Tasavvuf hakkında

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • yeşil
    Uzman Üye
    • Oct 2011
    • 105

    #1

    Tasavvuf hakkında

    1 - TASAVVUF`UN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ

    A - TASAVVUF NEDİR ?

    Bu soruya geçmeden önce hemen bir tesbit yapmak gerekmektedir. Günümüzde hem Türkiye`de hem de diğer İslam ülkelerinde „Tasavvuf“ kavramı Kur`anda sık sık vurgulanan „takva“ kavramı ve buna denk gelen „züht“ kavramıyla eşdeğer yani aynı kabul edilmektedir. Hatta bazı kardeşlerimizce Tasavvuf, takvalı bir hayat sürmek şeklinde anlaşılmaktadır.

    İbadetleri ihlasla ve titizlikle yapmak, Allahü Tealaya gerektiği gibi kul olmak, tüm hayatında Peygamberimizi örnek alarak o`nun sünnetine sımsıkı sarılmak, harmlara azamî dikkat etmek, Kur`an-ı hayatının merkezine oturtmak gibi başlıklarda toparlayabilecegimiz İslamın öngördüğü „Takvalı hayata“ karşı olmak veya bu yolda çaba sarfeden müslümanları eleştirmek aklı başında olan hiçbir Müslümanın yapacağı bir iş değildir.


    Tasavvuf`un İslami temellerini delillendirmeye çalışan insanlar hep Kur`andaki takva ayetlerine vurğu yapmaktadırlar. Ancak Abbasiler zamanında doğan ve uzun bir sürede sistemleşen ve günümüze kadar gelen tasavvuf ekolü İslamdan bazı renkler barındırsa da hiçbir zaman İslam´ın öngördüğü „takvalı yaşam“ ile örtüşmemektedir.


    Biz bu bölümde Tasavvuf`un „Takvalı bir hayat yaşamak“ olmadığını , kaynağının sadece Kur`an ve Sünnet olmadığını, İslamdan daha çok batıl inançlardan , yani İran ve eski Mezopotamya'daki Budizm, Maniheizm gibi dinlere dayalı Hind-İran mistik kültürlerinden, Hellenistik dönemin Gnostik ve Neoplatonik fel*sefi etkilerinden, ve nihayet köklü bir Yahudi ve Hıristiyan mis*tik geleneğinin kalıntılarından oluşan bir sentez olduğunu anlatmaya çalışacağız.

    “Tasavvuf; bütün kurumları, ürettiği düşünceleri, yöntemleri, akaid ve ibadet biçimleri itibariyle, antik dönemlerden itibaren süregelen, nev-i şahsına münhasır, felsefî bir akımdır.

    Esasen, tasavvufun tamamen hayale dayalı, akıl ve mantıktan uzak, yoğun mistik yüzü hesaba katılırsa, onun, aklî ve tecrübî bir dayanağı olan felsefe kadar bile haysiyeti olduğunu iddia etmek zordur. Zira feylesof, aklî, mantikî olmayanı reddetmeyi düstûr sayar. Oysa tasavvufî ekol akla düşmandır, düşünmekten men eder. [1]

    Sûfî, akıl ve vahiy yerine, kendisinin de izah edemediği, aşk, hâl, iç deneyim, keşf, marifet, ilham, cezbe gibi şeytanî mi, Rahmani mi olduğunu bile tesbit edemediği halüsinasyonların, hezeyanların adamıdır.

    O halde, yukarıda sözünü ettiğimiz, temel sorulara cevap arayan insanoğlu, genel olarak üç ana çizgi üzerindedir, denebilir.

    1- Tüm sorularını İlahi vahiyle en kesin şekilde halleden mü'minler...
    2- Vahye gözünü yumarak, akıl ve idrakle tüm sorunlarının cevabını bulacağına inanan filozoflar (Rasyonalistler).
    3- Vahye ve akla arkalarını dönerek, çile, riyazet, inziva ve duygularda yoğunlaşarak, aşk'la gerçeği bulacağını vehmeden, şizofrenler. Öyle görünüyor ki, insanlık var olalı beri bu yöntemleri kullanagelmiştir.

    Bir müslüman olarak, buraya kadar anlattıklarımda, benim yadırgadığım, rahatsızlık duyduğum ya da beni doğrudan alâkadar eden bir anormallik yoktur. İman ve inkâr İlahi iradenin doğal bir sonucudur. Hatta hayal gücü gelişmiş sûfi'yi de bir oranda doğal bulabiliriz. Ancak; kökleri çok eski dönemlerde olan sufiliğin (Mistizm'in) İslam'a maledilmesi, hatta İslâm'ın tasavvufa maledilmesi, benim problemimin başladığı noktadır. Ve bu yazının kaleme alınış nedeni de budur.

    İslâm'la kök olarak, mahiyet ve keyfiyet olarak benzerliği bir yana, taban tabana zıt olan bir anlayışın 'İslâm'ın özü" olarak tanıtılması büyük felâkettir. Büyük oranda müslüman okur-yazar takımına da bulaşan bu kiri temizlemek her mümin'e vazifedir.[2]


    [1] E. Özkan, Tasavvuf ve İslâm, Sh. 95-353 (Şeyhden izinsiz, Kur'an'ı Kerim okumamalıdır. Kur'an'ın manasını gözüyle mülahaza etmemelidir... Kur'an'ın manasını bile düşünmekten sakınmalıdır. (Müzekkin-Nufus Sh. 518-5191.)

    [2] Ömer Şevki Hotar; Tasavvuf- Halusinasion


    ...
  • yeşil
    Uzman Üye
    • Oct 2011
    • 105

    #2
    B - ASRI SAADET´TE TASAVVUF VARMIYDI ?
    Arapça suf, yunanca sophia (hikmet) veya Ashabı Suffa`ya izafeten verildiği söylenen bu isim aslını nereden alırsa alsın, çıktığından, kullanılmaya başlanıldığından bu yana bilhassa müslümanlıkta önem kazanmış, yayılmış ve nerede ise asıl İslam veya İslam’ın aslı sayılagelmiştir.
    Araştırmacılar tasavvufun en erken hicrı ikinci asırda çıktığını söylüyorlarsa da, daha sonra yapılan araştırmalar bu sanının yanlışlığını ortaya çıkarmış, başlangıcının miladı sekizinci yüzyıl sonu ve dokuzuncu yüzyıl başları olduğunu ortaya koymuşlardır.
    Tasavvufun her ne kadar başlangıcını Hz. Peygamber'in (sav) şahsına, onun en yakın arkadaşlarından Hz.Ebu Bekir ve Hz.Ali’ye ve daha sonra başkalarına dayamak isterlerse de gerek Kur'an'ı ahlak edinen Peygamber'de, gerekse kendilerini ona benzetmeye çalışan arkadaşlarında ve tabii en temelde Kur'an'da tasavvufla ilgili açık ve anlaşılır motiflere rastlamak mümkün değildir.
    Zaten Rabbimiz Takva ve Zühd`ün sınrırlarını çizmişekli oruç tutmayı, geceleri yatmamayı ve sürekli ibadet edip dünyayla ilgiyi kesmeyi müminlere men etmiştir. Bu konuda Mâide 87,88 ayetleri bize bir bakış açısı vermektedir. Allahü Teala şöyle buyurur:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْلاَ تُحَرِّمُواْ طَيِّبَاتِ مَا أَحَلَّ اللّهُ لَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُواْ إِنَّ اللّهَلاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ {87} وَكُلُواْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّهُ حَلاَلاً طَيِّباً وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِيَ أَنتُم بِهِ مُؤْمِنُونَ {88}

    87- Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.
    88- Allah'ın size helal ve temiz olarak verdiği rızıklardan yeyin ve kendisine iman etmiş olduğunuz Allah'tan korkun.
    Bu Ayeti Kerimelerin nuzul sebebine baktığımızda şunları görüyoruz: Peygamberimiz (sav) birgün arkadaşlarına Cehennemi ve dehşetini anlatmış ve onları cehennemden sakındırmıştı.
    Ashabdan bazıları bundan etkilenerek Osman bin Mazun`un (r.a) evinde toplanmışlar, daima oruçlu olmaya, döşek üzerinde uyumamamya, et ve yağlı yememeye, kadınlara yaklaşmamaya, koku sürünmemeye ve sürekli ibadet etmemeye aralarında karar verirler. Bu haber Rasulullah`a (sav) ulaşınca : “ Ben böyle emrolunmadım, muhakkak ki nefsinizin üzerinizde hakkı vardır. Oruç tutunuz, iftar da ediniz, Namaz kılinız, uykuda uyuyunuz. Ben Namaz kılarım, uyku uyurum, oruç da tutarım, iftar da ederim, et de yerim yağ da yerim, kadınlarada yaklaşırım ve Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir” buyurmuştur.
    Bunu dışında Sahabelerden bazılarının günlerce belki aylarca kimseden habersiz ve kendi kendilerine mütemâdiyen akşama kadar oruç tuttukları ve sabaha kadar da nafile namaz kıldıkları, hanımları tarafından kendisine aktarılınca Peygamber'in: "Size ne oluyor? Ben size gönderilmiş Allah'ın elçisi değil miyim? Ben oruç da tutuyorum, yemek de yiyorum. Namaz da kılıyorum, hanımlarımla da yatıyorum" dediğini kaynaklar aktarıyor.
    Her ne kadar Sahabeyi Kiram`ın bazılarında tasavvufu çağrıştıracak bazı temayüller görülmüşse de buna muttali olan Hz. Peygamberin bu yönelişleri hemen önlemeye çalışması da göstermektedir ki sûfiliğin İslamla doğrudan bir alakası bulunmamaktadır.


    C - HİCRİ 1.YÜZYIL : KİŞİSEL ZÜHD HAREKETLERİ [1]

    Mensubu olduğu inancın nazı unsurlarına ağırlık veren, bireysel konularda daha fazla yoğunlaşan kişilerin her toplumda bulunduğunu belirtmiştik. Bu yargımızın Rasulullah (sav)`ın dönemi içinde geçerli olduğunu görüyoruz.


    Kaynakların bildirdiğine göre sahabeden bazıları gündüzleri hep oruçlu olmak, çokca namaz kılmak, evli olduğu halde bekar hayatını yaşamak gibi kararlar verirler. Bazı sahabelerin kendilerini böyle zor ibadetler ve davranışlar altına sokmak istemeleri başta Rasulullah (sav) tarafından tasvip görmez ve bu durum engellenir. Kendisini bu tür yükümlülükler altına sokmak isteyen Ebu Derda`ya karşı Selman-ı Farisi`nin şu sözleri Rasulullah (sav) tarafından aynen tasvip görür :“ Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır, ailenin senin üzerinde hakkı vardır. O halde sen de her hak sahibine hakkını ver. „[2]

    Rasulullah (sav)`ın tasvip etmediği sözkonusu durum, onun vefatından sonra tekrar oluşur. Bunun başlıca nedeni, müslüman toplumu etkileyen yeni şartlardır. Siyasi, ekonomik, ideolojik açıdan meydana gelen başdöndürücü değişiklikler zühd eğilimli kişileri etkiler. Böylelikle, özellikle siyasi hayatın açtığı olumsuzluklardan uzak kalmak isteyenler, içe kapanmayı tercih ederler. Ayrıntılarını önceki sayfalarda işlediğimiz değişikliklerin kişisel zühd hareketlerini oluşturması tabiidir. Ancak bunun kişisel bir durum olmaktan çıkıp, ayrı bir inanç ve yaşantı biçimi hale gelmesinde başka nedenler aramak gerekir. Bu yöndeki en önemli etki de ideolojik etkileşme sonucunda farklı kültürlerden gelen mistik unsurlar ve bunların zühd hayatını benimsemiş olanlarca kabul görmesidir.

    Hayata karşı bir konum belirleme olan zühd anlayışı, siyasi hayatın getirdiği karışıklıklar ve sorumsuz davranışlar nedeniyle bir otokritik olarak başlar. Anlamsız ve cüretkar davranışlar, olaylar, karışıklıklar zühd hareketi mensuplarını sadece ahiret hesabında yoğunlaşmaya iter ve cehennem korkusu bunların kalp ve kafakarını en çok meşgul eden unsur olur.


    Bu doğru temeller üzerine oluşan tavrın yanlışı, ahiret hesabının konusu olarak sadece kişisel yaşantının gerektirdiği özelliklerin düşünülmesi, toplumsal konulardan kaçınılmasıdır. Ancak yine de bu insanların normal eğilimden farklı isim almayı gerektirecek kadar faklı özelliklere sahip oldukları tam olarak söylenemez. Kuvvetli günah şuuru, kalplere hakim olan Allah korkusu ve ortama hakim olan haksızlıklar karşısında dünyadan yüz çevirme eğilimi zamanla bir disiplin olma eğilimi haline gelir. [3]


    Bu dönemin, sonrakilerden ayıran en temel özelliklerinden bazıları şunlardır ; sufi ismi hala mevcut değildir, Naslarla belirlenen sınırlar hiç bir zaman aşılmaz veya onu aşmaya yönelik farklı yorumlar oluşturulmaz. Zahir-Batın ayrımı(birbirine zıt olacak boyutlarda) , fena, beka, şeyh, marifet, keşf, mürid, tarikat, sath, cem-fark ve sonraki tasavvuftaki anlamıyla veli, keramet, şefaat gibi kavram ve fikirlere rastlanmaz. Dönemin temel karakteri kişisel ibadetlere ağırlık veren, sosyal hayatla olan ilişkileri asgariye indirmiş tutum ve davranışlardır.


    [1] Bu ve bundan sonraki bazı bölüm değerli hocamız Celaleddin Vatandaş`ın VAHİYDEN KÜLTÜRE isimli kitabından alınmıştır. Konuyu detaylı incelemek isteyenler şiddetle tavsiye edilir. [Vahiyden Kültüre, Celaleddin Vatandaş, Pınar yy, ist. 2001]

    [2] - Buhari`nin rivayet ettiği bu sözlerle ilgili olarak ayrıca bkz: İbn Haldun, 148, Tasavvufun Mahiyet, Çev Süleyman Uludağ, Dergah Yy, İst. 1984
    - İslam Hukuku Metodolojisi, 324, [Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, Çev : Prof. Dr. Abdulkadir Şener, Fecr Yy. 4:baskı, Ank. 1986]
    [3] - İşari Tefsir Okulu 16,17 [Doç. Dr. Süleyman Ateş, AÜİF Yy. Ank. 1974]
    -Tefsir Tarihi 2/ 5-6 , [Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, DİB Yy. 2 cilt, Ank. 1988]


    ...
    Last edited by yeşil; 30. November 2011, 06:26 PM.

    Comment

    • yeşil
      Uzman Üye
      • Oct 2011
      • 105

      #3
      D - HİCRİ 2. YÜZYIL : TASAVVUF DOĞUYOR

      Önceleri zühd eğilimli olan bazı şahısların, içinde bulundukları konum ve tavırlarının diğer müslümanlarınkinden farklı tonda olduğunu belirtme ve kendi farklarını açığa çıkarma eğilimi 2. yüzyılda başgösterir.



      Bilimler tarihinde de olduğu gibi, bir disiplinin oluşması, kendine özgü ve sınıları belirleyecek kavramların oluşmasıyla doğrudan ilgilidir. 1.Yüzyılda normal eğilimden biraz farklı olan tavırlar her ne kadar görülmüşse de, du durum yeni ve farklı olan kavramların oluşmasına yol açmamıştı. Fakat zamanla büyür, gelişir. İşte o zaman bir isme ihtiyaç hissedilir. Kaynakların biraz ihtilaflı olarak bildirdiğine göre, sûfi ismini ilk defa kullanan ve kendine isim olarak seçen kişi Ebu Haşim el-Kufi (H. 150/M. 767) dir. Bazı kaynaklar da Cabir İbn Hayyan`ı belirtmektedirler.[1]


      Ancak bunlardan hangisi farklı br isim alma ihtiyacı hissederse hissetsin önemli olan şahıs değil, bu farkın resmen oluşmuş olmasıdır ve bunun tarihi de ikinci yüzyıldır.[2]


      Bu arada Ebu Haşim ve Cabir`in Kufe`li olmaları da ayrıca bir öneme sahiptir. Zaten, kelamda olduğu gibi tasavvufun da ayrı bir disiplin olarak oluşmasını sağlayan ortam, farklı inanç mensubu kişilerin toplandığı Irak bölgesidir. Bu sûfilik hareketinin içinde bulunduğu şartların ve konumun bir ürünü olduğunu da açığa çıkarmış olmaktadır. Zaten daha önceki sayfalarda belirtildiği gibi bu özelliğiyle tasavvuf hareketi (genel anlamda) çok farklı kültürler ve inançlardan beslenen ancak islam toplumunda yaşayan bir olgu durumundadır. [3]


      Tolumun genel yapısına hakim olan anlayıştan farklı olma ihtiyacı, yeni bazı anlayışların oluşmasına yol açar. Farklı anlayışların en çok yoğunlaştığı alan ibadetler konusu olur. İleriki yüzyıllarda asıl konuyu oluşturacak olan farklı inançlar oluşturma eğilimi bu yüzyılda görülmez. Kur`an`da da ifadesini bulan takva, zahidlerin dayanak noktası olur. „Giyecek, içecek ve yiyecekte haram ve şüpheli şeyleri terk etme“[4] biçiminde dile getirilen takva anlayışı, bir müddet sonra dünyayla ilişkiyi asgariye indirmeye dönüşür. Bütün bir ömrü bekâr geçirme, evlilik aleyhtarı olma, hayvansal gıdalardan kaçınma, yeni tavrın ilk habercileri durumundadır. Hatta evlilik aleyhtarlığını şu sözlerle ifade edenlere bile rasrlanır:“ Bir kadının kokusunu duymaktansa, bir cesedin kokusuyla burun deliklerimin dolmasını tercih ederim.“[5]


      Evliliğe karşıtlıkları bu derecede olmasa bile Hasan-ı Basri ve Rabiat-ül Adeviyye de bekar kalmayı tercih ederler. Rabiat-ül Adeviyye çeşitli vesilelerle kendisine sorulan sorulara genelde, Allah sevgisini herşeye tercih ettiği şeklinde cevap vermeyi uygun görür. Anlatıldığına göre, rüyasında Rasûlulah (sav)`ı görür ve Rasûlullah, kendisini sevip sevmediğini sorduğunda o şu cevabı verir :“Allah`a karşı beslediğim sevgi ve aşk beni o derece kaplayıp bürüyor ki, geride ne nefret edecek bir şey ne de ondan başkasına ayıracak bir sevgi imkanı kalıyor. „[6]


      Bu sözler ne derece doğrudur bilemeyiz ancak şu anda bildiğimiz bir şey var ki, bu da züht hareketi olarak başlayan ve ikinci yüzyılda ayrı sistem haline gelme durumundaki eğilimin, zamanla oluşacak olan felsefî temelinin ilk habercileri bu sözler ve bu tavırlar olur. Bunlar artık geçmiş yüzyıla oranla bazı şeylerin değişmeye başlamış olduğunun işaretleridir.

      Düşünce ve yaşantıda farklı olma ihtiyacı, bazılarını inzivaya çekilmeye sevkeder. İkinci yüzyılda inziva hareketinin de zahidler tarafından ilgi görmeye başladığına şahit oluyoruz. Belh`li İbrahim Ethem (Ö. H.160/M.777) inziva hayatını tercih edenlerin ilklerindendir. O, bu durumla ilgili olarak şunları söyler:“Eğer Allah`ın dostu olmak, ya da O`nun tarafından sevilmeyi istiyorsan dünyayı ve âhireti terket onlara rağbet etme. Nefsini onlardan boşalt ve yüzünü Allah`a çevir.“[7]


      Bunun yolu ise sonradan sistemleşen şekliyle on esası (usûlp Aşere) yerine getirmekten geçer. Ünlü sûfilerden Necmûddin Kübra`nın belirttiğine göre on esası oluşturan unsurlar şunlardır:


      1-Beden temizliği
      2-Devamlı susumak
      3-Halvet
      4-Devamlı oruç
      5-Devamlı zikir
      6-Teslimiyet
      7-Hatıra birşey getirmemek
      8-Kalbi şeyhle rabtetmek (bu anlayış 2. yüzyılda henüz oluşmamıştı)
      9-Ancak mecburiyet halinde uyumak
      10- Yeme ve içmede orta yolu izlemek.[8]

      Sözkonusu bu esaslar tasavvuf hareketinin ilk somut temellerinden ve o zamana oranla normal eğilimden farklı tavırları ifade eden şeyler olur. Artık tasavvuf doğmaktadır.


      [1] Sülemi ve Tasavvufi Tefsiri 1, [Dr.Süleyman Ateş, Sönmez Neşriyat, Ist. 1969]
      -Hitti, 2/667 [Prof. Dr. Philip K. Hitti, Siyasi ve Kültürel islam tarihi, Çev. Prof. Dr. Salih Tuğ, Bogazici yy. 4 cilt İst. 1980]
      [2] Tasavvuf 49, [Mahir iz, Tasavvuf 3.Baskı, Türdav Neşriyat, Hz. Ertuğrul Düzdağ, İst., tarihsiz]
      [3] Mutasavvıflar 14-15, [Prof. Dr. Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar, DIB yy. 6. Baskı, Ank. ]
      [4] Pendname 48, [ Feriduddin-i Attar, Pendname (öğüt kitabı), Çev: M.Nuri Gençosman, MEB Yy.Devlet Kitapları ist. 1968]
      [5] Tritton, 15- [A.S Tritton, İslâm Kelâmı, Çev: Prof.Dr. Mehmet Dağ, AÜİF yy. Ank. 1983]
      [6] Hitti 2/ 676-677
      [7] Risale-ilel Hâim 75-89 [Tasavvufi Hayat, Necmûddin Kübra, Çev: Mustafa Kara, Dergâh yy. Ist. 1980]
      [8] Fahri 191 [ Prof. Dr. Macit Fahri, İslam Felsefesi Tarihi, Çev: Kasım Turhan, İklim yy. İst. 1987]

      ...

      Comment

      • yeşil
        Uzman Üye
        • Oct 2011
        • 105

        #4
        E - HİCRİ 3. YÜZYIL: BEYAZÎD BİSTÂMİ, CÜNEYD-İ BAĞDADİ

        Hicri 3. yüzyıl Tasavvuf tarihinde önemli bir dönemi oluşturur. Çünkü bu dönemde öncekilere oranla daha büyük değişiklikler ve gelişmeler kaydedilmiştir. İlk iki asrın şeriatın sınırlarını pek zorlamayan zühd hareketi, artık büyük oranda geride kalmıştır. Sûfiler yollarının İslâm inancı içerisinde (!) genel eğilimden farklı bir yol olduğunun bilincine varırlar.Bunun etkisiyle farklı kültürlerden bazı inançlar alınarak tasavvufa dahil edilir. Bunların en önemlileri tenasuh ve hulul inançlarıdır.


        Tenasuh iki biçimde anlaşılır : Bir ruhun değişik varlıkların vücutlarında dünya hayatına devam etmesi veya ilahi varlığın dünya varlıkları arasında taksimi. Bunun ikiside sonradan sistemleşip, gelişerek halk düzeyinde yaygınlık kazanacak tasavvuf düşüncesinin bazı bölümlerince hoşgörüyle benimsenir. Tenasuh inancının daha ileri safhasını oluşturan, ilahi varlığın dünya varlığının bünyesine girmesi veya ilahi varlığın dünya varlığı şeklinde görülmesi[1] zamanla kabul edilen asıl anlam olur. Diğeri büyük oranda unutulur.


        Bu anlayışlar şath gibi yeni kavramların ve konumun oluşmasına yol açar. Artık bazı Sûfiler ilâhi varlığa ulaştıklarını, onunla bir olduklarını veya ilahî varlığın kendilerinde bulunduğunu iddia etmeye başlarlar. Bütün bunlar önceki yüzyıllara oranla tasavvuf açısından büyük değişiklik ve yeniliklerdir. Ancak değişiklikler bu kadar da değildir. Bu dönemde hûlul düşüncesinin kabul edilmesi daha sonraki dönemlerde oluşacak olan Vahdet-i vucûd inancına temel olur. Böylelikle varlığın birliği anlamına gelen, bütün var olanları bir, aynı kabul etme inancı oluşur.[2]


        2. yüzyıl zahidlerinden Rabia`da anlam bulan İlahî sevgi kavramı bu yüzyılda iyice geliştirilir. İlahi aşk anlamına gelen ve felsefi bir temele sahip olan Aşk inancı oluşur. Tasavvufun temelinde yerini alır. Allah`ı çok sevmek, sadece onu sevmek anlayışı, Rasûlun fonksiyonlarıyla da geri plana itilmesinin örtüsü olur. Çünkü sevilecek tek varlık Allah`tır ve kul onunla bir olarak bilgisini ondan alır. Temel anlayış budur. Bu aracısız bilgidir ve peygamberin fonksiyonunu bile anlamsız (!) kılar. Bunun tasavvufi literatürde ismi Keşf`tir. [3]

        Yunan, Fars, Hint kültü ürünlerini kapsayan kitapların Arapçaya tercüme edilmesi, zamanın bazı sûfileri için değerli bir fırsat olur. İlâhi sevgi, varlıkta birlik gibi inançları felsefî bir tarzda ifade edebilme şansı elde edilmiş olunur. [4]


        Bu arada özellikle pagan toplumlardan öğrenilen sihir, tılsım, cifr, harflerin esrarı, simya, astroliji gibi şeyler de bazılarınca büyük bir şevkle kabullenilip uygulanır.[5]


        3. Yüzyılda iki düşman kardeşde gelişme safhasındadır. Bunlardan birisi tasavvufken diğeri kelâmdır. İslâm inancı kelâm ile tasavvuf arasında parsellenir. Kelâmcılar itikadi konuları, Sûfîler ibadetler bölümünü ilgi alanları haline dönüştürürler. Böylelikle İslam`da yapay bir şekilde iman-amel ayrımı oluşturulur.


        Bu ayrım Kültür İslâmı`nın oluşmasında hiçte küçümsenmeyecek bir fonksiyona sahip olur. Önemli roller üstlenir. Ancak zamanla kelâm tamamıyla felsefeleşirken, tasavvuf da yeni benimsediği ve oluşturduğu inançların etkisiyle biraz kelâmlaşır. Bu safhada ruh, nefs, kalb, keşf, marifet, fenâ, bekâ gibi kavramlar tasavvuf düşüncesinin şekillendiği önemli odak noktaları olur. [6]
        Zâhir-Bâtın ayrımı iyice belirğinleşir. Bâtîni konuları kendilerine ihtisas alanı kabul eden sûfiler inançlarının doğruluğunu ispatlamak için zâhir dedikleri şeriatın Kitap ve Sünnet`te anlamını bulan sınırlarını değiştirir, ulemayı kendilerine saldırı alanı seçerler. Hareket, ekol haline gelir. Yeni fertler yeni inaçlar oluşturan düşünce ekolü oluşmuş olur. [7]
        Ancak ilğililer tarafından İslâm`ın bazı ibadetleri hala uygulanmaktadır. Bu yüzyılda marifete erişince ibadet sorumluluğunun düştüğü inancı henüz oluşmamıştır. İlgili ibadetler reddedilmez ancak yeni yorum ve unsurlarla değişik ibadet biçimleri oluşturulur. Bunlar içerisinde en çok kabul gören zikir olur. Kur`an`da çok farklı anlamlarda kullanılan zikr, sûfiler tarafından sadece bazı kelime ve cümlelerin sürekli tekrarı biçiminde anlaşılır ve kabul edilir. Belirli sayılarda ifade edilen Allah, Sübhanallah, Allah-u Ekber gibi sözler diğer ibadetlerden (namaz, oruç, hacc vs.) daha çok rağbet gören tasavvufa özgü olan bir ibadet anlayışına dönüşür. [8]


        Hicri 3. yüzyıl, tasavvufun en canlı dönemi durumundadır. Kişisel zühd hareketinden felsefî, itikadî bir sistem haline dönüşen hareket, bu yüzyılda asıl kimliğini kazanmaya başlar. Oluşan sistemi öğretecek şeyhler ve onlardan tasavvufu öğrenmek isteyen müridler görülmeye başlanır. Farklı kültür ve inançlardan birçok unsurlar ve özellikler alınarak hazmedilir, yeni bir kalıba dökülür. Artık hareket sadece toplumdan uzak durmak isteyen mistik ruhlu kişilerin değil, toplumu ilgilendiren bir düsünce akımı haline gelir; sistemleşir, olğunlaşır.

        Öğretinin sağlıklı gelişmesi için şeyh-mürid ilişkisi kesin kurallara bağlanır. Sonradan hadis diye nitelenecek olan, aslında Beyazıd Bistâmi`nin sözü olan „Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır“ sözü bir nass muamelesi görür.


        Bazıları Tanrıyla bir olacak kadar yüceldikleri iddiasını ileri sürerler. Bunlar kullar için farz olan ibadetlerin kendilerinden kalktığını iddia edenlerin bir anlamda ilkleri olurlar. Bu durum ileride büyük ilgi görecek ve İslamî yaşantıya sahip olmayanların sığınağı haline gelecek olan tasavvuf, belirli durumlarda ibadetlerden sorumlu olmama anlayışını oluşturacaktır.Şeyhlik iddiasında bulunanlar öğretilerini halka anlatmaya başlarlar. Bu inanç ve düşünceler halk açısından büyük ilgiyle karşılanır. Fazla geçmeden de kabul görür. [9]


        Zaten İslâm`ı tam bilmeyen halâ eski inançları üzerinde müslüman kimliğiyle varlıklarını devam ettirenler bu vesileyle tasavvufu kendilerine sığınacak bir barınak olarak görürler. Çünkü genel kabul görmesi nedeniyle tasavvufun belirli meşrulaştırıcılığı söz konusu olmaya başlamıştır.

        Önceleri sistemsiz olan tasavvufî düşünceyi, ilk defa sistemleştirme girişiminde bulunan kişı, Zün-Nun el-Mısrî olur. Kendinden önceki zahid ve sûfilerin düşüncelerini birleştirip, geliştirir, Halkın anlayacağı şekle sokar. Düşüncesinin en büyük iddiasını Allah`a ait bilginin ancak vecd yoluyla elde edilebileceği inancı oluşturur. Ona göre vecde sahip olmak için tasavvufa mensup olmak şarttır. Böylelikle o Allah`a ulaştıran bilgiyi elde etmenin safhalarını ve şartlarını belirler ve bunları belirli bir sistem halinde ifade eder.
        Onun bütün bu çalmaları zındıklıkla suçlanacak kadar tepki çekerse de zamanla ortalık yatışır. Hatta başta onu suçlayanlar zamanla onu önder kabul ederler. [10]



        [1] -Tenasuh 158, 158
        -Louis Massignon, [Hulul , İA 5/1. cilt sayfa 584]
        [2] Fahri 192 [ Prof. Dr. Macit Fahri, İslam Felsefesi Tarihi, Çev: Kasım Turhan, İklim yy. İst. 1987]
        [3] İslam 170-171 [ Prof. Dr. Fazlur Rahman, İslam, Çev: Doç.Dr. Mehmet Dağ, Doç. Dr. Mehmet Aydın, Seçuk yy. ist. 1981]
        [4] Diriliş 131,136 [Prof.Dr. Subhi Salih, Ölümden sonar diriliş, Çev Doç. Dr. Şerafeddin Gölcük, Kayıhan yy. 2. baskı. ist. 1981]
        [5] Ibn Haldun, 68 (uludağın notu) [Ibn Haldun, Tasavvufun mahiyeti, Çev: Süleyman Uludağ, Dergah yy. ist. 1984]
        [6] İslam 167, 177
        [7] İşari Tefsir 17 [ Doç. Dr. Süleyman Ateş, İşari Tefsir Okulu, AÜIF yy. Ank. 1974]
        [8] - Pendnâme 27 [Feriduddin-i Attar, Pendnâme, Çev: M.Nuri Gençosman, MEB yy. Devlet Kitabları, ist. 1968]
        -İslâm 191
        [9] Çubukçu 175,176 [ Prof. Dr. İbrahim Agâh Çubukçu, İslam Düşüncesi hakkında araştırmalar, AÜİF yy. Ank.1972]
        [10] İslam 169
        -İslam Tarihi 4/139 [Prof. Dr. İbrahim Hasan, İslam Tarihi, Çev: Komisyon, Kayıhan yy. 6 cilt, ist. 1985]
        -Hitti 2/669 [Prof.Dr. Philip K.Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, Çev: Prof.Dr. Salih Tuğ, Bogaziçi yy. 1980]

        ...

        Comment

        • yeşil
          Uzman Üye
          • Oct 2011
          • 105

          #5
          Döneme ismini verecek kadar önemli olan diğer bir şahsiyet Beyâzid Bistâmî`dir. Horasan`ın Bestam şehrinde doğan ve Zerdüşt bir geçmişe sahip bir ailenin çocuğu olan Beyazîd, tasavvufa temel olacak bazı esaslar oluşturur, yeni inançlar getirir. Bunların en önemlisi Bir`de yok olma ve şathiyedir. Bir`de yok olma inancı Vahdet-i Vucûd inancının habercisi durumundadır. Hint okenli Bir`de yok olma inancını Beyâzıd, Ebû Ali el-Sındî`den alarak tasavvufa dahil eder. [1]


          Buna göre kişi rhî ve bedenî bazı imtihanlara muhatap olur ve başarırsa Tanrı`yla bir olma durumuna erişir. Bu Kulun Tanrı katına çıkması biçiminde gerçekleşebileceği gibi, Tanrının kulun seviyesine inmesi biçiminde de gerçekleşir. Bu gerçekleştiğinde de Tanrı-kul ayrılığı kalkmış olur. (el-fenâ fi`t Tevhid)


          Kendisini Tanrıyla bir olarak gören kişi de elbetteki normal insana oranla farklı özellikler taşıyacaktır. Bu özellikler, Bistamî`de nasslara tamamen aykırı şekilde açığa çıkan şathlar olur. Sûfînin kendi varlık ve benliğinden habersiz hale geldiği, sekr halinde iken söylediği ve nasslara ters görünen sözler anlamındaki şathlar, sonradan tamamıyla tasavvufun en önemli konu ve kavramlarından birisi olur. Sûfilerin iddiasına göre cezbe ve vecd haline erişen bir sûfi duyular aleminin dışına çıktığı için, o anda duyular alemiyle uyuşmayan sözler sarfeder.


          Bu sözlerin sûfinin o andaki durumuyla ilgili olduğu, o hali yaşamayanların bu durumu bilemeyeceği iddia edilir. Tasavvuf mensubu olmayanlar tarafından en çok eleştiri konusu edilmiş olan bu şathlar sûfiler tarafından arzulanan ve ulaşılmaya çalışılan bir halin ifadesi olarak görülmüş ve savunulmuştur. Onlar bu durumu içkiyle sarhoş olan kişinin farklı aleme geçip, (öyle zannedip) sarhoş olmayanlara ters gelen şeyle ifade etmesine benzetirler ve böylelikle durumlarını açıklayıp meşrulaştırmaya çalışırlar. Ancak bu açıklamalar inandırıcı olmamıştır ki, şathlar bir çok sûfinin hayatına mal olmuştur.[2]

          Çok sayıda sûfide şath açığa çıkmasına rağmen şath denildiğinde özellikle iki isim akla gelir, bunlardan birisi Beyâzıd iken, diğeri gelecek yüzyılın sûfilerinden Hallac-ı Mansur`dur.

          Onların isimleri şathla bütünlük sağlayacak kadar tanınır olmuştur.


          Beyâzıd`ın şathlarına örnek verecek olursak, o şunları söyler:
          „Öyle bir deniz geçtim ki, Peygamberler onun kıyısında durdu. „
          „Cehennem dediğin nedir ki?, Onu görsem hırkamın ucuyla söndürüveririm.“
          „Kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim.“ Ne de büyük zuhurum var.“ [3]

          „ Allah beni bir defa yükseltti, önüne oturttu ve bana şöyle dedi: „Ey Ebû Yezid, yaratıklarım seni görmeyi arzuluyorlar.“ Bunun üzerine ben dedim ki; „Beni vahdaniyetinle donat ve Sen`in benlik elbiseni bana giydir ve beni ehadiyetine yükselt, ta ki, yaratıkların beni gördüklerinde diyebilsinler: „Seni( yani Allah`ı ) gördük ve Sen O`sun“ Fakat Ben (Ebû Yezid) orada olmam“, Hak`kı Hak`la gördüm, ve bir zaman Hak`da Hak`la birlik oldum. Ne nefes, ne dil, ne kulak, ne başka birşey vardı. Vakta ki, Tanrı kendi nurundan bana göz verdi, o zaman O`na O`nun nuruyla baktım ve O`nu kendi bilgisiyle gördüm, O`nun lutfunun diliyle, kendisiyle görüştüm: „ Seninle benim hâlim nasıldır ?“ dedim. Bana „Ben seninle senim. Senden başka Allah yok“ dedi. [4]

          Bayazidi Bestami’nin bazı söylevlerinden seçmeler :

          “Allah’a andolsun ki benim bayrağım Muhammed (S.A.V)’in bayrağından daha büyüktür! Benim bayrağım nurdur. Altında bütün insanlar ve cinler ve peygamberlerden olanlar bulunuyor.” [5]
          “Benim bir benzerim ne gökte bulunur; ne de benim sıfatlarımın bir benzeri yeryüzünde bilinir!” [6]
          “Musa Peygamber, Allah’ı görmek istedi. Ben ise Allah’ı görmeyi değil, Allah beni görmeyi irade buyurdu!” [7]

          Bu ve benzer sözler, o günlere kadar müslümanların arasında görülmemiş şeylerdi. Hele sahabe ve tabîunda hiç görülmemişti. Ancak dönemin sûfileri bütün bunları Allah`la bir olacak kadar yücelmiş kullar oldukları inancıyla dile getirirler. Karşı çıkanlara da, kendilerinin bâtınla uğraştıklarını ve aslın bu olduğunu, halbuki kendi dışındakilerin kabuğa (zâhir) takılıp kaldıklarını, zâhirle (şeriatla) kendilerini değerlendiremeyeceklerini iddia ederler.

          3. yüzyılın en mûtedil sûfilerinden olan Cüneyd, nasslara bağlılıkla, yukarıda anlatılan düşünceler arasında gidip, gelir. Çağdaş bir araştırıcının ifadesiyle, Vahdet-i Vûcud çukurunun kenarında dönüp durur.[8]

          O marifet bilgisini kabul eder ancak bir sınır getirir. Bu bilginin naslara aykırı olmaması gerektiğini savunur. Bid`at olarak nitelenen ve tasavvufn esaslarından olan tesbih, zikr gibi konulardan dolayı suçlandığında „ Ben Allah`a doğru götüren bir yolu reddetmem“[9] cevabını verir.

          Beyazıd gibilerini, hayali güçlerine aldandıkları düşüncesiyle suçlar: „Kim sûlûktan önce Kur`an ezberlemez, hadis yazmaz ve fıkıh öğrenmezse ona iktida etmek caiz olmaz“ [10] diyerek Bestâmiler`in temsil ettiği anlayışa karşı çikar. O özelliklet tevhid inançı üzerinde durur ve bunu her türlü bozuk inanca karşı korumaya çalışır. Ancak bunu yaparken bir ayağı da tasavvuf üzerindedir. O bu özelliğiyle ileride isminden bahsedilecek olan fakat sınırları tam belirlenemeyen Sûnni sûfiliğinin temsilcisi durumundadır. Cüneyd, Beyâzıd`da en basit biçimde ifadesini bulan panteizme bir sınır çizme gayreti içinde olur. Fakat başaramaz. Dolayısıyla Cüneyd, inanç ve düşünceleriyle değil, sadece ismiyle yaşar. Onun, yaptığı en önemli iş tasavvufun sivri yönlerini törpülemek olur.

          Aynı dönemde, İslâmî bir yapıyı temsil ettiği kadar sûsi de olan ve İslâm`ın sınırlarını taşmayan bir tasavvuf oluşturmaya çalışan Muhasibî`de vardır. O, tasavvufun temelinde yer alan ilahî aşk inancını tasavvufun bünyesine tamamen ayrılmayacak şekilde adapte eder.[11]
          Onun temsil ettiği tasavvuf anlayışı Selefî, Felsefî, ehl-i Sünnet tasavvufu üçlüsünün sonuncusunda yer alır. Onun esaslarını belirler. Bunu yaparken de zamanın İslam dışı tasavvufuna çeki-düzen vermeye çalışır.

          [1] Fahrî 192,193
          [2] Mukaddime 2/259 [ Ibn Haldun, Çev: Zakir Kadiri Uğan, Devlet Kitapları, 3 cilt,ist 1970]
          Ayrıntılı bilgi için bkz:
          - İbn Haldun 133 [ Tasavvufun Mahiyet, Çev: Süleyman Uludağ, Dergah yy. ist 1984]
          - GölpInarlı 83-85 [Abdülhaki GölpInarlı, 100 Soruda Tasavvuf, Gerçek yy. ist. 1985]
          - Sülemi 12 [ Dr. Süleyman Ateş, Sülemi ve Tasavvufu Tefsiri, Sönmez Neş. ist. 1969]
          [3] Gölpınarlı, 84 : Sülemi, 13 : İbn Haldun, 59, 121,153 : Fahri, 193
          [4] Güngör 255, 256 [Prof. Dr. Erol Güngör, İslam Tasavvufunun Meseleleri, Ötüken yy. ist. 1982]
          [5] ( Bayazidi Bestami ve İslam Tasavvufunun özü, Celal Yıldırım, Demir Kitabevi, Aralık 1978 baskısı, sayfa 263 ).
          [6] (Yukarıda adı geçen kitap, sayfa,sayfa 265 ).
          [7] (Yukarıda adı geçen kitap, sayfa 320 ).
          [8] Fahri, 198
          [9] Hitti. 2/675
          [10] İşâri Tefsir, 73
          -Corbin ,194 [Henry Corbin, İslâm Felsefesi Tarihi, Çev: Prof.Dr. Hüseyin Hatemi, İletişim yy. 1986]
          [11] Güngör 70,72


          ...

          Comment

          • yeşil
            Uzman Üye
            • Oct 2011
            • 105

            #6
            F - HİCRİ 4. YÜZYIL TASAVVUFU VE HALLÂC-I MANSUR

            4. yüzyıl tasavvufuba olduğu kadar, sonraki dönem tasavvuflarının da odak noktası olan Hallac-ı Mansur, araştırıcıların her zaman ilgisini çekmiş bir şahsiyettir. Zerdüşt bir ailenin mensubu olan samimi bir zahid görünümüyle kendisine her dönemde taraftar bulmakta zorlanmayan Mansûr`un bir de bu parlak görünümünün arkasında, pek ayrıntılı durulmayan ve çoğu zaman es geçilen bir yönü daha vardır. Onu ve düşüncelerini daha iyi tanıyabilmek, böylelikle de 4. yüzyıl tasavvufunun rengini anlayabilmek için bu arka plandaki özellikleri bilmek zorunludur.

            Hallâc-ı Mansur`u idama götüren mahkeme heyeti, bildiğimiz kadarıyla, zamanın ünlü bilginlerinden oluşturulur. Bu yönüyle onun mahkemesi oldu bittiye getirilen formaliteden bir mahkeme niteliği taşımaz. Birçok şahidler dinlenir. Hatta Mansur`un yakın arkadaşı ve ünlü sûfi Şiblî de şahit olarak dinlenir. Şiblî arkadaşını kurtarmak için onun deli olduğunu ileri sürer. Kendisi hakkındaki ithamları da deli olduğu iddiasıyla cevaplar ve yarğılanmaktan kurtulur. Ancak Mansur konusundaki deli iddiası mahkeme heyeti tarafından gerçekci bulunmaz. Bunun nedeni geçmişteki bazı olaylardır. Şöyle ki : O dönemde devleti ve toplumu büyük oranda rahatsız eden bir unsur varlığını sürdürmektedir. Bu mal ve kadın ortaklığına dayanan ve komün devleti niteliğindeki Karamatî devletidir. Mansur bu son mahkumiyetinden yıllar önce bu devletin casusu olduğu kanaatiyle mahkeme edilir ve dokuz yıl hapse mahkum edilir.[1]

            Sözkonusu mahkumiyetinin bitiminden bir müddet sonra ele geçirilen yeni bulgular casusluk iddiasını daha da güçlü kılar ve devam ettiğini gösterir. Zaten bu muhakemenin sonrasında da idamına karar verilir. İdamından sonra da evinde yapılan aramalarda tamamen çözülemeyen, ancak siyasi nitelikli olduğu anlaşbir çok şifreli mektup bulunur.[2]

            Sonradan taraftarları tarafından şathları nedeniyle idam edildiği iddiası yaygın bir kanaat olarak ileri sürülmesi nedeniyle işin gerçek yönü hep gözardı edilir. Onun idamına neden olan siyasi sebepler üzerinde hiç kimse durmaz.[3]

            Onun şathlar nedeniyle idam edildiği kanaati bir iddia olarak kalmaya mahkumdur çünkü mevcut tarihi belgeler bunun aksini isbatlar niteliktedir. Zira aynı dönemde pek çok sûfi onunkine benzer şathlar ifade etmelerine rağmen bir zorlukla karşılaşmamıştır. Şiblî örneğinde olduğu gibi deli oldukları veya benzeri mazaretlerle kendilerini kurtarmayı başarmışlardır.

            Bu nedenle Mansur`un idamında şathları asıl neden olarak ileri sürmenin hiç bir mantıkî tarafı mevcut görünmemektedir, en azından mevcut belgeler açısından. Zaten onun mahkemesinde şathların pek gündeme gelmediği de günümüze gelen bilgiler arasındadır. İdamından sonra evinin tekrar anaması da konunun şathlardan başka olduğunu gösterir mahiyettedir.

            Ayrıca o, hakkındaki siyasi suçlamalara haklılık kazandıracak tutum ve davranışları her zaman korumuştur. Örneğin her gittiği bölgede inanç ve düşüncenin taraftarı gibi görünme siyasetini alışkanlık haline getirmiş durumdaydı. « Dış görünüşüyle zahid bir sûfi olan Hallac, bulunduğu yöre halkının Mu`tezile mezhebine bağlı olduğunu görünce Mu`tezili oluyordu. İmamiyye mezhebine mensup olanları gördüğnde ise onlardan oluyor ve onlara imamları hakkında bilgi sahibi olduğunu göstermeye çalışıyordu. Ehl-i Sünnet mensupları arasında da Sünni oluyordu. »[4]

            Bunların sonucunda öyle görünüyor ki Karamâti casusu olduğu kanaati kuvvet kazanmış, bulunan mektuplar da bunu iyice kuvvetlendirmişti. Ayrıca Karamatilerle onun arasında bağlantı kurmaya neden olacak başka şeyler de sözkonusuydu. Bunlar genellikle inançlarla ilgiliydi. Karâmatiler`de yaygın olarak görülen inançlara Mansûr da sahipti ve propagandasını yapmaktaydı. Bunların en önemlisi hulûl ve tenâsuh inançlarıydı ki, Mansur`un bunlarla ilgili sözleri sonradan şath olarak nitelenmiştir. Halbuki bunlar birer şath olmaktan ziyade, onun sahip olduğu inancın ifadeleri olduğunu daha çok doğrular niteliktedir.[5]
            Onun hûlul düşüncesiyle ilgili sözlerinden bazıları şunlardır ki bunların birer şiir şeklinde ifade edilmiş olması sekr halinde söylenen sözlerden ziyade bilinçli olarak ifade edilmiş sözler olduğunu gösterir mahiyettedir :

            Senin ruhun benim ruhuma şarabın saf su ile karışması gibi karışmıştır.
            Sana herhangi birşey dokunduğunda bana da dokunur,
            Ey Allah`ım, her durumda sen, benimsin.
            ..........
            Ben sevdiğim O`yum ve sevdiğim O benim,
            Biz bir vücutta sanki iki ruhuz
            Eger sen beni görürsen O`nu görmüş olursun,
            Ve eğer sen O`nu görürsen ikimizi birlikte görmüş olursun.
            ...........
            O yücelikte “Ben, “Biz”, veya “Sen” yoktur,
            “Ben”, “Biz”, “Sen” ve “O” hep biziz. [6]

            “Hallac`ın tasavvufi görüşleri arasında şu husus dikkat çekicidir:
            1-Tanrı insana hûlul eder. Başka bir deyişle lâhut nâsut`a girer..
            2-Hallac`a göre hulûl lutfuna nail olmak için insanın gönlünü kötülüklerden ve her türlü hevesden temizlemesi gerekir...
            3-Hallac`ın üzerinde durduğu bir husus da bütün dinlerin birliği meselesidir.”[7]

            Birçok bâtınî yorumlarla dile getirilen bu ve benzeri sözler, şifreli mektuplarla birlikte Karamatî casusluğunun delilleri olarak görülür ve idamına karar verilir. Eğer Mansur`u mazur göstermek için mahkeme heyetinin sûfilerden kurulu olmadığı, bundan dolayı mahkeme heyetinin onu ve durumunu anlayamayacakları, bu nedenle yanlış kanaatlere sahip olunacağı ileri sürülecek olursa, bu pek haklı görünen bir iddi olmayacaktır. Şu açıdan; mahkeme heyetinde sûfi olarak dinlenen Şiblî`nin dışında bulunmaz ancak şu kesin olarak bilinmektedir ki, herkes tarafından büyük sûfi olduğu tartışmasiz kabul edilen Cüneyd-i Bağdadî, Mansûr`un hocasıydı ve onun düşünceleri Cüneyd tarafından da hoş karşılanmamıştı. Bu nedenle de onu meclisinden kovmuştu. Halbuki o başta Cüneyd`in seçkin öğrencilerindendi. Ve Cüneyd ona kendi elleriyle tasavvuf simgesi olan hırkasını giydirmişti. Üstelik sadece Cüneyd değil, daha birçok sûfi Mansur`la ilişkisini kesmiş ve o da bunu üzerine uzun süre İran taraflarına giderek gözden uzak kalmayı tercih etmişti.[8]

            Eğer Cüneyd ve benzeri büyük Sûfiler onu anlayamamışlarsa, o zaman sormak gerekir peki kim anlayacaktı ? Bu durumda onu kurtarıp aklamaya çalışmak için duygusal savunmalara girmek bir anlam ifade etmez.

            Hallâc-ı Mansur üzerinde özellikle durmamızın sebebi, 4.yüzyıl tasavvufunda en önemli kişi olmasındandır. Dönemini tek başına temsil edecek niteliktedir. Onu ve düşüncelerinin bilmek 4.yüzyıl tasavvufunu da büyük ölcüde bilme imkanı sağlayacaktır. Mansur örneğinde olduğu gibi bu dönemde tasavvuf birçok batınî unsuru ve Hind`den gelen inancı bünyesine alır. Özellikle Hint mistizminin etkisi açıktır. Bunda Hint ve civarına birkaç kez giden Mansûr`un payı büyüktür. Ayrıca geçen yüzyılda tasavvufi anlamda oluşmaya kerâmet inancının bu yüzyılda daha da geliştiğini görüyoruz. Kerâmet artık, Allah`ın kuluna verdiği bir lutuf (İsami anlayışa uygun olan kerâmet düşüncesi budur ve bunu reddedecek bir yorum bilmiyoruz) olmaktan ziyade kendisinin gayb alemiyle irtibatlı olduğunu ispatlamada delil olarak kullanıldığını görüyoruz.
            Hallâc-ı Mansur`da sözlerinin doğruluk delili olarak (veliliğinin isbatı !) kerâmet olarak nitelediği harikulade olaylar gösterir. Ancak kaynakların bildirdiğine göre, onun delil olarak ileri sürdükleri kerâmetten ziyade hokkabazlık ve sihir mahiyetinde şeylerdi ve Mansur bunları özellikle Hint seyahatleri sırasında Hint mistiklerinden öğrenmişti.[9]

            Zaten kendi müridlerinin ifadelerinde de açığa çıktığına göre, o Hint mistiklerinin birçok ibadet şekillerini de benimsemişti. Örneğin yatmayıp, ayakta uyumak bunlardan sadece birisidir.[10]

            Hallac-ı Mansur örneği 4.yüzyıldaki tasavvuf düşüncesinin boyutlarını göstermesi açısından bize şunu bildirmektedir :
            Önceki dönemler de zühd eğilimi olarak başlayıp, zamanla sistemleşerek ayrı bir inanç ve yaşantı biçimine dönüşmeye başlayan genel anlamıyla tasavvuf, İslâmî kaygılardan uzak olduğu kadar, siyasi çıkar ve gayeler peşinde koşturanların da bir sığınağı durumuna gelir. Fakat herşeye rağmen dönemin bütün tasavvufi düşüncesini bir kalıp içerisinde düşünemiyoruz. Çünkü 4. yüzyıl tasavvufu çok renkli ve sesli bir kimlik kazanma eğilimindedir. Ayrıca felsefî birçok unsur tasavvufun bünyesine bir daha ayrılmayacak şekilde yerleşmeye başlamıştır. Bunlardan en önemlisi Eflatun`cu idealizmin bazı yorum ve görüşleridir.[11]

            Bu arada oluşturulan yeni ibadet şekilleri de gündemdedir. Raks ve müzik bunlardan en önemli ibadet veya ibadet takviyesi unsurlar olarak algılanmaya başlanır.Özellikle bu ikisi bir daha ayrılmamak şartıyla tasavvufta yerlerini alırlar. [12]

            Tasavvufun bu oluşum ve değişimine tepkiler sadece dıştan değil içten de gelir. Herbiri birer değerli kaynak olan eserlerin sahibi durumundaki ünlü bazı sûfiler, o günün tasavvufunu çağdaş bir bakış açısıyla eleştirip, bozulmaya karşı çekidüzen verme gayreti gösterirler. Bunlardan en ünlüleri Serrâc (Ö.H.376/M.988), Kelâbâzî (Ö.H.380/M. 990), Ebu Talip Mekkî (Ö.H.386/ M.996), Sûlemi(Ö.H.412 /M. 1021) dir. Onların içeriden kişiler olarak eleştirileri oldukça anlamlı ve değerlidir. Aynı anda zamanlarının tasavvufunun en önemli tanıkları durumundadırlar. Onlar mensubu oldukları hareketin hergün islâm`dan biraz daha sapmasını önlemeye çalışırken bu arada da tasavvufu kendi yorumları çerçevesinde meşrulaştırmaya çalışırlar. İslam`ın sınırları içerisinde bir tasavvuf oluşturma gayreti güderler.



            [1] -Fahri 195; - Hitti 2/686
            -Cüveyni 3/94 [Alaadin Ata Melik Cüveyni, Tarih-i Cihangûşa, Çev: Doç. Dr. Mürsel Öztürk, Kültür ve Turizm Bakanlığı yy. Ank. 1988]
            [2] - Gölpınarlı 86
            -İslam Tarihi, 120
            [3] „Hallacı katleden şeriat değil, politikadır“ (Kitab-üt Tavasin (Öztürk`ün notu) ,26) [ Kitab-üt Tevasin- Hallac-ı Masur, yay. Haz. Yaşar Nuri Öztürk, İst. 1976]
            [4] İslam Tarihi 4/143
            [5] -Gölpınarlı 86
            -O´leary 120 [De Lacy O`leary , İslam Düşüncesi ve Tarihteki Yeri, Çev: Hüseyin Yurdaydın, Yaşar Kutluay AÜİF yy.2. baskı Ank. 1971]
            [6]- Nicholson, 128-130 [Reynald A. Nicholson, İslam Sûfileri,,Çev: Komisyon, Kültür Bk.yy, İst. 1978]
            -Hitti 2/646
            [7] İslam Düşünürleri 20,21 [Prof. Dr. İbrahim Agah Çubukcu, AÜİF yy. ]
            [8] İslam 172 ; Corbin 197
            [9] İslam Tarihi 4/144
            „Hallac`ın ise kehanet ve sihire benzer halleri vardı. Onun sihir konusunda kendisine nisbet edilen kitaplarıda vardır.“ (Teymiyye, 2/454)- [Şeyhül İslam ibni Teymiyye- İbn Teymiyye Külliyatı, Çev: Kurul, Tevhid yy. İst. 1986 , 5 cilt]
            [10] Fahri, 194
            [11] Massignon 28, 29 [Louis Massignon, Tasavvuf, IA 12/1]
            [12]- Türk Edebiyatı 126 [Ord. Prof. Dr. Fuat Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, Yy. Haz. Dr. Orhan F. Köprülü, Nermin Pekin, 2. baskı, ötüken yy. Ist. 1980]
            -Mazeheri 9,199 [ Ali Mazeheri- Ortaçagda Müslümanların Yaşayışları, Çev: Doç. Dr. Bahriye Üçok, Varlık yy. Ist. 1972]


            ...
            Last edited by yeşil; 30. November 2011, 06:42 PM.

            Comment

            • yeşil
              Uzman Üye
              • Oct 2011
              • 105

              #7
              G - HİCRİ 5. YÜZYIL: TASAVVUF YENİ BİR İNANÇ SİSTEMİ

              Tasavvuf hicri 5. yüzyılda önceki dönemlere oranla daha farklı nitelikler kazanır. Bu dönemde de tasavvufu başlıbaşına, diğer bir ifadeyle nev`i şahsına münhasır hale getirmek için çalışmalar yapılır. Bunun için değişik kültür ve inançlardan bazı özellikler ve unsurlar alınır. Ancak daha önemlisi, onu önceki dönemlerdekinden ayrı inanç ve yaşantı tarzı yapma girişimleri bu dönemde iyice kesinleşir. Artık müslüman toplumun bünyesinde şeklen bazı İslâmî unsurları benimsemiş, aslında İslâm`dan ayrı bir inanç ve yaşantı tarzı oluşmuş durumdadır. [1]

              Bunu bir iddia, ondan da öte ağır bir iddia olarak değerlendirenler çıkabilir. Fakat bunun iddia olmayıp, gerçeğin kendisi ve özeti olduğunu az bir araştırma dahi kolaylıkla gösterebilecektir.
              Bu yüzyılda, halkın bakış açısıyla tasavvuf anlayışına- ki bunun en önemli özelliği basit ve felsefî özelliklerden uzak olmasıydı- katkı, İslâm`ı kabul eden Türkler`den gelir. Türkler`in şamanist dönem din adamları olan Şamanlar, yeni yapı içerisinde varlıklarını sürdürebilecek oalan olarak tasavvufu görür ve onun çatısı altında faliyetlerine devam ederler. Böylelikle dünün şamanları bugünün dervişleri oluverirler.[2]

              Sûfiler siyasi bir etkinlik kazanmak amacıyla Hallac-ı Mansur örneğinde de olduğu gibi daha fazla kayıp vermemek için, tasavvufu halk arasında yayıp, halkı kendi kontrollerinde örgütlemeye çalışırlar. Bunu da kolaylıkla başarırlar. Kelamın ve felsefenin, entellektüel hiçbir fonksiyonu olmayan düşünce ve yorumlardan bıkan kitleler, onaylarını tasavvuftan yana koyarlar. Özellikle islâmî yapı içerinde yeni yer almış kitleler ( örneğin Türkler) geçiş döneminin kolaylaştırıcı özellikleri, ondan da öte eski inanç ve alışkanlıklarının devamını meşrulaştırıcı özellikleri nedeniyle tasavvufa eğilim gösterir ve onu tutarlar. Tasavvuf onlar için bir sığınak olur. Çünkü böylelikle fakihlerin sorgusundan kurtulma, dine uymayan davranışlarını, bâtınî yorumlar maskesi altında devam ettirme fırsatı bulmuş olurlar.[3]

              Tasavvufun halkın seviyesine inip kitleler tarafından kabul gördüğü ve bunun yanısıra seçkinlerin biraz daha felsefeleştiği bu dönemde, içten eleştiri yapanlar da yok değildir. Cüneyd, Serrâc, Kelâbâzî, Ebu Talip Mekkî geleneğini bu dönemde Kuşeyrî (Ö.H.465/M.1072) ve Hücvirî (Ö.H. 470/ M.1077) devam ettirir. Ancak onların tasavvuf, özellikle de bazı sûfilere yönelik eleştirileri, eleştirilmeyen konuların iyi, normal olduğu gibi bir anlayışa yol açar. Böylelikle tasavvufun halk arasında kabulû daha da kolaylaşır.

              İslâm`ı temsil eden bu insanlar bile, tasavvufun bazı özelliklerini benimsediklerine göre tasavvuf uyulması gerekli bir yoldur anlayışı oluşur. Sözkonusu şahsiyetlerin tasavvufu oldu kadar genel eğilim olan ve oluşma safhasını henüz tamamlamamış bulunan Ehl-i Sünnet inancını temsil etmeleri, iki düşünce arasında köprü görevi görür. Gazzâli ile Ehl-i Sünnet`in bir bölümünü oluşturacak olan tasavvufa meşruluk zemini hazırlanır. Tabiki bu genel hatlarıyla nassların sınırını taşmayan bir tasavvuf veya o sınırlara dahil edilmeye çalışılmış inanç ve yaşantı türüne yöneliktir.[4]

              Biz burada özellikle Kuşeyri`nin sûfi sıfatıyla gerçekleştirdiklerinden ziyade, zamanın tasavvufuna getirdiği eleştirileri aktarmak istiyoruz. Böylelikle 5. yüzyıl tasavvufunun İslâmi karakteri(!) daha iyi anlaşılmış olacaktır:

              “Şimdi sûfiler şekil ve kıyafet bakımından eski sûfilere benziyor ama, ruh ve muhteva bakımından başkalaşmışlardır. Tasavvuf yolunda bir duraklama ve gevşeme başgöstermiştir. Daha doğrusu bu yol hakiki manasıyla yok olup gitmiştir. Kendileriyle hidayete ulaşıan şeyhler vefat edip gitmiş, şeyhlerin gidişatına ve adetlerine tâbi olan gençler azalmış, vera` kaybolmuş, vera` sergisi dürülmüş, tamah kuvvetlenmiş, ihtirasların kökleri ve bağları güçlenmiştir. Şeriata hürmet hissi kalblerden zail olmuştur. Dine karşı kayıtsızlığı manfaat temin etmenin en güvenilir vasıtası olarak kabul eden zamanın sofuları haram ile helal arasında fark görmez olmuşlar, dine ve din büyüklerine karşı saygısız olmayı din haline getirmişlerdir. İbadet etmeyi hafife almışlar, namaz kılmayı ve oruç tutmayı basit bir şey saymışlar, gaflet meydanında at koşturmuşlar, nefsâni arzulara kendilerini teslim etmişler, işlenmesi mahzurlu olan şeyleri hiç aldırmadan işlemişler; halktan, kadınlardan ve zâlim devlet adamlarından temin ettikleri şeylerden hiç çekinmeden faydalanmışlardır.
              Sonra bu nevî kötü şeyler yapmaya da kanaat etmiyerek bir de en yüksek manevî hallere ve hakikatlara işaret etmişler, bu gibi şeylerden bahsederek kulluk boyunduruğundan kurtulup hürriyete kavuştuklarını, Allah`a vuslat hali ve hakikatı ile muttasıf olduklarını, daima Hak ile kâim bulunduklarını, üzerlerinde kendi iradeleri değil de Allah`ın hükmünün câri olduğunu, nefsaniyetlerinin yok olup fenâ mertebesine ulaştıklarını, işledikleri haramlardan veya işlemedikleri farzlardan dolayı azarlanıp yerilemeyeceklerini, ahadiyetin sırlarını keşfen bildiklerini cismâni varlıklarının çarpılma ve kapılma suretiyle kendilerinden tamamen alındığını, beşeri varlıklara ait hükümlerin kendilerinden sâkıt olduğunu, sözde nefislerinden fâni olduktan sonra samediyetin nurları ile bâki kaldıklarını, konuştukları zaman kendilerinden kendi namlarına başkasının, (Hakk`ın) konuştuğunu, tasarruflarında kendilerinin dışında bulunan bur Veli (Mütevelli-Hak) nin bulunduğunu, (Hal ve hareketlerinin Hak tarafından idare edildiğini) iddia etmişlerdir.
              Bazılarını yukarıda belirttiğim hususlar, içinde yaşadığımız şu zamanda bir dert halini almış ve bu durum uzayıp gitmiştir.”[5]

              H - 6. YÜZYIL TASAVVUFU : SUHREVERDİ, ARABİ, GAZZALİ

              Yaşadıkları zaman dilimleri Hicri 6. yüzyılla tam anlamıyla çakışmasa bile, 6. yüzyılı 5 ve 7. yüzyılların sınırları içerisinde biraz genişletecek olursak iki önemli şahsiyetle karşılaşırız. Bunlar sadece kendi dönemlerinin değil sonraki dönemlerin tasavvufunu da büyük oranda etkilemişlerdir. Her ikisinin de ortak yönü sûfi olmaları, tasavvufun kurtuluşun tek yolu olduğuna inanmaları, ancak buna rağmen ayrıldıkları noktalar ise sayılamayacak kadar pek çok olan iki şahsiyet. Bunlar aynı düzlemde yer alan iki düşman kardeş konumundadırlar. Her ikisi de sonraki müslümanların inançlarında derin iler bırakmışlardır. Bunlar Gazzâli ve Muhyiddin ibn Arabî`dir. İkisiyle ilgili bilgiler vermeye ve tasavvuf içerisindeki yerlerini belirlemeye geçmeden, yüzyılın genel durumunu, tasavvuf açısından belirlemeye çalışacak olursak :

              Geçen yüzyılda başlayan felsefileşme hareketi, bu yüzyılda büyk bir hızla devam eder. Hatta tasavvuf felsefesi, felsefe tasavvufu biçimine dönüşür. Bunları net olarak birbirinden alışmak zorlaşır. Felsefe ve tasavvufun ortak temsilcisi olarak Fars kökenli ve Zerdüşt bir ailenin mensubu olan Suhreverdî çıkar. Onun özellikle Mani-Zerdüşt dinlerinden tasavvufa taşıdığı unsurlar büyük oranlara ulaşır. Düşüncelerini Felsefe bölümünde incelediğimiz Suhreverdî hakkında en genel anlamda şunları söyleyebiliriz :
              O, teosofiden panteizme geçişin son basamağını oluşturur. Düşünceleri ve inançları adeta inançlar mozayiği gibidir ve bu şekliyle tasavvuf tarihine, büyük sûfi veli olarak geçer. Büyük kumandan Selâhaddin Eyyubi tarafından idam ettirilmesi halkın gözünde konumunu daha da büyütür ve büyük şehid kabul edilir. O 36 yaşında idam edilir, ancak bir anlamda öğrencisi olan Muhyiddin ibn Arabî onun düşüncelerini daha ilerilere götürmenin bayraktarlığını yapar. Her ikisi de felsefi ontolojiyi tasavvufun önemli konusu haline getirmede büyük çaba sarfederler ve bunda başarılıda olurlar.[6]
              Özellikle Suhreverdî`nin Plotinus`tan aldığı sûdûr (emanation) teorisi varlık kademeleri hakkında orijinal bir görüş olarak tasavvufa geçer. Sudûr teorisi Vahdet-i Vucûd`un oluşmasında rol alan son halkalardan birisi olur.[7]

              Bu dönemde öncekilere oranla Felsefe, Kelâm, Tasavvuf ayrılığının büyük oranda kaybolduğu görülür. Ara sınırlar kalkar, hepsi birbiri içine geçer. İlk zamanların zahîdleri bu dönemde ünlü birer filozof ve kelamcı olup çıkarlar. Daha önceleri felsefe ve kelâm içerisinde işlenen konulara bambaşka yorumlar getirilir. Bu arada arasıra muhatap olmak zorunda kalınan Kur`an da hiç bir sisteme bağlanmaksızın yorumlanıp, ayetler işe geldiği gibi açıklanır.[8]

              Böylelikle ayrı ayrı konular birbirinin içerisine girip mozaik bir yapı oluşur. Buna tasavvuf felsefesi mi, akaidi mi, kelamı mı, yorumları mı denileceği artık konuyla ilgilenenlerin arzusuna bağlıdır. Ancak ismi ne olursa olsun İbn-i Haldun`un değerlendirmesiyle yapılan yorumların en önemli özelliği şudur: “Bu üç ilim gerek konu, gerek mesele ve gerek delilleri bakımından birbirinden başkadır ve ayrı ayrı ilimlerdir. Sofilerin bu sözleri, ilmî bakımdan, ilimden en uzak olan bir iddiadır.”[9]

              [1] Nedvi, 228 [ Ebu`l Hasan en-Nedvi. İslam Düşünce Hayatı, Çev: Said Şimşek, Dergah yy. Ist. 1977]

              [2] -Yurdaydın 77 [Prof.Dr. Hüseyin G. Yurdaydın, İslam Tarihi Dersleri, AÜİF yy. 2.baski 1982]
              -Karahanlı 3,11 [Doç.Dr. Reşat Genç, Karahanlı Devlet Teşkilatı, Kültür Bk. Yy ist. 1981]
              - Osmanlı 95,163,169 [M.Fuad Köprülü, Osmani imparatorluğunun Kuruluşu, Başnur Matb. Ank. 1972]
              [3] Mazeheri, 23
              [4] Çubukçu 69, İslâm 176,
              [5] Kuşeyri 63-64 [Kuşeyri Risalesi, Çev: Süleyman Uludağ, Dergah yy. Ist. 1978]
              [6] Futuhat 2/A-2, ; -Hitti 2/670, 677
              -Razi, 2 [Fahreddin Razi, Kelama Giriş ( El Muhassal), Çev: Prof.Dr. Hüseyin Atay,AÜİF yy.1978]
              [7] Güngör 86
              [8] Sülemi 13, 199-201; Nicholson 23
              [9] Mukaddime 2/608, 609

              ...
              Last edited by yeşil; 30. November 2011, 07:29 PM.

              Comment

              • yeşil
                Uzman Üye
                • Oct 2011
                • 105

                #8
                I - HİCRİ 7. YÜZYIL TASAVVUFU VE CELALEDDİN RÛMİ
                7. ve onu takip eden yüzyıllar, müslüman kitlenin toplumsal ve siyasal yapısında olduğu kadar, inanç ve düşüncesinde de büyük değişikliklerin gerçekleştigi veya eskiden beri devam eden değişikliklerin sona erdiği bir dönemi oluşturur. Bu bir anlamda Kültür İslâmı`nın oluşumunun büyük oranda tamamlandığının işaretidir. Genelde siyasî ve askeri açıdan güçlü olunan geçmiş dünemlerde kitlelerin İslam`a katılımı birçok problemin ortaya çıkmasına yol açıyordu. 7. yüzyıla gelindiğinde müslümanların siyasi ve askeri gücünden bahsetmek oldukca zorlaşır. Müslümanların yaşadığı topraklarda birçok devlet(cik)ler hakim duruma gelir.

                Daha önce zayıf olan İslamî kontrol mekanizmasının böylelikle iyice zayıflaması hatta kaybolması müslüman kitlenin Vahiy İslâmından daha da uzaklaşmasının nedeni olur. Başta Türkler olmak üzere Asyadaki birçok kavimin kitleler halinde İslâm`a geçişi ve bunların müslüman halk arasında çoğunluk teşkil edişi, Vahiy İslam`ından çok farklı bir İslâm anlayış ve yaşantısının oluşmasına yol açar. Bu, Kültür İslâmı`nın kendisidir. Bütün bunların peşisıra doğudan Moğol, batıdan Haçlı ordularınca sıkıştırılıp ezilen insanlar tam anlamıyla bir kaos ortamına itilir. Bu, siyasî ve askeri alanda olduğu kadar, inançta da açığa çıkan bir kaostur.

                Önceki yüzyıllarda etkin olan ancak entellektüel seviyede kalan felsefe ve kelâmın güç kaybedip, gittikce kaybolması veya şekil değiştirmesi, İslam ulemasının ise siyasi ve askeri güçten mahrum olması Hicri 6. yüzyılda sistemleşme aşamasını tamamlayan tasavvufa büyük imkanlar bahşeder. Her ne kadar 6. yüzyılda tasavvuf, entellektüel bir yönelişe sahip olsa da, halka inip halkın inancına hakim unsur haline gelmeye başlar. Özellikle halk düzeyinde gelişen tasavvuf 7. yüzyıl ve sonrası dönem müslüman halkın sığınağı haline gelir. Bu dönemlerde tasavvufun bünyesi içerisinde siyasi ve kültürel teşkilatlanmar başlar ki bu teşkilatlar, sonrası dönem müslümanlarının hayatında veya toplumda önemli merkezler haline gelirler.
                Bu teşkilatların en bilinen ismi Tarikat`tır. Tekke, zaviye, hankâh ve benzeri mekanlar tarikatların idari ve yönetim merkezi olurlar. Bu birimlerde faaliyet gösteren şeyh, derviş, velî vs. ünvanlı şahsiyetler halkın sadece inançlarını yönetip kontrol etmekle kalmayıp, büyük oranda siyasî bir güç de elde ederler.
                Genel kurallarını oluşturmuş, sistemleşmiş, teşekkülünü tamamlamış ilk tarikat 7. yüzyıl sonlarında Bağdatta açığa çıkar. Bu Abdülkadir el-Cîlâni (Geylani) (Ö.M.1166) adına kurulan Kadiri tarikatıdır. Daha sonra tarikatların her bölgede değişik isimlerler fakat benzer özelliklerle kuruldukları, faal bir şekilde toplumda yerlerini almaya başladıkları görülür.

                Çoğunluğu bu güne kadar varlığını devam ettiren bir çok tarikatın kuruluş döneminin genel olarak 7. yüzyıl olması raslantı değildir. Elbetteki belirli nedenleri vardır. Tarikatların bir anda ortaya çıkmasının en önemli nedeni, siyasî ve askerî birliğini kaybetmiş Müslümanların Moğol, Haçlı ve diğer bazı kavimlerin saldırılarıyla maruz kaldıkları başıboşluktur. Halk bireylere tutunmak ister. Mozaik bir karaktere sahip inançalrını ve yaşantılarını en iyi koruyup devam ettirecekleri yer olarak tasavvufu görürler.

                Halkın tasavvufa yönelişi , henüz nüve halindeki tarikatların kısa sürede teşkilatlanıp açığa çıkmasına yol açar. Bu aşamada, kelâmcılar gibi entellektüel konularla, fakihler gibi sosyal ve bireysel hayatı düzenleyen ibadet ve kurallarla uğraşmayı benimsemeyip, her türlü inanca ve mensubuna kucak açan şeyh, derviş, abdal, baba vs. ünvanlı kişiler çevrelerinde bu özellikleri nedeniyle büyük halk kitlelerini toplamayı başarırlar.[1]

                Onalr elde etmeye başladıkları siyasi ve ekonomik gücün her türlü inanca ve mensubuna sınırsız hoşgörüden kaynaklandığını farkederler. Böylelikle onların hoşgörüsü arttıkca, kitleler kendilerine daha çok bağlanır, kitleler kendilerine daha çok bağlandıkca onların hoşgörüsü daha da artar. Bunun sonucunda büyük siyasî ve askeri güç kazanan kişiler görülür. Bunlarda birisi de Celâleddin Rûmi`dir ve onun bu yönüyle ilgili düşünce ve tavrları konuya ayrı bir anlam kazandırır mahiyettedir.

                Müslümanların üzerinde ismen bile olsa İslâmî bir güç ve otoritenin olmadığı bir dönem olan 7. yüzyılda Celâleddin Rumî siyasi otorite olarak kime bağlanıp, onu meşru gördüğü araştırıcıların her zaman ilgisini çekmiştir. Konuyu araştıran uzmanların tesbitine göre, Celâleddin Rumî desteğini ve onayını uzun süre Moğollardan yana koyar. Bu ilk anda çoğu kişinin tuhafına gidebilir. Celâleddin Rumî gibi birisi, Moğollar gibi İslâm`la ilgisi olmayan hatta ona düşman olan kavmi, yönetimi desteklemesi olacak iş değildir. Ancak asıl bu anlayış yanlıştır. Çünkü, Celaleddin Rûmi yanlış tanınmaktadır.

                Onun düşünce, inanç ve görüşleri süslü, övgülü ifadelerle tanıtılan Kültür İslamı`nınkinden ayrı olarak ciddi ve delile dayanılarak araştırılsa, görülür ki Mesnevi, Fihima fih, Divan-ı Kebir, Rubailer gibi kitapların yazarı olan 7. yüzyıldaki Celaleddin Rûmi ile Kültür İslamı`nın tanıttığı Celaleddin Rûmi arasında büyük farklar vardır. Bu farkı buradaki konumuz açısından değerlendirecek olursak:
                Celaleddin Rûmi, Moğolları destekler çünkü bunda onun düşünce, inanç ve amacına ters bir durum sözkonusu değildir. Çünkü onun, İslam`ı (Tabiki Vahiy İslâmı`nı) siyasi alanda hakim kılmak gibi bir amacı sözkonusu değildir. O “Manâ aleminin sultanı” olmak amacındadır. Bu amacına bağlı olarak kendine ve amacına zarar vermediği sürece “Madde aleminin sultanı”nın kim olduğu onun açısından hiç önemli değildir. İster Selcuklu, ister Moğol olsun farketmez. O, amacını gercekleştirmek için “Madde alemi sultanları”ndaki güç değişimine bağlı olarak bazen Selcuklu`yu, bazen de Moğolları destekler. Böylelikle amacına biraz daha yaklaşmaya çalışır.[2]
                Celaleddin Rûmi kadar büyük amaçları olmasa da aynı dönemde diğer birçok şeyh, derviş , abdal ve baba`nın aynı amaçlar peşinde koştururlar. Kişisel menfaat ve çıkarlarına hizemet edeceği için olduğu kadar, İslâmi bir kaygı sözkonusu olmadan sırf “İnsanî” nedenlerle birlik - beraberlik bayrağı dalgalandıranlar da hiç eksik olmaz. Özellikle son durumda olanlar bugün dahi büyük övgülerle anılıp yüceltilen kişiler olurlar, ancak bu övgü ve takdirlerin İslam`la ilgisinin olmadığıda açıktır. Çünkü İslam açısından niteliği belirsiz bir birlik-beraberlik hiç bir anlam ifade etmez. Birlik beraberlik iyidir ve aksi fitnedir, fesattır ancak bu İslâm açısından geçerli bir durumdur. Küfrün birlik ve beraberliğinin övgüye değer bir yönü yoktur. Ancak ne gariptir ki 7. yüzyıl sufilerinin birçoğu niteliği önemsiz görülen bir birlik ve beraberlik sevdası peşinde koşturur dururlar. Bununla ilgili düşüncelerini de uyulması zorunlu inanç esasları gibi halka lanse ederler.
                Bir örnek olarak Yunus Emre`nin şu şiirini hatırlayabiliriz:
                Cümle yaradılmışa bir gözle bakmayan
                Şer`in evliyasıysa, hakikatte asidir [3]

                O bu ve benzeri şiirleriyle inanç ayrımının, İman-küfür ayrımının anlamsızlığını (!) ilan eder. Şebusteri ise, aynı inanç ve düşünceyi daha açık ifadeleler değişik bir şekilde dile getirir:
                Ey akıllı kişi ! iyi düşün... Put, varlık bakımından bâtıl değildir ki,
                Bil ki putu yaratan da Ulu Tanrı.. İyinin yaptığı her şey iyidir..[4]


                7. yüzyıl Türkler ve kültürleri açısından çok önemli bir dönemdir. Çünkü İslam`a yeni girmiş ve eski inançlarıyla, İslam arasında bir denge oluşturmuş kitleler, durumlarına meşruluğu yaygın duruma gelen tasavvuf ve tarikatlarla destek sağlarlar. Bu arada Şamanist karakterli, İslâmi kimlikli şeyhler de çıkar. O günün Türkleri`nin ruh ve inanç hali bunlarda odaklaşır. Kitlelere önderlik yaparlar. Bu arada araç olarak kullandıkları tasavvufa bir çok yeni unsurlar katmaktan da geri kalmazlar. Bu yeni unsurlar daha ziyade şamanist dönemin bazı özellik ve uygulamaları biçimindedir. Bu tarikatlardan en önemlisi bir okul görevi de gören Yeseviye tarikatı olur.

                Türkistan bozkırlarındaki halk için önder haline gelen Ahmet Yesevi`nin kurduğu, Şamanist unsurların hakim olduğu Yeseviye tarikatı döneme damgasını vuracak kadar önemli fonksiyonlar üstlenir. Bir çok eren, derviş, veli, Abdal, baba, Yesevi tarikatından aldıkları el ile (icazet yetkisi) Anadoluya akın ederler. Bu durum 7. yüzyıl Anadolusundaki sûfilerin çokluğunu da açıklar mahiyettedir. Hristiyanların yer aldığı, İslam`a yeni girmiş fakat İslam`ı bilmeyen Türk kitlelerinin bulunduğu coğrafya onlar için kaçırılmaz fırsat olur ve ruhani nitelikleriyle insanları etkileyip kontrollerine alırlar. Bu itibarla 7. ve 8. yüzyıl Anadolusu adeta şeyhlerin, abdalların, velilerin boy gösterdiği ülke konumuna sahip olur. Her biri diğerinden biraz farklı inanç ve özellikteki bu şahsiyetler halktan her kişinin sığınabileceği kişiler durumuna gelirler.[5]

                Gerçekte, temsil ettikleri kitlelerden daha fazla İslamı bilmeyen şeyh, eren, derviş vs sıfatlı çogu kişiler, 7.yüzyıl Anadolusunda Yesevi tarikatının onayını almış olmanın rahatlığıyla faaliyetlerini sürdürürler.[6]

                Bu dönemde özellikle fakihlerin etkinliklerini tamamıyla kaybettikleri görülür. Zaten sözkonusu kişilerin rahat hareket etmelerinin temelinde kısmen de olsa fakihlerin tolumdaki etkinliklerini kaybetmelerinin etkisi büyük yer tutar. Bunu sonucunda hiç bir yükümlülük getirmeyen buna rağmen kurtuluşu vadeden şeyhlerin çevrelerindeki insanları gün geçtikce çoğalırlar. Böylelikletarikatlar güçlerinin ve çekiciliklerinin doruğuna tırmanırlar.[7]

                Zaman gelir öylesine siyasî güç elde ederler ki “Madde aleminin sultanları” kendilerine ses çıkaramaz, hürmette kusur etmez olurlar. Bu kişilerin siysî etkinliklerini Osmanlı devletinin kuruluş aşamasında gayet açık olarak görmek mümkündür. Küçük bir aşiretin, şeyh ve benzerlerinin desteğini kazanarak, kısa sürede dünyaya hakim bir imparatorluk haline gelmesinde, o kişilerin siaysî güçlerinin büyüklüğünü görmek mümkündür. Madde ve Mana alemlerinin sultanları menfaatlerini birleştirince böylesi hızlı ve geniş büyüme gerçekleşir.[8]

                Önceki dönemlerle karşılaştırıldığında, yeni unsurların tasavvuf düşüncesine ve yaşantısında katılımından ziyade, yüzyıllardır devam eden gelişme ve sistemleşmenin Hicri 7. yüzyıl ve sonrası dönemlerde son bulduğu ve artık pek değişmeyen bir yapı oluştuğu görülmektedir. Zun Nûn ile başlayan sistemleşme dönemi, Celaleddin Rumi`de büyük oranda sona erer. Böylelikle tasavvuf sistemi tamamlanmış olur. O, artık büyük oranda başlıbaşına inanç ve yaşantı sistemi haline gelir.

                [1] Güngör ,102 ; Türk Tarihi, 220 ; Nasr, 181 [Prof.Dr. Hüseyin Nasr, İslam (idealler, Gerçekler) Çev: Dr. Ahmet Özel, Akabe yy. 1985]
                [2] -Akdağ, 1/51 ; [Prof.Dr. Mustafa Akdağ, Türkiye`nin İktisadi ve İctimai Tarihi, Tekin yy.1979]
                -Türk Tarihi, 265 [Ord. Prof.Dr. A.Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, Enderun yy. 1981]
                -Osmanlı , 162 [M.Fuad Köprülü,Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Başnur Matbası, ank. 1972]
                [3] Yunus Emre 221 [Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre, Altın yy. 4.baskı, ist. 1981]
                [4] Şebusteri 71 [Şebusteri, Gülşen-i Raz, Çev: Prof. Abdülbaki Gölpınarlı, MEB yy. Ist. 1968]
                [5] Mutasavvıflar, 46-48, 201-203 [Prof.Dr.Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, DİB yy.6. Ank.]
                [6]Yurdaydın, 77 ; Güngör, 187 ; Akdağ, 1/49
                [7] Mutasavvıflar,196, 197 ; Akdağ 1/48 ; Güngör, 186 ; İslâm, 190
                [8] Mutasavvıflar, 197, 204 ; Gölpınarlı, 150-153 ; Osmanlı, 161

                ...
                Last edited by yeşil; 30. November 2011, 07:31 PM.

                Comment

                • yeşil
                  Uzman Üye
                  • Oct 2011
                  • 105

                  #9
                  2 - TASAVVUFUN KAYNAKLARI

                  Çoğu zaman sölendiği gibi; mezkûr tasavvufun kaynağı sadece Kur`an olamaz. Eğer böyle birşey sözkonusu olsa, tasavvufun en mükemmel ve en güzel şekliyle Resûlullah (sav) ve ashabında görülmesi gerekirdi. Halbuki ne Vahdet-i Vûcud` dan Hûlul inancına, ne de Şeyh-Mürid ilişkisinden , tarikat ayinlerine kadar bu özelliklerden hiçbirine ilk iki yüzyılda yaşayan müslümanların hiçbirinde rastlanmadığına bütün deliller şahitlik etmektedir.[1]

                  Eğer Sahabe ve sonraki müslümanların bir kısmında görülen, bazı ibadetlerdeki ifrat, delil olarak ileri sürülecek olursa, bu aldatıcı bir yarı olur. Zira bir yönüyle zühd olarak tanımlanabilecek bu eğilimle, din içinde din[2] haline gelen, inanç, ibadet, teşkilat ve sistemiyle apayrı bir yapı oluşturan tasavvufun arasında bağlantı kurmaya çalışmak, tarihi ve gerçekleri tersine çevirmek olur.

                  Bu konuda araştırma yapan herkesin malûmudur ki, tasavvuf çok eski kökleri olan kadim bir görüştür..

                  Antik Yunan, Hind ve Mısır toplumlarında yaşayan dini inançların, tasavvuf adlı mistik anlayışın menşei olduğunu görmek zor değildir. Yine yahudi ve hristiyan toplumlarda yaşayan mistisizmle tasavvuf arasında tam bir mutabakat olduğu görülmektedir.


                  Konuyla ilgilenen araştırmacıların ortak kanaati şudur:

                  Sözkonusu tasavvuf , zühd eğilimi olarak başlayan bir yaşantı biçiminin oluşturduğu temel üzerinde, çok farklı etkenlerden beslenerek gelişip büyümüş ve başlıbaşına inanç, yaşantı sistemi haline gelmiş bir olgudur. Onun oluşup gelişmesini bir kaynağa bağlamak yanlış olur. Zira o, düşünceler ve inançlardan işine geleni alıp, bünyesine katarak sistemleşmiş eklektik inançlar ve yaşantılar bütünüdür. [3]

                  Onun bünyesinde en ilkel inanç biçimleri olan fetişler olduğu kadar, gelişip bir medeniyet sistemi haline gelmiş olan Budist, Mâni, Yahudi, Hristiyan, felsefe unsurlarını da gayet açıkca görmek zor değildir.
                  Tasavvufun eklektik yapısının oluşumunda rol oynayan etkiler hakkında ypılacak pek ayrıntılı olmayan bir çalışma bile, birçok malzemeyi araştırıcıya sunacaktır. Zira etkiler gayet açık ve çoktur. Bu etkilenmelerin bazılarını şöyle sıralayabiliriz:


                  A -Felsefe[4]

                  Tasavvufun oluşumunda felsefenin payı büyüktür. Eski Yunan filozoflarının kitaplarından doğrudan olduğu kadar, müslüman toplumdaki filozofların aracılığıyla da bu etkilenme gerçekleşmiştir. Filozofların akıllar nazariyesi ya olduğu gibi ya da felekler sistemi biçiminde tasavvufa geçmiştir. Bunun yanısıra, felsefedeki panteist düşünce tasavvufta Vahdet-i Vucûd olarak açığa çıkar.
                  Zaten felsefenin daha açık göstermesi açısından filozof kimliğini hak etmiş sûfilerin bulunduğunu hatırlamak yeterlidir. Sehabeddin Suhreverdî veya ibn Arabî bunlardan en önemlileridirler.

                  Genel olarak südûr, gök nazariyeleri, İbn Sina kozmolojisi, Kamil-insan düşüncesinin Yunan filozoflarında karşılığı olan logos (yaklaşık olarak) , İhvan-ı Safa risalelerindeki Ruhun Mutlak Varlığa Erişmesi veya bu varlık içinde erimesi inani, büyü ve sihirin sistemleşmiş şekli olan Simya, felsefeden tasavvufa geçen unsurlar arasında yer alır.[5]

                  Bunlardan ayrı olarak, tasavvufun eksenini oluşturan bilgi nazariyesi (epistomoloji) büyük oranda felsefi etkilerle oluşmuştur. İbn Arabî gibi bazıları, bilginin kaynağı olarak akla da büyük fonksiyon yüklemelerine karşılık [6] özellikle marifet bilgisi olarak tanımlanan ve duyula ötesi alemle ilişki kurarak, doğrudan bilgi elde etme anlayışı, Yunan filozofu Pitagoras ve Platon`un düşüncelerinden alınan ilhamla oluşturulmuştur.[7]

                  Pitagoras, Sokrates ve Platon`un'un Yunan mistisizminin bilinen ilk temsilcileri olduğu zaten malumdur.

                  Platon'un; 'Vücüd alemine çıkan şeylerin, Allah'ın ezeli sıfatlarından ibaret olduğu... Allah'ın vücudundan ayrı bir vücuda sahip olmadıkları...' şeklindeki düşünceleri [8] vahdeti vücudun kökleri hakkında bilgi vermektedir.


                  B - Hint Mistisizmi

                  Hint düşüncesinin genel karakteri olan mistik eğilim herkes tarafından bilinir. Hint düşüncesinin tasavvufa etkileri müslümanlarla Hintliler arasındaki ticari ilişkiler, Hint düşüncesinin etkilerinin açıkca görüldüğü Fars mistikleri veya Hint`e gidip oradan bu düşünceyi doğrudan öğrenen sûfiler aracılığıyla gerçekleşir.[9]

                  Hint düşüncesinin müslüman toplumdaki tasavvufa etkileri arasında ruh göçü analamına gelen Tenâsuh inancı, ve kainatın tanrının tecellisi olduğu inançını, kozmolijik yorumları, bazı hokkabazlık ve sihirleri, sayılarla ilgili inançları, kutsal kalıntılara tapma ve fetiş inancı, tanrıya erişmek ve bir olmak anlamındaki fenâ-bekâ inancını sayabiliriz.[10]

                  Hinduizm (Brahmanizm)'in kutsal kitabı olan Vedalar'ın tefsiri sayılan Vadenta'nın öğretilerinin temel itibariyle vahdet-i vücut'tan ibaret olduğu da konunun uzmanları tarafından kaydedilmektedir. [11]

                  Brahmanizm'in bir uzantısı olan Budizm de, inziva, riyazet ve çileyle 'Nirvana'ya ulaşmanın mümkün olabileceğini iddia etmektedir ki; 'nirvana', sofilerin 'fenafillah' olarak adlandırdıkları hayali mertebeyle, tıpatıp örtüşmektedir.

                  Ayrıca tarikat ayinlerinde büyük rol oynayan tesbih, hırka giyme, zikir ve ayin sırasında sistemli nefes alış veriş usullerinin kaynağı da büyük oranda Hint`tir.[12]

                  Hint`in etkileri o kadar büyük omuş ve erken başlamıştır ki, ilk sûfilerden İbrahim b.Ethem`in hayatıyla, Buda`nınki aynılaştırılmıştır. Bunun yanısıra Bistamî`nin inancındaki birçok unsur Upanişadlar`la Vedantalar`daki düşüncelerle benzerlik arzeder. Hallac-ı Mansur`daki harfelrin gizemi inancı aynı şekilde Hint etkilenmesi sonucudur.[13]

                  Zaten o, Hint düşüncesinin tasavvufa geçişinde köprü görevini üstlenmiş durumdadır. Hint`e olan seyhatlarıyla bunu sağlamıştır.

                  [1] İbnHaldun, 186 [Ibn Haldun-Tasavvufun Mahiyeti, Çev: Süleyman Uludağ, Dergah yy. 1984]
                  -Mutasavvıflar 16 [Prof.Dr.Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, DİB yy.6.baskı, Ank.]
                  -Cerrahoglu 1/7,8 [Prof.Dr. İsmail cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, DİB yy. Ank. 1988, 2 cilt]
                  [2] İslam 189
                  -Bir Veli,34 [Martin Lings, Yirminci Yüzyılda Bir Veli, Çev: Ufuk Ayan-Bekir Şahin, Yeryürzü yy. İst.]

                  [3] İslam, 195 ; Gölpınarlı, 78 ; Mutasavvıflar, 16 ; Bir Veli, 44-45 ; Üç Müslüman,113 ; Teymiye 1/442
                  [4] Bu ve bundan sonraki bazı bölüm değerli hocamız Celaleddin Vatandaş`ın VAHİYDEN KÜLTÜRE isimli kitabından alınmıştır. Konuyu detaylı incelemek isteyenler şiddetle tavsiye edilir. [Vahiyden Kültüre, Celaleddin Vatandaş, Pınar yy, ist. 2001]

                  [5] Futûhat, 2/B-409-411 ; Cerrahoğlu, 2/9 ; İslam Felsefesi, 105, 243 ; Hitti 2/666 ; Fahri, 200
                  [6] Futûhat, 2/A 3
                  [7] Güngör 36, 119 ; İslam,180
                  [8] İ. Sarmış, Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm, Sh. 37

                  [9] İslam Tarihi 4/144 ; Cerrahoğlu 1/271 ; Yurdaydın, 30
                  [10] -Gölpınarlı, 42
                  - Islam Nedir, 152 [-Dr. Ali Şeriati, Çev: Ali Seyyidoğlu, Bir yy.1987]
                  - Mazeheri, 10 ;Nicholson, 14 ;Cerrahoğlu 1/271 ;Fahri, 193 ;Bir Veli,162 ;Teymiye, 1/442 ;İslam Tarihi, 4/144
                  [11] İ. Sarmış, Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm, Sh. 34

                  [12] Gölpınarlı, 123 ; Nicholson, 14, 41
                  [13] Fahri, 193 ; Nicholson, 14 ;
                  - Islam Felsefesi, 24- [Islam Felsefesi, Ord. Prof.Dr. Hilmi Ziya Ülken, Selcuk yy.]

                  ...
                  Last edited by yeşil; 30. November 2011, 07:36 PM.

                  Comment

                  • yeşil
                    Uzman Üye
                    • Oct 2011
                    • 105

                    #10
                    C - Şamanizm


                    Şamanist inanç ve ayinlerin tasavvufa geçişinde genelde İslâm`a geçen Türk kitlelerinin özellikle de Yesevilik; Bektaşilik, Mevlevilik, Kalenderilik vs. gibi tarikatların büyük payı vardır.[1]
                    Tarikat sisteminin temelini oluşturan şeyhle ilgili inançlar kadar şeyh-mürid ilişkisinin şekli ve anlamı, tarikat ayinlerinden bazıları şamanizmin tasavvuftaki unsurlarındandır.

                    Şeyhlerin duyular ötesi alemle ilişki kurabilmeleri, gaybdan haber vermesi(!), insan kılığından çıkıp hayvan kılığına girebildiği inancı, uçabilmesi, suda yürümesi, ateşte yanmaması vs. şeyhle ilgili inançlardan olan şamanist unsurlardır.[2]


                    Vecd haline geçerek duyular ötesi alemle irtibat kurmak, vecd haline geçmek için müzik aletleri çalmak, sema, raks, vucud hareketleri, müzik (ilahi) gibi şeylerden yararlanmak, muskalarla kötülüklerden korunmak, Kitabî bilgiye sahip olanları aşağılamak, şeyhe kayıtsız şartsız itaatin gerekliliği gibi inanç ve uygulamalar da şamanizmin tasavvuftaki etkileri arasında yer alır.[3]

                    Bunların yanısıra Acemlerin ve Türklerin İslâm'a girerken eski dinleriyle birlikte taşıdıkları tortuların, sûfi ekolün oluşmasında önemli rol oynadığı biliniyor. Özellikle Bektaşi kültürü, şamanist çizgiler taşımaktadır.

                    Türklerin yerleşmesinden çok önce, Anadolu medeniyetlerinde Tanrı ve Kainat birliği düşüncesinin yerleşik olduğu ve bu iddiaların Herakletius ve Permenides tarafından ileri sürüldüğü yine araştırmacılar tarafından iddia edilmektedir.[4]




                    D - Hristiyanlık

                    Çok erken dönemde müslümanların farklı dinlerden insanlarla karşılaşmaları bir çok etkilenmelere yol açmıştır. Bunlar inançda olduğu kadar yaşantıda da gerçekleşen etkilenmelerdir. Erken dönemde müslümanların karşılaştıkları diğer din mensupları arasında Hristiyanlar çoğunluğu teşkil ederler. Filistin ve Anadolu`ya yerleşmiş Hristiyan mistikler anımsanamayacak kadar çoktu.


                    Müslümanlarla Hristiyanlar arasındaki coğrafî yakınlaşma zamanla zühd eğilimli müslümanlarla, rahipler arasında inanç ve yaşantı yakınlaşmasına yol açar.

                    Sûfiler, rahiplerden sûfi adının türetildiği yün elbise ve daha başka unsurları benimseyip almışlardır. Bunların arasında kuşak bağlama, sûkût orucu, dünyadan el etek çekme, hûlûl, mehdi inanç ve uygulamaları yer alır.[5]


                    Hatta hristiyanların , sûfileri, dolayısıyla tasavvufu etkilemesini göstermesi açısından, ruhbanların barındıkları binaların işlevini üstlenen tekke`nin ilk defa bir hristiyan Emiri tarafından yapılarak sûfilere bağışlandığını tesbit etmekteyiz.[6]

                    Özellikle Hristiyan Anadolu`nun İslamileşmesi sırasında birçok Hristiyanlık inanç ve uygulamaları, müslüman halka geçtiği kadar, sûfilere de geçmistir.

                    En ücra ve ulaşılmaz mekanlarda manastırlar, kiliseler inşa ederek, dünyadan el-etek çekerek münzevi ve bekâr hayat yaşayan bir hıristiyan dervişle, sözde müslüman bir derviş'in ne büyük bir benzerlik arzettiğini görüp de şaşmamak mümkün değildir. [7]




                    E - Fars Kültürü

                    Zerdüşt dinini birçok özellikleri Islâm`a geçen kitleler aracılığıyla olduğu kadar, bir kısım zerdüşt geçmişe sahip sûfiler aracığıyla da tasavvufa geçmiştir.[8]


                    Özellikle Zerdüşt dinideki Üstün İnsan, Tanrının sıfatlarını kazanmış insan veya Tanrı`nın kendisine hûlul etmesiyle yücelmiş insan anlayışı sufiler tarafından beğenilip benimsenmiştir. Batınî , İsmâilî gibi fırkalar aracılığıyla bu inançların tasavvufa aktarımı kolayca sağlanmıştır. Tasavvuftaki Kutup, insan-ı Kamil inançlarının kökeni buradadır.[9]


                    Zaten ismen açıkca belirtilmese bile, Şeyh- mürid ilişkisi ve bunun anlamı, şeyhe itaatın şartları gibi konlarda zerdüşt dininin de, şamanlığın yanısıra etkileri sözkonusudur.
                    Fars kültürünun tasavvuf üzerindeki etkisi oldukça farklı noktalarda gerçekleşmiştir. Suhreverdî ve İbn Arabî, Zerdüştlüğün tasavvufa etkilerinin aracları durumundadırlar.


                    Suhreverdî, Zerdüşt inançlarını doğrudan tasavvufa taşırken, İbn Arabî, İsmâililer, Batınîler aracılığıyla aldığı unsurları taavvufa nakleder.[10]


                    Özellikle Suhreverdî`nin inanç ve düşüncelerinde Zerdüşt unsurlar gayet açıktır. Zerdüşt dininin kurucusu Zerdüşt, onun düşüncesinde, üstün ve örnek bir insandır. Bunun ifadesi olarak onu „hâkim ve kâmil İmam Zerdüşt“ olarak anar. Ayrıca Zerdüşt dininin iyilik ve kötülük tanrıları inancı, Suhreverdî`de Nûr-Zulmet inancı biçiminde açığa çıkar. [11]


                    Bunlardan ayrı olarak, tarikatlara kabul merasiminin esasları, Karamatîler aracılığıyla Fars kültüründen tasavvufa nakledilmiştir.[12]


                    F - Diğer Tesirler

                    Tasavvufun oluşumundaki unsurlar ve etkilerin kaynakları, sadece burada belirtilenlerden ibaret değildir. Burada genel hatlarıyla ve belirli başlıklarla değinilenlerin dışında daha çok farklı kaynaklar da sözkonusudur. Bunlar tasavvufun geliştiği coğrafyaya göre değişiklik gösterir.

                    Sadece bir örnek plması açısından, Afrika toplumlarının Animizminden geçen fetişleri, Zün Nûn aracılığıyla geçen eski Mısır dininin bazı özelliklerini, yine aynı toplumlardan ve inançlarından geçen sihir, büyü, afsun, harf ve sayıların sihrî anlamları gibi şeyleri ve özellikle Yahudilikten geçen battınî yorumları sayabiliriz.[13]


                    Eski Mısır'da da, bugünkü tasavvuf ve tarikatlarla tamamen benzerlik gösteren kurumsal ve akidevi bir yapının olduğu dikkat çekmektedir. Hermes Toth'un Mısır mistisizmi'nin banisi olduğu söylenmektedir.

                    Yine Yahudi topluluklarda, çile, riyazet, aşk gibi tasavvufi motiflerin temelleri görülmektedir.

                    Sufizmin karşılığı olarak kullanılan mistisizmin, ilk defa Piskopos Denys tarafından kullanıldığı söyleniyor. Denys, 'hakka ancak aşk sayesinde ve aşkla ulaşabileceği... Aşk'ın bilginin yolu olduğu...' şeklindeki sözlerini okurken, tasavvuf ulularının sözlerini dinler gibiyiz. Denys'in, 'mutlak varlığın saklandığı perde, akılla değil, ancak aşk ile kalkabilir.'[14] sözleri de ilgi çekicidir.


                    Tasavvufun oluşum ve gelişiminde Kur`an ve Sünnet`in etkisinin olmadığını söylemek doğru değildir. Kuşkusuz, isminin başına İslâm takısını almış olan bir tasavvufta İslâmî unsurlar da olacaktır. Tasavvufun, kendisini müslüman toplumda meşrulaştırmak için ileri sürdüğü delilleri önceki bölümde incelediğimiz için bu konuya burada tekrar değinilmemiştir.


                    [1] Islam, 206 ; Hitti, 2/674
                    -Akdağ, 1/47 [Prof.Dr. Mustafa Akdağ, Türkiye`nin İktisadi ve İctimai Tarihi, Tekin yy.1979]
                    -Vakıf, 22 [Türk Kültürü ve Hacı Bektaşi Veli, Türk Külürü ve Hacı Bektaşi Vakfı yy. 1988]
                    [2] Şamanizm, 79,83,84 [Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, TTK yy. Ank. 1986
                    -Yurdaydın , 76,77
                    -Mutasavvıflar, 204
                    [3] Yurdaydın 75-77 ; Şamanizm, 79 ; Akdağ, 1/47 ; Vakıf, 22
                    [4] E. Özkan, Tas. ve İslâm Sh. 2
                    [5] İslam 167,179 ; Cerrahoğlu 1/7-8 ; Nicholson, 8 ; Gölpınarlı, 123 , Mutasavvıflar, 16
                    [6] Sûlemi, 10
                    [7] N. Kazançakis Allah'ın Fukarası (Roman) Bir hıristiyan dervişin hayat hikayesi olan kitap, bir sofi'nin yaşayışıyla tamamen örtüşüyor.

                    [8] Hallac, 168 [Louis Massignon, Hallac, İA. 5/1. cilt]
                    -O`leary, 119
                    [9] Watt, 66 [Prof.Dr. W.Montgomery Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, Çev: E.Ruhi Fığlalı, Umran yy. 1981]
                    -İnsan-ı Kamil, 1009 [Nicholson, Insan-ı Kamil, İA]
                    -Güngör, 102
                    -Nasr, 182 [Prof.Dr.S.Hüseyin Nasr, İslâm, Çev: Dr.Ahmet Özel, Akabe yy. 1985]
                    [10] Kozmoliji, 319 ; Gölpınarlı, 88 ; Diriliş, 149 [
                    [11] Hitti, 3/930 ; İslam Felsefesi, 192
                    [12] Massignon, 2
                    [13] İbn Haldun, 68 ; İslâm, 195, 203 ; Hittî, 669, 670 ; Gölpınarlı 144 ;
                    [14] Prof. Dr. C. Sunar Tasavvuf Felsefesi ve Gerçek Felsefe.

                    ...
                    Last edited by yeşil; 30. November 2011, 07:43 PM.

                    Comment

                    • yeşil
                      Uzman Üye
                      • Oct 2011
                      • 105

                      #11
                      3 -Tasavvuf Müslümanlara Ne Getirmiştir

                      Abdullah Tekin

                      Bu yazımızda tasavvufun doğuşu, sebepleri, tanımları, meseleleri, meşhurları, kitapları ve tarikatları üzerinde durmayacağız. Sadece müslümanlara ne sağladığı, neler getirip götürdüğü konusu üzerinde durmak istiyoruz. Sonuçları bakımından tasavvufa baktığımız zaman müslümanlara aşağıda sıraladığımız olumsuz sonuçları kazandırdığını görüyoruz:

                      a - Tasavvuf, Müslümanların Tevhid İnancını Bozmuştur

                      Bilindiği gibi tevhid islam'ın belkemiği ve özüdür. Zatı ve sıfatları bakımından yüce Allah'ın yaratıklarından tamamen ayrı ve farklı olması demektir. Uluhiyet, rububiyet ve hakimiyette ona başka bir şeyin ortak ve benzer olmaması demektir, ibadet ve itaatte ona ortak koşulmaması demektir. Yüce Allah'ın herhangi bir kişi yahut varlıkla ittihad etmekten ve herhangi bir varlığa hulul etmekten münezzeh olması demektir. Eş ve oğul edinmekten münezzeh olması demektir. Cahiliyye Araplarının, Hıristiyan ve Yahudilerin Allah'a isnad ettikleri her türlü evlat, eş ve ortaklıktan uzak olması demektir.
                      İslam'ın tarihin çöplüğüne gömdüğü bütün şirk anlayışlarını, hulul ve ittihad inançlarını tasavvufun tekrar dirilttiğini ve müslümanlara tevhidin özü ve zirvesi olarak sunduğunu görüyoruz. Tasavvuf; vahdeti vücut, vahdeti şuhud, hulul (Allah'ın eşya ile bütünleşmesi) ve ittihad (Allah ile eşyanın bir olması) inançlarını diriltip dini boya ile boyadıktan sonra orijinal bir inanç olarak müslümanlara sunmuştur.

                      Hint dinleri, Yahudilik, Hıristiyanlık, zerdüştlük ve yeni eflatunculuk inançlarına islami bir boya vurarak müslümanlara tevhidin zirvesi ve mükemmeli olarak takdim etmiştir. Bu inancın pazarlayıcıları da ibn el-Farıd, ibn Arabi, Hallaç, Ebu Yezid el-Bistami, Abdulkerim el-Cilli ve onların izinden gidenlerdir. Bazı örnekler görelim: ibn el-Farıd şöyle diyor:
                      "Bana bakanlara tecelli ederek varlığını gösterdi. Görünen her varlıkta onu bir surette görürüm, ilahi zat açığa çıkıp göründüğü anda gaybim bana gösterildi ve kendimin ondan başka olmadığımı gördüm. Mahv'dan sonra sahv'da ondan başkası değildim. Zatım zatıma bürün-düğü zaman tecelli eden yine zatımdı.
                      İkilik olmadığından, sıfatım onun sıfatı ve şekli benim şeklimdir, çünkü biz biriz.
                      O çağrılınca cevap veren benim, ben çağrılırsak, beni çağırana o karşılık ve cevap verir. Aramızda muhatap tâ'sı (sen, ben) kaldırılmıştır, yüceliğim, fark ayrılığının kaldırılmasındadır.
                      Hiç bir felek yoktur ki irademle hidayete eriştiren ve batınımın nurundan olan bir melek ihtiva etmesin.
                      Ben olmasaydım ne varlık olur, ne şahit olur, ne de bir kimse söz ve ahit üstlenmiş olurdu.
                      Hayatı hayatımdan olmayan hiç bir canlı yoktur, her nefis benim isteğimi ister. Yapılan hac, umre ve diğer ibadetlerle altı yön bana yönelmiştir, makamda kıldığım namaz onun içindir ve orada onun bana namaz kıldığına şehadet ederim.
                      İkimiz de namaz kılıyoruz, her secdesinde birimiz cem' ile diğerinin hakikatine secde etmektedir. Başkası sana namaz kılmış değildir, her secde edişimde de başkasına namaz kılmış değilim." [1]
                      Tevhid inancı bozulmamış ve dini, kişilerin hatırı için feda etmeyen mümin bir insan acaba bu sözlerden İbn el-Farıd'ın Allah ile bir olduğu, onunla bütünleştiği ve görünen ibn el-Farıd'ın Allah'tan başka bir şey olmadığından başka acaba ne anlar?
                      Şimdi de Muhyiddin ibn Arabi'ye bakalım.
                      "Onlar kendisi olduğu halde, eşyayı açığa çıkaran münezzeh olsun." [2]

                      "Arif, hakkı (Allah'ı) her şeyde gören, belki her şeyin kendisi olarak görendir." [3]
                      "Her şeyin haddi (tarifi) aynı zamanda Hakkın tarifidir. Yaratıkların ve eserlerin müsemmalarında sirayet etmiştir. Gören de, görülen de odur. Alem onun suretidir. Alemin ruhu ve yöneticisi de odur. O, büyük insandır."[4]
                      "O ortaya çıkanların kendisidir. Ortaya çıktığı durumda gizli olanların da kendisidir. Ortada başkasının gördüğü başka bir şey yoktur. Kendisinden bâtın olacak bir şey de yoktur. O kendisine zahir ve kendisinden gizlidir. Ebu Said el-Harraz diye adlandırılan da odur. Görülen ve isimlendirilen başka varlıklar da odur." [5]
                      "Hakkın, yaratıkların sıfatlarıyla ortaya çıktığını görmüyor musun? Bunu kendisi belirtmiştir. Noksanlık ve kötülük sıfatlarıyla ortaya çıktığını da kendisi ifade etmiştir. Yaratıkların da başından sonuna kadar hakkın sıfatlarıyla ortaya çıktığını görmüyor musun? Yaratıkların sıfatları onun için hak olduğu gibi, onun sıfatları da yaratıklar için haktır." [6]
                      "Kâmil arif, tapılan her şeyin hakkın açığa çıktığı ve kendisinde hakka ibadet edildiğini görendir. Onun için tapılan bu tanrılara taş, ağaç, hayvan, insan, yıldız, melek gibi özel ismi yanında tapanlar onlara ilah adını vermişlerdir."[7]
                      "Varlığımız onun varlığıdır. Varlığımız açısından biz ona muhtaç, nefsinde zuhuru için o bize muhtaçtır... Sen ahkamla onun gıdası, o da varlıkla senin gıdandır. Senin özelliğin ne ise onun özelliği odur. Emir ondan sana olduğu gibi, senden de onadır. Ne var ki sen mükellef diye adlandırılıyorsun. Gerçi halinle sen ona 'Beni mükellef kıl' dediğin için seni mükellef kılmıştır. Ama o mükellef diye isimlendirilmez. O bana hamleder, ben ona hamlederim, o bana ibadet eder, ben ona ibadet ederim." [8]
                      İbn Arabi'nin bu sözlerini tevhid inancı ile bağdaştığını herhalde hiç bir muvahhid söyleyemez. Bunun örnekleri burada sayılayamayacak kadar çoktur, isterseniz onun değerlendirmesini de tasavvuf felsefesi uzmanlarından Dr. Abdulkadir Mahmud'dan dinleyelim:
                      "Bu şekilde vahdeti vücut nazariyesi bizi dünyadan yok olma, diriliş ve amellerin karşılığı konularında İslam'ın kesin prensiplerini inkar etmeğe götürür" [9].
                      Şüphe yok ki vahdeti vücut nazariyesinin mantığı İslam dinini tümden yıktığı gibi, semavi bütün dinleri ve uluhiyetin ayırıcı özelliklerini de yıkmaktadır. Bu bakımdan Dr. Ebu'l-Ala Afifi'nin “ibn Arabi, şeriatın zahirinin enkazı üzerine ruhaniyette daha derin ve daha çok tatmin eden bir din bina etmek için yıkmaktadır” (Fususi'l-Hikem, 'Giriş', s. 43) sözlerine katılmıyoruz."[10]
                      İbn Arabi'nin sarihlerinden olup vahdeti vücut nazariyesinin felsefesini yaparak şirk bataklığına daha çok batıran Abdulkerim el-Cili'den de örnekler verelim:
                      "Zatı itibariyye yüce olan Hak'kın açığa çıktığı her varlığa tapmak gerekir. O, âlemin zerrelerinde açığa çıkmış(zahir olmuş)tur." [11]
                      "İki alemde de mülk benimdir. İkisinde de benden başkasını görmedim. Onun ya iyiliğini umarım yahut ondan korkarım. Kemalin her türlüsüne sahibim ve Küllün büyüklüğünün cemaliyim, ben ondan başkası değilim." [12]
                      "Gördüğün ne kadar maden, bitki, hayvan ve seciyeleriyle insan, gördüğün ne kadar deniz, çöl, ağaç veya yüksek bina, gördüğün ne kadar manevi suret ve göze hoş gelen güzel manzara, gördüğün ne kadar melek şekli ve manası iblis olan görünüm, gördüğün ne kadar beşeri bir şehvet ve elde edilen birhak, gördüğün ne kadar arş, kuşatıcısı, kürsüsü, yüce refref, işte onlar hepsi benim, hepsi benim manzaram (görünüşüm)dür. Onun hakikatinde teceli eden benim, o değildir. Halkın rabbi ve efendisi benim. Bütün alem isim, zatım ise müsemmasıdır." [13]
                      "Allah, Muhammed'in nefsini kendi zatından yarattığı -ki Allah'ın zatı iki zıttı bulundurmaktadır- zaman hidayet, nur ve güzellik, sıfatları bakımında melekleri Muhammed'in nefsinden yarattığı gibi, zulmet ve celal sıfatlarıy bakımından iblis ve tabilerini de Muhammed'in nefsinden yarattı." [14]
                      "Bil ki varlık ve yokluk iki karşıttır ve uluhiyet feleği ikisini kuşatır. Çünkü uluhiyet eski-yeni, hak-halk, varlık-yokluk gibi iki zıttı birlikte bulundurur..." [15]
                      Bir de Bayezid (Ebu Yezid) el-Bistami'den bazı örnekler verelim:
                      "Allah'tan Allah'a çıktım. Nihayet bende 'Ey ben sen olan' diye seslendi." [16]
                      "Sübhani (noksanlık sıfatlarından münezzehim), mâ a'zame şe'nî (şanım ne yücedir)!" [17]
                      "Çadırımı Arş'ın yanına kurdum." [18]
                      "Allah'ım! Senin bana itaatin benim sana itaatimden daha büyüktür." [19]
                      "Allah'a yemin ederim ki sancağım Muhammed'in sancağından daha büyüktür. Nurdan olan sancağamın altında cinler, insanlar ve peygamberler bulunmaktadır." [20]
                      "Beni bir defa görmen, rabbini bin defa görmenden hayırlıdır." [21]
                      "Öyle bir denize daldım ki, peygamberler onun sahilinde kalmışlardı." [22]
                      Aynı inançları bu meşhurların izleyicileri olarak Sadreddin Konevi, Celaleddin er-Rumi, Yunus Emre, Şair Cami, Nazmi Efendi, ibn Sebîn, Tilimsani, Şebusteri, Zinnun el-Mısrî, Kaygusuz Abdal, Seyyid Hüseyin Nasr ve Rene Guenon gibi muhtediler devam ettirmişlerdir.[23]


                      [1] Bkz.: Ibn el-Farid, Divanu ibn el-Farıd, Talyye Kasidesi", Kahire, 1341 h.
                      [2] Muhyiddin Ibn Arabi, Fütuhatı Mekkiyye, 2/604.
                      [3] Muhyiddin Ibn Arabi, Fususu'l-Hikem, Bali Şerhi, 374, Kaşani Şerhi, 1/192, thk. Dr. Ebu'l-Ala Afifi.
                      [4] Fususu'l-Hikem, 111, el-Halebi baskısı. [5] Fususu'l-Hikem, 77, el-Halebi baskısı.
                      [6] Ftısusu'l-Hikem, 80, el-Halebi baskısı.
                      [7] Fususu'l-Hikem, 1/195, Afifi neşri. Ibn Arabi'nin islam dışı bilgi kaynakları hakkında bilgi için bkz.: Dr. Ebu'l-Ala Afifi, Muhyiddin Arabi'nin Tasavvuf Felsefesi, Çev. Dr. Mehmed Dağ, AÜlF Yay., No. 127.
                      [8] Fususu'l-Hikem, 1/83.


                      [9] Dr. Abdulkadir Mahmud, el-Felsefetu'l-Sufiyye fi'l-islam, 511, Daru'l-Fikri'l-Arabi, Kahire.
                      [10] Dr. Abdulkadir Mahmud, a. g. e., s. 515.
                      [11] Abdulkerim el-Cîlî, el-lnsanu'l-Kamil fi Marifeti'l-Evahir ve'l-Evail, 2/83, hicri 1293.
                      [12] Abdulkerim el-Cîlî, a. g. e., 1/22.
                      [13] A. g. e., 1/22 [14] A. g. e., 2/41. [15] A. g. e., 3/27.
                      [16] Dr. Abdurrahman Bedevi, Şatahatu's-Sufiyye, 28-32; Feriduddin Attar, Tezkiretu'l-Evliya, 1/160, Neşr. Nicholson, 1905-1907.
                      [17] Dr. Abdurrahman Bedevi, a. g. e., s. 30.
                      [18] A. g. e., 29. [19]A. g. e., 30. [20]Aynı yerde. [21]Aynı yerde.
                      [22]A. g. e., 31. "Bunlar 'safahattır, dolayısıyla sahipleri sorumlu olmaz." gibi bir savunma geçerli değildir. Çünkü her şeyden önce din insanlara akıllı olmayı ve akıllarını kullanmayı öğretmektedir, deli olmayı değil. Diğer taraftan bu şatahat sahiplerinin güya akılları başlarına geldikten sonra da şatahatları üzerinde ısrar ettikleri ve o sözlerden vazgeçmedikleri bir gerçektir. Safahatından tevbe edip söylediği din dışı şeylerden istiğfar eden hiç bir tasavvufçu gösterilmemektedir. Aksine, şatahatları üzerine ısrar ettiklerini kendi kaynaklan söylemektedir. "Kemal ehlinin en basit hali şathdır. Çünkü onlatın hangi manalar içerdiğini biliyorlar." Bkz.: ibn Haldun, Mukaddime, 333; Şifau's-Sail H Tehzibi'l-Mesail, 84-86; Kadı lyaz, eş-Şifa, 4/538-544; ez-Zebidi, Şerhu Ihyai Ulumid-din, 8/139; Ebu Talib el-Mekki, Kutu'l-Kulub, 1/267; Ebu Nasr es-Serrac et-Tusi, el-Luma, 454-461.

                      [23]Bunlardan alıntılar ve örnekler için bkz.: Celaleddin Vatandaş, Tevhid ve Değişim, 227-242, Pınar Yay., İst.-1992; Zubeyr Yetik, insanlığın Yüceliği ve Guenoniyon Batınîlik, değişik bölümler, Fikir Yay,, lst-1992

                      ...
                      Last edited by yeşil; 30. November 2011, 07:51 PM.

                      Comment

                      • yeşil
                        Uzman Üye
                        • Oct 2011
                        • 105

                        #12
                        b - Tasavvuf, Müslümanların Peygamber İnancını Bozmuştur

                        İslam anlayışında, Hz. Muhammed (s) son peygamber ve örnek insandır. Bununla beraber Allah'ın kulu ve elçisidir. Diğer insanlar gibi bir insandır. En şerefli sıfatı da Allah'ın kulu ve elçisi olmasıdır. Ama tasavvuf onu insanüstü göstererek, bütün alemin kendisi için yaratıldığını söyleyerek, bütün varlıkların ondan meydana geldiğini iddia ederek, herkesten ve her şeyden önce yaratıldığını ileri sürerek müslümanların onun hakkındaki inancını bozmuştur. Hakikati Muhammediye ve Nuru Muhammedi nazariyeleriyle peygamber inancını bozmuştur. Bazı mutasavvıflar, Peygamberin derecesini küçümseyerek yahut vahiy aldığı gibi vahiy ve ilham aldığını söyleyerek Peygamber hakkındaki inancı bozmuştur. Kainatın işlerini idare ettiğini inanılan gavs, kutup, ebdal, Hatemu'l-Evliya gibi inançlarla da müslümanların peygamber inancı bozmuştur. Bunu kanıtlayan sözlerden bazı örnekler verelim.
                        Gümüşhanevi şöyle diyor:

                        "Hakkın suretleri Muhammed'in kendisidir. Çünkü ehadiyet ve vahdaniyet hakikati ile taayyün etmiştir." [1]
                        "ilk taayyunla beraber olan zattır. Esmau'l-Husnası vardır ve Allah'ın ismi a'zamıdır." [2]


                        Muhammed ed-Demirtaş da şöyle demektedir:

                        "Hakikatlerin hakikati bütün mertebeleri ihata eden ilahi kemalli insani mertebedir. Hazratu'l-Cem', ehadiyyetu'l-cem' diye isimlendirilir. Daire onunla tamamlanır. Zatın yokluğunda taayyün eden ilk mertebedir ve o hakikati muhammediyedir." [3]

                        İbn Arabi de şöyle demektedir:

                        "Alemin başlangıcı hava(boşluk)tur. Alemde ilk mevcut, rahmani arşın üzerin istiva ile nitelenen rahmani hakikati muhammediyedir. Rahmani arş ilahi arştır. Ayrı bir varlık sözkonusu olmadığı için onu ihata etmek de sözkonusu değildir. O, neden var olmuştur? Nerede var olmuştur? Hava (boşluk)da var olmuştur. Ne şekilde var olmuştur? Kendisini bilmekle ifade edilen Hak (Allah)da mevcut olan misal (şekil) üzere var olmuştur. Karışımdan kurtulmak ve karışım olmaksızın her alemin yaratıcından nasibini almasını sağlamak, gayesi hakikatlerini izhar etmek ve en büyük alemin feleklerini bilmektir." [4]
                        Yine şöyle demektedir: "Allah'ım! Salavatının bağı (sılası)nı ve selamlarının selametini rabbani körlük (boşluk)tan doğan taayyunatın ilki ve insan türüne katılan tenezzülatın sunucusu üzerine saç. Mekke'den Medine'ye hicret eden Allah'tı ve onunla beraber ikinci bir şey yoktu. Daha önce ne ise şimdi de odur. Varlığında beş alemin (ilahizatın aşamaları) hazaratını toplamıştır. Hüviyet sırrı her şeyde sirayet etmiştir. Ubudiyetle rububiyeti şahsında toplamış, imkan ve vücudiyeti kapsamıştır.[5]


                        Abdulgani en-Nablusi de şöyle demektedir:

                        "Muhammed'e ancak Muhammed salat okumuştur. Çünkü kulların ona salatı isminin suretinden bir emriyle kullardan sadır olmuştur. (Yani Kur'an'da Allah müminlere Muhammed'e salat okumalarını emrederken, gerçekte emreden Muhammed'in kendisiydi ve Allah salat okuyan kulların suretine bürünmüştür.)" [6]

                        el-İbriz kitabının sahibi Abdulaziz el-Debbağ da şöyle demektedir:

                        "Arş ve ferşiyle, yer ve gökleriyle, cennet ve perdeleriyle, alt ve üstleriyle ne varsa, hepsi bir araya getirilip bakıldığında Muhammed'in nurundan bir parça olduğu görülür. Muhammed'in bütün nuru biraraya getirilip Arşa konulsa, Arş erir. Arşı örten yetmiş kat perdeye yöneltilse, perdeler parçalanırlar. Bütün yaratıklar bir araya getirilip o büyük nura tutulsa, hepsi dökülür ve dağılırlar." [7]

                        Ömer İbn Said el-Fûnî de şöyle demektedir:
                        "Muhammed'in nuru yaratıldığı zaman, taayyün eden kainatta dağılmadan önce bütün peygamberlerin ve evliyanın ruhları ehadi bir bütünlükle bu Muhammedi nurda toplanmıştı. Bu da birinci akıl mertebesinde olmuştur." [8]

                        Ahmed Abdulmumin el-Hulvani de şöyle demektedir:

                        "İnsanlar yok iken bütün varlıklardan önce, fert fert parlak bir nur olarak var etmiştir. Ondan sonra bütün yaratıklar senin yüce nurundan varlığını almıştır. Bu ne büyük bir şereftir! Onun için bütün yaratıklar bu dünyada ve daha çetin kıyamet gününde sana sığınır. Başlarına bir sıkıntı geldiği zaman, sadece insanların değil, diğer yaratıklar da dahil, hepsinin sıkıntısını giderirsin. Bana cömertlik yap. Şüphesiz Rahman'ın hazineleri sağ elindedir. Ve sen dağıtanların en cömerdisin." [9]

                        Meşhur mutasavvıf şair el-Busiri de "el-Burde" kasidesinde şöyle demektedir:

                        "Bütün peygamberlere gelen âyetler onun (Muhammed'in) nurundan onlara gelmiştir." [10]

                        İbn Arabi de şöyle demektedir:

                        "Nuru içinde bir lamba bulunan kandile benzer. Lambaya benzetilmiştir. O boşlukta akılla adlandırılan hakikati Muhammed'den daha çok kabul edeceği bir şey yoktu. Akıl denilen bu hakikati Muhammed bütünüyle âlemin başlangıcı ve varlık olarak ilk zahir olandır. O'nun varlığı o ilahi nurdan, boşluktan ve külli hakikattandır. Boşlukta kendisi var olmuş ve alemin kendisi onun tecellisinden var olmuştur. Onun en yakını, alemin imamı ve bütün peygamberlerin sırrı Ali ibn Ebi Talib'dir." [11]

                        Tasavvufun sünni kanadında bu inanç olduğu gibi Şii kanadında da bulunmaktadır. Bir örnek verelim. (Güya) Hz. Ali söylemektedir:

                        "Ben ve peygamber onun buyurduğu şekilde, Allah'ın nurundan bir nurduk. O zaman Allah bu nurun ayrılmasını emir buyurdu. Sonra bir yarısına Muhammed ol, dedi. O da Muhammed oldu. Öteki yarısına da Ali ol, diye emretti. O da Ali oldu." [12]
                        İbn Arabi, Yüce Allah'ın kafir ve cehennemlik olduğunu belirttiği Firavun'ı mümin yapıp cennete göndermek için ayetlerin canına okurken, buzağıya tapanlara engel olmak için çırpınan Hz. Harun'u da geri kafalılık ve anlayışsızlıkla suçlamaktan geri kalmamıştır. Çünkü felsefesine göre Allah bütün varlıklar suretinde görünmüş ve Allah'tan başka tapılan her şeyde aslında Allah'a ibadet edilmiş olur. Ama Hz. Harun bunu kavrayamadığı için İsrail oğullarının buzağıya tapmasına engel olmaya kalkışmıştır. Fakat kavrayışlı Hz. Musa bunu bildiği için engellemesinden dolayı Hz. Harun'u azarlamış ve cezalandırmıştır. Firavun Allah'ı en iyi bilenlerden olduğu ve Hz. Musa da bunu bildiği için Hz. Harun'u bu anlayışsızlığından dolayı uyarmıştır. [13]


                        Bu şekilde tasavvufçular müslümanların peygamber inancını bozmuş ve Allah'ın dinini değiştirmeye çalışmışlardır. Tasavvufun müslümanların peygamber inancını bozmasına dair misaller çoğaltılabilir. Fakat bu kadarla yetiniyoruz.
                        Tasavvufçuların hatemu'l-enbiyaya rakip olarak uydurdukları hatemu'l-evliya nazariyesi vardır. Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed olduğu gibi hemen her tasavvuf meşhuru da kendini hatemu'l-evliya saymaktadır. Peygamber adı dışında, hatemu'l-evliya olan zat peygamberin bütün sıfatlarına sahiptir. Zamanının en üstün temsilcisidir, gaybten haber verir, insanların kalpleri ve kaderleri üzerinde tasarruf eder, melekler kendisine, peygamberlere vahiy getirdiği gibi, ilham getirir. Peygamber vahiy getiren meleği gördüğü gibi, hatemu'l-evliya da meleği görür. Sonuç olarak isim dışında peygamberin bütün özelliklerine sahiptir.[14]
                        Şia'nın imamet nazariyesini tasavvufçular hatemu'l-evliya nazariyesi şeklinde ortaya koymuşlardır. Bu nazariyeyi ilk olarak hakim dedikleri et-Tirmizi uydurmuştur.




                        --------------------------------------------------------------------------------

                        [1] Gümüşhanevi, Camiu'l-Usul, 107, Kahire, 1329 h.
                        [2] A. g. e., "Hakikati Muhammediye" bölümü.
                        [3] Muhammed ed-Demirtaş, Risale fi Marifeti'l-Hakaik, 7'den naklen Abdurrahman Abdulvekil, el-Fikru's-Sufi 1i Dav'tti'l-Kitap ve's-Sunne, 74, Mektebetu Ibn Teymiyye, Kuveyt.
                        [4] ibn Arabi, el-Futuhatu'l-Mekkiyye, 1/152-154.
                        [5] Ibn Arabi, Mecmuatu'l-Ahzab, 2, istanbul, 1298 h.
                        [6] Abdulgani en-Nablusi, Mecmuu'l-Ahzab, 557, istanbul baskısı.
                        [7] Abdulaziz ed-Debbağ, el-lbriz, 2/84.
                        [8] Ömer Ibn Said el-Funi, Rimahu Hizbi'r-Rahim, 14'den naklen, Abdurrahman el-vekil, Hazihi Hiye's-Sufiyye, 87, Beyrut, 1984.
                        [9] Ahmed Abdulmunim el-Hulvani, Risale, 14'den naklen Abdurrahman Abdulvekil, a. g. e., 87.b
                        [10] Kaside-i Bürde Şerhi ve Tercümesi, 39. beyit, s. 52-53, istanbul, 1977. Süleyman Çelebi'nin Mevlidi'nde de aynı ifadeler bulunmaktadır.
                        [11] Ibn Arabi, e;-Futuhat-i Mekkiyye, 1/152-154.
                        [12] Ali Şeriati, Ali Şiası Safevi Şiası, 153, Yöneliş Yay., istanbul, 1990. Tasavvufçular bu inançlarına dayanak olması için de "Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım.", "Gizli bir hazine idim... benimle beni tanıdılar." gibi hadisleri uydurmuşlardır.
                        [13] Geniş bilgi için bkz.: Ibn Arabi, Fususu'l-Hikem, 1/191-196, Harun Fassı, Dr. Afifi neşri.
                        [14] Fususu'l-Hikem, 1/62, el-Halebi baskısı; Futuhat-ı Mekkiyye, 353. bölüm. Ebu Hamid el-Gazali, İhyau Ulumidin, 3/19, el-Mektebetu't-Ticariyye, Mısır; eş-Şarani, el-Yevakıt ve'l-Cevahir, 2/85-86, ikinci baskı, 1307; Ibn Teymiyye, Hakikatu Mezhebi'l-İttihadiyyin, 63-77, Faysalabad, Pakistan.

                        ...
                        Last edited by yeşil; 30. November 2011, 07:59 PM.

                        Comment

                        • yeşil
                          Uzman Üye
                          • Oct 2011
                          • 105

                          #13
                          c - Tasavvuf, Müslümanların Kur'an İnancını Bozmuştur

                          Peygamberlere Allah'tan vahiy geldiği gibi kendilerine de meleğin ilham getirdiğini söyleyerek vahiy olgusunu sulandırmıştır. Vahiy adını vermemekle beraber kendilerine gelen bilgilerin vahiy gibi Allah'tan olduğu ve peygamberlere getiren meleğin getirdiğini söyleyerek nübüvvet sistemine rakip bir sistemi ortaya koymuşlardır. Kitaplarının Allah tarafından ve ilham yolu ile yazıldığını iddia ederek Kur'an-ı Kerim'e bir nevi alternatif gibi sunmaya çalışmışlardır. Kendilerine yöneltilecek eleştirilerin önüne geçmek için sözlerinin kendilerine ait olmaktan ziyade gökten gelen ilham ve gaybten verilen bilgi ürünü olduğunu söyleyerek peşin olarak engellemeye çalışmışlardır. Bunların meşhurlarından iki örnek vermek istiyoruz.
                          Celaleddin er-Rumî mesnevisinin Kur'an'ın sahip olduğu özelliklere sahip olduğunu iddia etmektedir. Önce Kur'an-ı Kerim'in niteliklerini sayan şu ayetlere bakalım.
                          "Şüphesiz Kur'an, alemlerin rabbinin indirmesidir. Uyaranlardan olman için onu Cebrail apaçık Arap diliyle senin kalbine indirmiştir." (Şuara, 192-195.)
                          "Oysa o, değerli bir kitaptır, önünden ve ardından ona batıl gelmez (batıl şeyler ona hiç bir şekilde karışmaz), hakim ve hamid olan Allah tarafından indirilmiştir." ( Fussilet, 41-42.)
                          "Şüphesiz bu yüce bir Kur'an'dır, korunmuş bir kitaptadır, ona ancak arınmış olanlar dokunabilir, alemlerin rabbinden indirilmiştir." (Vakıa, 77-80.)
                          Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'i bu niteliklerle niteliyor.
                          Şimdi de Celaleddin er-Rumi'nin ve sarihlerinin Mesnevi kitabını nitelemelerine bakalım. "Hüzünleri giderir bir şifadır kalplere Ledünnî mana verir müteşabih ayete
                          Kur'an-ı Kerim gibi kimini hidayete
                          Kimini hak ettiği dalalete sevkeder." [1]


                          Şimdi Mesnevi sarihlerinden Tahiru'l-Mevlevi'nin şu sözlerine bakalım:

                          "Kur'an dolayısıyla insanlardan çoğunun dalalete düşeceğini, çoğunun da hidayet bulacağını bildiriyor. Kur'an öyle olduğu gibi Mesnevi de öyledir. Nitekim Sahibi arifi de: 'Kur'an gibi bizim Mesnevi de bazılarını hidayete, bazılarını da dalalete gönderir.' diyor." [2]
                          "Şerefli kâtiplerdir onun yazıcıları
                          Temastan men ederler temiz olmayanları
                          Kalbe mutluluk verir huyları güzel eyler
                          O ilhamla inmiştir alemlerin Rabbından
                          Gelemez bâtıl onun önünden ve ardından
                          Koruyucu olan Hak onu korur gözetir
                          Ki o merhametlilerin merhametlisidir
                          Mesnevi kitabının başka adları da var
                          Adlarını verense Allah'ın kendisidir." [3]


                          Tahiru'l-Mevlevi şöyle devam ediyor:

                          "Mesnevi, kerim ve salih olan katipler eliyle yazılmıştır. Temiz olanlardan başkasını Mesneviye temas eylemekten men ederler. Mesmevi, Rabbu'l-Aleminden ilham olunmuş bir kitaptır. Bu fıkralar ile Sure-i Abese'deki 'Kur'an va'z ve nasihattir, dileyen onunla öğüt ve nasihat almış olur. O Kur'an tertemiz katiplerin eliyle yüksekte tutulan temiz sahifelerde yazılıdır.' [44][4]
                          Sure-i Vakıa'daki 'Rasuli Ekreme nazil olan Kur'anı Kerimdir. Kitabı Meknun, yani Levhi Mahfuzda yazılıdır. Ona temiz olanlardan başkası temas edemez. Kur'an Rabbu-lalemin tarafından inzal buyurulmuştur.' [5] ayetlerine işaret edilmiştir.
                          "Mesnevi de ilham yolu ile canib-i Hak'dan nazil olmuştur... Taharet ve salah erbabından mâada (başka)sının ona teması, yani mütalaasıyla dinlenmesinden feyz-i marifet alması kabil değildir... Hz. Mevlana bu fıkra ile diyor ki: Canibi ilahiden vahyi münzel olan Kur'anı Kerim, nasıl avn-i samedanîde ise, onun evvelinden de, sonundan da batıl zuhuruna imkan ve ihtimal yoksa, Mesnevi de öyledir, ilhamı Rabbani eseridir. Kendisinden sapıklık zuhuruna imkan yoktur. Hatta iptali ve tahrifi de kabil değildir." [6]

                          Muhyiddin ibn Arabi de gerek Fususi'l-Hikem ve gerekse el-Futu-hatu'l-Mekkiye kitaplarını direkt Allah ve Rasulullahtan aldığı ilham ve emirle yazdığını, Allah ve peygamberle görüştüğünü söyleyerek sanki Kur'an'ın tamamlanması ve Hz. Muhammed ile vahiy ve risalet henüz son bulmadığını anlatmaktadır. Nitekim İbn Arabi vahyi; risalet vahyi ve velayet vahyi olmak üzere ikiye ayırmakta, risalet vahyinin son bulmasına rağmen velayet vahyinin devam ettiğini ve kendisine gelenlerden birinin biri olduğunu söylemektedir. Şöyle diyor Fusus kitabı için:
                          "Rasulullahı rüyada gördüm. Bu kitabı yazmamı istedi. Ben de yazdım. Bu kitap, nefis arzularının münezzeh ve içine fesat karışmamış olan en kudsi makamdan indirilmiştir. Ben ancak bana ilham olunan şeyi yazdım." [7]
                          "Size söylediklerimiz O'ndan bizedir. Bizim size verdiklerimiz, bizden sizedir..." [8]
                          Bu şekilde tasavvufçular kitaplarına Kur'an-ı Kerim'in vasıflarını vererek müslümanların Kur'an hakkındaki inançlarını bozmuş ve kitaplarını Kur'an gibi takdis etmeye çalışmışlardır.
                          Tasavvufçuların müslümanların Kur'an hakkındaki inançlarına ve fazla zarar verdikleri şekillerden biri de ayetlerine getirdikleri sapık ve batini tevilleridir. Tasavvuf boyasıyla yazılmış bütün tefsirlerde bu özellik değişik oranlarda bulunmaktadır. Bunlardan bazı örnekler vereceğiz.
                          Muhyiddin ibn Arabi'nin tefsirinden[9] bazı örnekler verelim.
                          "Allah çocuk edindi, dediler. Halbuki göklerde ve yerde olanların tümü O'nundur..." (Bakara, 118) ayetini şöyle açıklıyor:
                          "Allah çocuk edindi, dediler. Yani kendisi dışında özel ve zatı ile müstakil bir varlık var etti, dediler. Haşa! Ona benzer başka bir şeyin var olması bir yana, ondan başka bir varlığın bulunmasından onu tenzih ederiz. Aksine göklerde ve yerde ne varsa onundur. Yani ruhlar ve cesetler alemi onundur. Zaten bunlar onun zahir ve batınıdır..." [10]
                          "İbrahim babasına ve milletine 'Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?' demişti. Babalarımızı onlara tapar bulduk, demişlerdi..." [Enbiya, 52-53] ayetine :
                          "Babasına demişti. Yani küllî nefs. Kavmine de. Semavi ve diğer konuşan nefisler. Bu heykeller nedir? Yani akılların hakikatlerinden, eşyadan ve mevcudatın mahiyetlerinden akledilen ve onlarda nakşedilen bu suretler. Siz onları tapınıp durdunuz. Bu da mukaddes ruhun makamından nurani perdelerden sıyrılıp zati tevhid fezasına yükselmesidir... Babalarımızı. Ceberrut ehlinden bütün nefislerden önce bulunan alemlerden illetlerimiz. Onlara tapar bulduk. Zatlarında onları bulundururlar ve bir an onlardan ayrılmazlar. Apaçık bir sapıklık. Yani hakkı perdeleyen nurdan bir perde içinde. Zatın kendisine ulaşmadan sıfatların berzahında duruyoruz. Ehadiyet hakikatine ve hüviyet denizine batmaya yol bulamıyoruz..." [11]
                          İbn Arabi'nin tefsirinden rastgele aldığımız bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Zaten baştan sona kadar bu felsefe ile yazılmıştır. Kur'an ayetlerini bu şekilde tahrif edip gerçeklerini inkar etmektedir. Diğer tasavvuf! tefsirlerin tümünde değişik oranlarda bu sapık tevil ve tahrifler bulunmaktadır.
                          İsterseniz Ebu Abdurrahman es-Sülemi'nin tefsirinden de bazı örnekler verelim.
                          "Hani Evi (Ka'be’yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kılmıştık.." ( Bakara, 125) Rivayetlerin senetlerini geçerek es-Sülemi'nin görüşünü belirtiyoruz. "Burada Beyt, Muhammed aleyhisselamdır. Ona inanan, onun risaletini tasdik eden güvenliğe kavuşmuş olur." [12]
                          "Muhakkak Safa ile Merve Allah'ın nişanelerindendir." (Bakara, 158) ayetini şöyle açıklıyor:
                          "Safa, muhalefetlerden arınan ruhtur. Merve, efendisine hizmette mürüvveti kullanan nefistir. Şöyle de demiştir: Safa, marifet sagasıdır, Merve arifin mürüvvetidir..." [13]
                          Hacc ibadeti ve arafat ile ilgili şu ayetlere bakın nasıl mana veriliyor:
                          "Sonra insanların (topluca) akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah'tan bağışlanma dileyin (Bakara, 199)
                          "İbn Ata'ya göre: içinizi beni anmakla tamir edip ondaki kirleri boşalttığınız zaman artık herkesin yaptığı kulluk adetlerine dönün. Allah'tan başkasıyla iştigalden Allah'a istiğfar edin..." [14]
                          "Sizden kimi dünya ister." (Ali imran, 152)
                          "Sehl'e göre dünya nefsindir. Onu yok edersen dünyan kalmaz." [15]
                          "Allah'a kulluk edin ve hiç bir şeyi ona ortak koşmayın. Ana babaya yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yakınınızdaki arkadaşa, yolcuya ve maliki bulunduğunuz kimselere iyilik edin." (Nisa, 36)
                          "Sehl'e göre cari zil-kurba (yakın komşu) kalbdir. Carul-cunub (uzak komşu) nefistir.
                          Sahib-ulcenb (yakınınızdaki arkadaş) sünnet ve şeriata iktidaen yapılan fiildir. İbnus-sebil (yolcu), Allahu Tealaya ibadet eden uzuvlardır." [16]
                          "Dağları donuk görürsün, halbuki bulutlar gibi yürümektedir." (Neml, 88
                          "Cafer'e göre ruh çıktığı zaman nefisleri donuk sanırsın. Ruh, arşın altındaki yerine sığınak için kudüste yürür. Yine Cafer'e göre, müminin kalbinin nuru, aşıkların ah-u enini, Hak'kı müşahade edip huzura kavuşuncaya kadar bulutlar gibi yürür. Burada Hak'kı müşahade edinceye kadar nefisten çıkan ruh ahu figan, bulutlar gibi yürüyen dağlara misal verilmiştir." [17]
                          "Müminlerden iki topluluk vuruşursa, aralarını düzeltin. Eğer biri diğerine saldırırsa saldıranla savaşın ki Allah'ın emrine dönsün." (Hucurat, 9)
                          "Sehl'e göre bu iki topluluk, ruh, akıl ve kalb ile tab'ı hava ve şehvettir. Eğer tab', hava ve şehvet; akıl ruh ve kalbe saldırırsa, kul onu murakebe kuluçlarıyla, mütalaa oklarıyla ve muvafakat nurlarıyla öldürsün ki ruh ve akıl galip gelip hava ve şehvet mağlup olalar." [18]
                          Bu misalleri daha da çoğaltmak mümkündür. Merak edenler ilgili kitaplara bakabilirler. Tasavvufi tefsirlerin hemen hepsinde genel özellik budur. Kur'an ayetlerini tahrif ederek manalarını sulandırmak, gerçeklerini inkar etmek, müminlerin ona karşı inanç ve teslimiyetlerini bozmak için ne gerekiyorsa yapmaktadırlar. Görüldüğü gibi Kur'an'ın gerçekleri inkar edilmekte, tahrif ve tebdil edilmektedir. Yaptıkları bu tevil ve tahriflere de dinin özü, süsü ve gerçeği demektedirler.
                          Tasavvufçuların en akıllısı Gazali'nin müridleri nasıl Kur'an okuma ve hadis yazmaktan menettiğine bakınız. "(Mürid) Kur'an okuyarak, tefsir mütalaa ederek, hadis ve başka şey yazarak düşüncesini dağılmamalıdır." [19] Gazali gibi bir insan böyle derse, başkaları neler demez?!


                          [1] O Mevlevi, Mevlana Mesnevi, 9, onüç-onaltıncı mısralar, Konya, 1980.
                          [2] Tahiru'l-Mevlevi, Şerh-i Mesnevi, 1/35-36. [3] O Mevlevi, a. g. e., 10.
                          [4] Tahiru'l-Mevlevi, a. g. e., 1/36. [5] A. g. e., 1/37 [6] A. g. e., 1/39.
                          [7] İbn Arabi, Fususu'l-Hikem Mukaddimesi.
                          [8] Fususu'l-Hikem, 1/48, 56, 166, Afifi neşr.
                          [9] Bu tefsirin İbn Arabi'nin değil, Kaşani'nin olduğu söylenir. Olabilir. Ancak onun olduğunu uzmanları söylemektedir. Zaten baştan sona kadar onun metodu ve felsefesiyle yazılmıştır. Zaten Kaşani de Ibn Arabi'nin felsefesini benimseyen ve Fususu'l-Hikem kitabını bu felsefe ile şerheden bir kişidir.
                          [10] ibn Arabi, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Kerim, 1/180, Beyrut, 1968.
                          [11] ibn Arabi, a. g. e., 2/78.
                          [12] Süleyman Ateş, Sulemi ve Tasavvufi Tefsiri, 119, Sönmez Neşriyat, istanbul, 1969
                          [13] Süleyman Ateş, a. g. e., 119. [14] Süleyman Ateş, a. g. e., 120.
                          [15] Süleyman Ateş, a. g. e., 120. [16] Süleyman Ateş, a. g. e., 120.
                          [17] Süleyman Ateş, a. g. e., 124. [18] Süleyman Ateş, a. g. e., 125.
                          [19] Gazali, Ihyau Ulumiddin, 3/19, el-Mektebetu't-Ticariyye el-Kubra, Mısır. Tasavvufçuların sapık tevilleri için bkz.: Dr. Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, 330-335, Dergah Yay., istanbul, 1985.
                          Last edited by yeşil; 30. November 2011, 08:24 PM.

                          Comment

                          • yeşil
                            Uzman Üye
                            • Oct 2011
                            • 105

                            #14
                            d - Tasavvuf, Müslümanların İbadet Şeklini Bozmuştur

                            İslam'da ibadetin şekli Kur'an ve Sünnetle belirlenmiştir. Teorik olarak Kur'an-ı Kerim'in belirlediği ibadetleri Hz. Peygamber canlı bir örnek olarak göstermiş ve uygulamıştır. Ashabı da ondan almış ve yolunu izlemişlerdir. Bütün ümmet de onların yolundan gitmiştir.
                            İslam'ın inanç esaslarında yapılacak herhangi bir değişiklik bidat olduğu gibi, ibadetlerinde de artırma veya eksiltme şeklinde yapılacak herhangi bir değişiklik bidat sayılmış ve bidat sahibinin cehennemlik olduğu belirtilmiştir. Bu bakımdan Kur'an-ı Kerim'in belirlediği ve Rasulullah'ın yaptığı ibadet şeklinde değişiklik yapmak İslam'ın cehennemle tehdit ettiği ve yasakladığı bir davranıştır.
                            Ama tasavvufçular Kur'an-ı Kerim'in belirlediği ve Rasulullah'ın gösterdiği ibadet şeklinin çerçevesi içinde kalmakla yetinmemiş, artırmak veya eksiltmek yahut değiştirmek suretiyle bu çerçevenin dışına taşmıştır. Kur'an'ın belirlemediği ve Rasulullah'ın göstermediğini birçok ibadet şekilleri uydurmuş ve uygulamıştır. Bunlardan sonu gelmeyen vird ve nafileler, dans ederek ve yüksek seslerle yapılan zikirler, yapılan ayinler, islam akaidiyle bağdaşmayan istiğase, rabıta ve tevessülle yapılan dualar, ricalu'l-gayb, gavsı azam, evliya, yatır ve ölülerden medet istemeler gibi.
                            Yüce Allah şöyle buyurur:
                            "Rabbini, içinden, yalvararak ve ondan korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam an. Gafillerden olma." [1]
                            buyurulduğu ve Rasulullah'ın bağırıp çağırarak, sesi yükselterek Allah'ı anmayı yasaklamasına rağmen, tasavvufçular yüksek seslerle ve koro halinde zikir yapmakta, bunun için ayin ve merasimler düzenlemektedir.
                            Kişini Allah'a bağlılığı ve teslimiyetinin artması için yapılan zikir tasavvufçularda islam'ı kavramların tahrifi ve bidatlerin uydurulması için araç olarak kullanılmıştır. Haşyet ve tevazu içinde yapılması ayette öğütlenirken, tasavvufçular kendilerinden geçip coşmak için araç olarak kullanılmıştır.
                            Zikir çeşitlerini çoğaltmak ve fırkalara bölünmek için "lailahe illallah" şehadet kelimesinin başına getirmediklerini bırakmamışlardır. Kimisi Allah, kimisi lailahe, kimisi illallah, kimisi hu, kimisi illa hû, la mevcude illa hû gibi parçalara ayırarak her fırka zevkine göre bir parçasını alıp zikirde kullanmıştır. Kimisi bunu sessiz yapmayı tercih ederken, kimileri de sesli ve bir koro şefi eşliğinde ilahiler ve aletlerle çalman musikilerle yapmıştır. Kimisi ayakta dans ederek, şişler batırarak, göbeğe yırtılacak kadar feryat edip kendinden geçerek, ya gavs, ya şeyh Abdulkadir naralar atarak, destur ve medet deyip Allah'tan başka varlıklardan yardım isteyerek yapmıştır. Kimileri zaviye ve hücrelerinde saatlerce sürecek zikir ve teşbihi yapmak için metrelerce uzunlukta ve estetik niteliklerde iri tanelerden oluşan teşbihler çekmekte, müzik aletleri çalmaktadır. Bütün bunların Allah'ın gösterdiği ve Rasulullah'ın yaptığı zikir olduğunu herhalde aklı başında, bidatlerden sakınan hiç bir müslüman söyleyemez.
                            Yüce Allah
                            "Şüphesiz mescidler Allah'ındır. O halde Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın." [2]
                            buyurduğu halde, tasavvufçular dualarında Allah’tan başka varlıkları da ortak etmiş ve onları aracılar yapmıştır. Kimileri dua esnasında şeyhinin siluetini gözünün önüne getirerek dua etmiş, kimileri resmini yanında taşımış, kimileri şu veya bu kişiyi aracı yapmıştır. Yatırlardan ve üstünlüklerine inandıkları gavs yahut kutup dedikleri kişilerden medet ummuş ve onlardan yardım istemişlerdir. Rabıta ve tevessüle dört elle sarılmışlardır.
                            Duaları da Rasulullah'ın öğrettiği ve Kur'an-ı Kerim'in bildirdiği dualardan çok, tılsımlı ve esrarengizliklerle dolu muammalardan oluşmuştur. Bununla ilgili bazı örnekler verelim.
                            Şeyhi ekber ve hatemu'l-evliya dedikleri tasavvufun en meşhuru Muhyiddin İbn Arabi'nin dua ve salavatından örnek verelim. Şöyle diyor:
                            "Allah'ım, bütünümü kendi bütünlüğünde yok et, evveliyetimi evveliyetinle destekle ki evveliyetini evveliyetimde, sonunculuğunu sonunculuğumda, zahirliğini zahirliğimde, batınlığını batınlığımda, hüviyetini hüviyetimde, inniliğini inniliğimde ve kabiliyetini kabiliyetimde müşahade edeyim. Zahir vücudun vücudumda, hüviyetin hüviyetimde ve beraberliğin beraberliğimde olsun ki o sırrın tüm unvanı olayım, belki şekli ve sureti olayım." [3]
                            Bir de Hz. Peygamber'e getirdiği salata bakalım:
                            "Allahım, zatın tılsımlı görünümü, derya yağmuru, cemalinin lahutu ve visalinin nasutu, hakkın yüzü, ezel insanın hüviyeti, süregelen mahlukatın kaynağı, fark nasutlarını hak yoluna ilettiği kişiye salat ve selam olsun. Allahım, onunla, ondan ve onun içinde ona salat kıl." [4]
                            Bir de Ticani tarikatının şeyhinin şu sözlerine bakalım:
                            "Hz. Peygambere salatu'l-fatih'i sordum. Salatu'l-Fatih'i bir defa okumanın altı defa Kur'an okumaya denk olduğunu söyledi. Sonra, her defasını kainatta meydana gelen bütün teşbihlere, bütün zikirlere, büyük küçük bütün dualara ve Kur'an'ın altı defasına denk olduğunu söyledi.”[5]
                            Oysa hiçbir söz yada kelimeler topluluğu Kur`ana denk değildir. Denği bile olmuyorsa altı katı nasıl olur anlamak mümkün değil.Allah-ü teala şöyle buyurur:
                            Ey Muhammed! De ki: "Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine yardımcı olsalar bile, yine onun bir benzerini meydana getiremeyeceklerdir." [6]
                            Salatu'l-Fatih dedikleri duanın sözleri de şunlardır: "Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin el-fatih lima uğlika ve'l-hatim lima sebeka, nasıru'l-hakki bi'l-hakki, el-hadi ila sıratike'l-Mustakim ve ala alihi hakka kadrihi ve mikdari-hi'l-azim."[7]
                            Bu dua ve salavatların islam'la bir ilgisi olduğunu düşünece bir müslüman düşünemiyoruz.
                            Bilindiği gibi yapılan ibadet ve duaların kabul görmesi için sahibinin inançlarının islam'a uygun olması yanında yaptığı ibadet ve duaların da islam'a uygun olması lazımdır. Bunlara uygun olmayan ibadetlerin makbul olması sözkonusu değildir.




                            --------------------------------------------------------------------------------

                            [1] A'raf, 205
                            [2] Cin, 19.
                            [3] Ibn Arabi, Mecmuatu'l-Ahzab. 15, istanbul, 1298 h.
                            [4] Ibn Arabi, a. g. e., 14.
                            [5] Ibn Harazim et-Ticani, Cevahiru'l-Maani, 1/103.
                            [6] İsra 88
                            [7] Ahzab ve Evradut-Tıcani, tan. Muhammed el-Hafız kitabından naklen Abdurrahman Abdulhalik, a. g. e., 353.
                            Last edited by yeşil; 30. November 2011, 08:27 PM.

                            Comment

                            • yeşil
                              Uzman Üye
                              • Oct 2011
                              • 105

                              #15
                              e -Tasavvuf, Müslümanların Ahlakını Bozmuştur

                              Yüce Allah, Hz. Peygamber'in büyük bir ahlak sahibi olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:
                              "Şüphesiz sen yüce bir ahlaka sahibisin." [1]
                              Hz. Peygamber de şöyle buyurmaktadır:
                              "Her dinin ahlakı vardır, İslam'ın ahlakı da hayadır."[2]
                              "Güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." [3]
                              İyi bir müslümanın ahlakı üzerine çok sayıda hadis olduğu gibi İslam'ın öğütlediği güzel ahlaka teşvik eden sayısız hadisler de mevcuttur. İslam'ın bütün emir ve yasaklarının amacı da öngörülen ahlaka sahip faziletli insanları ve bu insanlardan meydana gelecek toplumu yetiştirmektir.
                              Tasavvuf da, ahlaki bir davet veya hareket olduğunu iddia etmektedir. İslam'dan birçok unsurlar ve öğretiler içermesine rağmen, tasavvufun mensuplarına aşıladığı ahlak ne yazık ki birçok yönden İslam'ın ahlakıyla bağdaşmamaktadır. Allah'ın her varlık ve her varlığın Allah olduğunu söyleyen, peygamberi, İslam'ın belirlediği konumun ve anlayışın dışında gösteren, Kur'an'ın ayetlerini heva ve heveslerine uyduran bir tasavvufun ahlaki olduğu herhalde söylenemez. Haya İslam'ın ahlakı olduğu halde tasavvufçular ahlakçılık adı altında müstehcenliği ve hayasızlığı huy edinmişlerdir. Bazı örnekler verelim:
                              İbn el-Farıd şöyle diyor: "Oğul hükmünden önce ilk yaratılışta Adem'e Havva suretinde göründü. Aşıklara ise, her türlü elbise içinde olağanüstü güzelliklerde görünür. Bir defasında Lübna, birinde Büseyna, bazan da -Yüce olsun- Azze diye anılır. "[4]
                              İbn el-Farıd'ın cariyelerle şarkı söyleyip dans ettiğini mensuplarından biri şöyle anlatmaktadır: "Bana bir kaç dirhem verdi ve yemek için bir şeyler al, dedi. Aldım. Sahile yürüdük. Bir sandala bindik ve Behnesa'ya vardık. Şeyh kapıyı çaldı. Bir adam çıktı. Bismillah dedi. Şeyh çıktı, ben de beraber çıktım. Bir de ne göreyim, bir sürü kadın. Tef ve kavallar çalıyor, şarkı söylüyorlardı. Konser bitene kadar şeyh dans etti. Sonra çıkıp ayrıldık. Mısır'a geldik. Bu durum tuhafıma gitti. O arada şeyh efendiye kapıyı açan adam geldi ve kendisine şöyle dedi: Tellal çağırın ve yerine şarkı söyleyecek bir kadın satın alın dedi. Sonra kulağıma yaklaşıp şöyle dedi: Fakirlere (sofulara) bunu yadırgama. " [5]
                              Şemsi Tebrizi de Kimya Hatun'u Allah olarak gördüğünü şöyle anlatmaktadır: "Mevlana Şemsi Tebrizi'nin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems hazretlerine kızıp Maram bağları tarafına gitti. Mevlana hazretleri medresenin kadınlarına işaretle Haydi gidin Kimya hatunu buraya getirin, Mevlana Şemseddin'in gönlü ona çok bağlıdır. buyurdu. Bunun üzerine kadınlardan bir grup onu aramaya başladıkları sırada Mevlana Şems'in yanına girdi. Şems şahane bir çadırda oturmuş, Kimya hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu. Mevlana bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramaya hazırlanan dostların karıları da henüz gitmemişlerdi. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı kocanın oynaşmalarına mani olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems İçeri gel diye bağırdı. Mevlana içeri girdiği vakit Şems'ten başkasını görmedi. Bunun sırrını sordu ve Kimya nereye gitti? dedi. Mevlana Şems Yüce Tanrı beni o kadar sever ki istediğim şekilde yanıma gelir, şu anda da Kimya şeklinde geldi. buyurdu. " [6]
                              İbn Arabi de Allah'ın en güzel görünümünün kadın olduğunu belirterek şöyle demektedir:
                              "Erkek kadını sevdiği zaman onunla yatmak istemiştir. Yani sevginin sonunda meydana gelen şey. Nikah (kadın erkek münasebeti)nden daha büyük bir kavuşma yoktur. Onun için şehvet kişinin bütün vücudunu kaplar. Bu sebepten kişinin yıkanması emredilmiştir... Şüphesiz Allah, kulunun kendisinden başka bir şeyle lezzet bulduğuna inanmasını çok kıskanır. Onun için kendisinde fena bulduğu kadın suretine girerek tekrar kendisine dönmesi için yıkanma (gusul) ile onu temizlemiştir. Çünkü başka şekilde olmaz. Erkek, Allah'ı kadında müşahade ederse, buna münfailde müşahade denir... Allah'ı kadında müşahade etmesi tam ve en mükemmeldir. Çünkü Allah onlarda çok mükemmel müşahade edilmektedir. Zira Allah maddelerden soyut olarak hiç bir zaman müşahade edilmez. Allah'ın kadınlarda müşahade edilmesi en büyük ve en mükemmeldir. Kavuşmanın en büyüğü de nikah (münasebet)tir." [7]
                              İmam Rabbani'nin Mektubat’ından da bir örnek verelim:
                              "Kıymetli emirlerinize uyarak bu mektubu yüzümün karasıyla yazıyorum. Dağınık, bozuk olan hallerimi titreyerek arzediyorum. Bu yolda ilerlerken, Allahu Teala'nın ismi zahirleri o kadar çok tecelli etti ki, her şeyde ayrı ayrı göründü. Hatta nisa (kadınlar) şeklinde, onların organları haline ayrı ayrı zahir oldu. " [8]
                              Eş-Şarani'nin velilerinden de bir iki örnek vermek istiyoruz: "Şeyh Vahiş Mahalle'de (Kahire'nin bir semti) Benatı Hata (randevu kızları) hanında kalıyordu. Biz de oradaydık. Oradan kim çıkıp gitmek isterse, şöyle derdi: Dur, çıkmadan önce Allah katında senin için şefaatta bulunayım. Ve şefaatini kabul ettirirdi. Bunun için oradan çıkıp gidecek bazı kimseleri bir gün, iki gün bekletirdi. Şefaatına tam cevap alıncaya kadar o kimseleri bırakmazdı. Bir gün Benatı Hata hanı için şöyle dedi: Buradan çıkın, han sallanıyor, üzerinize çökecek. Bir kız (randevu kızı) hariç. Öbürleri duymadılar. Belki de duydular, aldırmadılar. O bir tanesi de çıkınca han diğerlerinin üzerine yıkıldı, çöktü. Öldüler. Hiç kurtulan olmadı. Hepsi öldü. " [9]
                              Abdulaziz ed-Debbağ'dan da bir örnek vererek bitirmek istiyoruz. "Bir gece iki hanımım aynı odada bulunuyordu. Bu bir mazeretten dolayı olmuştu. Onlardan her biri ayrı bir yatağa uzanıp yattı. Ben de başka bir yatağa uzandım. Odamızda bir dördüncü yatak daha bulunuyordu. O boş kaldı. Sonra hanımlardan biriyle yatmak istedim. Diğerinin uyuduğunu zannediyordum. Bir müddet sonra diğer hanımımla yatmayı uygun buldum ve yanında yattığım diğer hanımın artık uyduğunu sanıyordum. Geceyi böylece geçirdikten sonra şeyhimin ziyaretine gittim. Aramızdaki mesafe uzak da olsa sık sık bu ziyaretlerimi yerine getiriyordum. Beni görünce hafif tebessüm ederek şöyle buyurdu:
                              - İki karıyı bir odada biraraya getirip ikisiyle cinsi yakınlıkta bulunan kimse hakkında ne dersin? Beni kastettiğini anladım ve cevap verdim:
                              - Efendim, bunu nasıl bildiniz? Ya dördüncü yatakta kim yattı? diye sordu. Bunun üzerine dedim ki: Efendim, onların uyuduğunu zannederek öyle yaptım. Hayır, hiç biri uyumadı. Böyle yapman doğru değildir. dedi. " [10]
                              "Şeyhimi ziyarete gittiğimde evinin odalarından birinde beni yanına alıp oturduk. Sohbetimiz hayli devam etti ve uyku vakti gelmiş oldu. Bana Uyu dedi. Ve kendisi ayrılıp başka odaya gitti. Ben de elbisemi çıkardım ve sırt üstü uzandım. Yatağımda bir elin beni gıdıkladığını hissettim, güldüm, o da güldü. Fakat odamda hiç kimse yoktu. Şeyhimin odası alt katta bulunuyordu. Gülme sesinden o elin ona ait olduğunu anladım. " [11]
                              Bu misalleri daha da çoğaltmak mümkündür. Tasavvufçu çevrelerde iş bu kadarla da kalmamış, daha kötüsüne kadar götürülmüştür. Adam Metz bunu şöyle kaydeder:
                              "O devirde tasavvufçuların en büyük afetlerinden biri de kendileri gibi olmayan muhaliflerle oturup kalkmaları ve kadınlarla dostluk kurmalarıdır... Buna bir de Şarka mahsus başka bir afet eklenmiştir ki o da taze gençlerle oturup kalkmalarıdır... " [12] Onun için tasavvuf meşhurlarından Ebu Said el-Harraz (öl. 277/890)'ın şöyle dediği kaydedilir:
                              "Uykuda İblis'i gördüm. Benden uzak geçiyordu. Ona neyin var, gel? dedim. Ben sizi ne yapayım, insanları kendisiyle aldattığım şeyi nefsinizden attınız, dedi. Nedir o? dedim. Dünya, dedi. Biraz gittikten sonra dönüp şöyle dedi: Ama sizde de aradıklarımdan bir şey var, diye ilave etti. Nedir o? dedim. Taze gençlerle oturup kalkmak, dedi. "[13] Onun için el-Vasıti (öl. 320/932) şöyle demiştir:" Allah, bir kulunun alçalmasını isterse, onu bu çirkef ve kokuşmuş kişilerin yanına atar."[14]
                              Bütün bunların dışında tasavvufçular insanları hayat sahnesinden çekerek uzlete ve çile doldurma hayatına götürmesi, pasif bir hayat yaşamaya itmesi, evlenmekten ve ilim tahsilinden uzaklaştırması, nefsi mahrumiyetle cezalandırması gibi İslam ahlakıyla bağdaşmayan, hatta dinin emir ve yasaklarını tanımayan bir ahlak yoluna sevketmiştir. Şüphesiz İslam ne böyle bir hayat tarzını tasvip eder, ne de bu şekilde bir ahlakı kabul eder.


                              [1] Kalem, 4.
                              [2] Muvatta, Hüsnü'l-Huluk, 9, ibn Mace, Zühd, 17.
                              [3] Muvatta, Hüsnü'l-Huluk, 8.
                              [4] İbn Farıd, Taiyye Kasidesi. Buradaki Lübna, Büseyna ve Azze isimleri Arap edebiyatında anonim kadın isimleridir. Halk edebiyatındaki Leyla, Şirin gibi.
                              [5] Ibn Hacer el-Askalani, Lisanu'l-Mizan, 4/319, Hindistan baskısı, 1320 h.
                              [6] Ahmed Eflaki, Menakibu'l-Arifin, II/56-57, ter. Tahsin Yazıcı, MEB, İst., 1989.
                              [7] İbn Arabi, Fususu'l-Hikem, 1/212, el-Halebi baskısı, yine Kaşani şerhi, 437, İstanbul baskısı, İbn Arabi'nin kadın aşkı ve kadınlara düşkünlüğü hakkında bilgi için Tercümanu'l-Eşvak kitabına bakınız, s. 75-77, ter. Mahmud Kanık, İz Yayıncılık, İstanbul, 1991.
                              [8] İmam Rabbani, Mektubat Tercemesi, 1/6, Birinci Mektup, Terceme, Hüseyin Hilmi Işık, Sönmez Neşriyat, İstanbul, 1968.
                              [9] Abdulvahab eş-Şarani, Tabakatu'l-Kübra, 4/1807, tere. Abdulkadir Akçiçek, Cümle, istanbul, 1985.
                              [10] Abdulaziz Debbağ, el-lbriz, 1/78-79, tere. Celal Yıldırım, Demir Kitabevi, İstanbul, 1979.
                              [11] Abdulaziz Debbağ, el-lbriz, 1/79.
                              [12] Adam Metz, el-Hadaratu'l-İslamiyye, 2/34-35, Daru'l-Kitabi'l-Arabi, Beyrut, Arapça tercümesi, Dr. Abdulhadi Ebu Ride.
                              [13] el-Kuşeyri, er-Risaletu'l-Kuşeyriyye, 1/23, Daru'l-Kütübi'l-Hadise, Kahire.
                              [14] el-Kuşeyri, a. g. e., 1/40.
                              Last edited by yeşil; 30. November 2011, 08:28 PM.

                              Comment

                              Working...