşağıdaki hadisi bunu teyid etmektedir

            Ümmü Seleme, Peygamber (S.A.V.)'e bir gün "Ya Rasûlüllah! dünyada ki kadınları mı, yoksa Cennetteki hûrîler mi daha iyidir?" diye sorar Rasûlüllah (sas); "Dünyadaki kadınların üstünlüğü, yüzün astara üstünlüğü gibidir" diye cevap verir Ümmü Seleme; "Niçin" deyince O, şöyle cevap verir; "Dünyadaki kadınlar namaz kıldıkları, oruç tuttukları ve birçok ibadetlerde bulundukları için" (Tabarânî'den naklen; Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur'ân Terc, VI 81)
            Ya İslam'la yükselir, Ya inkarla çürürsün.. Bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün!...(NECİP FAZIL KISAKÜREK)

            Comment

            • FEDAKARADAM
              Uzman Üye
              • Dec 2010
              • 418

              #36
              İSLAMDA HÛRÎ, HÛRİLER

              Gözleri iri ve siyahı çok siyah, beyaz kısmı da çok beyaz kızlar Arapça'da "hûr" kelimesi "havrâ"nın çoğulu Türkçe'de teklik gibi ve çok kere bu ifadeyi taşıyan nisbet "î" si ile "hûrî" şeklinde kullanılır
              "Hûrileri" ifade edene Kur'ân âyetlerinde geçen "îyn", "ayn" (göz) dan türemiş bir kelime olup iri gözlü kadınlara atfen kullanılır
              Istılah olarak "hûrî", Cenâb-ı Allah'ın, cennetliklere vadetmiş olduğu güzel kızlardan her biridir
              "Hûrîler"in yaratılışları, vücut yapıları ve güzellikleriyle ahlâkî yapıları hakkındaki bilgileri, Kur'ân âyetleriyle hadislerden öğrenmekteyiz
              "Müttakiler güvenli bir yerde; bahçelerde ve pınar başlarındadırlar İnce ipekten ve parlak atlastan giyinerek karşılıklı otururlar Böylece biz onları, siyah iri gözlü hûrîlerle evlendirmişizdir" (ed-Duhan, 44/54)
              "Müttakilere kurtuluş, başarıya ulaşma, bahçeler, bağlar, göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt (kız)lar ve dolu dolu kadehler vardır" (en-Nebe', 78/31-34)
              "Onlar koltuklara yaslanıp kurularak, birçok meyveler ve içecekler isterler Ve yanlarında da bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş (utangaç bakışlı) yaşıt dilberler vardır" (es-Sâd, 38/51, 52)
              "Biz ceylan gözlüleri defterleri sağdan verilenler için inşa etmişiz (yeniden yaratmışız)dır Onları bâkire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır" (el- Vâkıa, 56/35-38)
              Yukarıdaki âyetlerde geçen "yaşıt"lardan maksat, hepsinin aynı yaşta olması ya da eşlerine yaşıt olmaları şeklinde her iki anlama da gelebilir
              İşte dünyada iken hayatını Allah'ın emir ve yasaklarına uygun olarak düzenlemiş, O'nun rızasını kazanmak için her türlü sıkıntı, eza ve cefaya katlanarak dininden asla taviz vermemiş, müstekbirlere boyun eğmemiş, her zaman zulme ve zalimlere kar~ı baş kaldırmış salih ve mutlu kullara Allah'ın ikramı
              "Orada huyları güzel, yüzleri güzel kadınlar vardır" (er-Rahmân, 55/70)
              "Orada utangaç bakışlı öyle kadınlar vardır ki, bundan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmamıştır" (er-Rahmân, 55/56)
              "Ve sedeflerinde saklı inciler gibi iri siyah gözlü esler" (el-Vâkıa, 65/22, 23)
              Kadının en önemli özelliği onun hayası ve iffetidir Bu yüzden Allahu Teâlâ cennet nimetlerini açıklarken kadının güzelliğinden önce hayasını ve iffetini zikretmiştir
              Yukarıdaki ikinci âyetten, Cennette cinlerden salih erkeklerle salih kadınları da olacağı anlaşılıyor Bu kadınlar, tıpkı insanlardan saliha kadınlar gibi, cinlerden erkeklere eş olacaklardır Nitekim onlara daha önceden hiçbir erkek dokunmamış olacağı gibi, insanlardan salih kadınlara da hiçbir erkek dokunmamış olacaktır
              Peygamber (sas) de Cennet ehlini şu şekilde tasvîr etmektedir
              "Cennet ehlinden her birinin iki kadını vardır ki, vücutlarının şeffaflığından baldır kemiklerinin ilikleri etinin üstünden görünür Ehl-i Cennet arasında ne ihtilaf vardır ne de düşmanlık; gönüller sanki bir gönül, sabah akşam Allah'ı tesbih ederler" (Buhârî, Bed'ül-Halk, 59, Sıfâtü'l-Cenne)
              Şu kadar var ki, dünyada iken iman etmiş ve salih kullar sınıfına girmiş kadınlar "hûrîler"den de üstündürler Çünkü onlar bir taraftan şeytanlarıyla, diğer taraftan nefisleriyle mücadele etmek zorundadırlar Onlar, bu mücadelede galip gelerek, Hakk'ın rızasını kazanmış ve Cennete girmeyi hakketmişlerdir Hûrîler ise kendi amelleri dolayısıyla cennete girmiş değiller Allah onları, diğer nimetler gibi Cennet ehli için yaratmıştır Peygamber (sas)'in aşağıdaki hadisi bunu teyid etmektedir
              Ümmü Seleme, Peygamber (sas)'e bir gün "Ya Rasûlüllah! dünyada ki kadınları mı, yoksa Cennetteki hûrîler mi daha iyidir?" diye sorar Rasûlüllah (sas); "Dünyadaki kadınların üstünlüğü, yüzün astara üstünlüğü gibidir" diye cevap verir Ümmü Seleme; "Niçin" deyince O, şöyle cevap verir; "Dünyadaki kadınlar namaz kıldıkları, oruç tuttukları ve birçok ibadetlerde bulundukları için" (Tabarânî'den naklen; Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur'ân Terc, VI 81)

              Halid ERBOĞA * Şamil İslam Ansiklopedisi
              Ya İslam'la yükselir, Ya inkarla çürürsün.. Bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün!...(NECİP FAZIL KISAKÜREK)

              Comment

              • FEDAKARADAM
                Uzman Üye
                • Dec 2010
                • 418

                #37


                Cennette her mümine ameldeki derecesine göre en az iki kadın verileceği gibi birçok da huriler verilecektir Çoğu için sınır yoktur

                Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

                “Biz onları ceylan gözlü hurilerle evlendirmişizdir” buyuruyor (Tûr: 20)

                Ebu Said-i Hudri -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

                “Cennet ehlinden derecesi en düşük olanın seksen bin hizmetçisi, yetmiş iki zevcesi vardır” (Tirmizî: 2565)

                Diğer bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

                “Yanlarında da, yalnız kendilerine göz dikmiş, iri gözlü huriler vardır” (Sâffât: 48)

                “İri gözlerinin beyazı saf, siyahı koyu, gümüş berraklığında beyaz tenli kızlar” manasına gelen huriler, cennet erkekleri için farklı bir yapıda yaratılmışlardır

                Meyil ve muhabbetleri, kime bağışlanmışlarsa sadece onlaradır Başkaları onlara şehevî bir ilgi duymadığı gibi, onlar da eşlerinden başkalarına karşı böyle bir duygu beslemezler

                Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

                “Bunlara onlardan önce ne bir insan ne de bir cin dokunmamıştır” (Rahman: 74)

                Kendilerine ait çardak ve benzeri güzel manzaralı yerlerde tülden perdeler arkasında otururlar

                “Sanki onlar örtülüp saklanmış yumurta gibidirler” (Sâffât: 49)

                Korunmuşluk bakımından muhafaza içindeki bembeyaz yumurtaya benzerler Pek lâtiftirler

                Hurilerin vasıfları anlatılmakla tükenmez

                ______________
                Kadın ve erkek arasındaki temayülün insan hayatında mühim bir yeri olduğu şüphesizdir

                Karşılıklı sevgi ve merhamet evlilik dolayısıyla bahis mevzuudur

                Karşı cinsler hayatlarını birleştirmekle bedeni ve ruhi tatmin bulmaktadırlar Aynı hayatın ahiret hayatında devam etmesi tabiidir

                Kur’an-ı kerim’e ve Hadis-i şerif’lere göre cennette hem dünya kadınları hem de huriler bulunacaktır

                Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

                “Onlar için orada tertemiz eşler vardır” (Bakara: 25 - Nisâ: 57)

                Bu nezih hanımların hayız nifas gibi halleri yoktur Çocuk doğurmazlar Sümkürme, tükürme, ağız kokusu gibi her türlü rahatsız edici şeylerden arınmışlardır Kıskançlık, geçimsizlik gibi şeyler olmadığı gibi, erkekler de öyle tertemizdirler

                Bu temizliğin derecesini gerçek manada dünya ölçüleri ile kaleme dökmek elbette ki imkânsızdır

                Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:

                “Biz cennete giren kadınları yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır” (Vâkıa: 35)

                Dünyaya gelip giden, imanı ile sâlih amelleri ile cennete ulaşan kadınları Allah-u Teâlâ orada yeniden yaratır gibi bambaşka bir güzellikte ve en mükemmel bir surette yaratacaktır İhtiyar olan gençleşecek, çirkin olan güzelleşecektir

                “Ve onları hep bakire kızlar yaptık” (Vâkıa: 36)

                Hepsi bakiredirler, bakirelikleri hiç gitmez Kocaları onlara her geldiklerinde daima bakire olarak bulacaklardır Kadınlar için bu durum, iki taraf için de sevgiye vesile olduğu için, Allah-u Teâlâ onları bekaretle vasıflandırmıştır

                “Bu kocalarından önce kendilerine ne insan ne de cin dokunmamıştır” (Rahman: 56)

                Bu açık beyandan cennette cinlerden saliha hanımların da olacağı anlaşılmaktadır Onlar da cinlerden erkeklere eş olacaklardır

                “Oralarda bakışlarını yalnız erkeklerine çevirmiş eşler vardır” (Rahman: 56) (Bakınız: Sad: 52)

                Tatlı bakışlarını yalnız eşlerine dikerler Başkalarına kesinlikle ilgi duymazlar, hatırlarından bile geçirmezler Ayrıca bakanın bakışlarını da kendilerine çekerler

                Bakışları da duyguları da tertemizdir, iffet doludur

                Kadının en mühim hususiyeti onun hayası ve iffeti olduğu içindir ki; Allah-u Teâlâ cennet nimetlerinden bahsederken, kadının güzelliğinden önce hayasını ve iffetini anmıştır

                “Eşlerine düşkündürler ve hepsi bir yaşta nâzeninlerdir” (Vâkıa: 37)

                Aynı yaşta aynı gençliktedirler Büyük küçük bütün cennet halkı otuz üç yaşında olacaktır Kadınların ise on altı yaşında olacakları rivayet edilmektedir

                “Sanki onlar yakutturlar, mercandırlar” (Rahman: 58)

                Saflık bakımından yakut, beyazlık bakımından da mercan gibidirler Kırmızı ile beyaz birbirine karıştığından insanlar için pek makbul bir renkte olacakları beyan buyurulmuştur

                “Göğüsleri tomurcuklanmış ve hepsi bir yaşta nâzeninler vardır” (Nebe: 33)

                İnsanın fıtratı icabı bu gibi kadınlarla beraber olmak dünyada iken gönlünün arzuladığı bir emeldir Ahirette ise takvâ sahiplerine ancak Allah-u Teâlâ’nın bileceği bir düzende bu kadınlar ihsan edilecektir

                Cennetlik kadınlarda kin, haset, kıskançlık gibi kötü huylardan hiç biri yoktur Ahlâk-ı hamidenin üstün sıfatları ile sıfatlanmışlar, aynı zamanda eşlerinin memnun olacağı güzellikteki simâlara sahip olacaklardır

                Enes -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

                “Cennet ehlinden bir kadın, yeryüzündeki insanlara görünecek olsa, dünya ve içindekileri, yerle gök arasını aydınlatır, yerle gök arasını güzel koku ile doldururdu Onun başörtüsü dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır” (Tirmizî: 2525)

                Bir insanın eşi, dünyada huzur ve bahtiyarlığa vesile olduğu gibi, cennette de öyle olacaktır Gözlerin görmediği kulakların işitmediği, akıllardan bile geçmediği güzellikler arasında bu mutluluk beraberce paylaşılacaktır Hiçbir gönül endişesi olmadan eşleriyle beraber, tarifi mümkün olmayan kanepelere kurulup, rahatlatıcı gölgeliklerde karşılıklı sohbet ederlerCennette tezevvüc etmemiş bekâr hiç kimse kalmayacaktır

                Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

                “Cennette bekâr olmayacaktır” (Müslim: 2834)

                Herkese ameldeki derecesine göre en az iki kadın ve birçok huriler verilecektir Çoğu için hudud yoktur

                Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

                “Her birine iki hanım verilecektir ki, güzellikten baldırlarının iliği etin arkasından görülecektir Aralarında anlaşamamazlık ve küsüşme olmayacaktır Kalpleri bir kalp olacak, sabah-akşam Allah’a tesbihte bulunacaklardır” (Müslim: 2834)

                Dünyada iman edip sâlih amel işleyen ve cennete girmeyi hak eden eşler, cennette de yine beraber olurlar Hiç evlenmeden ölen mümine hanımlarla, kocası mümin olmayan mümine hanımları Allah-u Teâlâ cennete girmeyi hak etmiş diğer müminlerle evlendirecektir
                Ya İslam'la yükselir, Ya inkarla çürürsün.. Bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün!...(NECİP FAZIL KISAKÜREK)

                Comment

                • FEDAKARADAM
                  Uzman Üye
                  • Dec 2010
                  • 418

                  #38
                  Şimdi, bu verdiğimiz ayet ve hadisler ışığı altında bazı açıklamalarda bulunduk.Buna göre, her kim böyle şey yoktur bunlar yalandır derse ,bunların yalan olduğuna delil getirmezlerse alayı yalancıdır.Sonra, verilen hadisler uyduruktur derlerse bizde kendileri için uyduruk adamlar deriz.Uyduruk adamın ağzından uyduruk laflar çıkar.

                  Kendi nas ve görüşleriyle burada beyin sulandıranlar, bulandıranlar, bilsinler ki bu yüce dinimizi baltalamışlardır.Bizler hiçbir zaman hurefalara da inanmayız.İşte sizlere ayet ve hadislerle açıklama getirdik.Kimse kendi kafasına göre Kur'an'ı te'vil etmesin.Kendi sufli görüşleriyle burada konuşmasın,hep ben biliyorum benim bildiğim doğrudur, başkası benim bildiğimi kabul etmek zorundadır diye heveslenmesinler.Zira, Kur'an sıradan bir kitap değildir ki onun hakkında ileri geri konuşalım.Bunun vebali çok büyüktür haberiniz ola!...

                  Mezhepsizler hem hadisleri hiçe saydıklarına göre burada onların konuşmaya da hakları yoktur.Kendi sufli fikirlerine göre hareket ettikleri için onların cennete girmesi çok zor olacaktır.Mezhepler; İslam'da anlaşılmayan, çözüm isteyen konulara açıklık getirmek için ve de kolaylaştırmak için var olmuşlardır.

                  Mezhepsizlerin gittiği yolllar çıkmaz sokaklardır. Onların müslümanalarla bütünleşmeleri çok zordur.Birlik ve beraberlik içinde olmak istememektedirler.Kendi başlarına hükümler vererek milleti aldatmaktadırlar.Bunlara karşı bütün müslümanların tedbirli ve dikkatli olmalarını tavsiye ediyoruz...
                  Last edited by FEDAKARADAM; 6. February 2011, 03:22 PM.
                  Ya İslam'la yükselir, Ya inkarla çürürsün.. Bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün!...(NECİP FAZIL KISAKÜREK)

                  Comment

                  • hiiic
                    Uzman Üye
                    • Mar 2010
                    • 1980

                    #39








                    Last edited by hiiic; 6. February 2011, 04:45 PM.

                    Comment

                    • FEDAKARADAM
                      Uzman Üye
                      • Dec 2010
                      • 418

                      #40
                      hiiic Nickli Üyeden Alıntı








                      Bir de müslümanım diye geçinirsiniz.Siz nasıl müslümanlarsınız.Ateistlerin sitesinden kopyalamışsınız.Hurilerin varlığı yoksa cennet sizin neyinize.Gidin zebanilerle haşır neşir olun!..Bir bolgcudan veya kendi bloğundan kopyalamışsın bunları..
                      Last edited by FEDAKARADAM; 6. February 2011, 05:04 PM.
                      Ya İslam'la yükselir, Ya inkarla çürürsün.. Bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün!...(NECİP FAZIL KISAKÜREK)

                      Comment

                      • hiiic
                        Uzman Üye
                        • Mar 2010
                        • 1980

                        #41
                        Google'ye huri yazınca görsel aramalarda karşıma çıkan şeyler bunlar.
                        Ama iftiraya alışmışınız ya eski alışkanlıkları yıkmak zor...

                        bu konuda Allah zandan sakınmayı emreder, sizin tanrınız gavsul azam ne emreder bilmem benim dinim islam kitabım Kuran... size dininizde bol şans.

                        ///
                        tartıştığın konunun gereksizliğini vurgulamak için astım. Sen cehennemden kurtul, önce gururundan kibirinden, ben bilirimden kurtul sonra cenneti tartış bence.

                        Comment

                        • FEDAKARADAM
                          Uzman Üye
                          • Dec 2010
                          • 418

                          #42
                          hiiic Nickli Üyeden Alıntı
                          Google'ye huri yazınca görsel aramalarda karşıma çıkan şeyler bunlar.
                          Ama iftiraya alışmışınız ya eski alışkanlıkları yıkmak zor...

                          bu konuda Allah zandan sakınmayı emreder, sizin tanrınız gavsul azam ne emreder bilmem benim dinim islam kitabım Kuran... size dininizde bol şans.

                          ///
                          tartıştığın konunun gereksizliğini vurgulamak için astım. Sen cehennemden kurtul, önce gururundan kibirinden, ben bilirimden kurtul sonra cenneti tartış bence.
                          Hurilerle ilgili o kadar ayet ve hadis verdik hala mı gözün kör senin?.Anladım ki sen ve senin gibiler birşeyler öğrenmek değil, sırf neye inanıyorsa onun peşinden inadına gitmeye çalışıyor.Kuru bilgilerle bir yere varılacaksa ben de sizlerdenim.Yok eğer birşeyler öğrenmeyecekseniz o zaman araştırıp mukayese edeceksiniz."Ben biliyoruım, benden başkasının bildikleri yanlıştır" dersen işte o zaman taassup ehlindensiniz demektir.Biz, kimseye bel bağlamıyoruz.İslam büyüklerinin yolundan gitmenin neresi şirktir?Onlar mı akıllıydı siz mi akıllısınız?.Onlar birşey bilmiyorsa siz mi çok şey biliyorsunuz?Katır inadından vazgeçemeyecek misiniz?Nedir bu İslam'ı dar kalıplara sığdırıp bırakmak, nedir bu kıt anlayış nedir bu hezeyanlar?...

                          BÜYÜK iSLAM ALİMLERİ SİZE GÖRE YANLIŞ YAPMIŞ SİZ DOSDOĞRU YOLDASINIZ ÖYLE Mİ?

                          “Kim bilgisi olmadığı halde Kur’an’la ilgili söz söylerse,Kur’an’ı tefsir ederse cehennemde ki yerine hazırlansın.” (Tirmizî)


                          Aklı başında ve ehli sünnet alimi olan hiç bir alim bu hadisten sonra halen,

                          bana göre şöyle ben böyle düşünüyorum,benim mantığıma göre böyle diyebiliyorsa,ya makam peşindedir ya da şöhret peşinde...

                          Şeytanın ve nefsinin esiri olmuştur....

                          Allah tarafından gönderildiğinin apaçık olması, bir çok hakikatleri açıklaması, hakkı batıldan, doğruyu eğriden ayırması, mü'minlerin muhtaç oldukları hükümleri bildirmesi, demektir.

                          Yoksa, ondaki her şeyin, biteviye ayan beyan ve hiç öğrenim görmemiş bir insanla bir üniversite profesörünün aynı şekilde anlayabileceği bir kitap olması demek değildir.

                          Bu iddia sahiplerinin, vücudlarında bir operasyona muhtaç olmaları halinde, bir tıp kitabını okuyan herhangi bir kişiye kendilerini ameliyat etme iznini vereceklerini hiç kimse düşünemez.

                          Oysa bir doktor nezdinde o kitabın manası açıktır. Aynen bunun gibi,

                          insanlar Kur'an'ın mealini okuyarak, kapasiteleri nisbetinde ondan istifade etmeye çalışırlar.

                          Fakat onun sayısız inceliklerini anlayabilmek, ondan isabetli hükümler çıkarabilmek, bazı ilimleri bilmeyi gerektirir.
                          Last edited by FEDAKARADAM; 6. February 2011, 05:39 PM.
                          Ya İslam'la yükselir, Ya inkarla çürürsün.. Bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün!...(NECİP FAZIL KISAKÜREK)

                          Comment

                          • FEDAKARADAM
                            Uzman Üye
                            • Dec 2010
                            • 418

                            #43
                            Tefsir ilminde dirayet deyince, tefsir çeşitlerinden biri olan "dirâyet tefsirleri" akla gelir. Tefsirler genelde ikiye ayrılırlar: Rivâyet tefsirleri ve dirâyet tefsirleri. Rivâyet tefsirleri, selef âlimlerinden nakledilen eserlere, Sahabe hatta Tâbiîn'in sözlerine ve Kur'ân'ın bizzat Kur'ân ile ve Hz. Peygamber'in hadisleri ile açıklanmasına ve yorumlanmasına dayanır.

                            Buna karşılık dirayet tefsirleri, rivâyet tefsirlerinde saydığının hususlarla birlikte dil, edebiyat, dinin genel prensipleri ve diğer genel bilgilere dayanılarak yapılan tefsirlerin genel adıdır. Bu tefsirlere "rey" veya "makûl" tefsirleri de denir. Fakat burada sözünü ettiğimiz rey'den kasıt ictihattan başka bir manaya alınmamalıdır.

                            Bu tefsir çeşidi bir zorunluluk karşısında ortaya çıkmıştır. Çünkü İslâm'ın ilk devirlerinde Araplar, Arap Yarımadası'nda iken, dillerinin bozulmamış saf haline sahiptiler. Zamanla İslâm topraklarının sınırları genişleyip yabancı milletler ve yabancı kültürler ile karşılaşınca, daha önce dillerinde bulunan melekeleri zayıfladı. Bundan dolayı da Arap dilini korumak için kaidelere ihtiyaç duyuldu. Hele Arap olmayanların bu lisanı öğrenmesi, Arapça'nın gramerine bağlı bir işti. Kur'ân da Arap dili ile nazil olduğundan, onun anlaşılması bazı ilimlere ihtiyaç göstermekte idi. Bu ve bunun gibi diğer âmiller dirâyet tefsirinin doğmasında baş rolü oynadı. (İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, Ankara 1979, 230).
                            Ya İslam'la yükselir, Ya inkarla çürürsün.. Bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün!...(NECİP FAZIL KISAKÜREK)

                            Comment

                            • FEDAKARADAM
                              Uzman Üye
                              • Dec 2010
                              • 418

                              #44
                              Rey tefsirinin caiz olup olmaması konusunda da İslâm âlimleri başlangıçta fikir ayrılığına düşmüşlerdir. Bazıları Hz. Peygamber'in "Kur'ân-ı kendi reyiyle tefsir eden kişi, isabet bile etse, hata etmiştir" hadîsini (es-Suyuti, el-Câmiu's-Sağîr, II, 543; Ebû Dâvud, Sünen, II, 287; Tirmizî, Sünen, V, 200) delil getirerek rey ile tefsire karşı çıkmışlardır. Bazıları da bu görüşe cevaben, hadiste; hadis ve eserleri hiç dikkate almadan, hevâ ve hevesine, hatta kişinin kendi arzusuna göre tefsir etmesinin kasdedildiğini söyleyerek kendilerine Kur'ân'daki düşünceye davet eden âyetleri de delil getirerek rey ile tefsirden anladıklarını ortaya koymuşlardır. Bu şekilde yapılan tefsîrin "memduh tefsir" olduğunu söylemiş ve böyle tefsirlerin caiz olduğunu savunmuşlardır. Böylece dirâyet tefsirleri yazarak, zamanımızda bize bile Kur'ân'la ilgili bir çok hakikatin anlaşılmasında yardımcı olmuşlardır.

                              Bu çeşit tefsiri benimseyenler, Kur'ân-ı Kerim'i yorumlamak için, önce Kur'ân'a, sonra hadîslere, âyetlerin "nüzul sebeplerine" ve Sahâbe'nin görüşlerine başvurmuşlardır. Şayet bunlarda aranılan bir meseleye çözüm bulunamazsa, kelimenin sözlük ıstılah ve sarf (çekim) ile ilgili yönlerini dikkate alarak; i'râb, belâgat, hakikat ve mecaz gibi Arap dilinin sanat ve diğer yönleri ile âyetlere açıklama ve yorumlar getirmeye çalışmışlardır. Yine bu tefsirlerde tarihî, ilmî ve sosyal birtakım gerçeklere de yer vererek âyetleri en iyi şekilde açıklamaya çalışma gayesini gütmüş olan dirâyet tefsircileri, usûl olarak konulan bu kaideleri genellikle ihmal etmişlerdir. (Cerrahoğlu, a.g.e. 231; Ayrıca bkz. ez-Zehebî, et-Tefsir ve'l-Müfessirun, Kahire, 1381/1961, I, 255 vd; ez-Zürkânî, Menâhilü'l-İrfah, Mısır, 1372, l. 517 vd.).
                              Ya İslam'la yükselir, Ya inkarla çürürsün.. Bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün!...(NECİP FAZIL KISAKÜREK)

                              Comment

                              • FEDAKARADAM
                                Uzman Üye
                                • Dec 2010
                                • 418

                                #45
                                Dirayet tefsiri, ictihada dayanır. Bu sebeple rey tefsirine karşı olanlar dirayet tefsiri hakkında şu eleştirileri yöneltmişlerdir: Rey ile tefsir Allah'a karşı bilmeden söz söylemektir. Zanna dayanarak cahilce sözlerle tefsir yasaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.)'den başka birinin Kur'ân'ın manasını beyan ve izaha yetkisi olamaz. Kur'an hakkında kendi reyi ile söz söyleyen, Cehennem'deki yerine hazırlansın.

                                Bunlara karşı rey tefsirini câiz gürenler de şöyle demişlerdir: Zann da ilim çeşitlerindendir. İctihad edip de isabet edene iki, etmeyene bir ecir vardır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Muâz bin. Cebel'in Yemen'e gönderilirken verdiği cevapta Kur'ân, Sünnet ve reyimle hükmederim deyişinden memnun olmuş ve ona dua etmişti. Hz. Peygamber'in beyan ve izah etmediği hususlarda ilim sahipleri ellerinden geldiğince Kur'ân'ı anlamaya çalışacaktır. Gerçeği bildiği halde sadece nefis ve arzusuna kapılarak Kur'ân'ı tevil eden ve kendi görüş ve mezhebini takviye için çarpık görüşlerle Kur'ân'ı tefsir edenler elbette Cehennem'e hazırlansın; ama bir delil ve burhana dayanarak tefsir eden iyi niyetli âlimler için bu söylenemez. Ayrıca Ebu Davud ve Tirmizî'nin Hz. Cündeb (r.a.)' ten rivâyet ettikleri "Kur'ân hakkında kendi reyi ile söz söyleyen kimse isabet etmiş olsa bile hatadadır." şeklindeki hadis sıhhatli değildir. Selef, reyden bahsederken onu bilgisizce, cahilce tefsir anlamında kullanmıştır. Kur'ân'da "...tanımazlar mı... bilmezler mi...düşünmezler mi..." denilerek ilim erbabının aklı kullanarak âyetleri tefsir edebileceğine cevaz vardır. Eğer rey ile tefsir caiz olmasaydı ictihad da caiz olmazdı. Kaldı ki Hz. Peygamber (s.a.s.) Kur'an'ın bütününü açıklamış değildir veya bize her âyetin açıklaması ulaşmış değildir. Ayrıca Hz. Peygamber İbn Abbas için niçin "Allah'ın, onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret. " buyurmuştur?

                                Yani hoş görülmeyen ve yasaklanmış olan rey tefsiri, sırf hevâ ve kötü niyete dayanan, hatta Kur'ân'a sırt çevirdiği halde başkalarını tefsiriyle kitaba davet edenler içindir. Selef uleması, bilgiye dayanan tefsir hususunda hiçbir mahzur görmemişlerdir. Bildikleri veya bilgilerine dayanarak açıklama yaptıklarını açıkça söyleyen selef, bilmedikleri için susmuştur. Bildiğini saklamamış, bilmediği konuda da uluorta tefsir yapmamıştır.

                                Rey tefsiri denilince sadece, akla dayanma anlaşılırsa, bu çok yanlış bir anlama olur. Oysa reye gelinceye kadar bir dirayet müfessiri şu konuları çok iyi öğrenir: Lugat, nahv, sarf, iştikak, meani, beyan, bedî' ilimleri, kırâat, fıkıh usulü, kelâm, nüzul sebepleri, kıssalar, nasih ve mensuh, hadîs, mevhibe ilimleri. Ayrıca bu şer'i ilimler yanında, rey tefsirinden önce hukuk, iktisad, siyasal, beşerî ve sosyal ilimlerin öğrenilmesi gerektiğini belirtenler de bulunmaktadır. Bazı müfessirlerin yaptığı gibi Kur'ân'ı tamamen çağdaş ilim ve teknolojik bilgilere dayanarak açıklamaya çalışan salt rasyonalist ve pozitivist bir tefsir caiz olmadığı gibi bu tefsir usulü, selefi tefsir geleneğiyle de bağdaşmamaktadır. Bu nedenle Mevdûdî, Seyyid Kutub, Said Havva... gibi ilim adamları da rivâyet ağırlıklı dirayet tefsiri yazmışlardır. Zaten rivâyet tefsiri olmaksızın sadece rey ile tefsirin de bir anlamı olmaz. Geçmişten günümüze meşhur rivâyet müfessirleri arasında Taberî, Semerkandî, Salebî, Beğavî, Endülüsî, İbn Kesir, Seâlibi, Süyûtî sayılabilir. Dirayet tefsirinde de, Fahreddin Razi, Beydâvî, Nesefi, Hazin; Ebu Hayyan, Neysabûrî, İmâdi, İsfehânî, Zemahşerî'nin eserleri zikredilebilir.

                                Hiç bir kimse Kur'ân'ı mutlak manasıyla tefsir edemez. Demek ki, hangi müfessir Kur'ân'ı ister rivâyet ister dirayet yoluyla tefsir etse, mutlaka birçok eksiği kalacaktır. Zaten dirayet tefsirleri, genellikle müfessirin en fazla geliştiği ilim kolunda ağırlık kazanmaktadır. Meselâ filolog ez-Zeccac (ö. 311/923)'ın tefsiri nahv ağırlıklıdır. el-Cessas'ın tefsiri fıkıh ağırlıklıdır. Mutezilîlerin tefsirleri kendi görüşlerini yansıtmaktadır. Mutasavvıflarınki de tasavvufu yansıtmaktadır. Yani tefsirlerde genel olarak mezhep, fıkhi ihtilaflar, doktriner eğilimler ağır basabilmektedir.

                                Meselâ Ebu İshak ez-Zeccâc (ö. 311), Ebu'l Hasan el-Vâhidî (ö. 468) Ebu Hayyan el-Endelusî (ö. 745) gibi dil âlimleri nahiv ilmindeki ehliyetlerini Ma'ani'l Kur'ân, el-Basit, el-Bahru'l-Muhit adlı tefsirlerinde bariz bir şekilde ortaya koymuşlardır. Fahruddin er-Râzî (ö. 606) de, fıkıh, usuli fıkıh, kelam, edebiyat, felsefe, matematik, kimya, tıp, astronomi, Şâfiî fıkhı gibi çok geniş alanlarda sözü geçen bir âlimdi ve Mefatihu'l Gayb adlı tefsirinde bütün bu ilmî çalışmalarının, hatta tasavvufun etkileri görülür. Ebu Bekr el-Cessâs (ö. 370) da, bir Hanefî müctehidiydi. Ahkâmu'l-Kur'ân'ında Hanefi mezhebi yönünden ahkâm âyetlerini tefsir etmiş, Hanefiliği müdafaa etmiştir. Bazı Mutezilî fikirlerine de bu tefsirde rastlamak kabildir. Malikî âlimi Ebu İshak es-Salebî (ö. 427) ve el-Hazin el-Bağdâdî (ö. 741) el-Keşf ve'l-Beyan, Lubabu't-Te'vil fi Ma'ani't-Tenzil isimli tefsirlerinde İsrâiliyattan nakledilen kıssalara çokça yer vererek tarih ilmine ağırlık vermişlerdir. Tasavvufî tefsirlerde, Ebu Abdurrahman es-Sûlemî (ö. 412) ve Ebu'l-Kasım el-Kuşeyrî (ö. 465), Hakâyiku't-Tefsîr ile Latâifu'l-Şârât'ta İşârat tefsir yoluna gitmişlerdir.

                                Dirayet tefsirinin öncülüğünü Irak müfessirleri yapmıştır. Aslında, tefsir geleneğinde, Hz. Peygamber'den gelen tefsire, Ashabdan, Tabiundan, Etbau't-tâbiin'den gelen tefsirlere itibar etmeksizin, bugüne kadar yazılmış tefsirleri gözden geçirmeksizin tefsir yapılması caiz değildir. Tarihte, aklî tefsirlerin çıkış ortamına bakıldığında, siyasî, ameli, itikadi mezheplerin vücut bulduğu felsefe ve kelam tartışmalarının yoğunlaştığı, tasavvuf akımının belirdiği bir çağ görülür ki, yapılan tefsirlerde müfessirlerin bu hareketlerin etkisi altında kaldıkları ve bunu tefsirlerine yansıttıkları bir gerçektir. Bu tefsirlerdeki ilmi terimlere, tanımlara, kavramların kullanılışına bakıldığında bu dilin neyi ifade etmek istediği anlaşılabilir. Muhakkak ki tefsir kitapları da çağının kültürünün bir parçasıdır. Oysa Kur'ân ezelîdir ve çağlar boyunca nice tefsirleri yapılacaktır.

                                İslâm dini var olduğundan beri ona karşı sinsi, yıkıcı, suret-i haktan görünerek onu içten yıkmaya çalışan hareketler de var olmuştur. Bunlar çok defa İslâm'ın temelleri olan iman, ibadet ve ahlâk esaslarından müslümanları uzaklaştırmak istemişlerdir. Gayeleri için, Kur'ân'ı sapıkça, kendi kafalarına göre, günün çıkar hesaplarına göre tefsir etmekten geri durmamışlardır.

                                Şamil İslam Ansiklopedisi
                                Ya İslam'la yükselir, Ya inkarla çürürsün.. Bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün!...(NECİP FAZIL KISAKÜREK)

                                Comment

                                Working...