Allah ile aldatmak

Collapse
This topic is closed.
X
This is a sticky topic.
X
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • dost1
    Site Yöneticisi
    • Sep 2008
    • 1905

    #16
    ALLAH İLE ALDATANLARIN ŞİDDET TUTKUSU
    Bugün dünyanın hemen her yerinde, ‘terör’ kelimesi anılır anılmaz İslam ve Müslümanlar akla geliyorsa bunun sebepsiz olduğu söylenemez. Allah ile aldatanlardaki ‘şiddet zaaf ve tutkusu’ kullanılarak Müslümanları şiddet ve kanın cellatları gibi takdim ettiler ve bu takdimde ne yazık ki başarılı oldular. Irak işgali bu gerekçeyle yapıldı, bundan sonraki benzeri işgaller de yine bu gerekçeyle yapılacaktır. Nitekim İran sıraya konmuş bulunuyor.
    Hiç kimse bir dine girmeye zorlanamayacağı gibi, girdiği dinin içinde de baskı ve zorlamaya maruz bırakılamaz. Baskı ve zorlama, ister içte olsun, ister dışta, bizatihi dinsizliktir. Dinsizlik araç yapılarak dine hizmet edilebilir mi?
    Dinden çıkma (irtidat) halinde de aynı ilke geçerlidir. Mürtedin hesabı Allah tarafından ölüm sonrasında görülecektir. (Kur’an, 2/217)
    Hemen hemen bütün siyasal İslamcı şiddet ve terör örgütlerini Batı oluşturup teşkilatlandırdı; besledi, büyüttü ve bir biçimde kullandı. Batı’nın beslediği şiddet ve terör örgütleri denince herkesin aklına hemen Bin Ladin, Taliban gibi isimler gelir.
    İslâm hukukçusu Abdülkadir Udeh, “Nas (tek ve kesin anlamlı Kur’an ayeti) olmadan suç ve ceza olmaz ilkesi dinin temel ilkelerindendir, ama kamu yararı bu ilkenin esnetilmesini bazen gerekli kılar” diyor.
    Bu yaklaşımı, ilke olarak biz de kabul ederiz ama tarihe binlerce masumun katlinin dayandırıldığı bir kavram olarak geçen geleneksel ta’zirin, hukukun normal sayacağı esnemelerle vücut bulduğunu söylemek inandırıcı olamaz.
    ‘İslami şiddet’in bir tür sembolü gibi algılanan Taliban’ meselesine de kısaca temas etmek isteriz.
    11 Eylül Dehşeti’nin ardından Türkiye’de herkes bir biçimde Taliban karşıtı kesildi. Kimisi ayakları suya değdiği için, kimisi Amerika’ya yaranmak için, kimisi de havaya uyup ‘çağdaş’ görünmek için.
    Biz şuna inanıyoruz: Sivas’taki diri diri insan yakma zulmü, özü bakımından New York kulelerine dalışın yarattığı dehşetten asla geri değildir. Sivas’ta sergilenen Neronizm’e çıt çıkarmayan ‘uygar Batı’nın, 11 Eylül olayı üzerine feryatlar koparması ise ibret vericidir!
    Batı, İslam meselesinde, modern-lâik çizgideki akılcı-evrensel Müslümanları koruyup gözetmek yerine, kısa vadeli politik çıkarları seçti ve farkında olmadan, gözünü oyacak hurafeci-kinci ve kancı hizipleri destekledi. Bunun elbette bir faturası olacaktı. Görünen o ki, bu faturanın ödenme süreci, 11 Eylül günü başlamış bulunuyor.
    Irak’ın istilası, 11 Eylül’ü besleyen öfkeyi sindirmeyecek, tam aksine, besleyip büyütecektir.
    Avrupalı bizi, “Kurbanlık hayvanları usulüne uygun kesmiyorsunuz, hayvanlara eziyet ediyorsunuz!” diye yıllardır yerden yere çalıyor. İkiyüzlü Avrupa! Sivas’ta, 38 insan diri diri yakıldığında, ‘usulüne uygun kesilmeyen’ kurbanlık hayvanlar kadar ses çıkarmadın!
    Halil Ay

    Comment

    • dost1
      Site Yöneticisi
      • Sep 2008
      • 1905

      #17
      SEVGİYİ ÖLDÜRDÜLER
      Sevgiyi, lâik Müslümanlar değil, Allah ile aldatan dinciler öldürdü. Çünkü, ideoloji adına lâik Müslümanlar değil, dinciler cinayet işlemekte, diri diri insan yakmaktadırlar.
      Rahmet, başta sevgi olmak üzere merhamet ve şefkati de içeren çok şumullü bir kelimedir.
      Kur’an’a göre, Allah esas niteliği itibariyle korkunun değil, sevginin kaynağıdır.
      Kur’an’a göre, sevgide paylaşım vardır; sevginin esası paylaşımdır.
      Merhamet, karşılıklı bir faaliyet değildir. Merhamette esas faal olan taraf, veren taraftır. Öteki taraf, sâdece alan, yararlanandır. Kur’an,sevgiyle paylaşım arasında irtibat kurmak suretiyle, sevginin merhametten farklı olarak yaratıcı bir güç olduğuna vurgu yapmıştır.
      “Allah, güzel düşünüp güzel işler yapanları sever.” (Örnek olarak bk. Kur’an; 2/195)
      Paul Tillich’in ifadesiyle: “Sevgi, imanın bir belirişi, bir uygulanışıdır.”
      Allah ile aldatanların din ve iman zeminlerinde sevgiden eser bulunamaz. Onların yüreğinde bunun yerini korku ve şiddet almıştır. Laiklikten nefretleri de bunun içindir. Çünkü laiklik, dinî kullanarak despotizm ve baskı uygulama imkanını onların ellerinden almaktadır. Laiklik, aklı, eşitliği, özgürlüğü öne çıkarmaktadır.
      Bu konuda en isabetli tespitlerden birini de, Türk basınının erdem ve efendilik timsali kalemlerinden biri olan Yılmaz Özdil yapmıştır.
      “Laiklerin tepkisi, sırf imam-hatip bitirdi diye, kendini İslam’ın sahibi zennedenlere. Laiklerin tepkisi, ağzından Allah’ı, Kur’an’ı düşürmeyip elalemin karısına sulananlara; çocuk yaştaki kızlara ‘nikah’ kıyanlara. Laiklerin tepkisi, cemaat evlerinde etek öpüp yaş gününde sosyete barlarında, hem de Kandil Gecesi, gizlice kadeh tokuşturanlara.laiklerin tepkisi ‘dindarım’ ayaklarıyla milleti dolandırıp, Kabe manzaralı ev alanlara. Laiklerin tepkisi bunlara. Düşün dinimizin yakasından kardeşim, çekin elinizi!” (Yılmaz Özdil, Hürriyet, 24 Nisan 2008)
      Halil Ay

      Comment

      • dost1
        Site Yöneticisi
        • Sep 2008
        • 1905

        #18
        ALLAH İLE ALDATMANIN YOLUNU KESEN LİDER:
        ATATÜRK
        Atatürk, İslam’a değil, İslam’ın, Allah ile aldatanlarca araç olarak kullanımına karşıydı.
        Atatürk şu iki zümre tarafından dine karşı gösterildi:
        1. Dinin gerçeğine karşı olanlar,
        2. Dinin tümüne karşı olanlar.
        Bu ikizihniyet, Türkiye’nin ve Türk insanının tarih sahnesinde güçlü olmasını istemeyen dış unsurlar tarafından da sürekli bir biçimde beslendi.
        Atatürk’ün dine karşı gösterilmesinin, içinde bulunduğumuz Ortadoğu coğrafyası açısından da çok tipik bir anlamı vardır. Gayet iyi bilmekteyiz ki, İslam’ın gerçeği bugün Ortadoğu’daki siyasal ve yönetimsel yapılanmalara izin vermez. Bunlara Kur’an’dan onay alamazsınız. Çünkü Kur’an, yönetimde bey’at (sosyal mukavele) ve şûra (yönetenlerle yönetilenlerin karşılıklı denetimi) sistemi getirmektedir. Bunun günümüz diliyle ifadesi lâik-demokratik sistemdir.
        Kur’an, krallık sistemlerini fesat ve zulüm sistemleri olarak nitelendiriyor. Bu demektir ki, Kur’an lâik bir yönetim sistemini öne çıkarıyor.
        Atatürk, Kur’an dışı dinciliği ve hurafe tasallutunu yıktı. Dinî Kur’an’ın dışına çekip örflere boğduranların bu yapılandan rahatsız olması son derece doğaldır.
        Atatürk; yıktığı hurafenin yerine, gerçek dinî koymanın en hayatî, en ciddî adımını attı. İkinci adımını da attı ve ondan sonra da bu dünyaya veda etti. Ne yaptı Atatürk? Burada, Elmalılı Tefsiri’ne dikkat çekmek istiyorum.
        Atatürk ve din meselesinde Elmalılı Tefsiri en hayatî, en güvenilir, en tartışmasız belgedir. Atatürk konusunun belki de en hayatî belgesi Elmalılı Tefsiri’dir.
        Elmalılı Tefsiri, akademik tarafı, ilmî tarafı bir yana bırakılırsa, Atatürk’ün eseridir. Atatürk olmasaydı o Tefsir olmayacaktı.
        Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (ölm. 1942), yüzyılımızın en büyük İslam bilginlerinden biridir. Bana göre, Türk dilinde en yetkin Kur’an mealini yapan bilgindir. Atatürk getiriyor onu, Meclis kararıyla, “Kur’an’ı Türk diline tercüme ve tefsir edeceksin” diyor.
        Elmalılı’ya bu tefsiri Atatürk yaptırıyor. Dokuz ciltlik dev bir Türkçe tercüme ve tefsir Muhteşem ve muazzam bir eser. O günkü yoksul Türkiye’de, on bin âdet bastırılıp dağıtıyor. 1935-1936 arası. Şimdi, bir tezvirat daha dolaştırıp duruyorlar: Efendim, Atatürk bu işi Mehmet Akif’e yaptıracaktı ama Akif kötü niyetleri fark etti, onun için yaptığı tercümeyi yaktı veya birilerine yaktırdı.
        Akif yapmadı,Elmalı yaptı.
        Akif üzerinden Atatürk düşmanlığını bir kenara koyarsak burada görülmesi gereken gerçek şudur: Akif ilahiyatçı değildi. Din ilimlerini bilen bir bilgin değildi. O edipti, şairdi. Birkaç ayeti çok güzel yapabilirdi ama bütün Kur’an’ı tercüme ve tefsir Akif’in işi değildi. Tercüme ve tefsiri yapmak üzere Kur’an’ın içine girince bu işi yapamayacağını anladı. Yapsaydı ismini lekelerdi, büyük hata olurdu. Çünkü ilmi ve birikimi bu işe yetmezdi. Akif, haysiyetli bir mümin sıfatıyla bunu gördü ve yaptığı bir kısım tercümeleri de işte bunun için imha etti.
        Büyük Atatürk; devlet başkanı sıfatıyla, Elmalı Tefsiri’ni yaptırmakla kalmamış, tarihe bir güzellik daha bırakmıştır. Bu tefsirin telif ve basım harcamalarını bizzat kendi parasıyla karşılamıştır. O da Atatürk’ün, tarihin kulağına “Ben bu işe gönlümle de katılıyorum”anlamındaki bir fısıldayışıdır.
        Tefsir ortada. Ve biz soruyoruz: Atatürk dine-İslam’a nasıl bakıyordu? Cevap, tektir ve şudur: Elmalılı tefsiri nasıl bakıyorsa öyle bakıyordu.
        Kur’an’ın kapakları arasındaki dinde-ki İslâm odur-çağı ve bizi rahatsız edecek hiçbir şey yoktur.
        Yobazlık, kendini geliştirip büyütmek yerine, dinî yozlaştırıp küçültmeyi yeğleyen hasta psikolojilerin dışa vurumudur.
        Atatürk, öz gönlünü büyüten ve bu sayede İslam’ın büyüklüğünü kavrayabilen, bakışlarını ona göre ayarlayan yâni İslam’ı gerçeğine yakışır bir kıvamda kavrayabilen zihniyetin sembolüdür. Yobaz ise bunun tam tersi bir zihniyeti temsil ediyor.
        Halil Ay

        Comment

        • dost1
          Site Yöneticisi
          • Sep 2008
          • 1905

          #19
          ALLAH İLE ALDATMANIN EN ALDATICI MASKESİ:
          MUHAFAZAKARLIK
          ‘Siyasal İslam’ın Batı tarafından, özellikle Yahudi lobilerince konan yeni ‘tüp bebek adlar’ından biri de Muhafazakâr Demokrasi.
          Türk anayasası, İslam ve din sözcüklerinin siyasette amblem olarak kullanılmasına izin vermediği için ‘muhafazakâr demokrasi’ diyorlar. Bilenler biliyor ki, onların bu sözden maksadı ‘muhafazakâr İslam’dır.
          Muhafazakâr islâm, eğer Kur’an’a sorarsanız, Kur’an İslamı’na karşı oluşturulan İslam demektir. Siyasal islâm’ın Yeşil Kuşak türünü, görmüştük; şimdi de ılımlısı, muhafazakarı çıktı.
          Muhafazakâr demokrasi tabiri, Ortadoğu ve İslam konusunda yazan ve “Recep Tayyip Erdoğan’ın İslamcılığı tam bizim istediğimiz şeydir” diyen İsrailli diplomat Aron Liel’in icat ettiği bir tabirdir. Muhafazakâr Demokrasi, siyasal İslam’ın ABD-AB İsrail üçlüsünü rahatsız etmeyen şekli demek.
          ‘Siyasal İslam’ nitelemesinde siyaset İslam’ın sıfatı yapılmaktadır. Oysaki İslam Allah’ın dinî olarak tüm beşeri nitelemelerden arınmıştır. Siyasal İslam, Arap İslamı, Türk İslamı, Asya veya Avrupa İslamı gibi tamlama ve nitelendirmeler, İslam’a tümden aykırıdır.İslam’ın elbette ki birçok yorumu olur; ama İslam’ın adı değiştirilemez. İslâm’ın Arap yorumu, Türk yorumu, Avrupa yorumu, Japon yorumu... olur ve olacaktır. Ama herhangi bir kelime İslam’a sıfat yapılamaz. Yapılırsa dinin adı değişir. Böyle bir yetkiyi insanoğlu kullanamayacağına göre, dinin adını değiştirme, dinin inkarıyla eş anlamlıdır. Ve bunun içindir ki, meselâ, ılımlı İslam bir dinsizlik veya irtidat dinidir.
          Siyaset, insanın bir tavrıdır. Bu anlamda Kur’an mümini de siyaset yapar. Ama bunu yapma hakkı, o kişiye İslam’a sıfat ekleme yetkisi vermez. İslâm İslam’dır. Sâdece ve saf olarak İslam’dır.
          Halil Ay

          Comment

          • dost1
            Site Yöneticisi
            • Sep 2008
            • 1905

            #20
            ALLAH İLE ALDATMANIN ARAPÇILIK AYAĞI
            Araplara ve onların oluşturduğu Kur’an dışı fıkha göre, Arapça okuma ve yazma bilmeyen herkes ‘ümmî’ sayılır. Yâni böyle birisi birkaç dili bilse, okuyup yazsa bile o ümmîdir. Yâni okuma yazma bilmeyen biridir.
            Arapların ve Arapçanın üstünlüğü ve kutsallığı yolundaki bu Kur’an, akıl ve insanlık dışı iddia, ne yazık ki yüce Peygamber alet edilerek sahnelenmiştir. Bu iddia sahiplerine göre, mâdem ki Hz. Peygamber en son ve en büyük Peygamberdir, o halde onun mensup olduğu ırk da en yüce ırktır.
            Kur’an, herhangi bir ırkın üstünlüğünü ileri sürmeye asla izin vermez. Söz konusu ırktan bir nebi gelmiş olması bu ölçüyü değiştirmenin gerekçesi yapılamaz. Üstünlük, niyet ve gayret iledir. Kur’an’ın beyanlarına göre, içinden nebi gelmemiş hiçbir ırk yoktur. Eğer bir ırktan nebi gelmesi bir üstünlük vesilesi ise bilinmelidir ki, tüm ırklardan bir veya birkaç nebi gelmiştir. Arap ırkı bu bakımdan tek değildir.
            Dine saygı ve bunun oluşturduğu duygusal zemini, Arapların üstünlüğüne basamak yapan aldatma, Arapları sevmenin bir din emri olduğunu da iddia etmiştir.
            Kur’an-ı Kerim’in açıkça bildirdiğine göre, her peygamber, hitap ettiği toplumun diliyle konuşmuş, vahiy almıştır. Bunun sebebi, peygamberin getirdiği mesajın, hitap ettiği toplum tarafından rahatça anlaşılmasını mümkün kılmaktır. (İbrahim, 4)
            Bunun din bahsinde zorunlu sonucu şudur: Hiçbir dil dinsel anlamda, ötekine göre daha kutsal veya daha üstün değildir. Kutsal olan, Allah’ın gönderdiği buyruklar, vahyettiği gerçeklerdir.
            Bizim peygamberimiz, kendisi esasen Arap ırkından olmamakla birlikte (dedesi Hz. İbrahim aslen Sümerli idi. Araplar böylelerine ‘Araplaşmış Arap: Arab müsta’rebe’ derler) aldığı tanrısal vahyi, çekirdek toplum ve ilk muhatap olarak Arapça konuşan insanlara iletti.
            Tedebbür, yâni okunan metinlerin anlaşılması ve anlamları üzerinde derin derin düşünülmesi. Bu tedebbür kavramı Kur’an’ın altını ısrarla çizdiği bir kavramdır. Öyle ki, Kur’an’a göre, Kur’an okumak, esas anlamıyla tedebbür etmektir. Tedebbür yoksa Kur’an okumaktan söz etmek mümkün değildir. Tedebbür için, okunan metnin dilini bilmek ilk şart olduğuna göre, Arapça bilmeyen bir Müslüman’ın, tedebbür emrini yerine getirmesi için, Kur’an’ı anladığı dildeki çevirisinden okuması kaçınılmazdır. Kur’an, tedebbür ilkesinin, Müslümanların temel ibadetleri olan namazda da korunmasını istemektedir. Bunun içindir ki, ne dediğini anlamadan namaz kılmak yasaklanmış (Nisa, 43), ne dediğini anlamadan namaz kılanlar ağır biçimde kınanmıştır. (Mâûn, 4-5)
            O halde, namazlarında Kur’an’dan bâzı bölümler veya ayetler okuyacak kişilerin, bunları anladıkları dilde okumaları Kur’an’ın açık emridir.
            Osmanlı İmparatorluğu da, görünüşte Arapları yönetiminde tutmasına rağmen, bu kutsallaştırılmış Arabizmin kültür hegemonyası altında, farkında olmadan Arap esaretine girmiştir. Osmanlı, kendine âdeta bir self-emperyalizm uygulamıştır.
            Kendilerine kutsal ırk diye hizmet ettiğimiz Araplar bizi emperyalist olarak suçlarken biz onların kültürlerinin, dillerinin köleleri olduk. Bu köleliğin yaşatılması için hep yozlaştırılan din kullanıldı. Böylece ne İslam’dan yararlanabildik ne de kendi varlığımız ve kültürümüzden. Bu durum, dinî ve kutsal duyguları sömürülerine araç yapmak isteyen zihniyetlerin de işine geldiği için, onlar da Kur’an’ın büyük halk kitlelerince okunmaması yolunda gayret sarf etmişlerdir.
            Halil Ay

            Comment

            • dost1
              Site Yöneticisi
              • Sep 2008
              • 1905

              #21
              DİL Mİ KUTSAL, MESAJ MI?
              Din meselesinin en ciddi sorularından biri de budur. Dil mi kutsal, mesaj mı?
              Allah ile aldatanlar, hesapları öyle elverdiği için, sürekli olarak dili kutsal göstermiş, mesaja özgü kutsallık ve yüceliği sürekli dile vermişlerdir.
              Eğer dil kutsal sayılırsa bu kutsallığa bağlı olarak o dilin toplumu, ırkı, coğrafyası, kültürü art arda kutsallaştırılır. Ve bunca kutsallığın altında dilin taşıdığı mesaj ezilir, unutulur veya ikincil duruma düşer.
              Dinî, Allah ile aldatmanın aracı yapan zihniyetler, tarih boyunca hep dili kutsal kıldılar. Mesaj hep ikinci plana itildi. Bunun en görkemli örneği engizisyon papazlığının İncili tercümeye izin vermemesidir.
              İncil’in ne dediğini anlamaya gelince, onun için kiliseye, ruhban sınıfına başvurmak gerekiyordu. Ve işin püf noktası da buydu. İncil’in ne dediğini merak edenler onu anlama yetenek ve şansına sâhip bulunan ‘kutsal Tanrı adamları’na başvuracak. İncil adına onları dinleyeceklerdi. Böyle diyerek kitleleri yüzyıllarca dinlerinin kitabından habersiz koyup papaz hegemonyasının tasarruf ve tasallutuna mahkûm ettiler.
              Çevirisi yapılmayan veya yapılamayan bir kitabın, büyük Atatürk’ün söylediği gibi, ‘anlamı yok demektir.’ Atatürk’ün bu tezi, İmamı Âzam’ın bu konudaki teziyle tıpa tıp aynıdır. İmamı Âzam’a göre de, Kur’an her dile çevrilir ve o çevirilerle namaz kılınır. ÇünküKur’an esasında bir mânâdır.
              Halil Ay

              Comment

              • dost1
                Site Yöneticisi
                • Sep 2008
                • 1905

                #22
                TEMEL İBADETİ DIŞLAYARAK ALDATMA
                Temel ibadet genel anlamıyla okumak, özel anlamıyla ise Kur’an okumaktır.
                Temel ibadet, önce namaza hapsedildi, sonra Arapça ile eşitlendi, sonra da namaz Arapça okuma şartına bağlanarak iş bitirildi.
                Kur’an’ın tümünü anlamını bilerek okumak her Müslüman için farzdır. Namazdan önce ve namazdan daha önemli bir farzdır. Allah’ın “Kur’an oku!” emri, “Namaz kıl!” emrinden hem daha öncedir hem de daha önemli. Bu bir yorum veya tevil değildir, Kur’an’ın açık beyanıdır.
                Bir kere Kur’an’ın vahyedilen ilk kelimesi Kur’an’ın ilk emridir ve şudur: “Oku!” İkincisi, “Kur’an’ı düşüne düşüne dikkatle oku!”emri, iniş sırasıyla üçüncü sure olan Müzzemmil Suresi’nin 4. ayetinde verilmiştir. Aynı emir, aynı surenin 20. ayetinde bir kez daha tekrarlandıktan sonradır ki “Namazı kılın!” emri gelmiştir.
                Namaz kılmak ne ise Kur’an okumak da odur, hâttâ Kur’an okumak namazdan, namaz kılmaktan daha değerli ve daha erdiricidir. Şöyle de diyebiliriz: Namaz kılmamak neyse Kur’an okumamak da odur, hâttâ Kur’an okumamak daha da yıkıcıdır.
                Sâdece Kur’an okuyup namaz kılmayanın durumu, sâdece namaz kılıp Kur’an okumayanın durumundan iyidir. Kur’an okumayı camiiçine özgülemek, dışarıda Kur’an okumayı âdeta dışlamak da Allah ile aldatanların yarattıkları olumsuzluklar arasındadır.
                Kur’an, okunacak şeyleri toplayan kitap anlamındadır. Adı bu anlamda olduğu içindir ki ilk emri de “Oku!” olmuştur. Ne yazık ki, geleneksel müdahaleler bu ‘okunacak kitap’ı sarılıp sarmalanarak duvara asılacak ve bazen de ‘üfürülecek kitap’ haline getirdi.
                Halil Ay

                Comment

                • dost1
                  Site Yöneticisi
                  • Sep 2008
                  • 1905

                  #23
                  KUR’AN KURSLARI İLE ALDATMA
                  Kur’an’ı özgün metniyle okuyup anlayacak ve bunu bir bilimsel meslek olarak yürütecek insanların eğitileceği yer Kur’an kursu değil, İmam-Hatip okulu ve ilahiyat fakültesidir.
                  Ana dilde ibadete karşı çıkan bir zihniyetin ‘Kur’an kursu’ tabelası altında öğreteceği asla Kur’an olamaz. Onlar Kur’an’dan bir şey öğretmediler; Arap alfabesindeki harflerin nasıl telaffuz edileceğini öğrettiler. Kur’an mesajı nerede, harf telaffuzu nerede...
                  Arap harflerini telaffuz ettirme sektörü, Allah ile aldatmaya dayalı saltanatın en güçlü sektörlerinden biridir.
                  Halil Ay

                  Comment

                  • dost1
                    Site Yöneticisi
                    • Sep 2008
                    • 1905

                    #24
                    ALLAH İLE ALDATMANIN CAMİLERE TASALLUTU
                    Alman İçişleri Bakanı Schily şu beyanatı vermiştir: “Kin kusan vaizleri susturmak için gerekirse camileri kapatabiliriz.” (20 Kasım 2004 tarihli gazeteler)
                    Berlin polisinin basında yayınlanan bir raporuna göre camilerde kara para aklanıyor. Bu paraların büyük bir kısmı, camilere yardım, camilerin inşası ve imarı adıyla verilerek aklanıyor.
                    İslâm, bütün yeryüzünü mâbet, bütün meşru fiilleri ibadet ilan eden bir dindir. Yalnız ibadet yapılan yer anlamında bir mâbet fikrî Kur’an’a aykırıdır. Cami, içinde aynı zamanda ibadet de edilen bir mekandır. Ama asla ibadete tahsis edilmiş bir mekân değildir.
                    Bu binalara dokunulmazlık sağlayan tabir ‘Allah’ın evi’ tabiridir. Allah’ın evi sıfatını ancak yüce Tanrı verebilir. O, bu sıfatı bir tek mekana vermiştir; Kabe; Beytullah. Bunun dışında hiçbir mekân için Allah’ın evi tabiri kullanılamaz; kullanılırsa küfür olur. Bir defa, Allah’ın eviolmaz. Evi olan bir varlık Allah olmaz.
                    Türkiye’de cami artışı ile ahlâk ve erdem düşüşü at başı gitmektedir. Camiler, Allah ile aldatanların tekrarladıkları gibi, ‘Allah’ın evi’ değil, birer toplantı yeridir.
                    Ünlü Müslüman düşünür Fransız Garaudy, Suut Entegrizmi’ni eleştirdiği satırlarında ‘cami üzerinden oynanan oyun’un maskesini de ustalıkla düşürmektedir. Şöyle diyor: “Dünyanın belli başlı camilerini idare etmek üzere imamların tayini ve yönetimi buradan yapılır. İmamlar farklı milletlerden olabilir, yeter ki, Suudi dogmatizm ve cehaletinin kalıbına uygun dökülmüş olsunlar.”
                    “Toplumlar içine âdeta paraşütle indirilen camiler, Müslümanları Suudi modeli ruhsuz bir ibadet yaşantısı içinde farklılıklarını işleyip durdukları, kendilerini tecrit ettikleri ve güvenliksiz duyguları besledikleri bir getto içine hapsetmektedir. Fransa, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde Müslüman cemaatlerin kendi imkanlarıyla yapmak istedikleri mütevazı ibadet yerlerine izin vermemek için bin türlü engel çıkartılırken, Suudi’nin parasını ödediği dev camilere kolayca evet denmesi bir hayli dikkat çekicidir.”
                    “Dinde baskı ve zorlama yoktur.” (Bakara Suresi, 256) diyen bir kitabın dininde resmî mâbet olmaz. Herkes ibadetini istediği yerde ve kimsenin liderliğine muhtaç olmadan yapabilir.
                    Müslüman coğrafyaların kaderine egemen olma noktasına gelen siyaset ve saltanat dinciliği (Siyasal İslam), camiyi artık ‘dokunulmaz, eleştirilmez parti lokali’ olarak kullanmanın rantını ve keyfini fark etmiş bulunuyor.
                    Varoluşçu felsefenin teist (Allah’a inanan) kanadına babalık eden Kierkegaard (ölm.1855), kiliseye gidenlerin önüne çıkar, onlara: “İsa’yı seviyorsanız kiliseden, papazlardan uzak durun!” dermiş. Ülkemdeki mabetlerin düşürüldüğü durumu gördükçe, Kierkegaard’ı hemen her gün rahmetle anıyorum.
                    Dış ülkelerdeki Türk semtlerinde görülen duruma gelinci, hemen her tefrika ekibinin kendine has bir camii vardır ve bu camilerde toplananların hiçbiri öteki camidekilere Müslüman gözüyle bakmaz. Hepsi birbirinin gıybetini eder. Dahası, her biri yaptığının cihat olduğunu söyler, Allah’a giden tek yolun kendi yolları olduğunu iddia eder.
                    Halil Ay

                    Comment

                    • dost1
                      Site Yöneticisi
                      • Sep 2008
                      • 1905

                      #25
                      ALLAH İLE ALDATMANIN BAŞ MAĞDURU: KADIN
                      Allah ile aldatma zulmünün en ağırları kadın ve kadın hakları konusunda işlenmektedir. İslâm dünyası bu bakımdan bir ‘cehennem manzarası’ arz ediyor demek bir abartma olmaz.
                      İslâm dünyasında kadın haklarıyla ilgili bugünkü kabullerin tamamına yakını, vahiy kaynaklı tespitler değil, Hıristiyan konsillerinin kararlarını andıran ulema fetvalarıdır.
                      İslâm fıkhının kadınla ilgili sayfaları İslam tarihinin en kara, en utanç verici sayfalarıdır.
                      İbnü’l-Kayyım gibi bir büyük isim bile kadın konusunda saçmalamaktan kurtulamamıştır. Önemli eserlerinden biri olan Hadi’l-Ervah’ında, cennet sakinlerinin büyük kısmını kadınların oluşturduğunu söylüyor. Bu rivayete göre, cennette kadınların çoğunlukta olmasının sebebi, her erkeğe en az iki hanım verilmesindenmiş.
                      Ünlü üstadımıza göre, cennette ne kadar cinsel temasta bulunursanız bulunun, yıkanmak gerekmezmiş. Orada meni, mezi türü akıntılar yokmuş. Cehennem sakinlerinden çoğunluğunun kadın olması ise tartışmasız ve yoruma ihtiyaç bırakmayan bir gerçekmiş.
                      Kadın, fıkıh tarihinin hemen hemen ortak kabulüyle, köpek ve domuzdan daha aşağı görülmüştür. Hak mezhep diye anılan mezheplerin en büyüğü sayılan Hanefilik’in kabulüne göre, erkek ve kadınlara birlikte namaz kıldırmaya niyet etmiş bir imamın arkasında namaz kılan cemaatte, bir kadın, saflardan birinin ortasında namaz kılmaya kalksa sağ, sol ve arkadan birer kişinin namazı bozulur. Halbuki sözü edilen yerde bir köpek veya domuz dursa kimsenin namazı bozulmaz.
                      Halil Ay

                      Comment

                      • dost1
                        Site Yöneticisi
                        • Sep 2008
                        • 1905

                        #26
                        TÜRBANIN ALLAH İLE ALDATMA ARACI YAPILMASI
                        Geleneksel fıkha göre, kadınlar hür ve cariye olarak iki kısma ayrılmaktadır. Cariyelerin örtünmesi tıpkı erkeklerinki gibidir. Yâni onlar edep yerlerini örttüklerinde örtünme görevlerini yerine getirmiş olurlar. Dahası da var. Cariyeler, örtünmeme serbestisine sâhip olarak kalmazlar, örtünmemeleri şart koşulur. Hâttâ, namaz kılarken bile, örneğin başlarını örtmelerine izin verilmez.
                        Allah, kullarından her sosyal sınıf için ayrı bir din göndermemiştir. Örtünme, kadınların bir sınıfı için bir türlü, ötekisi için başka bir türlü oluyorsa bir din emri olmaktan çıkar, sosyolojik bir sınıf göstergesi olur.
                        Allah kullarına iki tane din göndermemiştir ki, birine göre kadınlar başlarını açmak, ötekine göre ise örtmek zorunda olsunlar. Geleneksel fıkhın bu çelişkiyi çözecek hiçbir söylemi yoktur. “ulema böyle buyurdu” diyerek kenara çekilmektedir.
                        Şu bir gerçek ki Kur’an’da kadının örtünmesiyle ilgili açık emirler vardır. Ancak bu emirler, bugünkü İslam dünyasında, özellikle Arap-Acem coğrafyalarda siyasal bir simgeye dönüştürülen ve adına ‘tesettür’ denen uygulamanın iddialarına asla destek vermez. Bu konuda özellikle, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’nin, ‘İlahi Hikmette Kadın’ adlı eserine bakılmasını öneririz.
                        Kur’an’ın örtünme emri, abdest organlarını, o arada başı içermemektedir: Yüz ve baş, kadın ve erkekte eşitliğin gösterge bölgeleridir. Ve iki cinste de açık havaya maruz bölgelerdir. Bunun için de iki cinste de abdestin ortak organları arasındadır.
                        Başı açık olanlar köleler, işçiler ve cariyelerdi; başı bağlı olanlar ise hür ve seçkin tabaka idi. Fıkhın, kadınları hürler ve cariyeler diye ikiye ayırmasının dayandığı mantık da budur; Kur’an’ın herhangi bir ayeti değil. Günümüzde bâzı çevrelerin “Başörtüsü özgürlüğün simgesidir” söylemlerinin anlamı da bu olsa gerek.
                        Nûr 31. ayette vücup ifâde eden bir emir vardır ve o da göğsün kapatılmasıdır. Başın-saçların kapatılmasına ilişkin bir emrin o ayetten çıkarılması zorlama ile bile mümkün olmaz. Sünnetten de buna kanıt yoktur.
                        “Bu ayetten anlaşılır ki kadının göğsü ve boynu avrettir, yabancı erkeklerin görmesi caiz olmaz.”
                        Nûr 31’den açıkça çıkan tek emir, göğüslerin kapatılmasıdır.
                        Şunu da unutmamak zorundayız: Abdest, vücudun açık havaya maruz bölgelerine uygulanır. Eller-kollar, yüz, ayaklar ve baş bu organlardır ve abdest bu organlara uygulanan bir temizlik hareketidir. Asrısaadet’te, abdesti, kadın-erkek herkes toplu halde aynı yerde, hâttâ aynı kaptan alabilmekteydi. Bunun, örtünme emrinden önce olduğu, sonradan kaldırıldığı yolunda en küçük bir beyan yoktur. Olsaydı, özellikle kadını baskı altında tutmak isteyenler, bunu anında kayıtlara geçirirlerdi.
                        Halid Fuat Âlem’in, ‘La legge del Corano non impone il velo’ (Kur’an yasası türbanı dayatmaz) başlıklı yazısından birlikte okuyalım:
                        “Türban konusunda dinci-İslamcı cephe yalan söylemekten, gerçeği saptırmaktan başka bir şey yapmıyor. Her zaman olduğu gibi. Türkiye’nin huzurunu kaçıran, ülkemizi ve insanlarımızı büyük kaosa sürükleyen türban fesadını Allah’ın buyruğu olarak yutturmak, fitnecilik yapmaktır.”
                        “Pandora’nın kutusu artık açılmıştır, yalanlar birer birer ortaya çıkacak, putlar birer birer kırılacak ve kadınlarımız gerçekten özgürlüğe kavuşacaklardır. Anlamı yoruma izin vermeyecek kadar açık bir ayet konusunda iki Diyanet İşleri Başkanı anlaşamıyorsa, o zaman, AKP iktidarının uşağı Hacivat feylesofların iznine gerek kalmadan, bu konuda herkes söz söyleme hakkına sâhip olur.”
                        Özdemir İnce’nin bu yazısının daha açık anlamı şudur:
                        Halkımızın ‘sıkma baş’ diye tanıttığı bu ‘kapatma’, İslam ile değil, Talmut Mûseviliği ve Pavlus Hıristiyanlığı ile izah edilebilecek bir tavırdır. Bir rahibe kıyafetidir. İslâm adına bir Hıristiyanlaşma eğilimidir.
                        İsa yaşadığı sürece ona hep kötülük eden, ölümünden sonra ise İsa’nın dinine girerek bu dinî teslise oturtmayı başaran Yahudi asıllı Pavlus, kadının başkaları içinde konuşmasını bile yasaklıyordu. İslâm dünyasına bulaştırdıkları rahibe usulü baş kapatmayı da kadının ev dışına çıkmasını da dinleştiren Pavlus’tur. Şöyle diyor:
                        “Kiliselerde kadınlar sükût etsinler; çünkü onlara söz söylemek için izin yoktur; ancak şeriatın da dediği gibi tabi olsunlar. Eğer bir şey öğrenmek isterlerse, evde kendi kocalarına sorsunlar.” (I. Korintoslular, 14/34-35)
                        Müslüman dünyanın kadına bakışı, özellikle siyasal İslamcıların türban anlayışı Pavlus paralelinde bir anlayıştır.
                        Kadının namaz sırasında örtünmesi meselesine de değinmek gerekir. O halde, namazda örtünme meselesini iki durumu birbirinden ayırarak değerlendirmek zorundayız:
                        1. Namaz sırasında yabancı erkeklerin (namahremlerin) kadını görmesinin söz konusu olduğu durum: Bu durumda kadın örtünme şartlarına uymuş olmalıdır.
                        2. Namaz sırasında yabancı erkeklerin görmesi söz konusu olmayacak durum: Bu durumda kadın namazını istediği giysi ile kılar. Allah’a karşı örtünme söz konusu edilemez. Kadın, evinde-odasında bir başına namaz kılacaksa neden örtülere bürünsün!
                        Başın ve saçların örtünmesi iddia ve talebi, Haçlı kurmay odakların Müslüman dünyayı kendi içinde bölmek için kullandıkları bir oyundur.
                        Örtünme adı altında Müslüman kadının başını, rahibe usulü sarıp sarmalamanın bir ayrımcılık unsuru olarak devreye sokulması, 1960’lı yıllara gider. Fitne kotarımının patronu ABD, destekçileri ise ABD’nin kullandığı ‘Allah ile aldatma basını’ ve onun öncü kalemleridir. Bu öncü kalemlerin başında hızlı ABD’ci Mehmet Şevket Eygi ile onun gazetesinde istihdam ettiği Şule Yüksel vardır.
                        ABD, ektiği bu fitne ve tefrika tohumlarının meyvelerini 1990’lı yılların sonlarında, “Türban Misyoneri’ olarak adlandırdığı Merve Kavakçı ile almayı denemiş, başarılı olamamıştır.
                        Başarılı olamamıştır ama Merve Kavakçı aracılığıyla, bu işe verdiği önemi ve bu yolla Türkiye’ye darbe vurma iradesini ortaya koymayı da ihmal etmemiştir. ABD’nin bu işler için kullanmak üzere CIA’ya kurdurduğu ‘ABD Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu’ eliyle davet edilen Merve Kavakçı tam bir şov aracı olarak eyalet eyalet dolaştırılmış, Türkiye aleyhinde konuşturulup alkışlanmıştır.
                        Merve Kavakçı üzerinden oynanan oyun bu kadarla da kalmamıştır: Hazırlanan ve işletilen bir tezgahla, Birleşmiş Milletler’de, ABD Kongresi’nde ve daha onlarca kurumda konuşturulan Kavakçı, İngiltere tarafından da ele alınıp Lordlar Kamarası’nda, Türkiye’de din özgürlüğü olmadığı’ yönünde bir konuşma yapmak üzere davet edilmiş ve bu konuşmayı Lordlar Kamarası’nda 2 Kasım 2000 tarihinde yapmıştır.
                        2008 yılındaki RT Erdoğan kotarımlı AKP denemesi üçüncü denemeleri. ABD, Bakalım bunda başarılı olabilecek mi?
                        Cumhuriyet değerleriyle baştan beri kavgalı olduğu kanaati var olan AKP iktidarı tarafından, Anayasa değişikliği ile çözülmeye girişilince, çözülmek şöyle dursun ‘kördüğüm’ haline gelerek Türk halkının gırtlağını sıkmaya başladı. RT Erdoğan’ın baş danışmanı olan Cüneyt Zapsu, türban konusunu Türk siyaset ve medya tarihinde görülmemiş bir üslupla değerlendirdi. Şunu söyledi: “Başörtüsünü çıkar demek donunu çıkar demekten farksızdır” (Hürriyet, 6 Mart 2008)
                        Bu söz, özellikle başı açık Müslüman-Türk hanımları camiasınca “Yâni biz donsuz mu sayılıyoruz?” kaygısına yol açtı.
                        Kısacası, AKP, ilk gününden itibaren türban meselesini bir tahrik ve kaygı unsuru olarak öne çıkarmış; konuya hep bu üslûp ve zihniyetle yaklaşmıştır.
                        Tarih önündeki görünen müsebbipler ise iktidar partisi olan AKP ile, TBMM’ye girdiği günden beri ona koltuk değneği (tabir halkındır) olan MHP’dir.
                        Türbanın bu şekilde dayatılmasının, sonra da demin değindiğimiz ‘nifak yöntemi’ ile çözülmeye çalışılmasının temelinde Allah rızâsı ve din değil, siyasal çıkar ile erkek hegemonyasını tehlikeye atmama kaygısı vardır.
                        Özetleyelim: Siyasal İslam’ın savunduğu tesettür, İslami hassasiyetlere değil, Hıristiyanî hassasiyetlere uygundur ve bu şekliyle, bir Hıristiyanlaştırma temayülünün göstergesidir. Zâten bu gösterge, bunun yıllarca siyasal istismarını yapan AKP Genel Başkanı RT Erdoğan tarafından da dolaylı bir biçimde ifâde edilmiştir. Erdoğan, İspanya’da verdiği ünlü demecinde, bugünkü türbanın bir siyasal simge olarak alınmasının kimseyi ilgilendirmediğini ifâde ederek türban bayraktarlığı yapan siyasetlerin esas niyetini ve arka planını ortaya koymuştur.
                        Halil Ay

                        Comment

                        • dost1
                          Site Yöneticisi
                          • Sep 2008
                          • 1905

                          #27
                          ALLAH İLE ALDATANLARIN BAŞ PUTU: DÜNYALIK
                          İslam’ın Türkmen yorumunun yarattığı Anadolu Hümanizmi ve onun aşılamamış lirizm ustası Yunus’un hayat anlayışında insan, yalnız paylaştığı şeylerin sahibidir; yığdığı şeylerin değil. O halde, esas sâhip olan, paylaşandır, biriktiren değil...Paylaşabilen sevebilendir ve sevebilmenin mutluluğunu tatmak, paylaşabilmekle elde edilir.
                          Bugünkü dünyaya bakarsanız, bu putun, tam materyalizm olan komünizmle, pratik materyalizm olan kapitalizmde aynı kudret ve saygınlık burcuna oturtulduğunu görürsünüz.
                          Kapitalist emperyalizmin kurnaz çocuklarından İngiliz devlet adamı Churchill bu gerçeği açıkça itiraf etmiştir. Şöyle diyor: “Komünizm, sefaletlerin eşit paylaşımı, kapitalizm ise nimetlerin adaletsiz paylaşımıdır.”
                          Hemen söyleyelim: Kur’an mal ve parayı hayatın biricik veya egemen değeri sayanların dinî olamayacağını açıkça söylemektedir. İslâm Peygamberi tehlikeye şöyle dikkat çekmiştir: “Her ümmetin bir bozgun sebebi vardır. Benim ümmetimin bozgun sebebi de maldır.”
                          Mal putu ile din istismarını birlikte kullanabilecek konuma gelmiş kadroların ve siyasetlerin egemen olduğu bir toplum, cehennemini daha bu dünyada kendi eliyle kurmuş demektir. Allah ile aldatanların âdeta cenneti haline gelmiş Türkiye, Allah ile aldatan dinci odakların sermaye ve serveti de ellerine geçirdikleri bir ülke olmuştur.
                          Halil Ay

                          Comment

                          • dost1
                            Site Yöneticisi
                            • Sep 2008
                            • 1905

                            #28
                            ALLAH İLE ALDATANLARIN KAMU HAKKI TALANI
                            24 Ağustos 2001 tarihli Star gazetesi köşe yazımdaki bir cümle Türk ilahiyat literatüründe ilk kez telaffuz edilen çok sarsıcı bir cümle idi.
                            “Hz. Peygamber, kamunun haklarına, mallarına musallat olanların, Kur’ansal deyimiyle, ‘gulûl suçu işleyenlerin’ cenaze namazlarını kılmazdı. Bu Muhammedi tavır: Türkiye’yi yönetenlere, siyasetçilerimize, kamu mevkilerinin su başlarında bulunanlara, ibadetleri şov aracı yapanlara ithaf olunur.”
                            Hz. Peygamber, kamu malı çalmış, kamu hakkına tasallutta bulunmuş olanların cenaze namazını kılmamıştır. (Zâdü’l-Mead, Beyrut 1981 baskısı, 1/515, 3/107-108)
                            “Bir harp sonrasında Hz. Peygamber’e: ‘Filanca, falanca şehit oldu’ diye tekmil verdiler. O, bunlardan birisi için şöyle dedi: ‘Hayır! İşte o dediğiniz kişi şehit olmamıştır. Ben onu cehennemin içinde görüyorum. Sebebi de, kamu mallarından çaldığı bir giysidir.’ Hz. Peygamber bunun ardında Hattab oğlu Ömer’i çağırarak şu talimatı verdi: ‘Git, ey Hattab oğlu, git de insanlara şunu duyur: Cennete yalnız ve yalnız müminler gidecektir.”
                            Halil Ay

                            Comment

                            • dost1
                              Site Yöneticisi
                              • Sep 2008
                              • 1905

                              #29
                              ALLAH İLE ALDATMANIN TİCARET BİLANÇOSU
                              Alkolsüz kolonya aldatmacası bu aldatmaların en iğrençlerinden biridir. Alkolsüz kolonya dendiğinde, bunun arkasından birilerinin yeni marka bir kolonya çıkacağını ve bunun reklamını sıfır harcamayla din üzerinden yaptıklarını herkes anladı ama kimse çıkıp sormadı veya söylemedi ki, İslam, alkolün içilmesini, sâdece bunu yasaklıyor. İlaç, temizleyici, deodorant, parfüm halinde kullanılan alkol ile İslam’ın bir alıp vereceği yok. Ne demek alkolsüz kolonya?!
                              Helal gıda kalpazanlığı bir diğer aldatma şeklidir. İslâm fıkhına yalan söyleterek “Hıristiyanların kestikleri etler yenmez” sloganıyla Müslümanları aldatıp hijyen kurallarına uymadan kesilmiş kaçak etleri “İslami kurallara göre kesilmiş” veya ‘helal gıda’ teranesiyle hem de daha yüksek rakamlarla satanlar Allah ile aldatmanın sokakları dolduran simsarlarından sâdece bazılarıdır.
                              Oysaki, değil bir mezhebin fetvası, bütün mezheplerin ittifakıyla, Ehlikitap diye anılan Yahudi ve Hıristiyanların kestikleri etler, hiçbir kayıt ve şart aranmaksızın helaldir; yenir. Yeter ki kesilen hayvan eti yenen yâni helal bir hayvan olsun.
                              Tarihin en büyük dinci soygunu sayılan bir olayı bir kez daha hatırlayalım: 26 Ocak 2004 tarihli Der Spiegel dergisi Almanya’da yaşayan Müslüman Türk işçilerden 5 milyar Euro tutarında bir şeriat vurgun yapıldığını bildiriyordu. Der Spiegel’in haberindeki ayrıntıya göre, Kombassan, Yimpaş ve Jet-Pa gibi, Allah ile aldatan dinci şirketler “Faiz haramdır, paraları bize verin, size kârdan pay verelim” diyerek Müslüman Türk işçilerden akıl almaz meblağlarda paralar toplamışlardır. Bırakın kârı, kendileri bile geri ödenmeyen bu paraların ne olduğu Alman hükümetince de araştırılıyor. Ve haberden bâzı satırlar:
                              “TBMM komisyonuna bilgi veren İslami holding mağdurları, inanç sömürüsüyle kandırıldıklarını söylediler. Mağdurlar şöyle konuştu: ‘bizle beraber camiye gelip namaz kıldılar. Aynı seccade üzerinde oturduk, konuştuk. Bizi camide soydular.”
                              Cumhuriyet gazetesi, 1 Haziran 2005 tarihli nüshasında manşete şunu çıkarıyordu:
                              “İşadamları da Soyuldu” “ATO Başkanı Sinan Aygün, ‘İslami Holding’ olarak adlandırılan kayıt dışı şirketlerde batırılan kaynakların yeni bir bankerler krizine dönüştüğünü söyledi.”
                              Ankara Ticaret Odası Başkanı kaynaklı bu haberden bâzı satırlar aktaralım:
                              “İslami holding tabirinin bizatihi kendisi bir aldatma ve cürümdür. Ne demek İslami holding? İslami terör denince tepemiz atıyor da İslami holding denince neden sesimiz çıkmıyor? Hâlâ anlayamadık mı ki, İslami holding tabirinden şikayeti olmayanların er geç varacakları yer İslami terördür.”
                              Şunu sorabilme noktasına bir türlü gelemedik: Ticareti ticaret gibi neden yapmıyorsunuz da satımı hızlandırma aracı olarak Allah’ı ve dinî kullanıyorsunuz!? Bu, dine ve insan haysiyetine saygısızlık değil mi?
                              Endüstri Holding adlı ‘götürücü’ şirketinin genel koordinatörlüğünü yapmış bir kişinin, Ramazan Arıkan’ın açıklamalarını Cumhuriyet gazetesi bir ibret tablosu halinde önümüze koydu. Arıkan şöyle diyor:
                              “Görev yaptığım endüstri Holding’de 11 bini aşkın ortaktan 550 milyon mark toplanmış. Şu anda kasada para yok.” (Cumhuriyet, 22-25 Ağustos 2003)
                              Allah ile aldatmanın ticaret bilançosu konusunda tarihsel bir ibret tablosu, dinci siyasetlerin tarihsel başbakanı Erdoğan’ın 28 Mayıs 2006 tarihli Berlin toplantısında yaşandı. Dinî kullananlar tarafından, “Faizsiz kazanç vereceğiz” vaadiyle soyulduklarını, 30 milyar Euro’nun üstünde bir paranın ortadan yok olduğunu, bu dinci soyguncu şirketlerin Recep Tayyip adını kullanarak güven yarattıklarını söyleyerek yakınan ve yardım isteyen vatandaşlara, “Parayı verirken bana mı sordunuz?” demesinin yarattığı infial büyük oldu.
                              Allah ile aldatanlar sayesinde dünya yeni bir tip tanıdı: Aldatılmış hain.
                              Bu paraları verenler, öyle sanıldığı ve iddia edildiği gibi, saf duygularına yenik düşerek aldanmadılar. Bunların büyük kısmı, bu paraları vuranların yürüttükleri ‘Atatürk Cumhuriyet’ine hıyanet’ tezgahında yer almayı da istediler. Paralar sâdece ‘faizsiz kazanç’ için verilmedi: ‘Kafir Mustafa Kemal’in küfür devletini yıkmaya yönelik cihatta yer almak için’ verildi.
                              Hiçbir kitle aldatılmak istemeden aldatılamaz. En azından uzun süre aldatılamaz. Kabala geleneğinde ölümsüz bir deyiş vardır: “Aldanmak istenen aldanır.”
                              Aldatılmak hiçbir toplumun kaderi değildir. Onu kendisinin kaderi yapan, aldatılan toplumun kendisidir.
                              Halil Ay

                              Comment

                              • dost1
                                Site Yöneticisi
                                • Sep 2008
                                • 1905

                                #30
                                FAİZSİZ KAZANÇ ALDATMACASI
                                Faiz diye tercüme edilen sözcük riba sözcüğüdür. Riba sözcüğünün sâdece faiz kelimesiyle sınırlanması doğru değildir. Riba kavramının bugünkü banka faiziyle eşitlenmesi ise açık bir saptırmadır.
                                Kur’an-ı Kerim’de 7 yerde geçen riba, kelime anlamıyla, anamal ve anaparaya yapılan ilavedir. Din dilinde bu, karşılıksız artış diye ifâde edilir.En doğrusu, ribayı emek ve gayret karşılığı olmayan her türlü artış diye anlamaktır.
                                Hz. Peygamber, ödünç verilen şeylerin ayniyle iadeleri sırasında yapılacak ilavelerin riba olduğunu belirtmiştir. Örneğin, bir ölçek arpanın yerine bir buçuk ölçek, bir altının yerine 2 altın almak ribadır. Banknotlar ise, reel değerleri olmadığından, meselâ 100 lira karşılığında 110 lira almanın riba kavramı içine girip girmeyeceği tartışılacaktır. Çünkü banknot, sâdece üzerine konan nominal değerle bir anlam ifâde etmektedir.
                                O halde, bütünüyle nominal değerler üzerinden işleyen banka faizlerinin ve banka faizciliğinin, Kur’an’daki riba kavramı içine girdiğini söylemek isâbetli olmayacaktır.
                                Gerçek şu ki, Kur’an, riba yasağını, paranın ekonomide dolaşmasını sağlamak için getirmiştir.
                                Şu bir gerçek ki, Kur’an’ın getirdiği riba yasağının temel amacı, ihtiyacını gidermek için borç almak zorunda kalan yoksulun büsbütün mahvolmasını önlemek ve onu, çaresizlerin kanını emen kodaman zümreye karşı korumaktır.
                                Mısırlı bilgin Ebu Zeyd, işin püf noktasını şöyle ifâde ediyor:
                                “Riba yasağı, ihtiyaçlarını karşılamak için borçlanmak zorunda kalan fakir kesimin istismar edilmesine karşı bir yasamadır.”
                                “Bugünkü bankalar riba esasına göre işlememektedir; tam tersine, tasarruf sahiplerine kâr payı (ribh) vermekte, borçlulardansa getiri (faide) almaktadır. Dolayısıyla, modern bankacılık sistemleriyle Kur’an’ın haram kıldığı ve alanlar için şiddetli azap vaat ettiği riba arasında en küçük bir ilişki söz konusu değildir.”
                                Günümüzde den üzerinden reklâm yapıp kazanç sağlama yolunu tutan Allah ile aldatma odakları, Kur’an’daki riba ile ilgisi bulunmamasına rağmen, banka faizini ‘haram’ ilan etmekte, öte yandan “Biz kârdan pay veriyoruz” diyerek dindar halkın mevduatını toplayıp modern bankacılığın en acımasızını yapmaktadırlar. Banka faizi riba değildir demeleri halinde, Müslüman kitleyi kendilerine çekmede bir özellikleri kalmayacağını bildiklerinden din adına yalan söyleme yolunu tercih ederek dinlerini ve ahiretlerini satarak dünyalık devşirmektedirler.
                                Halil Ay

                                Comment

                                Working...